Bağışlanmanın Dört Yolu

8,0/10  (4 Oy) · 
9 okunma  · 
3 beğeni  · 
494 gösterim
Zaferle sonuçlanan her özgürlük savaşı, yeni bir özgürlük savaşının başlangıcı demektir. Werel ve Yeowe'de sıra kadınlarda...

Şimdi tiksinerek, hikayemi sadece bu tür şeylerin oluşturduğunu ama aslında bir yaşamda, hatta bir kölenin yaşamında bile cinsellikten çok daha fazla şeyler olduğunu söyleyeceksiniz. Bu doğru. Benim bütün söyleyebileceğim hem kadın, hem erkek olarak en kolay cinselliğimiz konusunda köle ediliyor olabildiğimizdir. Hatta hür erkekler ve kadınlar olarak hürriyetimizi en zor muhafaza edebildiğimiz yer de orası diyebiliriz. Tenin siyasi düzenleri iktidarın köküdür.
(Arka Kapak)

"O gezegeninde beş bin yıldır savaş yaşanmamıştır," diye okudu, "ve Gethen'de hiç savaş olmamıştır." Gözlerini dinlendirmek amacıyla ve Tikuli'nin yiyeceklerini yuttuğu gibi kelimeleri lop lop yutmamak için kendisini yavaş okumaya alıştırmaya çalıştığından, okumayı kesti. "Hiç savaş olmamıştır." Sözler tüm parlaklıklarıyla apaçık duruyorlardı karşısında, nihayetsiz, karanlık, yumuşak bir kuşku ile çevrelenmiş ve gitgide bu kuşku içine çökerlerken. Nasıl bir dünya olurdu bu dünya, savaşsız bir dünya? Gerçek dünya olurdu. Barış gerçek yaşamdı; çalışmaları ve öğrenmeleri için çocukların yetiştirildiği, çalışılan, öğrenilen bir yaşam. Çalışmayı, öğrenmeyi ve çocukları yutan savaş, gerçeğin inkârıydı. Ama benim halkım, diye düşündü kadın, sadece inkâr etmesini biliyor. Yanlış kullanılmış olan gücün kara gölgesinde doğan bizler, barışı kendi dünyamızın dışına yerleştirmişiz: Rehber olan, ulaşılamayan nur. Bizim bütün bildiğimiz dövüşmek. İçimizden birinin yaşamı boyunca becerebildiği tek barış, savaşın devam ettiğini inkâr etmek sadece; gölgenin gölgesi, çifte inançsızlık.

Böylece bulutların gölgeleri bataklıkları süpürüp geçerken ve kitabın sayfası kucağında açık dururken kadın içini çekti, gözlerini kapattı ve düşündü: "Ben bir yalancıyım." Sonra gözlerini açtı, diğer dünyalar, ırak gerçeklikler hakkında biraz daha okudu.

Cılız güneş ışığında, kendi kuyruğuna dolanmış uyuyan Tikuli sanki onu taklit edercesine içini çekip, hayali bir pireyi kaşıdı. Gubu sazlıkta avlanıyordu; kadın onu göremiyordu ama zaman zaman bir öbek sazın sorguç gibi havaya açılmış tohumları titriyordu; bir keresinde de bir bataklık tavuğu öfkeyle gıdaklayarak havalanmıştı.

Itkhsh'in kendine has sosyal geleneklerinin tanımlamasına dalmış olan kadın, bahçe kapısını açıp içeri girinceye kadar Wada'yı fark etmemişti. "A, gelmişsin bile," dedi kadın boş bulunup şaşırarak; kendini, genellikle diğer insanlarla birlikteyken hissettiği gibi hazırlıksız yakalanmış, yetersiz, yaşlı hissetmişti. Bir başına olduğunda ise kendisini, sadece aşırı yorgun ya da hastaysa, yaşlı hissediyordu. Galiba sonuç olarak, bir başına yaşamak onun için en iyisiydi. "Gir içeri," dedi ayağa kalkıp, kitabını düşürüp, sonra yerden alıp, saçının arka kısmının, topuz yaptığı yerin açıldığını hissederek. "Torbamı alıp gideyim öyleyse."

"Aceleye gerek yok," dedi genç adam yumuşak bir sesle. "Eyid daha gelemez."

