Geçen haftanın en beğenilenleri 09 Ocak 2017-15 Ocak 2017

1.
mehmet pak, Kabuk Adam'ı inceledi.
 09 Oca 21:00 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yasaklanmış kitaplar ve filmler ,tutuklanmış yazarlar genel olarak daha çok ilgimi çekmiştir.Mutlaka bir şeyleri doğru söylüyorlardır. Kirlenmiş sistemin parçası olmamayı tercih etmişlerdir.Bu sistemin bütün pisliklerini yazmışlardır.İspanyada Don Kişot okunmasını yasaklayan ,Çin’de Alice Harikalar Diyarını yasaklayan , İran 'da 1001 Gece Masalları 'nı yasaklayan , bir çok ülkede Gazap Üzümleri 'ni yasaklayan , Yunanistan 'da Aristofanes 'in Lysistrata 'yı yasaklayan zihniyetle Sabahattin Ali 'nin , Ataol Behramoğlu ' nun ,Pınar Kür 'lerin, Nazım Hikmet 'lerin ,Rıfat Ilgaz 'ların ,Erdal Öz 'lerin ,Nihat Behramlar 'ın ( Bu liste uzadıkça uzar ) kitaplarını yasaklayan zihniyet ve sistem aynıdır. Sistem bununla yetinmez birde ders vermek için yazarları tutuklar. Yıllarca hapishane köşelerinde işkenceden geçirir,baskıyla ,zulümle kalemlerine kelepçe vurmaya çalışır. Islah oldunuz mu ? Hayır aksine beni buraya tıkayan sistemi daha çok sorgulamama vesile oldunuz. Demek ki halen daha insanlığa anlatamadığımız bir şeyler var.Demek ki daha çok yazmalıyız ,daha çok anlatmalıyız.Aslı Erdoğan 'da bu şekilde tanıdığım bir yazar. Müebbet hapis cezası ile iddinamesi hazırlanıp ,dört beş ay sonra terörist değildir denilip serbest bırakılan bir yazarın yazdıklarını merak edipte bütün kitaplarını kütüphaneme kazandırdım.Önceleri bir iki kitabı ve köşe yazıları ile yetindiğim için kendime şu anda çok kızıyorum.Gerçi birkaç hafta önce yakılan 600 -700 kitabımın yerini ne denli doldurabilecekler şimdilik bilemiyorum.Farkında mısınız arkadaşlar kitaplar yakılıyor !


Tıpkı kitaplar gibi ötekileştirilmiş ve dışlanmış insanlarda ilgimi çekmektedir. Mesela hayat kadınları , eşcinseller , travestiler , tinerciler ,sokak çocukları ,hani şu çöpleri karıştırıpta kağıt toplayan çocuklar , Siyahiler ,Romanlar ,Yahudiler, Ermeniler ,Çingenler ,Süryaniler vs. hemen hemen bir çoğumuzun gördüğü zaman yollunu değiştirdiği dışlanmışlar ! O insanların hayatlarına girmeyi çok istemişimdir ve mümkün olduğu kadarıyla girmişimdir.Hatta ve hatta ailemin de büyük desteği ile bir tinerciden avukat yaratacak kadarda haddimi aşmışımdır.
( Şimdi atlar birileri yaratmak Allah 'a mahsustur diye. )


Boğaziçi Üniversitesi'nde Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik bölümlerini bitirip , aynı üniversitenin Fizik bölümünde yüksek lisans eğitimi alıp ve asistanlık yaptıktan sonra ,Cenevre'de Masterını yarıda bırakıp gelen ve kendini yazmaya adayan Aslı Erdoğan 'ın aklından zoru mu var acaba. Hayır hayır Aslı Erdoğan sistemin belirlediği insan modeli olmayı kabul etmedi. Sabah sekizde işine gidip akşam beşte işinden çıkıp , kendi eğitim seviyesinde bir koca bulup ,birde çocuk doğurdun mu ayın on beşini gönül rahatlığıyla bekleyebilirsin. Sonra da başını kuma gömüp ömür boyu istesen de çıkaramazsın. Ne güzel anlatmış şu alıntıda Fizikçi arkadaşına ; '' Sen yıllardır Amerika 'da yaşayan , Amerikalaşmış bir fizikçisin. Ülkendeki acılara sırtını dönüp gittiğini için bunca parayı veriyorlar sana ,o kanın üzerine sıçramasına bile izin vermezsin. Bir fizikçi olduğun sürece senden istenen ,insanın kendisine de sırt çevirmendir zaten . Çözümleyici bir zekadan başka değeri yoktur insanın ;hedefi de ,doğayı üç - beş formüle indirip denetim altında tutmaktır. '' Aslı Erdoğan hayatı sokaklarda ,doğada ,meydanlarda ,dışlanmışlar da, ötekileştirilmişler de aramasaydı nasıl yazabilirdi Kabuk adamı ? Nasıl aşık olabilirdi kabuk satıcına ? Toplumun tabulaştırdığı her şeye nasıl baş kaldırabilirdi ? Ha birde ahlak vardı değil mi ,ahlaksızların var ettiği ahlak. Ne de güzel işlemiş ahlak anlayışını.

