1.

Bir LOST hayranı olarak zaman dizininden bağımsız eserler (yazınsal ya da görsel) her zaman ilgimi çekmiştir. Geçmiş, şimdi, gelecek üçlüsünün karıştırılarak verilmesi ister istemez okuru ya da izleyiciyi düşünmeye sevk eder. Düşünmek de çoğu zaman çakraların anahtarıdır. Kitabı beğenmemi sağlayan en büyük etken bu oldu.

Başladığı yerde biten, bittiği yerde başlayan bir aşk hikayesi. Gün ile Mehmet’in hikayesi. Haziran 2000’den Eylül 2015’e kadarlık zaman zarfını anlatan, naif, kırılgan, masum yer yer de dramatik bir hikaye. İçlerindeki sanatçı ruh birbirleriyle karşılaşınca ortaya çıkan iki kalp. Gün ile Mehmet. Fırça ile kalemin tutunarak ilerlemesi, gelişmesi…

Hikaye Gün’ün ağzından anlatılıyor. Mektup ya da günlük gibi bir havası var kitabın. Mehmet’e sürekli sen sen diye hitap ettiği için, okurun kendisini Mehmet ile özdeşleştirmesi kaçınılmaz.

Özet olarak, sade dilli akıcı bir eser. Okuma alışkanlığı ve göz egzersizi için ideal. Edebi değeri var mı? Bence, çoğunluğun “Aşk” olarak isimlendirdiği duygu yoğunluğu, başlı başına birçok değerden üsttedir. Kastedilen güzel betimlemeler ve tasvirler ise, o halde karakterin ruh halinin tasviri başarılı ancak mekan tasvirleri çok zayıf. Fransa ve İtalya da geçen yerler var ve oraların yapısı hakkında neredeyse hiçbir şey yok. Kitabın en büyük eksisi bu.

Son olarak, Rüzgar ile Bora arasındaki kelime oyununu ben de farketmemiştim. Yazara teşekkür ederim, güzel bir kelime oyunu olmuş.

2.

Zaman zaman Alman Edebiyatı'na dönüş yapar, nasıl geçip gittiğini anlamadığım saatlerin içine dalarım. Felsefe ile karışmış cümlelerin derinliğinde kendimi kaybederim. Hesse'nin içe yolculuğunu, Kafka'nın ucube dünyasını, Nietzsche'nin anlaması zor cümlelerini ayrı ayrı severim. Alman Edebiyatı'nı neden bu kadar seviyorum diye düşünürüm hep, hemen ardından karşıma yeni bir Alman yazar çıkar ve bu sorunun cevabını en güzel şekilde verir. Böll Almanya'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri kesinlikle.

Eser, İkinci Dünya Savaşı Almanyasını anlatıyor ve maddi imkansızlıklar içinde yaşamaya çalışan bir ailenin durumunu gözler önüne seriyor. Kitaptaki bölümlerin yarısı Fred adındaki erkek karakterin, diğer yarısı da Keate adındaki kadın karakterin cümlelerinden oluşuyor. Olaylara bir erkeğin gözünden, ardından bir kadının gözünden bakmak okuru en çok etkileyen kısımlardan biri sanırım.

Böll'ün cümlelerinin güzelliğini daha ilk sayfalarda fark ediyor insan ve bu cümlelerin betimlediği sokaklarda geziniyor. Fred'in istemeye istemeye, karısıyla buluşmak için, bir başkasından borç istemesi esnasında suratı kızarıyor okurun, o adamın karşısında boynu bükülüyor, Keate'nin defalarca silse de geçmeyen kireç lekesi sinirlerini zıplatıyor. Ya o çocuklar... Bu kadar az bahsedilmesine karşın bu denli etkileyebilecek karakterler bulmak çok zordur. Fred'in yoksulluklarına kızıp çocuklarını dövmesi ve sonrasında bunu bir daha yapmamak için evini terk etmesi, kendine kızması, onlara vuran ellerini kırmak istemesi... Kızaran gözlerle okunan sayfalarda yoksulluğa savrulan küfürler... Babalar çocuklarını durduk yere dövmez, onları buna zorlayan şartlar vardır çünkü baba dik durmalıdır, ağlamamalıdır, her ne olursa olsun evini geçindirmelidir, baba kutsaldır, üstündeki yük ağırdır. Aslında babalara dokunsan ağlarlar, onlar için çocukları, bırakın dövülmeyi, üzerine toz düşmesini hak etmeyen canlılardır. Babaların işi zordur, onlar çocuklarını dövdükleri için aylarca kendini affetmeyen kişilerdir, zordur baba olmak.

