Anneannem

7,8/10  (5 Oy) · 
18 okunma  · 
5 beğeni  · 
584 gösterim
"O günler gitsin, bir daha geri gelmesin..."
Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri:
Heranuş ya da diğer adıyla Seher.
Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı.

"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu?
Anneannemin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...
(Arka Kapak)


(...)
Çermik Hamambaşı'na geldiklerinde azalmışlardı. Küçülen kafile, orada mola verecek, ertesi gün yola devam edecekti. Küçük oğlu Hırayr'i bir bohça ile sırtına bağlayan İsguhi, yol boyu, arkalara düşmemek için adeta koşturarak yürüyor, diğer çocukları Heranuş ve Horen'i de ellerinden sımsıkı kavramış iki yanında sürüklercesine çekiştiriyordu. Yol boyunca pek çok çocuk ölmüştü ama o, çocuklarını buraya kadar sağ salim getirmeyi başarmıştı. Yorgunluktan, açlık ve susuzluktan adım atacak mecalleri kalmamıştı. Oldukları yere yığılıverdiler sonunda.

O sırada, etraflarını saran Çermikliler, ekmek ve su veriyorlar, karşılığında altın ve ziynet eşyası istiyorlardı. Oysa açlıktan avurtları çökmüş bu insanlar, bütün paralarını, altınlarını ve takılarını ölüm yolculuğunun daha ilk günlerinde yitirmişler ellerinde bir şey kalmamıştı.

Bu zavallı insanların çevresinde birikenlerin sayısı giderek artıyor, toplananların bir kısmı acıyarak bir kısmı da iğrenerek bakıyorlardı. Bir süre sonra izleyicilerden bazıları, çocukları incelemeye, gözlerine kestirdiklerini almak için yakınları ile konuşmaya başladılar.

Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir jandarma onbaşısı Heranuş'a, Çermik'in Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise Horen'e talip oldular. Hırayr çok küçük olduğundan onun talibi yoktu. İsguhi, bütün yorgunluğuna ve açlığına rağmen, durumu kavrar kavramaz oturduğu yerden bir atmaca gibi fırladı ve çocuklarını arkasında sakladı. "Onları kimse benden alamaz. Onları vermem," diye öyle bir söyledi ki, bu söyleyişinde bütün dünyaya meydan okur gibi bir hali vardı. İsguhi'nin annesi Takuhi, yanlarına geldi ve İsguhi'ye çocuklarını bu adamlara vermesinin onlar hakkında daha hayırlı olacağını söyledi. Heranuş, anneannesinin annesini ikna etmek için şöyle dediğini duydu:

"Kızım, çocuklar birer birer ölüyor. Bu yürüyüşten kimse sağ çıkamayacak. Verirsen canları kurtulur, yoksa ölecekler. Hepimiz öleceğiz. Hiç değilse onlar yaşasınlar, ver."

Heranuş'un halası Zaruhi de anneannesini destekledi. O da Heranuş'un jandarma onbaşısına verilmesinden yanaydı. Bu iki kadın İsguhi'yi ikna etmek için diller döktüler ama o nuh diyor peygamber demiyordu.
  • Baskı Tarihi:
    Aralık 2004
  • Sayfa Sayısı:
    113
  • ISBN:
    9789753424929
  • Yayınevi:
    Metis Yayınları
  • Kitabın Türü:

Kitaptan 2 Alıntı

Özlem Akbaş 
03 Ara 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Heranuş, o yıl üçüncü sınıfı da başarıyla bitirmişti. Çok çabuk öğrenen ve sorumluluk sahibi bir çocuk olduğundan ev işlerinde annesine yardım etmekle kalmıyor kardeşleri ile ilgileniyor, onlarla oyunlar oynuyor, okulda öğrendiklerini onlarada öğretmeye çalışıyordu.

Havaların ısındığı ekinlerin büyüdüğü günlerden bir gün köylerini jandarmalar bastı. Çok iyi türkçe konuştuğu için o güne kadar vergi tahsildarlarıyla ve diğer yetkililerle köylüler adına ilişkiler kuran köy muhtarı Nigoros Ağa, köy meydanında toplanan köylülerin gözü önünde jandarmalarca öldürülmüştü. Daha sonra Jandarmalarca köy meydanında toplatılan yetişkin erkeklerin hepsi bilinmeyen bir yere götürüldü.Jandarma köydeki erkekleri götürürken onları ikişer ikişer biribirine bağladı. Heranuş'un dedeleri, iki amcası, dayısıda götürülenler arasındaydı. Bu erkeklerin Palu'ya götürüldüğü söylendi. Ancak, gittikleri yerden bir daha dönmedikleri gibi akıbetleri hakkında da geride kalanlar kesin bir bilgi edinemedi.

