Altı Ay Bir Güz

8,3/10  (3 Oy) · 
12 okunma  · 
2 beğeni  · 
557 gösterim
"İstediğim, denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...
Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. Yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. Deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. Her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. İstediğim, denizi yazmaktı. Her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile."
(Arka Kapak)

"Bir zamanlar kediymişim ben Halûk. Sonra, herhalde kediler arasında işlenebilecek en büyük suçu işlemişim ki dünyaya bir daha gelişimde insan olmak cezasına çarpılmışım"
Çakıllığın üzerinde sırt, bel, omuz, dirsek sızıları içinde yatıyoruz. Karnımızla göğsümüzü, nedense, daha az acıtıyor çakıl çıkıntıları. Yerimizi, biraz sağa biraz sola dönerken bile, değiştirdikçe, kızmış çakıllarda çeşitli yerlerimiz yanıyor, sonra, terimiz, soğutuyor çakılları. Çakıllarla denizin itiştiği çizgi biraz aşağıda; hışıltı, ara ara duruyor gibi. Denizin yağ dökülmüş saatlerinden biri.
Halûk ince ince gülüyor. Ne desem gülüyor bu çocuk.
"Hindistan da epey uzak ağabey; nereden çıkardın bu kedi masalını şimdi?"
"Edepsizlik etme, çocuk! Bir arkadaşım zaten, çok iyi bilir bu işleri, benim çok acemi olduğuma bakıp yeryüzünde, insan olarak ilk yaşamımı yaşadığıma karar vermiş"
"Peki, o arkadaşın kaçıncı yaşamındaymış, biliyor mu?"
"Bilir elbet. Dokuzuncusunda. Yani sonuncusunda. Şaşmam da. Yaşamasını nasıl bildiğini, yaşamanın nasıl ustası olduğunu bir görsen, sen de kabul edersin"

Denize kulak veriyoruz. Kıyıda gezen aç kediler, belli etmeden yaklaşma manevraları içinde. Torbamızda biraz peynirle iki yumurta var onları ilgilendirebilecek. "Bak, kardeşlerim geliyor; çaktırmadan. Açalım şu azık çıkınını. Bugünkü öğle yemeğiniz bizden kardeşlerim. Gelin hele."

Kediler yaklaşıyor. Halûk gülüyor. Üç kedi, iki adam, yiyecekleri paylaşıyoruz. Onlar taze ekmeğin içini de, bir o kadar istekle kabul ettiler. Cıgara içimine katılmadan, biraz ötede yalanıyor ikisi. Üçüncüsü yatıp bize bakarak gözlerini kırpıştırıyor, uyuklamağa başlayacak birazdan.
"Çeri çöpü yolda bir kutuya atarız. Bu çakıllığa yediklerinin artığını bırakanlara benzemek istemem. Ben de mi kediymişim, ağabey? Bilirsin, insanın artıklarını toplamağa başlaması epey sonra olmuş"
Halûk'la konuşurken, hangi metinlerin, düşünce ya da inançların, haber ya da konuşmaların anıştırıldığını hep biliyoruz. Karşılıklı. Dipnotlar, kaynakçalar gereksiz. Ethem Razi ile konuşurken olduğu gibi. Bir ölçüde, demeli gene de. Halûk daha pek genç.
Bu kıyıda bana kendi dünyasını tanıtıyor. Siyasa yok denizde.
"Bir daha, bir daha gelmenin temelinde benim kabul edemeyeceğim bir düşünce var, ağabey"
Sözünü kesiyorum: "Ben de 'kabul' ediyor değilim. Neyi bilebilir, neyi bilemeyiz, önemli olan bunu bilebilmek"
Susuyoruz. "İnsan masalla yaşamadan edemez ki Halûk. Masallar değişir arada. Biraz değişir hem, çok değil."
Açıktan bir gemi geçmiş olsa gerek. Deniz çakılları tartaklıyor. Hepimiz uyukluyoruz. "Haydi denize. Fazla piştik." İkimizden birinin sesi; kimin? Önemli değil. Neden sonra, ağaçlığın altında giyinip biraz oturuyoruz. Kediler çoktan gölgeye çekilmiş.