Hani bir çok insanın çevresinde vardır mutlaka şöyle aykırı karakterler .Tabulara inat sevgilisini sokak ortasında öpmeye çekinmeyenler , gezi eylemlerinde hatırlayanlar vardır sevgilisinin elinden tutup tomanın sıktığı suyun karşısında öpüşen çifti .Ne kadar da ahlaksızca değil mi ? Utanmazlar yahu bunlar. Çok mu ihtiyaçları vardı buna ? Dört duvar arasında ki ahlaksızlıkların yanında ne kadar da ahlaklı bir direniş oysaki .Kabuk adam ile tabulaştırılmış bir çok değeri Aslı Erdoğan 'ın aykırı kişiliği çok daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Acaba olması gereken Aslı Erdoğan 'ın yaptıkları mı ? Şu sözlerle hepimize mesaj vermek istemiş ; "Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca."


Her insanın hayatına bir Kabuk Adam girmiştir mutlaka. Ya kabuk toplayıcısı olduğu için görmemişizdir ya da siyahi olduğu için dışlamışızdır .Hatta yasa dışı işlere karışmıştır. Ne alaka şimdi bu yorumlar diyen arkadaşlara okuyun alakayı kendiniz mutlaka bulacaksınızdır.

2.
Mahmut Çayır, Küller'i inceledi.
13 Oca 12:15 · Kitabı okudu · 1 günde · 7/10 puan

Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre…

Suzan ile Namık…

Suzan. Sadakat ile büyümüş, aşk ile serpilmiş Suzan. Hayallerimin kadını Suzan. Bu kadar sevilir mi be Suzan?

Sevilirmiş be Suzan. Seviliyormuş be Suzan.

Namııııııııııık! Namık! Böyle mi sevilir Namık? Aşktan anladığın bu mudur Namık?

Sana verilebilecek en büyük ceza seni affetmektir Namık. Seni cezalandırmayacağım Namık!

Halide annenin ilk kitabı. Mektuplarla anlatılan kıskançlık, ızdırap ve paranoya ile kirlenmiş, sürüncemede kalmış bir aşk hikayesi. Kitap bittikten sonra gün boyu “Suzan suzi” şarkısını mırıldanarak ağıt yaktı dudaklarım. Okurken yanımda kimse olmadığı için şanslıydım.

Boğazında bir düğüm oluşsun isteyen herkesin okuması elzem bir eser. Israrla öneriyorum…

3.
Damla Köseoğlu, Mefisto Kulübü'ü inceledi.
 14 Oca 20:00 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Tıbbi Polisiyenin Kraliçesi" Tess Gerritsen, Rizzoli&Isles Serisi'nin 6. kitabı olan, içinde bolca vahşet, gerilim ve merak unsuru barındıran Mefisto Kulübü ile karşımızda. Serinin ilk 5 kitabı benim açımdan o kadar etkileyiciydi ki kısa bir sürede okumak için Rizzoli&Isles Serisi'nin 4 kitabını aldım. Mefisto Kulübü bunlardan ilki oldu ve şunu söylemem gerekir ki Tess Gerritsen inanılmaz bir kurgu yeteneğine sahip. Mefisto Kulübü serinin diğer kitaplarına göre daha farklı bir konuyu ele alıyor. Evet tabii ki yine kurbanlar, aksiyon, otopsiler vb. vb. vb. var ancak bu sefer cinayetler araştırılırken olaya farklı bir açıdan yaklaşılıyor. Yaşanan tüm olaylar içinde saf kötülük barındıran bir varlığa dayandırılıyor: Şeytan.

Adli Tıp Uzmanı Maura Isles ve sert polisimiz Jane Rizzoli yine iş başında. Ancak bu kez durum diğer vakadakilerden farklı. Şeytanı açıklamaya çalışan bir kulüp, bu kulübün düzenlendiği yemek sırasında evin kapısına bırakılan bir ceset, evinde ölü olarak bulunan bir kadın. Kesilmiş eller, koparılmış bir kafa ve cinayet mahallerinde katil tarafından duvarlara, yerlere çizilen semboller: ters dönmüş üç haç, Latince yazılmış "Günah işledim" yazısı. Ve satanik bir ayine aitmiş gibi görünen diğer detaylar. Geçmişini ardında bırakmak isteyen bir kadın ve 12 yıllık bir sır. Aksiyonun hiç düşmediği, şaşırtıcı aynı zamanda içinde tarihsel ve mitolojik öğelerin de kullanıldığı Mefisto Kulübü kesinlikle etkileyici bir kitap.

Mefisto Kulübü, Tess Gerritsen'in diğer kitaplarında olduğu gibi, içinde sadece polisiye-gerilim unsurları barındıran bir kitap değil. Evet yazarımız bu tarzda yazıyor ancak bu türde eserler verirken olay örgüsünde tüm dünyanın sorunları olan konulara değiniyor ya da bu kitapta olduğu gibi tarihte yaşanan bazı olaylar, bazı mitolojik, gizemli varlıklar hakkında okuru bilgi sahibi yapıyor. Doktor olması dolayısıyla bu konuda da aydınlatıcı bilgileri zaman zaman okura sunuyor . Serinin bir kitabında kadın ticareti, bir diğerinde aile ilişkileri gibi konulara değinen Gerritsen okuru şaşırtırken bilgilendiriyor, heyecanlandırırken öğretiyor.