Artık sadece kadınlar ve çocuklardan oluşan köy ahalisi, bütün erkeklerin, yaşlı-genç-çocuk demeden dipçiklenerek, tartaklanarak toplanıp götürülmesinin dehşetini uzun süre üzerlerinden atamadılar, evlere giremediler, işlerine dönemediler, köyün meydanında toplanıp olan biteni konuştular, ağlaştılar, bağrıştılar, ağıtlar yaktılar. Hiç kimse erkeklerin nereye ve ne için götürüldüğünü, ne zaman döneceklerini bilmiyordu ancak rivayet muhtelifti.

Buna benzer bir olayı yirmi yıl önce yaşamış olan köyün yaşlı bayanları bu konuda bir sürü fikir üretmişler sonlarıyla ilgili tahminlerde bulunmuşlardı ancak Heranuş'un annesi İsguhi'de çocukluk deneyimlerine dayanarak yaklaşan tehlikenin öncekilerden farklı olduğunu öngörmüş olmalıki, hemen kız kardeşlerini topladı ve onlardan saçlarını kesmelerini, yüzlerini çirkinleştirmelerini, dikkati çekmeyecek kötü elbiseler giymelerini istedi.

En küçükleri olan Siranuş dışındaki diğerleri, beş örgüyle topladıkları saçlarını kestiler, ablalarının diğer isteklerinide yerine getirdiler. Siranuş, saçlarını kesmeyide kötü giyinip suratını çirkinleştirmeyide reddetti.

Erkeklerin götürüldüğü günün akşamında köy birtakım adamlarca basıldı. Bu adamlar, köyün güzel, genç kızlarını, kadınlarını atlarına alarak kaçırdılar. Kaçırılanlar arasında Siranuş da vardı. siranuş ve diğer kaçırılanlardan ertesi gün ve öbür günler haber alınamadı.

İsguhi, jandarmaların komşu köylerden bazılarını, bu arada eltisinin köyünüde basmadıklarını öğrenir öğrenmez üç çocuğunu, Heranuş'u, Horen'i ve Hırayr'ı yanına alıp eltisinin köyüne gitti. Ancak çok geçmeden jandarma bu köyede geldi ve bu kez köyün kadın-erkek bütün ahalisini toplayıp Palu'ya götürdü. Paluya götürülenler arasında Heranuş, annesi ve iki kardeşi de vardı.

Jandarma Palu da kadın ve erkekleri ayırdı. Kadınları kilisenin avlusuna soktular. Erkekler dışarıda kaldı. Bir süre sonra dışarıdan canhıraş çığlıklar gelmeye başladı.Kilise avlusunun duvarları yüksek olduğundan içerideki kadınlar ve çocuklar, dışarıda olanları göremiyorlardı, ancak korkudan kocaman olmuş gözbebekleri ile bakışları buluşuyordu. Anneler, nineler,çocuklar biribirlerine sokulmuş titriyorlardı.

Diğer kardeşleri ile birlikte annesinin eteğinden ayrılmayan Heranuş, bir yandan korkuyor bir yandanda dışardan gelen bu seslerin nedenini merak ediyordu. Bir genç kızın dışarıyı görebilmek için ötekinin omuzuna çıktığını görünce hemen onların yanına doğru yöneldi. Arkadaşının omuzuna basıp duvarın üstünden dışarıya bakan kız, aşağıya indikten sonra görükleri karşısında girdiği şoktan çıktığında gördüklerini çevresindekilere söyleyebildi.

Bu kızın ağzından duyduklarını Heranuş ömür boyu unutamayacaktı:

Jandarma dışarıdaki Ermeni erkeklerin tek tek boğazlarını kesiyor ve sonrada onları nehire atıyordu.
Sesler kesildikten bir süre sonra iki kanatlı büyük bir kapı açıldı ve avludaki kalabalığı, iki sıra oluşturmuş jandarmalar arasından geçirip Palu dışına çıkardılar. Burada köylerine dönmeleri için izin çıktığını, bu nedenle herkesin kendi köyüne dönmesi gerektiğini söylediler. Köye döndüklerinde, evlerinin yağmalandığını gördüler. Evleri, hiç vakit kaybetmeyen civardaki müslüman köylülerce yağmalanmış, yatak yorganlarına varıncaya kadar ne var ne yok alıp götürülmüştü.

Köye gelen kadınlar uzunca bir süredir ağızlarından tek lokma dahi geçmediği için perişan ve bitkin olduklarından aç karınlarını doyurmak için tarlara ve bahçelere gittiler. Olgunlaşmış ne varsa birkaç gün yemelerine yetecek kadarını topladılar. Ekinlerini damlarda dövüp tanelerini başaktan ayırdılar ve kaynatıp karınlarını doyurdular.

Bundan sonra yapacaklarını düşünmeye fırsatları olmadı. Çünki jandarma tekrar köye geri geldi ve köyde kalan bütün nüfusun kadınlar dahil olmak üzere sürgüne gönderileceğini söyledi ve hemen toplanmalarını emretti. İşte bundan sonra o uzun acılı ölüm yürüyüşü başladı.


Çermik Hamambaşı'na geldiklerinde azalmışlardı. Küçülen kafile, orada mola verecek, ertesi gün yola devam edecekti. Küçük oğlu Hırayr'i bir bohça ile sırtına bağlayan İsguhi, yol boyu, arkalara düşmemek için adeta koşturarak yürüyor, diğer çocukları Heranuş ve Horen'i de ellerinden sımsıkı kavramış iki yanında sürüklercesine çekiştiriyordu. Yol boyunca pek çok çocuk ölmüştü ama o, çocuklarını buraya kadar sağ salim getirmeyi başarmıştı. Yorgunluktan, açlık ve susuzluktan adım atacak mecalleri kalmamıştı. Oldukları yere yığılıverdiler sonunda.

O sırada, etraflarını saran Çermikliler, ekmek ve su veriyorlar, karşılığında altın ve ziynet eşyası istiyorlardı. Oysa açlıktan avurtları çökmüş bu insanlar, bütün paralarını, altınlarını ve takılarını ölüm yolculuğunun daha ilk günlerinde yitirmişler ellerinde bir şey kalmamıştı.

Bu zavallı insanların çevresinde birikenlerin sayısı giderek artıyor, toplananların bir kısmı acıyarak bir kısmı da iğrenerek bakıyorlardı. Bir süre sonra izleyicilerden bazıları, çocukları incelemeye, gözlerine kestirdiklerini almak için yakınları ile konuşmaya başladılar.

Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir jandarma onbaşısı Heranuş'a, Çermik'in Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise Horen'e talip oldular. Hırayr çok küçük olduğundan onun talibi yoktu. İsguhi, bütün yorgunluğuna ve açlığına rağmen, durumu kavrar kavramaz oturduğu yerden bir atmaca gibi fırladı ve çocuklarını arkasında sakladı. "Onları kimse benden alamaz. Onları vermem," diye öyle bir söyledi ki, bu söyleyişinde bütün dünyaya meydan okur gibi bir hali vardı. İsguhi'nin annesi Takuhi, yanlarına geldi ve İsguhi'ye çocuklarını bu adamlara vermesinin onlar hakkında daha hayırlı olacağını söyledi. Heranuş, anneannesinin annesini ikna etmek için şöyle dediğini duydu:

"Kızım, çocuklar birer birer ölüyor. Bu yürüyüşten kimse sağ çıkamayacak. Verirsen canları kurtulur, yoksa ölecekler. Hepimiz öleceğiz. Hiç değilse onlar yaşasınlar, ver."

Heranuş'un halası Zaruhi de anneannesini destekledi. O da Heranuş'un jandarma onbaşısına verilmesinden yanaydı. Bu iki kadın İsguhi'yi ikna etmek için diller döktüler ama o nuh diyor peygamber demiyordu.

Bu tartışma sürerken ansızın üstlerine atlayan adamlar, Heranuş'u ve Horen'i İsguhi'nin elinden kaptılar. İsguhi bütün gücünü toplayarak öne atıldı ancak jandarma Heranuş'u atına atmıştı bile. Son bir hamle ile ata ulaştı, bir eliyle jandarmanın ayaklarını, diğer eliyle de Heranuş'u yakaladı ve çekiştirmeye başladı.

Bu kadından kolay kolay kurtulamayacağını anlayan jandarma, kamçısını çıkardı ve İsguhi'yi kırbaçlamaya başladı. Kırbaçın değdiği yerlerdeki dayanılmaz acıya rağmen İsguhi, Heranuş'u sımsıkı kavradığı elini gevşetmiyor, bütün gücüyle kızını çekiştiriyor, bir yandan da kızını bırakması için jandarmaya kâh ileniyor kâh yalvarıyordu.

O sırada, beş yaşındaki Hırayr, çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Hırayr'e de bir kötülük yapıldığını düşünen İsguhi, bir an için başını sesin geldiği yöne çevirdi ve işte o anda jandarma atını mahmuzladı. Ok gibi öne fırlayan at, üstünde Heranuş'la birlikte uzaklaştı.

İsguhi ile Heranuş'un Çermik Hamambaşı'nda ayrılan yolları bir daha birleşmedi. Annesini ve ablasını jandarmaların öldüreceğini sanarak ağlayan beş yaşındaki Hırayr de, Heranuş'un "Hepimiz öleceğiz," diyen anneannesi ve halası da bu ölüm yürüyüşünden sağ çıkamadılar.

Anneannem, Fethiye Çetin (Sayfa 44 - Metis)Anneannem, Fethiye Çetin (Sayfa 44 - Metis)
filiz kavak 
06 Eki 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 8/10 puan

Seher Teyzenin annesiyle babasının adı nedir? Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma. ........ ve sessizliği yırtan şu sözler, kendiliğinden ağzımdan döküldü; "Ama bu doğru değil"... Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi, Babası da Hüseyin değil Hovannes!..." Annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adı da Seher değil, Heranuş'tu onun....

Anneannem, Fethiye Çetin (metis)Anneannem, Fethiye Çetin (metis)