Okur, Fred'in iç hesaplaşmalarını okurken ezilir, iki büklüm olur, yanına gidip omzuna elini koymak ister. Ama onun, son parasıyla kumar oynayıp, içki içmesine kızar ve bir anda ona karşı derin bir nefret besler. Bırak şu kadehi, defol git çocuklarının yanına, sarıl onlara demek ister, Fred de öyle ister şüphesiz...

Keate'in çaresizliği karşısında boğulur okur, onun bit ısırığından dolayı ölen iki çocuğuna ağlar, geride kalan iki çocuğunu bağrına basar ve onlara cebinden bir çikolata ya da şekerleme çıkartıp vermek ister. Bağrışmalar esnasında çocukların kulaklarını tıkamak, onları güldürmek ister okur ama ,kitap bu, yapamaz, yapamadıkça çıldırır, sayfaları hırpalar... Keate... Onun bölümleri insanı daha da sarıyor ve sayfaların hiç bitmesini istemiyorsunuz.

Bu ne güzel bir kitaptı böyle... Son zamanlarda okuduğum en iyi eserdi. Fred'i, Keate'i, onların çocuklarını, gezdikleri lunaparkı, salak çocuğu ve ablasını, kaldıkları hoteli, hırpane sokakları, savaş sonrası insanların hallerini okumak beni inanılmaz hüzünlendirdi.

Böll'ün cümlelerinin güzelliği karşısında şapka çıkardım. Savaşın insan hayatına etkilerini gördükçe şimdiki savaş çığırtkanlarına yeniden kızdım ve insanı mahvedenin savaş değil sonrası olduğunu anladım. Ölen insanın değil, yaşayan insanın ezildiği şu dünyada savaşmadan yaşanan zamanlara minnettarım.

Son olarak büyük üstat Behçet Necatigil'i bu muhteşem çevirisi bahanesiyle anmak istiyorum. Hayatlarını, başka hayatları anlamlandırmak için harcayan azınlık grubun içinde yer alan birisi. Sevgi dolu ve savaşsız bir hayat için...

3.
Yasemin Bektaş, Üç Büyük Usta / Balzac – Dickens – Dostoyevski'yi inceledi.
 17 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

Zweig üç büyük ustayı ''ustaca'' anlatırken o kadar hayran kaldım ki. Fazlaca hissettirdi bana üç ismi de usta olarak gördüğünü. Bu kitap bir biyografi kitabıdır deyip kenara koyamayacağım, nitekim öyle şairane anlatmış ki, belki bambaşka birilerini de anlatsa yine böyle hisseder, meraklanır ve hayranlık duymaya başlayabilirdim.
Balzac, Dickens ve Dostoyevski'ye sihirli bir kalemle dokunmuş gibi. Onları mı yüceltmiş kendi anlatımını mı, işte o noktada ikileme düşebilir insan. Övgü dolu, yalın fakat süslemelerinin nereden beslendiğini anlayamadığınız o güzel cümleler. ''Onlarla'' o acıları mı çekti yoksa geçmişe gidip hayali bir şekilde yanlarında mıydı, bilinmez... Açıkçası şurada doğdu, burada okudu, falanca yıl şu kitabını yazdı... gibi bir biyografi beklemiyordum zaten ama okuyucuyu bu kadar Balzac'ın odasında hissettirebilecek, onunla parasızlık çekecek, hiç okumayan birine Dickens'ı sevdirebilecek yahut izbe bir yerde size de durup Dostoyevski'yi düşündürebilecek kadar bütünleştirebileceğini sanmamıştım.
Onların ruh halleri, özleri, insandan kaçışları, ne yaşadılar bunun sonucunda ne hissettiler de o karakterler bir bir mürekkeplerinin ucundan süzülüverdi. Tamamen sizi o kitaplara sevk edebilecek cümleler mevcut kitapta... Balzac'ın çok önceleri sadece Vadideki Zambak'ını okumuştum, Goriot Baba ise hep aklımdaydı. Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'ni kısaltılmış haliyle okumuştum. Bilirsiniz bunlar kırpıla kırpıla yüz, yüz elli sayfaya indirilmiş neredeyse tamamen aslından uzak kalmış tat vermeyen kitaplardır. O yüzden kayda değer bilmesem bile Balzac ve Dickens'a ayrılan bölümleri zevkle okudum. Zweig kitapta büyük bir kısmı Dostoyevski'ye ayırmış. Benim de en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. Eserler hakkında tat kaçıracak ipuçları yok elbet ama Karamazov Kardeşler yazan satırları atladım çünkü diğer kitaplarının bir kısmını geçmiş zamanda tam metin ya da kısaltılmış haliyle okuduğum için sorun olmadı. Sonuç olarak kendi adıma Dostoyevski'den okuduklarımı tekrar okumayı, ve okumadıklarımı okunacaklar arasına koyma kararı aldım.
Kitabı, bu üç büyük ustadan birini dahi seven, okumuş ya da okumamış fakat ilgi duyan, merak eden herkese önerebilirim. Zweig'ı okumayı sevmek bile, bu kitabı okumak için başlı başına bir sebep bence.

4.
Mevlüt, Yaşamak'ı inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 12 günde

Kısa bir şiir ve ardından “ne çok acı var” diye başlıyor kitabımız… Sonra kendinizi Zarif adam ile beraber altmışlı yetmişli yıllarda buluyorsunuz.

Yaşamak… Bence bir kitaba verilebilecek mükemmel bir isim. Çoğu insan yaşadığını sanıyor ama aslında yaşamıyor. Yaşamak denilemez buna. Ama Cahit Zarifoğlu yaşamayı beceren sayılı insanlardan bir tanesi diye düşünüyorum. Bu kitabı okurken sizde nasıl yaşadığına tanık olacaksınız. Normal de kapalı bir anlatım tarzı olan Cahit Zarifoğlu’nun şuana kadar okuduğum en açık kitabı diyebilirim. O yüzden ilk bu kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Kitap günlük ve anı türünde gibi gözüküyor. Öyle bildiğiniz gibi zamana göre ilerlemiyor. Tarihler karışık. Bir bakmışsınız geçmişe gitmiş. Birde bakıyorsunuz yaşadığı zamana geri gelmiş. Ayrıca bu türler dışında yazılarının içine birçok türü de katmış. Deneme yazıları da var. Şiir de var. Sayamayacağım kadar çok konuya değinmiş. Bazen yeni bilgiler öğreniyorsunuz. Bazen de yazarın bir insan, bir konu hakkındaki görüşlerini görüyorsunuz.

Kitap içerisinde çok sevdiğim anlam dolu beni duygulandıran paragraflar vardı. Bu adama Zarif adam diyorlarsa içinde aşkında, sevginin de geçmesi gerekiyor. Ve geçiyor da... Yalnızlık da olmazsa olmazlardan… Yazılarında kimi zaman insanları, kimi zaman da davasını anlatmış… Bazı yerlerde annesine olan sevgisi ve özlemini dile getirmiş. Bazen de babasına sitem etmiş. Gönlü zengin yaşlı bir dedeyle olan anısını da anlatmış. Hani bir yayla da süt ikram eden fakat Nehri geçemediği için sütü gelip kendilerinin almasını isteyip, hediye eden kişinin kendisi olmasına rağmen özür dileyen kocaman yüreği olan yaşlı dede... Ne sevmiştim bu dedeyi. Dedemi hatırladım. Ne çok özlemişim onu. Bugünlerde ölmüştü oda.

Yazarımız yeni nesilden de şikâyetçi olduğunu "Dönelim kendimize ve aldığımız yaralara bakalım" diyerek belirtmiş. Modernleştikçe kendimizi, kültürümüzü kaybettiğimizi söylüyor. Türkiye sınırları içerisinde yazdığı yazıların yanı sıra yurtdışı yazıları da var. Oralardan da bahsetmiş. Biliyorsanız C. Zarifoğlu Dünyanın birçok yerini otostop ile dolaşmıştır. Her dilden her renkten insanlarla tanışmış ve yaşamış olması gerekir. Ama yine de yalnızlık işlemiş bu şairimizin içine.
Savaş hakkında yazıları da var. Mesela Vietnam savaşına değinmiş. Kitabın sonuna doğru Afganistan savaşını da kalemine almış. Bun konuyla ilgili şiir türünde yazmış olduğu bir Çocuk kitabı da var. İspanya iç savaşına da... (Bu bölümü okuduğum gün Pan’ın labirentini izledim. Orada da ispanya savaşı atmosferi vardı. Tevafuk olsa gerek. :) )

Bir yazısında ise Şairi anlatır. Şiiri anlatır. Bu ikisinin arasında ki bağı, hangisinin hangisine hükmettiğini anlatır. Yazmaya çalıştığı romanlardan bahseder. Oradaki olaydan, romancıdan, karakteri olan çocuğun safça bakış açısından…
Babası ile olan mektuplar da kitabın içinde yer almaktadır. Babası ile problemli olduğunu düşünürdüm. Daha önce bazı yazı ve videolardan böyle düşünmüştüm ama bu mektuplara bakınca hiçte öyle gözükmüyor. Babasının oğluna ne kadar değer verdiğini görüyoruz. Her mektubun da ibadetlerini yapmasını yazması da dikkat çekici…

Dini konulara da değinmiş. Her şeyin mirasçısı olana duyulan Hasretten bahsetmiş. Kelimeden, sevgiden, sevginin çekip gitmesinden bahsetmiş. Sezai Karakoç ve onun edebi dilini nasıl kullandığına, o dönemde şiirine duyulan hatırı sayılır ilgiye değinmiş. Müzik için fazla şansınız olmadığından, müzik başlar başlamaz kapatılan radyoların yanında büyüdüğüne değinmiş.

Önceden sevdiğim, bir insan sayesinde daha da çok sevdiğim İzmir'i ve orda geçen bir anısını da yazmış. Ankara’dan Oradaki insanlardan, yer altında okunan ezanlardan ve kılınan namazlardan bahsetmiş. Olumlu düşünceler değildi bunlar. Sonunda ihtiyar dedenin sayesinde asıl manayı fark etmiş.
Bir annenin çocuğuna olan ilgisin gözlemlediği bir olayı ve sonucunu anlatmış. Anarşi salgınını kokakolanın tutması gibi reklam ve propagandaya bağlamış. Neden Dindar bir çevreden evlendiğine değinmiş. İsmet Özel ile olan anısına yer vermiş.
Sanat’tan da bahsetmiş. Divan Edebiyatından dahi bahsetmiş. Arada Fuzuli’ye değinip oradan da Dostoyevski’ye atladığı olmuş. Sanat üzerine yazdığı bölüm kitabın en ilgi çekici yerlerinden birisiydi. Son olarak kitabında bazı yerlerinde Necip Fazıl’dan da bahsediyor. Hatta bahsettiği bir olayı Necip Fazıl’ın O ve Ben kitabında da okumuştum.

Velhasıl gördüğünüz gibi gündelik, sanatsal, eleştirel yazılar yazmış. Çok da güzel yazmış.

Keyifli Okumalar…

5.
Visal..., Yüreğinin Götürdüğü Yere Git'i inceledi.
 17 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

Değerli yazarımız ve kitap kardeşim Nurhan Işkın ın hediyesi olan kitabı severek okudum.

Bir anneannenin geçmişinde yaşadığı ve yaşayamadığı sırlarını mektuplar aracılığıyla torununa anlatması. Torununun bu mektupları okuyup okumayacağından bile emin değil. Kendi yaraları, kızında açtığı yaralar ve torununda açılmasını istemediği yaraları anlatıyor. Hayatın karşımıza çıkardıkları ve bunların acı yada tatlı bedelleri... Hayatı yaşamakta geç kaldığını ve eksik büyüdüğünü düşünen, ölmek üze olan bir kadın, torununun hayatına dokunabilmiş midir bilemeyiz, ama bizlere minikte olsa bir ders verdiği muhakkak.

Orta okul yıllarında öğretmenlerin ısrarla okumamızı önerdiği bu kitabı ancak otuz yaşında okuya bildim. Sanırım daha erken okumamın farklı etkileri olurdu. Yaş grubu ne olursa olsun severek okuyacağınızı düşünüyor ve tavsiye ediyorum. İyi okumalar...


Hediyesinden dolayı SevgiliNurhan Işkın'a teşekkür ediyorum.

6.
Başak Salt, Damızlık Kızın Öyküsü'ü inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde

Damızlık Kızın Öyküsü, yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu hafta sahafta görene kadar böyle bir kitabın varlığından dahi haberim yoktu malesef. Ama adımımı içeri atar atmaz ilk gözüme çarpan, beni kendine doğru hızlı adımlarla çeken bir kitap oldu. Başlamak için eve gitmeyi bile bekleyemedim. Kendimi bir kafeye atıp, okumaya başladım hemen. Kitap öyle gerçekçi ve etkiyeciydiki beni tamamen içine çekti, kapatıp bir türlü kafeden çıkamadım. Her seferinde tamam bu son sayfa, sonra kalkacağım diye kendi kendimle anlaştım. Ama kalktığımda neredeyse kitabı yarılamıştım.

Hepimiz bir distopyayı anlatan kitaplar okumuşuzdur. En basitinden 1984 ' ü bilmeyen yoktur herhalde. Bu tür kitaplarda genelde kahramanımız bu dünyanın içine doğmuştur, sonradan böyle bir dünyada bulmamıştır kendini. Bu yüzden geçmişi özleyip yad etmez, bu kadar acı çekmez. Ama bu kitap bunun tam aksi işte.

Hikayeyi damızlık bir kızın ağzından dinliyoruz. Bir zamanlar özgür, istediğini giyinen, aşık olan bir kızın, bir sabah bambaşka bir dünyaya gözünü açmasıyla başlıyor. Bu feminizm üzerine yazılmış karanlık distopya, ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir dünyada yaşanıyor. Terörist saldırılar sonucu hükümet dağılıp, kendilerine Yakup ' un Oğulları diyen bir grup yönetimi ele geçirmiştir. Kadınların hakları tamamen ellerinden alınmıştır. Çalışmaları, kendilerine para verilmesi, okuma yazmaları, aşık olmaları yasak. Ya hizmetçi, köle, fahişe ya da komutanlara, komutan eşleri gözetiminde evlat verecek damızlık kızlar olacaklar. Gruplara ayrılmış olan kadınlar; yeşil, kırmızı, kahverengi...gibi kıyafetler giymek zorundadırlar. Bu kıyafetler onların hangi görev ve sınıftan olduğunu temsil ediyor çünkü. İntihar etmelerini engellemek için bomboş odalarda yaşıyor, isyan etmesinler diye cahil ve çaresiz bırakılıyorlar.

Kitabı bitirdikten sonra oturup düşündüm uzun uzun. Öyle güzel bir anlatım ve betimlemeler varki kitapta, sanki gerçekten bunlar varmış gibi korkuttu beni. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap...

7.
silaes, Frida Kahlo'yu inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

Bu kitabı topyekün bir saldırı altında kalmayı kabul ederek, diğer yorumlardan bağımsız ve tamamen kendi düşüncelerime göre yorumlayacağım.
İlk bölümleri çok beğendim. özellikle babasından başlanarak anlatılması çok hoşuma gitti. Yalan yok resim sanatından hiç anlamam, anlamak için de uğraşı vermedim. Mektuplarını okurken, tablolarına bakmaktan daha büyük haz duydum. Tabiki ''bence tabloları çok kötü'' diyecek bilgi birikime sahip değilim dediğim gibi anlamıyorum... Kitap sonundaki tablolara baktım geçtim ve estetik bulmadım.
Ardından sosyal medya da falan bir akım aldı başını yürüdü. Bence de yeterince sömürüldü.
Günümüz Türk feministleri kendisinin bayrağını taşısa da, Frida'nın feminist ve devrimci olduğunu ve diago'ya tutkulu bir aşk ile bağlı olduğuna inanmıyorum.
Diago'nun eline geçen her fırsatta ve her kadınla frida'yı istikrar ile aldatması, frida'dan kaynaklı. Bilindiği üzere Diago frida'nın kız kardeşi ile bile birlikte oluyor ve frida açık fikirli olduğundan dolayı bunu kabul ettiğini söylüyor. Ardından Diego ile evliyken aldatılmasından dolayı çok acı çektiğini falan söylerken karısının gözü önünde Troçki ile ilişki yaşayıp başka bir kadının canını yakmaya çekinmeyen bir ''feminist' çok sevdiği kocasıyla birlikteyken lezbiyen ilişkilerde dahil bir çok ilişkisi oluyor' Diago'da Ford ve Rockefeller aileleri için resimler yapıp şampanyalı, istakozlu partilerde boy gösteren bir komünist. Diago'nun fridayı zerre sevmediği ve kullandığı da açık ve net. Frida'nın Diagoya karşı hisleri de aşk değil, bağımlılık ki bu tedavi gerektirecek derecede. Gerek siyasi ideoloji gerekse etik değer ve aile yapısı düşüncelerinde taban tabana zıttız. Sohbet esnasında bana anlatılan Frida'dan daha farklı bir karakterle karşılaştığım için üzüldüm. Ben gerçekten güçlü bir kadın, ve kadın özgürlüğüne baş koymuş bir kadın görmek istemiştim.
Dikkatli okunması gereken bir kitap olduğunu düşünmekle birlikte, dönemin siyasi havasına da tanık olacağınızı söyleyebilirim.

