Meşrutiyet Kıraathanesi

8,7/10  (3 Oy) · 
23 okunma  · 
3 beğeni  · 
849 gösterim
Rıfat Ilgaz mizahı elle gıdıklamaktan kurtarıp ona toplumsal niteliğini kazandıran yazarımızdır. Bugüne dek yarattığı yapıtlarına "Geçmişe Mazi"de katılınca onun, mizahı yeni bir boyuta yücelttiği görülür.
  • Baskı Tarihi:
    2000
  • Sayfa Sayısı:
    191
  • ISBN:
    9789753480192
  • Yayınevi:
    Çınar Yayınları
  • Kitabın Türü:
Serdar Poirot 
28 May 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 10/10 puan

Hababam Sınıfı'nın yazarından çok güzel bir mizah eseri. Genelde emeklilerin doluştuğu ve Meşrutiyet dönemindeki gibi Enver ve Niyazi adlı iki kişinin işlettiği kıraathanede olan olaylar, yapılan tespitlerin anlatıldığı eğlenceli bir kitap. Yurdum insanının bakış açısı, rejimle ilgili ince eleştiriler, köylüye bakış açısı, namus kavramı, ahlaksızlık ve vurgunculuk üzerine ciddi tespitler içeren bu kitap mutlaka okunması gerekenlerden.

nejla güldalı 
26 Nis 11:02, Kitabı okudu, 5 günde, Beğendi, Puan vermedi

Meşrutiyet Kıraathanesi, ağırlıklı olarak bürokrat, asker ve memur emeklilerinin vakit geçirdiği bir mekân. Yazar, kıraathane sakinleri aracılığı ile o yıllarda ki ülke gündemini kaleme almış. Bazen üst düzey bazen sıradan muhabbetlerin döndüğü keyifli bir mekân.Sonunun işkembeci olması üzdü.

Kitaptan 10 Alıntı

Mehmet 
21 Şub 23:46, Kitabı okudu, Puan vermedi

Öğretmen emeklisi: «Doğu'da açlık kaldı mı ki...» dedi.
«Kaç kuruş yardım yaptın?..»
«Tam elimizi cüzdana atalım dedik, bir Bakan, 'Doğu'da açlık yenildi' diye beyanat verdi.»
Az konuşan Malmüdürü emeklisi: «Yalan mı?» dedi.
«Açlık yenilmiş. Afiyet olsun! Açlık bile yenilip tüketilmiş!»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz (Sayfa 18)Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz (Sayfa 18)
Mehmet 
25 Şub 18:27, Kitabı okudu, Puan vermedi

«Sükunet üssünden kanatlanan Kartal...»
«Anlamadım!» diye bağırdı Barlas, «Sükunetin nesinden?»
«Üssünden!»
«Üssünden haaa! Vay anasını!»
«Ne var bunda şaşacak!»
«Üsle sükunet nasıl yanyana gelir! Üssün olduğu yerde sükunet olur mu be!»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
26 Nis 09:10, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

Meral ağır hasta diye. Biliyorduk, ciğerlerinden hasta olduğunu. Kanaması var, acele doktor, dediler. Açtım Samatya İşçi Sigortası Hastanesini. Gazetede çalışan sigortalı bir bayanın kanaması var, acele doktor gönderin, dedim. Biz karışmayız, siz Sultanahmet'ten isteyin dediler. Açtım Sultanahmet Hastanesini, hastanın nerde oturduğunu sordular. Bostancı'da dedim. Karşı tarafa biz karışmayız, diye kapattılar telefonu. Karşı tarafı açmak istedim. Baktım telefon rehberine. Karşı tarafta sigorta hastanesi yok, dispanserler var. Kadıköy dispanserini çevirdim, adam yok! Erenköy dispanserini çevirdim, ses yok. Paşabahçe dispanserini çevirdim, bir santral çıktı, bekleyin verelim dediler. Bekledim, bekledim, biri çıktı, tam yarım saat sonra! Anlattım durumu. Biz karışmayız dedi, hem karışsak bile gönderecek doktorumuz yok! Peki dedim; kime başvuralım? Bilmiyoruz dedi, Nişantaşı sigorta hastanesine sorun! Sorduk, biz de bilmiyoruz diye cevap verdiler. Açtım yeniden Samatya hastanesini. Bu sefer başhekim çıktı. Beyefendi, dedim, anladık doktor gönderemeyeceğinizi. Hastamız boyuna kan kaybediyor, ne yapalım? Sigortalı hastaya doktor göndermenin kolay yolu yok mu? Başhekim, düşündü taşındı, valla dedi, bu formaliteyi iyi bilmiyorum. Ne söylesem yalan! Açtım yeniden Sultanahmet'i. Ne yapalım, dedim. Bir kolayı yok mu bunun? Nöbetçi doktor, düşündü düşündü; yok deyip çıktı işin içinden! Bu sefer ben düşünmeye başladım. Her aylığından cayır cayır sigorta parası kestiğim bu arkadaşa hiç mi bu müesseseden bir fayda sağlıyamayacaktım. Sigortaların Tepebaşı'nda bir merkezleri olduğunu işitmiştim. Aradım telefon numarasını rehberden. Çevirdim alo dedim, neresi orası? Bozuk bir kapıcı sesi! Ben İrbaham! Müdür Bey yok mu, dedim. Yuh begim, diye cevap verdi. Yahu, İbrahim Efendi, dedim; sen bilirsin! Bir hastamız var, kanamalı! Bir sigorta doktorunun gönderilmesini istiyoruz evine. Ne yapalım! Begim dedi, sigurta tohturu gönderemezsin. Velakin başka tohtur gönderebilirsin. Bu tohtura, her gaç guruş ise verür, ireçeteye aldığı pereyi yozdurirsen! Coyur coyur alursen ertesi gün sigurtadan! Hay Allah senden razı olsun İbrahim Efendi; dedim. Sigortanın başında senin gibi aklı başında bir adam olsa da, bu işler biraz yoluna girse...»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
25 Nis 11:26, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