Yorgunluğun, bir yağ lekesi gibi, kişinin gecesine gündüzüne bulaştığı yaz başı günlerinden birinde (kırk yaşını düşünmeden duyarak) pencereden baktığım zaman gördüğüm bozkır kavaklarının ardında, bozkır söğütlerinin, iğdelerinin ardında, incirleri, zakkumları çoğaltıp
"Bunlar nedir böyle, Halûk?"
"Mimoza ağabey," diyor Halûk, yüzü şaşkınlık içinde. Şaşkınlık içinde bir yaşıma daha giren, benim. O güne dek böyle şey görmemişim. Otuz dört yaşımı beklememeliydim mimozanın böylesini tanımak için. "Geç de olsa, bir şey öğrenmek…" diyorum. Halûk gülüyor: "gerçekten, ilk mi görüyorsun böylesini, ağabey?" İstanbul'da, dünyayı öğrenmeğe başladığım yıllardan büyümemin neredeyse duracağı yıllara dek her yazımın birkaç gününe, tiksinç bulduğum kokusunu yaymış mimozalarla karşılaştırıyorum. Buradakinin her bir topu, o bildiklerimin belki on katı büyüklükte; ulu, iki kişinin saramayacağı bir gövde üzerinde yabanıl bal rengi bir bulut. Beğenilmesine yavaş yavaş akıl erdirecek, sonunda kokusunu da sevecektim bu çiçeklerin. Yıllar yıllar sonra da, gene Akdeniz'in kıyısında bir mimozanın meyvasını uzanıp koparacak, anamın mezarına ekmek niyetiyle bütün bir kış karşımda tutacaktım. "Tutmaz" diyerek vazgeçirdiler. Badıcın içindeki tohumları, bir gün, tutacağı bir yerlere ekerim. Belki yerindeki kadar iri, kehribar rengi toplar verir.

iğdelerin, kavakların, söğütlerin ardında
çok yaşlı bir söğüdün, sessiz, dingin bir yaz gecesi, ürpertici, irkiltici çıtırdılar çıkarmağa başladıktan sonra, sabah olmadan yakıldığını görecektim anamın ölümüne dört ay kala.

Söğütlerin ardında zakkumları, incirleri, mimozaların uzak yakın anılarını çoğaltıp bir pencerenin ardına yerleştiriyorum; bildiğim, sevdiğim bütün eski ahşap evlerin pencere çerçeveleri gibi bunun da çerçevesi sıcaktan kurumuş, yer yer çatlamış; kurt delikleri garip çiçekler oluşturuyor üzerinde. Açık pencereden içeri dolan, az ötedeki Akdeniz'in soluğunun yalnız sıcağı; sesi gelmiyor. Ayağımın altında kilimin serin pürtükleri, şöyle uzanıverdiğim döşekte gözlerim yumulu, kulağım ortalığı toplayıp kitaplarını sıralayan incecik çocukta.

Kirpiklerimin arasından bakıyorum bir ara; ses çıkarmamak için yere basmayacak, yerçekimini yok edecek neredeyse… Ama keşke biraz ses çıkarsa, yaşadığını bilmenin benim için ne kadar güzel bir şey olduğunu bir anlasa… "Sen biraz uzanmayacak mısın Halûk?" diyorum. İrkiliyor. "Rahatına bak ağabey, ben ortalık toplamalıyım bir parça."
Sonra başka bir konuşma yaklaşıyor. İnsanın bildiği bir dilde konuşulduğunu anladığı halde ne söylendiğini hiç seçemediği durumlardaki gibi. Başka bir deniz, başka bir pencere, aynı ağaçlar; böceklerle, hayvanlarla titreşen bir karanlık, benim yeni yeni çatlayan sesim, İsabey'in dünyayı dolduran varlığı. Sesler şimdi açık seçik.
"Sen yatmayacak mısın ağabey?"
"Adam oluyorsun galiba. İki gündür bana ağabey deyip duruyorsun. Büyüdün mü ne? Hoş, çabuk büyüdün sayılmaz. Gene de seviniyor insan"
İsabey hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamak istemeyecek. "İsabey" diye ulumak istediğimi, terbiyeli terbiyeli "ağabey" demeğe çalıştığımı hiçbir zaman anlamayacak.
"Ağabey, sen niye vazgeçmiyorsun beni her sözünle tartaklamaktan?"
"Önce o acıklı sesini düzelt; hoşlanmam, bilirsin. Sonra da, insan sözle tartaklanmaz. Ama dur, tartaklarım pekâlâ, tartaklarım da, sen bu sözü söylerken yanlış mı konuştun, edebiyat mı yaptın? Önce bunu anlamak gerek. Bebekliğinden beri, doğru konuştuğun işitilmemiştir zaten. Yoksa daha o zaman mı başladıydın edebiyat yapmağa?"
İsabey'in sertliğinin, İsabey'in "edebiyat" düşmanlığının, yaşının gereği olduğunu anlamam için yıllar geçmesi gerekecekti. Oysa çok değil, birkaç yıl sonra sevgisiyle, yumuşaklığıyla.

Ama o anda donuyorum. Boğazımı sıksa, kesse, öldürse, sesim çıkmaz, kanım akmaz. "Yapma bunları bana İsabey," diye yalvarıyorum içimden, "yeter artık, büyüdüm, görmüyor musun, sen de büyü, ilkokulu bitirdim, edebiyat nedir bilmiyor değilim, başka bir işkence bul artık, o zamanlar kızardım sana, şimdi kızamıyorum da, burada geçireceğin üç haftayı zehir etme, sen iki gün diyorsun ama ben bir gün önceden başlattım senin geliş şenliğini, başka bir şey bul İsabey, başka bir şey bul…"
"Sen benim adımdan bile oyun çıkardın bızdık, değil mi? Sahi niye bizi yalın ayak başı kabak bir ağabey yaptın çıktın iki gündür, söylesene!"

İsabey, önceki yıldan beri eve gelir, beni alır, yola çıkarız. Buraya
  • Baskı Tarihi:
    Nisan 2013
  • Sayfa Sayısı:
    83
  • ISBN:
    9789753421225
  • Yayınevi:
    Metis Yayınları
  • Kitabın Türü:
Beyhude 
24 Eyl 22:39, Kitabı okudu, Beğendi, 10/10 puan

Kitabın 4. Bölümünde çocukların duygularına yönelik anlatımı, şiirsel dili bazen tekerleme okuyormuşum hissi, ""az gitti uz gitti dere tepe düz gitti "" altı ay bir güz ""gitti uyanınca hep bitti"" bilmecenin cevabı olan RÜYA bana göre yazarın; son kitabı aynı zamanda hastalıkla boğuştuğu dönemler; hastaneler, doktorlar, yaşlılık ve ölüm üzerine yapmış olduğu anlatımlar; bende sürekli yazara ait birşeyler arama dürtüsüne neden oldu. Daha evvel okuduğum yanı bir kaç gün evvel bitirdiğim Troya' da Ölüm Vardı kitabı ve onda bulduğum yazara ait, bağımsız gibi görünen anlatımların, daha sonra karşıma çıkacağı beklentisi ve belki de arama dürtüm. Usta beni öldürsene isimli hikaye ile hikayenin konusu ve ismi arasında soyut bağ, başlıklar ve hikayenin özüne yönelik kendimce çıkarmaya çalıştığım anlamlar, bu tekerlemeyi çıkardı karşıma. Yaşamının son anlarını yaşayan bir yazar için sanırım, gerçek bir rüya idi hayat. Onun için uyanış belki de bilinmezliğe kapı aralayan ölüm müydü? Hiç bilmiyorum. Lakin bu kitapta sürekli çoğullaştırılmış kişilerler aracılığıyla yazarın yine kendine has yazım diliyle imgesel anlatımlarla ve içinde sanata, yazmaya yönelik, anılara, anımsamalara,duygular ve üstüne elbise gibi iliştirdiği çıkarımlara, zamanın içinde salınarak anlardan anlara yapılan anlatımlarla keyifle pürdikkat kitabı bitirdim. Öylesine hoş ki; ilk kitapta karşılaştığım imgeler son kitabında da karşıma çıktı. Özelikle Tanrı-İsa- Yahuda üçlemesi, SON YEMEK portresinin analizi ile başka bir boyutta İSA-YEHUDA-YOHANNA olarak insani sarsan ve en derinden hissetiği kıskançlık duygusu üzerine yaptığı anlatımlar ve bu betimlemeyi kendi aile ilişkisi üzerine kurgulaması oldukça hoştu. Yine ilk kitabında karşılaştığım Sarıkum'da geçen olay örgüsü; bu kitabın son 7. Bölümünde karşıma çıkması:) şaşırttı diyebilirim. Zaten yazar kitabın bir bölümünde bazı konulara fazlasıyla ilgili olduğunu takıldığını itiraf ediyor. Nesnel anlatımları özelikle doğa ile ilgili kurgulamalar, karşısına çıkan herşeyin onu götürdüğü anlamlar ve arkasına sakladığı soyut hissiyatları, hissetmek, anlamak yada bunun için çabalamak ne diyebilirim okuyun işte:D

Kitaptan 9 Alıntı

zebercet zengin 
05 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Sonra başka bir konuşma yaklaşıyor.İnsanın bildiği bir dilde konuşulduğunu anladığı halde ne söylendiğini hiç seçemediği durumlardaki gibi.