Mefisto Kulübü'nü okurken kitabın içinde barındırdığı Şeytan, İblis, Kötü Ruh, Lucifer'in Gözü gibi varlıklar nedeniyle fazlasıyla gerildim. Ancak bana göre tabii ki iyi bir polisiye-gerilim kitabının da yapması gereken budur ve Tess Gerritsen hiç kuşkusuz bunu en iyi yapan yazarlardan. Sizlere de bu gerilim dolu seriye başlamanızı öneririm. Hepinize iyi okumalar.

4.
mehmet pak, Ana'yı inceledi.
 12 Oca 05:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Çok uzun zamandır kütüphanemde okunmayı bekleyen nedense hep ertelenen bir kitap. Her halde zamanını bekliyordu. Bundan daha iyi bir zaman da olamazdı.Her sayfasında kendimden bir şeyler bulabildiğim bu kitabı okurken beyninizdeki bütün ideolojileri bir kenara bırakıp öyle okursanız ön yargılarınızdan arınmış olursunuz. Kutsallaştırdığımız bir çok değerin kirliliğini görmenin vakti gelmedi mi ?

Kölelik ve feodalizm gibi sömürücü düzenden bugün ki kapitalist düzene kadar varlığını koruyan sermayenin devletler eliyle insanlığı nasıl yok ettiğini ve insanları ayrıştırarak varlığını nasıl sürdürdüğünü belki tam anlamıyla anlayamasakta (ekonomik ,siyasi ve politik nedenleri ) anlamak için en azından küçük bir adım atmış oluruz Ana eseri ile. Anlamak için entel olmaya gerek yok körlüğü doğuştan olmayan herkesin anlayabileceği bir dille yazılmıştır. Sermaye ve devlet ilişkisinde polislerin , askerlerin ,savcıların ,hakimlerin ,Mit 'in devletlerin hemen hemen bütün kurumlarının halkın karşısında nasıl yer aldığını göreceğiz.. Devletler bu güçlerin hepsini sermayenin çıkarına kullanır ve çoğu zaman en acımasız yollara başvururlar. İnsanlığı, zindanlar , sürgünler ,göz altılar ,baskılar ve işkenceler ile yıldırmaya çalışırlar. Aynı kurumlar halkın karşısında durup sermayenin bekçiliğini ve tetikçiliğini yaparlar.Vur derler vurur, işkence et derler eder,tutukla derler tutuklarlar.Birde terörist damgası yapıştırıp ,gözleri körelmiş halkın sessizliğine vicdan soğutmak için malzeme verirler. Bunu kendileri de yaparlar .Nede olsa terörist değiller mi ?En kötüsü ise insanlığı birlik olmasınlar diye ayrıştırır ve kutuplaştırırlar. İşçi sınıfının birliğine engel olabilecek her türlü oyunu oynar kan akıtır ,can alır, insanları biribirlerine kırdırmaktan çekinmezler. Hatırlar mısınız renault işçileri üç kuruş zaman almak için başlattıkları grevde ,Patronlar elleri cepte polise emir yağdırıp, işçileri hedef göstertipte nasıl darp ettirdiğini.

Sonra Pavel ,Andre ,Mazin gibi yiğitler çıkar .Yoksulun sesi ,ezilenin umudu, sömürülenin sloganı olurlar.Fabrikalara ve kırsala koşar bildiriler dağıtır halkın bilinçlenmesi için mücadeleyi başlatırlar., Fabrikada işçiye ,kırsalda köylüye haklarını anlatırlar. Bu bana hiç yabancı gelmedi, kırsal denilince aklıma İbrahim Kaypakkaya geldi. Fabrikalar denilince Deniz Gezmişler ,Hüseyinler, Yusuflar, Mahirler geldi. Neyse biz yine Rusya 'ya dönelim. Tabi Pavel ve arkadaşları bu mücadeleyi verirken ,sermayenin bekçileri durur mu ? Bütün acımasızlığı ve ahlaksızlığı ile saldırır da saldırır. Haydi arkadaşlar safınızı belirleyin ! Bizleri sömüren ,emeğimizi çalan, alınterimizi gasp eden sermayenin mi yanındayız ? Yoksa Pavel ve arkadaşlarının mı ? Pavel 'in Ana 'sı Pelageya o yaşına rağmen bizden daha cesur be. O nasıl bir yürek . Evladının haklı mücadelesine engel olmasa da ,hatta o mücadelenin en büyük parçalarından biri de olsa ,sistemin acımasızlığını bildiği ve anladığı için yüreği ağzındadır. Ana işte en iğrenç aşağlanmalar ile tutuklanan evladı için nasıl tedirgin olmasın ?Tutuklanan insanların tecritte nasıl yok edildiğine şahit olmuş, cezaevlerinden cenazelerin çıktığına tanıklık etmiş bir Ana.Yinede düşmana belli etmemeye çalışır.Dik durmasını bilir. Bu sayfaları okurken benim anamın kısa bir zaman önce yaşadıkları aklıma gelir. Kar maskeli timlerin evladını kelepçeleyip götürürken, onların karşısında çaresiz kalışı ömrümün sonuna kadar unutamayacağım bir andır. Evde resmen faşizm uyguluyor garibim bana. Aslında neyin ne olduğunu en az benim kadar biliyor ama yinede ana yüreği. Bende boş durur muyum ? Evde anama propaganda yapmaya başladım bile ! Belki Pelageya gibi dik durmasını sağlayabilirim. Anacım zaten başımıza ne geliyorsa bu korkudan gelmiyor mu ? Düşmanın en büyük silahı değil mi ?Baskı kurmak ,zulüm etmek ,hapishaneler ile tehdit etmek ? Sen bu şekilde korkarsan ,evladının arkasında dik bir şekilde durmazsan , Pelageya gibi bu mücadelenin bir ucundan da sen tutmazsan , Pavel tutuklandığında Pavel 'in taşıdığı özgürlük bayrağını sen taşımazsan ,bildirileri fabrikalara götürmezsen ,sadece karnını doyurmak için var olan yığınlardan ne farkımız kalır ? Bak Gorki ne diyor ana ; ''İşte bu korku yüzünden değil mi hepimiz yok oluyoruz . Bize hükmedenler de bu korkudan yararlanıyorlar zaten ve bizi daha çok korkutmanın yollarını arıyorlar. Şunu iyi bil ana , insanlar korktukça bataklık içinde çürüyen ağaçlar gibi ölüp ,yok olurlar. '' . Oysa anamın 12 Eylül döneminden kalan kitaplarından öğrendim ben insan olmayı.İnsanların yanında saf tutmayı. Bak diyorum ana daha geçen gün kitaplarımı yaktınız oysa bana o kitapları emanet ederken ömrümün sonuna kadar hepsini okuyup bitirmem ve okuduklarımı anladıklarımı insanlığa anlatmam için daha ben küçücükken and içtirmiştin değil mi ? Bak Ana Görki ne diyor ; '' Yasak kitaplar okuyorum. Hükümet bunların okunmasını yasaklamış ;çünkü bunlar yaşayışımıza ,halkın hayatına ait ne kadar güzel gerçekler varsa onları anlatıyor... Bunları evimizde bulacak olurlarsa beni hapsederler. Anladın mı , ana ? '' Kitaplardan bile korkan insanlık düşmanlarına karşı mücadele etmek kadar onurlu bir direniş varmıdır ana diyorum. Yok daha başaramadım faşizmi çok sert uyguluyor Anam.Hatta niyeti bozmuş evlendirecek beni . Yok diyorum ana biz aşkları devrimden sonraya erteledik. Evlenir senin gibi çocuk sahibi olursam, bende senin gibi olurum. Çala çocuğa karışan arkadaşlarımızın nasıl bu işlerden ellerini ayaklarını çektiğini devrimci klasikleri okuyarak devrimcilik oynadıklarını görebiliyorum anacım. ( onlarda haklılar ).

Kitapta sadece bu kahramanlıklar anlatılmıyor tabiki. Gorki kendine yakışır bir ustalıkla işçi sınıfının fabrikalardan çıktıktan sonra, kapitalizmin kirli hayat sahnesinde nasıl yer aldığına da değinmiştir. Sosyal yaşamdan soyutlanmış bir yığın haline dönüştürülen bu insanların Pavel ve yoldaşlarının sabırla vermiş oldukları mücadele sonunda uyanışlarını ve mücadeleye tam anlamıyla katılmasalar da en azından mücadeleyi veren insanları anlamışlardır. ( onları terörist görmüyorlar ! )

Yıllarca kocası tarafından dövülen, aşağılanan bir kadının ,kocasının ölümünden sonra evladının vermiş olduğu mücadeleye tanıklık etmesi ,bu sürece şahit olup mücadelenin bir ucundan tutmaya başlaması hatta mücadeleye tanıklık ettiği an itibaren yaşıyor olduğunu fark etmesi beni en çok etkileyen bölümler olmuştur.Özellikle tekrar tekrar okunması gereken bir bölüm var ki mahkeme sürecindeki diyaloglar.Bir kaç defa okudum.Her satırında bu günleri gördüm. Kitabın hemen hemen her sayfasında bu günlerden emin olun mutlaka bir pay çıkaracaksınız. Bugün nasıl ki bunları anlatan yazarlar tutuklanıyorsa, 1800 lü yıllarda Maksim Gorkilerde tutuklanmıştı.

'' Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek! ''


'' Bütün ülkelerin işçileri, birleşin! ''

5.
Rogojin, Her Yerden Çok Uzakta'yı inceledi.
 14 Oca 21:21 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Ursula K. Le Guin'in en sevdiğim eseri artık bu kitabı oldu. Mülksüzler'i çok çok seneler önce okumuştum, bir gençlik hatırasıydı bende. Dünyaya Orman Denir'i geç okuduğuma hayıflanmıştım, Rize'deydim, güzel bir yazdı ve birkaç sene öncesiydi en fazla. Yerdeniz serisinin ilk kitabını ve ikincisini merakla okumuş, devamını getirememiştim. Bağışlanmanın Dört Yolu, çok ilginç, çok güzel bir ilk hikâyeyle beni etkilemişti, ama devam edememiştim. Dünyanın Son Günü ise dünyada yazılmış herhalde en ilginç, en cesur kitaplardan birisi olsa gerek. SürgünGezegeni'ni geçen hafta severek okudum...ama şimdi Her Yerden Çok Uzakta, bana göre alçakgönüllü, küçük bir başyapıt olarak, hepsinin ötesine geçerek, sevecen, ama yine de karamsar bir yerde küçük , yaralı, belki de eskimiş o tahta oturuverdi.

Bugün sıcak bir gündü ve arkadaşlarımla zaman geçirmek için iyi bir fırsattı. Kartal'da hep beraber, yani hepi topu üçümüz, ikimiz orta yaş krizlerinde debelenip politik gelişmelerden muzdarip, kişisel yaşamları kesintilerle dolu, bir diğerimiz henüz otuzlarında ve neşeli, gözlerinde hayat dolu bir sevinçle, geleceğe bakarak oturduk. Kitap sık sık aklıma geldi. Nasıl biteceğini kestirebiliyordum kitabın. Umut dolu olması imkânsız gibiydi. Çünkü hayata yeni başlayanlar ve aşka yeni atılan herkesin yürüdüğü, başkası gibi olmamak kaygısıyla, bir yerde kendine yer edinmek için sıradanlığı seçenler olduğu gibi, dik durabilen nice âşığın adım attığı, yolları aşınmış, ışıklı bir patikaydı kitapta anlatılan. Hikâyeyi okurken bu yolu hatırladım evet, bu yolu, bu patikayı, yürünmüş, kenarları eskimiş belki pörsümüş, kendi döndüğüm sapaklar ve attığım adımlarla çukurlaşmış ya da bir şekilde izi ve kokusu kalmış bu yolu hatırladım. Ve orada, yani bu yaşımda, artık elli yaşıma bilmem isteyerek mi, ya da kaçınılmaz, atarken adımlarımı, gördüğüm o yüzleri hatırladım: ana okulunda bizi taşıyan servisin en arkasında, dışarıya bakarken yanyana, eve gelene dek gözlerimizin içine bakıp güldüğümüz güzel kız, ben seni seviyordum; ortaokulda herkesin dalga geçtiği, ayaklarını içeri basarak yürüdüğü için lakabı skoda konmuş tombul kız, ben seni seviyordum; lise çağlarımda adını deftere yazdığım sen, ben seni seviyordum; seni de seviyordum ben askere giderken evlenen güzel insan; saysam daha kaç kişisiniz, kaçınız daha yürüdünüz benimle bu yolu, kiminizin haberi olmadı bile, kiminiz için zaten hayatta olmayacak birşeydi, sevgi sevgiydi ama işte Owen ve Natalie gibi değil, gençken umutlarımız başka ve seçeneklerimiz çokken, bedenlerimiz diri ve kuvvet doluyken değil, bir yolun ya da patikanın başında değil, şimdi, herşey eskimeye başlamış ve yıpranmışken, hayatımız tekrarlardan ve başarısızlıklardan örülüyken, bu yaşta bir anne ve bir kediyle yaşarken, 45 yılını geçirdiğin sokakta bütün binaları tek tek yıkarken inşaat şirketleri, eski anılar geçmişe, maziye gömülür ve bizim gibi eskimişler, adsızlar, sansızlar unutulmak için başka, küçük mahallelere taşınmaya çağrılırken, anılarımız gibiyiz, kumaşımız sökülmüş ve kime ne yararı olabilir bunca arzu ve sevginin? Bedenim eskimiş olsa da içimdeki bu his doğruyu öğrenmiş olduğumu söylüyor bana; bizler, yani biz yalnızlar, biz yapamamışlar, kıvıramamışlar, burada, bu yollarda yaya kalmışlar, bu patikada bir çamura saplanıp kalmışlar, işte edebiyata tutunarak yaralarımızı sarmaya, ve avunmaya çalışıyoruz hepimiz; çünkü iki gencin hayatı ve aşkı öğrenmek için attıkları adımları okudukça anılarımız canlanıyor ve o yolu hatırlıyor gibiyiz, nice sapakta bıraktığımız nice yüz canlandıkça, hatırladıklarımız eskisi gibi olmasa da bir sızıyla o aşina olduğumuz acıyı hatırlattıkça edebiyat iyileşmektir diyerek ne doğru bir şey söylediğimizi daha iyi anlıyoruz. İyileşmek, yani umut edebilecek denli gücümüzü kazanabilmek, bunca sene teklemeden atan kalbimize umutla sevebilme gücü olduğunu hatırlayıp gece yatağımıza yorgun bedenimizi uzattığımızda göz kapaklarımızın ardından koşup gelen, hayali bizi oyalayan ve uykuya daldığımızda geçmişimizin tozlu güzel patikalarında, dar veya geniş, tek başına yürüdüğümüz ya da el ele, beraber aştığımız onca yollarına dönen o sevgililer ve onların o soluk, neşeli, eskimiş hayalleri bizi edebiyata çağırıyor, iyileşmeye, yani yaşın kaç olursa olsun sevmeye, yani hâlâ ümit ve hayâl edebilmeye. Bu yüzden okumaya devam edebiliyorum. Burada, yani o yolun, o patikanın sapa kalmış, ağaçları kurumuş, dalları kırılmış, yaprakları nicedir solmuş yerlerinde elimde kitaplarla bekliyorum: Kâh Owen'ı Natalie'ye el sallamadan peronda durmuş, elinden geldiğince insanı oynarken görüyor, kâh bütün hayatı bir aşkın yalanıyla ve bir hakikatin ağırlıyla paramparça olmuş Martin Eden'ın okyanusta kıvranışını okuyarak ağlıyor, ya da bir küçük portakal ağacından acılardan meyveler koparan Zeze'mi, ya da artık köyünü ve ailesini özlerken okyanusun derinlerine yorgun, yaslı cesedi usul usul inen canım Gusev'imi, ya da mezarlara, yollara, ağaçlara kar yağarken eşinin yanında cama düşen karlara bakarak kendi sonunu hatırlayan ve yavaşça içi geçen Gabriel'imi ve daha nicesini böyle sevdiğimi düşünüyorum, yani buralarda, bu yollarda, sapaklarda, bu eskimiş patikada; yürünmekten, beklemekten, ümit etmekten bitap düşmüş ama yine de bir kalp sıcaklığıyla neşelenen ve canlanan bu ormanda bekliyorum, bu yaşımda. Anlaşılan o ki; biz yalnızlar, yani Faruk Duman'ın dil ve hayâl ormanında şekilden şekile sokarak anlattığı gece ve gündüz hayvanları, biz masumlar, bizim yurdumuz burası ve eninde sonunda başımıza gelecek olan da buydu; edebiyat demek ki bir avutmaydı da aynı zamanda, nefes kesilene dek sürecek bir yalnızlık süresince mümkün olduğunca acı çekmeyelim diye, ve kanıksamak için bu acıtıcı gerçeği, bize hayâlden, suretten arkadaşlar veriyor edebiyat, oyalanmak için bitene dek ömür, hem hayâl de ederek ve kalp çarptıkça, ümit etmekten vazgeçmeyelim diye. Bunca acımasız bir dünyada edebiyatın merhametine muhtacız. O yüzden, tabii ki, bir ümitle bir hayâle tutunarak "iyiki edebiyat var" demiyor muyuz? İyiki edebiyat var.