Öğretmen emeklisi:
«Evet!» dedi, «Patates unu!»
«Ne olursa olsun... Ellerine ne geçerse gönderiyorlar bize... insanlığına hiç
denecek yok şu Amerikalıların. Onlar da olmasa, vay haline insanlığın!»
Defterdar emeklisi, gözlüğünü bunalmış gibi çıkardı, birden gözünden:
«Vay anasını!» dedi, «Amerikalılar silâhsızlanmayı istemiyorlarmış!»
«Yalandır!» dedi, telgrafçı, «Aslı yoktur!»
Defterdar, yeniden taktı gözlüğünü. Başladı okumaya:
«Birleşik Amerika'da yayınlanan bir raporda öğrenildiğine göre, tam yirmi bin
firma, Cenevre'de yapılan silâhsızlanma görüşmelerinden sonuç alınmamasını
istemektedir. Savaş endüstrisinin, Amerikan ekonomisinde çok önemli bir yeri
olduğu, bu raporda açıklanmakta, Cenevre'de alınacak olan kararın bu yirmi bin
firma üzerinde, dolayısıyla Amerikan ekonomisinde ciddî tehlikeler yaratacağı
ileri sürülmektedir. Ha? Ne buyrulur bu rapora?»
Hurşit Bey, şişede kalan son maden suyunu da kaldırıp içti hışımla, öğretmen
emeklisi:
«İçilir bu haberin üstüne!» dedi, «Başka türlü hazmolmaz doğrusu!»
Vali emeklisi:
«Ben çok korkarım bu özel sektörden» diye başladı, «özel sektör hükümetin içine
giremediği zaman ne yapar yapar, senatörleri, başkanları, başbakanları
değiştirir... Kaymakamlar, onun elinde, sadece Yalova kaymakamıdır!

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
26 Nis 08:59, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

Öğretmen emeklisi: «İngiliz'in biri, Arap sömürgelerinden birinde vazifeliymiş!» diye başladı, «Bir gün trene binip uzak bir yere gitmesi gerekiyormuş, İngiliz'in. İstasyona ininceye kadar tren, düdüğünü çekmiş, almış başını, düzülmüş yola. İlk istasyonda biraz fazla bekleyeceğini hesaplayan açıkgöz İngiliz, peşinden yetişmek için, bir eşek kiralamış hemen, düşmüş yola. Eşeğin sahibi de dili bir karış dışarda, koşarmış eşeğinin arkasından. Kan ter içinde kalan Arap, başlamış ne kadar küfür bilirse verip veriştirmeğe, ana avrat düz gidiyormuş. Tek kelime Arapça bilmeyen İngiliz, bu küfürleri eşeği gayrete getirmek için söylediğini sanıyor, üstelik de keyifleniyormuş sövdükçe... Karşıdan gelen bir dalkavuk durumu çakmış; Heeey, Mister, demiş İngilizce, bu adam boyuna kalaylıyor seni. Boşvermiş Mister. Gayretli dalkavuk, bırakır mı peşini. Yedi ceddini dipten doruğa boyuyor, ana avrat düz gidiyor, senin kılın bile kıpırdamıyor diye morfinlermiş boyuna. İngiliz'in tepesi atmış. Eee demiş, ne yapalım sövüyorsa! Bu küfürlerin istasyona yetişmeme bir zararı var mı? Seninki şaşkın şaşkın, ne zararı olsun, yok tabii... İngiliz, bırak demiş, sövebildiği kadar sövsün öyleyse!..