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
zebercet zengin 
06 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Sonra bir çocuk gelir, yüzü kapkara, ayağında pabucu yok bunun da, üstü başı yırtık, yamalı, yıkanmıyor, yaramazlık yapıyor, besbelli, babası anası amcası dayısı eniştesi teyzesi halası dayak atar buna, nineleri onu dayaktan korumak için uzun eteklerinin içine kollarının altına alırlar mı, çocuk geliyor geliyor duruyor önlerinde, Didile çantasını karıştırıyor uzun uzun, çıkarıp bir şey veriyor, çocuk gidiyor.
ne verdin, para verdim, niye, parası yok, benim param var mı, yok, bana niye vermedin, ne yapacaksın parayı, o ne yapacak, ekmek alacak, niye, karnını doyuracak, evine gitmeyecek mi, şimdi babası yemeğe gelmeyecek mi, evinde de yemek yok belki, niye, belki babasının da parası yok babası yok belki de, ne olmuş, ölmüştür belki gitmiştir belki, ekmeği evine mi götürecek, evet, niye çalışmıyor, daha çok küçük, benim gibi mi, senden çok büyük görmedin mi, ne zaman çalışacak, şimdi de çalışıyor sayılır ya, ne yapıyor, dileniyor, çiçekçinin önündeki kocaman adam da dileniyor mu, hangi çiçekçi, hani annem arada bir çiçek alır, evet evet bildim adamı evet o da dilenci, ben de dilenci olayım mı, Allah korusun gülüm o nasıl söz öyle hem bırak artık bu lafları bak eve geldik

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
zebercet zengin 
06 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Limon kokulu el iki elin arasına alınır sonra, yüzükle oynamağa başlanır. Nine bunun adı akik değil mi
Üç gündür sorulan bir şey bu. Üç gündür adı değişmedi, demek doğru öğremiş. Bayılıyor ağzına çarpıtıp çarpıtıp söylemeğe, akik, akika kika kika kika kik a kik a kik, nine neydi bu taş ne yapardı bir şey dedin dün hani, ha bunu parmağına kim takarsa başına kötü bir şey gelmez derler akik insanı her türlü tehlikeden korurmuş, kötü çocuklardan düşmekten dayak yemekten öyle mi, öyle güzelim

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
zebercet zengin 
05 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

"Kediler yaklaşıyor. Haluk gülüyor. Üç kedi, iki adam, yiyecekleri paylaşıyoruz."

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
zebercet zengin 
06 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Banyoya götürülür,çişe tutulur.İnce bir su sesi,şu şeşi,şişelerden sular öyle akmaz,ancak çişe tutulurken ağızlardan akar bu su şeşi,şu şişeşi,su sisesi,su şi,uyuma oğlum denir sonra,donu çekilir,kaldırılır,musluğa götürülür.Oradaki su sesi sahicikten su sesidir.Şaplak şaplak çarpılır yüzüne.Bu evde durmadan yıkanılır.Durmadan sular akar bir yerlerde, önündeki musluktan ya da teknenin musluğundan,mutfağın musluğundan;yıkarlar onu,sabunlarla,türlü kokulu ellerle,artık uyumak yok,acıtan havlularla kulaklarının içine içine girer parmaklar,sokma parmağını burnuna,karıştırma burnunu,sokma elini donunun içine,sokma elini tabağın içine,sokma elini bardağın içine,sokma elini oturağın içine,ellerin kirli gözüne sürme,emme parmağını.
Büyümenin tarihi böyle yazılır.

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
zebercet zengin 
05 Tem 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Anamın yaş günü diye düşündü.Sağlığında.Ölümünden sonra yaş günü diye düşünmek...

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu
Mesih 
13 Eyl 2014, Kitabı okudu, 9/10 puan

Kediler her zaman aç
çek elini yavrum, uzaktan sev, bak.
Kedi çekirdeği koklar, kendisine bir daha bakar, sonra gider duvara sürünür.
Kediler her zaman aç, kediler aç, kedileri doyurmalı.
Burun çekilir, evde bir kedi isterim denir.
olmaz, niye olmaz, haminnen sevmiyormuş, niye, pismiş, niye, sus haydi yavrum geç kalmayalım.

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu (Sayfa 47)Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu (Sayfa 47)

“Ölüleri taşımak kolay değil; hele öldüğünü fark etmeden, diri diye birini yıllar yılı gönlünde taşımak…Pis iş…”

Altı Ay Bir Güz, Bilge KarasuAltı Ay Bir Güz, Bilge Karasu