Kendi evimden çıkmam için acele etmeme gerek olmadığını söylemen ne kibarlık, diye düşündü Yoss, ama gencin tahammül olunamaz, hayran olunası bencilliğine boyun eğerek bir şey söylemedi. İçeri girerek çarşı torbasını alıp, saçını yeniden topuz yaptı, üzerine bir eşarp bağladı ve küçük verandaya çıktı. Wada onun sandalyesine oturmuştu; kadın dışarı çıkınca sıçrayarak kalktı. Utangaç bir oğlan, iki âşık arasında daha kibar olanı, diye düşündü kadın. "Keyfinize bakın," dedi gülümseyerek, oğlanı utandırdığının bilinciyle. "Birkaç saat sonra dönerim – güneş batmadan önce." Bahçesinin kapısına gidip dışarı çıkarak Wada'nın gelmiş olduğu yoldan, bataklığı aşıp köye doğru döne döne ilerleyen tahta yürüyüş yoluna çıkan patikadan, yola koyuldu.

Yolda Eyid ile karşılaşmayacaktı. Bu iki genç insanın aşağı yukarı her hafta aynı zamanda birkaç saatliğine yok olduklarını fark etmesinler diye, kız köyü Wada'dan değişik bir zamanda, değişik bir yönden terk ettiği için kuzeyden, bataklık yollarından birinden gelecekti. Üç yıldır çılgınlar gibi birbirlerine âşıktılar ve eğer Wada'nın babası ile Eyid'in amcası yeniden tahsis edilmiş bir parça Şirket toprağı yüzünden tartışıp şimdilik dökülen kanlar yüzünden bitmek zorunda kalan ama bir aşk evliliğini de akıllara bile getiremeyecek bir kan davası başlatmamış olsalardı çoktan birbirlerinin eşi olarak yaşamaya başlarlardı. Toprak parçası kıymetliydi; fakir de olsalar aileler köyün lideri olmayı arzu ediyordu. Bu haseti hiçbir şey gideremezdi. Bütün köy bu olayda taraf olmuştu. Eyid ile Wada'nın gidebileceği hiçbir yer, onları şehirde hayatta tutacak hiçbir yetenekleri, başka bir köyde onlara kucak açabilecek herhangi bir kabile bağları yoktu. Tutkuları yaşlıların nefretine takılıp kalmıştı. Yoss bundan bir yıl kadar önce onlara, bataklıklar arasındaki bir adanın buz gibi toprakları üzerinde birbirlerine sarılmış bir haldeyken rast gelmişti bir zamanlar, dişi geyiğin bıraktığı yerde, çalılar arasında kıpırdamadan duran bir çift bataklık geyiği yavrusuna yanlışlıkla rastlar gibi. Bu çift de en az geyik yavruları kadar ürkmüş, en az onlar kadar güzel ve biçareydi; ona "söylememesi" için o kadar acz içinde yalvarmışlardı ki, ne yapabilirdi? Soğuktan tir tir titriyorlardı; Eyid'in çıplak bacakları çamur içinde kalmış, birbirlerine küçük çocuklar gibi sarılmışlardı. "Benim evime gelin," demişti kadın sertçe. "İnsaf artık!" Azametle yürüyüp ayrılmıştı. Onlar kadını utana sıkıla izlemişlerdi. "Ben bir saate kadar gelirim," demişti, onları içeri, tam bacanın yanındaki girintide yatak olan tek odacığına aldıktan sonra. "Ortalığı çamurlamayın!"

O zamanlar, birileri gençleri aramaya gelir diye nöbet tutarak patikalarda gezinip durmuştu. Bugünlerde, "yavru geyikler" evinde tatlı saatlerini yaşarken, o da genellikle köye iniyordu.

Herhangi bir şekilde kadına teşekkür etmeyi akıl edemeyecek kadar cahildiler. Yer kömürü çıkarıcısı olan Wada, kimseyi kuşkulandırmadan onun yakacağını tedarik edebilirdi; ama her seferinde yatağı son derece gergin ve düzgün yapıp bırakmalarına rağmen, bir çiçek bile bırakmamışlardı. Belki de, aslında pek minnettar değillerdi. Neden olsunlardı ki? Kadın onlara sadece hakları olan bir şeyi veriyordu: Bir yatak, bir saatlik bir zevk, bir anlık huzur. Bu, yani bunun onlara bir başkası tarafından sunulmuyor olması, ne onların kabahatiydi, ne de kadının fazileti.
(...)
("İhanetler" Bölümünden)
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2000
  • Sayfa Sayısı:
    260
  • ISBN:
    9789753423229
  • Orijinal Adı:
    Four Ways to Forgiveness
  • Çeviri:
    Çiğdem Erkal İpek
  • Yayınevi:
    Metis Yayınları
  • Kitabın Türü: