Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz

6,0/10  (3 Oy) · 
7 okunma  · 
0 beğeni  · 
514 gösterim
Derken o cumartesi sabahı, durumu yinelediğimiz bir gecenin ardından uyandık. Gözlerimizi açtık ve yatakta dönüp birbirimize iyice baktık. İkimiz de o an anladık. Bir şeylerin sonuna gelmiştik ve önemli olan, nereden yeni bir başlangıç yapacağımızı bulmaktı. Kalkıp giyindik, kahve içtik ve bu konuşmayı yapmaya karar verdik. Hiçbir şey sözümüzü kesmeyecekti. Ne telefon. Ne müşteriler. Teacher's'ı işte o zaman aldım. Kapıyı kilitleyip buz, bardaklar ve şişelerle üst kata çıktık. İlk olarak renkli televizyon seyredip biraz oynaştık ve alt katta çalan telefonu umursamadık. Yemek için odadan çıkıp otomattan peynirli cips aldık. Tuhaf bir şekilde her şey olabilecekken, her şeyin zaten olduğunu fark ettik.

Yaşamın acı yüzüyle bu kadar erken tanışmasaydı, kuşkusuz yine yazar olurdu ama hiçbir zaman okurları tarafından böyle sahiplenilmezdi Raymond Carver. Gençlerin haytalık yapıp havai aşklar kovaladığı yaşlarda o evli ve iki çocuk babasıydı. Hayatı öğrenmenin yolu, bulduğu her işte çalışmaktı. Benzincide çalıştı, hademelik, garsonluk yaptı. Yaşananlar, kâğıda döküldüğünde bazen Çehov tadındaydı, bazen Kafka... İnsanların yaşamlarında barınan, gizlenen öyküleri, yalın, gerçekçi, acıtan şiirsel bir dille yansıttı. Yenilenler içkiye sığınırken, kısa öykü türünü yeniden var eden Carver, her başarısında içti, çok içti, ölümüne içti...
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2013
  • Sayfa Sayısı:
    160
  • ISBN:
    9789750717840
  • Çeviri:
    Ayça Sabuncuoğlu
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rogojin 
 09 Ağu 19:31, Kitabı okudu, 3 günde, 8/10 puan

Raymond Carver'ın okuduğum ikinci hikâye kitabı, birinci kitabının ruh hâlini sürdüren, yekta kopan'ın birdman filmi ile carver hikâyeleri arasındaki benzerlikler üzerine yazdığı eleştirisinde çok güzel ifade ettiği gibi, " sade ama karmaşık" ilişkiler, hayatlar, varoluşları önümüze koyan hikâyelerle dolu... Neredeyse hiç birşeyin olmadığı ve diyalogların ağırlığının hissedildiği bu öykülerde yine de kağıda dökülmemiş bir çok şeyin olduğunu hissettiğimiz ya da olmak üzere olduğunu son satırlarda gördüğümüz anlara tanık oluyoruz, bazı hikâyelerde gergin, irkiltici, rahatsız edici imalarla dolu sonlara ulaşıyoruz, bazılarında ise her şey baştaki kadar gereksiz, anlamsız, birşey olmadan akıp gidiyor. Normalde hikâyelerden birşeyler beklediğimiz kesin: en azından başı sonu olan, birşeylerin olduğu, bittiği, başladığı ya da sonuçlandığı olaylara, bunları yaşayan karakterlere odaklanarak bu hayatları, olayları yaşayan bu karakterleri gözlemleriz; Carver ise olay olsa dahi olaylara odaklanmadığını, ama bilinç akışı gibi, meselâ Faruk Duman'daki gibi semboller, dil gibi anlam araçları yaratma derdinde olmadığını belli ediyor; Carver bu insanların ruhsal çıkmazlarına olayların başına ya da sonuna odaklanmaksızın bir göz açıp kapayıncaya dek bizi tanık ediyor o kadar: hayat böyle. Bu insanlara denk geliyor, onlara bakıyor, onları görüyor, sonra geçip gidiyoruz, bu insanlar çevremizdeki insanlar gibiler; yazar gerçeği, gerçekliği eğip bükmeden, onu anlatım tarzıyla değiştirmeden, yekta kopan'ın söylediği gibi yazış ve ifade ediş anlamında sade ama imaları açısından karmaşık ruh halleri varoluş biçimleri olarak kağıda döküyor...

Güzeldi kitap; ama ben, bir kez daha, Çehov'a dönüyorum :)