Herkesin acısı kendisine göre büyük ve biriciktir bu ister fiziki, ister ruhevi bir acı olsun. ''Çok acı çekmiş yaaaa yazıkkk '' diye kutsallaştırmanın da bir anlamı yok.
İlla bir güçlü kadını kendinize ikon yapacaksanız gidin annenizi örnek alın....Eminim onunda sizi büyütürken eşinden, sosyal yaşantısından ve sizi doğururken çektiği büyük acılar vardır. ve en az frida'nın ''acıları'' kadar gözünüzde değerli olmalıdır. Yani öyle çokta dövmesini yaptırmak, tişörttünü giymek ve moda ikonu haline getirmek...... Çocukça

Komünist olmadığı ve ya günün şartlarına göre ''moda'' olduğundan dolayı komünist,ama ağırda bir meksika milliyetçisi'' ''
Kitabın kendini okutması Yazarının başarısı çok güzel kurgulamış ve alıntıları, mektupları tam yerinde kullanmış. Dili güzeldi, çevirisi de güzeldi.
Daha bir şeyler yazacaktım da unuttum.
Frida hakkında bu kitaptan bağımsız ve geniş bir araştırma yaparsam fikrim değişebilir. Bu yazdıklarım tamamen kendi öz düşüncem olduğu gibi, ateşli frida savunucusu 18liklerin sert yorumlarına maruz kalırsam, cevap vermeyeceğimi bildirerek herkese iyi okumalar dilerim.

8.
Merve, Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Milletlerin tarihini kim yaratır? Devletlerin ve bütün insanlığın yaşantısındaki en büyük olaylar, kimler tarafından yönlendirilir ve yönetilir? Bağımsız bireyler tarafından mı? Yani tek başına büyük adamlar -ünlü İngiliz düşünürü Carlyle'ın dediği gibi- kahramanlar tarafından mı, yoksa bütün millet mensupları gayreti ve halk ruhunun dirilerek yaygınlaşması sayesinde mi?
Beyaz Zambaklar Ülkesinde bilindiği gibi Finlilerin pek ders çıkarmamıza neden olacak uyanışını konu edinir. Her insanın okuyup okutması gereken bir kitap. Bu sayede oturup kahraman beklemek yerine toplumun her ferdinin bir kahraman olabileceğini anlayabiliriz. Her zaman böyle bir dirilişin öncüleri olur fakat unutulmamalıdır ki alt tabakada hareket olmadığı sürece üst kesimler istediği kadar çırpınsınlar.

9.
Onur Erol, Yolda - Seçme Öyküler'i inceledi.
 11 saat önce · Kitabı okudu · 12 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hoşça kal bre Çakır! Kendine iyi bak demekten kendimi alamadım. Her öykü başka dünya, her öykü tatlı mı tatlı acı mı acı. Hem tatlı hem acı nasıl olur? Oluyor işte hayat bu. Tadı damağımda kaldı. Hasanlar, Mustafalar, Nerimanlar. Anadolu köylüsü şiveleri sizi köylere, yaylara ve bucaklara götürüyor. Geri gelmek istemiyorsunuz. O derece derin derin yuvarlanıyor içinize.. 1-2 öykü hariç hepsi güzeldi. Özellikle son öykü Hırsız, Avcı, Kalemler, Yolda, Yeşil Kertenkele, Halis Serkisof beni oldukça etkiledi.

Hepsi gerçek, hepsi diri diri elinizden tutuyorlar. Yaşar Kemal yazmıyor adeta yaşatıyor..

10.
Salih Çermik, Mürebbiye'yi inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitapta 4 hikâye mevcut. Benim en çok hoşuma giden 'Mürebbiye' başlıklı hikâye oldu. 'Geç Ödenen Borç' adlı hikâye, yazarın bir diğer kitabı 'Hayatın Mucizeleri (Can Yayınları)'nde de bulunuyor. Hikâyelerde çok güzel mesajlar var. Stefan Zweig gerçekten kalemin hakkını vermiş bir yazar. Tavsiye edilir.