6.
Murat Sezgin, Kızıl Nehirler'i inceledi.
15 Oca 17:57 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Çoğumuz ilk defa okuyacağımız bir yazarın kitabını elimize alırız ve “acaba beğenir miyim ya da söylenildiği gibi sürükleyici mi?” diye kendimize sorarız. Ben de Jean-Christophe Grange’ın Kızıl Nehirler kitabını elime alırken bunu kendime sordum. Kitabı okumaya başladım, aradan fazla zaman geçmeden bu sorumun cevabını aldım: Bu kitabı bitirmeden elininizden bırakmak imkânsız. Gerçekten de olaylar o kadar hızlı gelişiyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor ki arka sayfada ne olacağını öğrenmek için siz de hızlanıyorsunuz. Olaylar ilerlerken gerilim, macera, aksiyon, hırs, intikam vb. konular iliklerinize işleyecek. Sonra bakmışsınız ki kitap bitmiş. Zaten arka kapakta boşuna “Kalbinize güvenmiyorsanız ya da ocakta yemeğiniz varsa, bu kitabı okumaya başlamayın,” yazmıyor.

Spoiler vermeden konuyu özetleyeceğim şimdi. Pierre Niemans ve Karim Abdouf adlı iki polisimiz var. Niemans Fransız, Karim ise Arap. Niemans fiziksel özellikleriyle tam bir polis gibi dururken Karim ise çok farklı. İki polis arasında sadece benzer bir özellik var: Niemans da Karim de karanlık sokakların gölgesinde büyümüşler. Şiddeti, zorbalığı, yokluğu ve yokluğun yapmak zorunda bıraktırdığı hırsızlığı soluyarak polis olmuşlar. İki polis olunca doğal olarak aynı anda gelişen ve ilerleyen iki olay zinciri var. Niemans’ın olaylar zinciri Guernon kentinde bir kütüphane görevlisinin cesedinin kayalıklarda bulunması ile başlıyor. Karim’in olaylar zinciri ise Sazrac’ta bir ilkokulun soyulmasıyla. Sonrasında olayların birbiriyle ilişkili mi ya da tamamen bağımsız mı geliştiğini, olayların nasıl çarpıcı bir hal aldığını, sona doğru ortaya çıkan şeylerin sizi nasıl şaşırtacağını öğrenmenizi tavsiye ederim.

Bu kitaptan ne öğrendim? Hepimiz “dazlak” diye bir kelime duymuşuzdur. Dazlak, Avrupa’da, özellikle Almanya’da vurucu kırıcılığı ve ırkçılığıyla toplumu tedirgin eden, daracık kot pantolon ve hantal çizme giyen, başlarını ustura ile kazıtarak bunu bir simge gibi kullanan uyumsuz gençlere verilen isimdir(Günümüzde dazlak ve Neo-Nazizm kavramları neredeyse eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Neo-Nazizm). Dazlakların yaşam tarzları ve daha bir sürü şey öğrendim. Başka ilgi çekici bir konu “İridoloji”. Halk arasında göz analizi diye bilinen İridoloji, iris tabakasını inceleyerek göz sağlığı hakkında bilgi vermesinin yanında, irislerin dibinde tüm geçmişimizin saklı olduğu görüşünü savunuyor. Dağcılıkla ilgili de aletler ve teknikler hakkında bilgi sahibi olacaksınız. Ayrıca Yahudilerin öldüklerinde ailelerinin yanına gömülmek istediklerini ve mezarlarının üstünde yarım kalmış kaderi ifade eden sembollerin(tamamlanamamış sütun ya da kesilmiş bir ağaç) bulunduğunu da öğrendiklerimin arasına eklemek istiyorum.

Bir kitabın okura vereceği tüm şeyleri bu kitaptan aldığımı düşünüyorum. Bilgiden tutun size yaşattığı duygulara kadar. Bir tane polisiye kitap okumuş ya okumamış olun kesinlikle Grange tavsiyemdir. Kızıl Nehirlerden sonra okuyacağım(ız) Grange kitabı Siyah Kan. İyi okumalar.

7.
Damla Köseoğlu, Yürüyen Ölüler'i inceledi.
11 Oca 23:37 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Hemen hemen hepiniz genel olarak kullanılan ismiyle Walking Dead veya dilimize çevrilmiş haliyle Yürüyen Ölüler adlı diziyi duymuşsunuzdur. The Walking Dead tutkunu biri olarak dizinin yanında çizgi roman serisini ve 5 kitaptan oluşan roman serisini de okumak istiyordum ve nihayet hem çizgi roman serisine hem de bu seriye başlayabildim.

Diziyi izlememiş kişiler için şunu belirtmek isterim ki Walking Dead sıradan bir zombi dizisi değil. 25 çizgi romandan oluşan Walking Dead çizgi roman serisinin yaratıcısı olan ve diziye zemin hazırlayan Robert Kirkman 5 kitaptan oluşan bu serinin de yazarı. Robert Kirkman şöyle diyor: "Yürüyen Ölüler'le insanların ekstrem durumlar karşısındaki tepkilerini ve bu olayların onları nasıl değiştirdiğini keşfetmek istedim. İyi bir zombi ürünü (kitap,film) bulunduğumuz çevredeki konumumuzu ve ait olduğumuz çevrenin dünyadaki yerini sorgulatır."

Yürüyen Ölüler'in roman serisi 5 kitaptan oluşuyor. Bu ilk kitapta Philipp Blake ve Brian Blake ana karakterler. İki kardeş birbirlerinden çok farklı. Philipp korkusuz, sinirli ve acımasız bir insanken; Brian yaşça daha büyük olmasına rağmen çok cesur olmamakla birlikte daha ılımlı. Serinin ilk kitabı dizide Vali olarak tanıdığımız karakterin, insanları boyunduruğu altına aldığı Woodsboro Kasabası'na gelene kadar yaşadıklarını anlatıyor. Kitabın başı biraz ağır ilerlese de kısa bir süre sonra ısındım ve özellikle son bölümlerde fazlasıyla keyif aldım.

Yürüyen Ölüler, iletişimin olmadığı, hükümetlerin olmadığı, gıdaların azaldığı, kullanılabilir su ve elektriğin neredeyse tükendiği bir ortamda dahi insanlar arasında halen üstünlük kurma mücadelesinin olduğunu gözler önüne seriyor. Her geçen gün dünyayı daha fazla etkisi altına alan bir salgına karşı, böyle bir kötülük ve ekstrem olaya karşı bile insanların tek bir güç olamaması ne kadar zayıf canlılar olduğumuzun göstergesi. Yürüyen Ölüler kan, vahşet, ölüm gibi olayların perde arkasında okuyucuda romandaki isimlerin karakter gelişimlerinin ne yönde ilerleyeceği konusunda bir merak duygusu uyandırmakla birlikte "Aynı durumda olsam ben ne yapardım?" sorusunu sıkça sorduruyor.

İncelemem aracılığıyla belki bu seri dikkatinizi çekmiştir ya da belki çekmemiştir bilemiyorum :) ama şunu söylemek istiyorum. Eğer bu seriyi okumak gibi bir düşünceniz varsa kesinlikle önce dizisini izlemelisiniz. Aksi takdirde anlatılanları kafanızda canlandırmanız zor olacaktır ve bu da roman serisinden zevk almamanıza neden olabilir. Deyimi yerindeyse diziye bağımlı biri olarak diziyi izlemenizi, ardından roman ve çizgi romanlarına başlamanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Ben gerek izlerken gerek okurken oldukça zevk alıyorum.

Son olarak beni kırmayıp Walking Dead'i izlemeye başlayan ve eve geldiğimde Yürüyen Ölüler'in kutulu setiyle karşılaşmamı sağlayan Murat Sezgin 'e bu hediyesi için çok teşekkür ediyorum. The Walking Dead tutkusunu yaydığım her gün biraz daha mutlu oluyorum.

Hepinize keyifli okumalar...

8.
ANIL AKCAN, Cesur Yeni Dünya'yı inceledi.
13 Oca 18:40 · Kitabı okudu · 14 günde · Beğendi · 10/10 puan

Ve bir yaprak daha düşer hüzün kokan nemli toprağa... Göğü deler keskinden bozma düşünceler... Elma Adem' e küser, Adem' in yok haberi Havva' dan... Kafamda çınlayan sesin vuruşları sol-fa di es... Ruhum bağır çağır, sessiz çığlıklarım yuvalarından çıkan uçuruyor kuşları... O kuşlar ki Süreya' ya ilham... Hayat uzun... Bitmek bilmeyen yorgun kırpınışları...

Kitabı tavsiye ederken "şiddet" kullanılabilir...

Bu kitabın üzerimdeki etkisi büyük. Öyle ki son 20 sayfayı değişmem ciltli kitaplara... Ben de bi Evreka sevinci... Kaçıncı sevinişlerim bilmem ama anlıyorum ki bazı düşünceler karşılık bulmuş. 1+1 her zaman etmez iki diyen collatz teoremine dem vuran bir öz ki...

İnsanın olduğu yerde sorun her daim olacaktır. Göreceli insan, standartlarla yönetilemez. O sorun olacaktır hep ve biz yine de yorulmayacağız aramaktan mutlak düzeni. Hangi ideoloji ? Hangi renk? Hangi çiçek? Hangi şehir? Hangi yemek, meyve, sanatçı, film, ve belki de aşk... Görecelidir insan azizim.

Aldous Huxley' in yüz yıl kalibreli dürbününü mü seveyim, ideal düzenin "ahanda bu" demeyişiyle ortaya çıkan iç burukluğunu mu seveyim, Neo-insan' ın ilkelliğine bağımlılığını mı yoksa natürel yollarla insanı kontrol edilemeyişini mi?

İsrafil mi?
Beklemeyin.

İsarfil içimizde!

9.
cansel, Sol Ayağım'ı inceledi.
10 Oca 09:19 · Kitabı okudu · 10/10 puan

İnsanlar ve hayatlar vardır. Hayatlar tablo, insanlar rengidir o tablonun. Hayaller ve umutlar, gitmek ve kalmak gibidir bazen. Göremeyen insanın göremeyeceği, duymayan insanın duyamadığı şey yoktur bazen. Elleriyle yapamadığı şeyler vardı hareket etmek gibi. Eliyle yapamadıklarını hep ayağıyla başardı. Tablosuna öyle renkler verdi ki bedenin eksiğini hayat denilen tabloda buldu. Başarılar vardır ya çalışmalarla elde edilen, umutlar vardır ya gözyaşlarıyla beklenen, hayaller vardır ya hani beklenen umutlarla beslenen... Yalnızlıktır bazen tabloya renk veren, sessizliktir bazen bu hayatları anlatan. Ellerini kullanmadı belki hayat denilen tabloyu oluşturmak için ama hayallerle çizildi o tablo, umut gözyaşlarıyla boyandı o tablo. İşte budur bazen hayat, budur bazen insan. Sen olmasan da yağar o yağmur sana, olsan da... Aradaki tek fark akar sana umutlar damla damla, ıslanırsın. Kimi hayat vadır yazılır, kimi hayat vardır okunur, öyle hayatlar vardır ki hem yazılır hem okunur en önemlisi yaşanır.
Okuduğum kitapları sizlere duygularla analiz etmem belki kitabı anlamanıza yardımcı olmaz ama o kitabı kısmen de olsa okumuş gibi yaşamanıza neden olabilir. Okumanızı sevgi dolu tavsiyelerimle sizlere iletiyorum :))
Huzurlu okumalar :))

10.
Serpil Ağ, Emma'yı inceledi.
 12 Oca 11:58 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Evim benim cennetimdir. Ailem ve kitaplarımın arasında sosyal hayatımı daraltarak ama okuduğum kitaplardaki kahramanların eşliğinde yoğunlaştırarak yaşamak ve var olmak. Dışarıda lapa lapa kar yağarken, sıcacık evimde kitap okuyabilmenin ayrıca zevkine varmanın ayırdında olmak. Hele bir de okuduğum kitaptaki kurgu, kar görüntüleri ile harmanlanmış betimlemeler ile doluysa değmeyin keyfime! Olay örgüsünde anlatılan kahramanlar, benim nazarımda soyut olmaktan çıkıp somut olma yönünde ilerler. Onlar sanki muhitimde yaşayan arkadaşlarım, dostlarımdır. Hayatta yıkılmadan dimdik ayakta durma, ben daha yaşıyorum, ölmedim dediğim var olma sebebimdirler bir bakıma.
Bazı kitaplar vardır... Okunduktan sonra kişinin benliğinde hiçbir tesir yaratmaz. Yaratmadığı gibi, zamanla tarihin tozlu sayfalarında yok olmaya mahkumdurlar. Ama bazı kitaplar vardır ki; etkin olduğu dönemin üzerinden asırlar geçse de okunulmasını her daim muhafaza eder. Bu da yetmez, okuyan şahsa öyle bir tesir eder ki, mevcut olanı değiştirir ve değişik olanı mevcut kılar. Bir keşfediş yani yeni ufuklara açılan bir kapı gibi, salt insan özündeki var olanı bir kıvılcım ile tutuşturup alevlendirendir.
Okunması kolay ve akıcı bir anlatıma sahip olan Emma, her kesimin zevkle okuması gereken mükemmel bir klasik. Belki süregelen hayatınızı değiştiremez ama hayatınıza bakışınızı, hayata bakışıyla olumlu yönde değiştirebilecek bir yazar, Jane Austen...
Ne zaman yeni bir kitap okumaya başlasam, içimi bir korku seli kaplar. " Ya gereğinden fazla üzülür yada yüreğimde derin hisler duyarsam. " diye hayıflanmaktan geri duramam. Anlayacağınız hazin bir değişikliktir yaşadığım. Haftalar sonra gündelik hayatımın alışılmış akışına dönerim. Tabii ki tek farkla, artık o eski Ben, Ben değilimdir aslında. Benliğimi hem içten, hem de dıştan aydınlatan bir ışımayla devam ederim yaşantıma.
" Erdem kendi,kendinin ödülüdür. " derler. Evet kitap erkek hegemonyasının egemen olduğu bir dönemde yaşayan, Emma isimli genç kızımızın hayatı üzerine kurgulansa da iyi ve kötü olaylar karşısında, sağduyulu ve dilinin haddini bilmeyen insanlara verdiği eylem ve içsel tepkileri okumak, içimde var olan özgür ruhumu körükledi.
Kendi başına buyruk, kendini biraz fazlaca beğenen ama iyi yürekli Emma. Yanlış yaptığında yaptığının hatalı olduğu ayırdında olan Emma. Mutlaka okumalısınız...