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
25 Nis 09:38, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

«Evet. Hocanın birini köye göndermişler... Bir gün akşam namazından sonra, bir
köylü sokulmuş yanına. Hocam, demiş, izin verirsen bir şey soracağım, İsa
Peygamber, gökyüzünde ne yer, ne içer, çok merak ettik de... Hocanın tepesi
atmış, ulan, demiş tam üç gündür köyünüz deyim, bizim hoca, ne yer, ne içer diye
sormazsınız da, gökteki İsa'yı sorarsınız!»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
Mehmet 
25 Şub 22:32, Kitabı okudu, Puan vermedi

Hani bir şiir vardı ya... Kimi kanunla alır, kimi kanunsuz alır... Doğru!.. Halk avunmayı dedikoduda bulmuş. Canlarını en çok yakan İcra Memuru mu? Almışlar İcra Memuru'nu tefe... Ben de gördüm bu adamı elinde zincir, dudağında ıslık dolaşıp duruyor. Tımarhaneden yeni çıkmış bir Ağazade geçmiş karşısına bir gün. Anamız var, bacımız var demiş, ne ıslık çalıp duruyorsun? Soytarı mısın, İcra Memuru musun? Düşünün bir kere... İcracı oranın Allahı. Yani şairin dediği gibi, Kanunla alanı, yutar mı bu deli herzesini. Savcı zaten kadeh arkadaşı, Ağazadeye iki jandarmayı kattıkları gibi bindirmişler trene. Ver elini tımarhane!» Deli gitmiş, İcracı da kurtulmuş ama, babası bunu yutar mı... Muhsin Ağa yanına kor mu İcracı'nın! Bir dalaşmadır başlamış. İcracı zincir sallayıp istasyon caddesinde volta vuruyorsa, boşuna mı vuruyor. İstasyon Müdürü'nün İstanbul'lu karısı için tabiî... İcracı bekâr adam. Üstelik yakışıklı da... Bir başı değil mi, aldığını üstüne başına, rakıya konyağa veriyor. İstasyon Müdürü'nün karısı da ona tutkuniTrenler rötar yapıp da kocası telgraf başına geçti mi, karı açıyor pencereyi yarı beline kadar sarkıyor. Göğüs bağır açık... Halk yutar mı bunu? İstasyon Müdürü'nün karısı da hazâ karı... Muhsin Ağanın bile gözü var diyorlar bu karıda. Gene trenin rötarlı bir gecesinde güya İcracıyı istasyon binasından çıkarken görmüşler. Dedikodu kulakları teker teker dolaştıktan sonra Muhsin Ağanın adamları tarafından İstasyon Müdürüne de duyurulmuş. Müdür karısından emin olmasına emin ama, ne yapsın! Bir yandan Ağa zorlar, bir yandan halk... Tam bir düzüne de tanık... Kimisi evden çıkarken görmüş, kimisi göya İcracının kendi ağzından dinlemiş hikâyeyi... İcracı sözde lokantada, ben İstasyon Müdürü'nün karısıyla ohooo demiş, mercimeği çoktan verdim fırına! Kocasına baskı öylesine artmış ki ister istemez vermiş mahkemeye İcracıyı. Hâkim, sormuş tanıklardan birine. Evden çıkarken gördün mü, demiş. Gördüm efendim! Ne vardı üzerinde, yâni ne giymişti? Ne mi giymişti. Koyu renk bir elbise... İkinci tanığa sormuş. Verdiği cevap şu: Koyu renk bir elbise... Üçüncü tanığa sormuş. Verdiği cevap şu: Koyu renk bir palto! Öbürüne sormuş, ne vardı üzerinde? Cevap, pardesü!.. Ne giymişti? Açık renk bir elbise... Öbürü demiş, pijama! Sıra gelmiş lokantadaki tanıklara... Hâkim ne duydun diye sormuş! Efendim demiş tanık, İcra memuru dedi ki, ben İstasyon Müdürü'nün karısıyla yatıp kalkıyorum. Güzeeel, demiş hâkim. İcracı bunu söylerken kadeh elinde miydi, masanın üzerinde mi? Elindeydi demiş, tanık. İcra memuru, yatıp kalkıyorum derken, radyo çalıyor muydu? Radyo mu efendim, demiş, çalmıyordu! Öbürüne sormuş, kadeh nerdeydi, diye. Masanın üstünde diye cevap vermiş. Radyo? Radyo mu, çalıyordu efendim, demiş. Pekiii diye sormuş, çalıyordu da nasıl duydun icracının dediklerini. Az açmışlardı, demiş, öbür tanığa sormuş. Kadeh nerdeydi? Kadeh mi efendim, diye başlamış, düşünmeye... Kadeh yoktu, rakı da içmiyordu demiş, çıkmış işin içinden! Yâni sizin anlıyacağınız çuvallatmış tanıkları. Kurt kurdu ısırır mı? Tabii beraat! Kaymakamlar memleketin hemen her yerinde ağaların dostudur. Bu işin böyle kapanıp gitmesine gönlü razı olmamış Kay-makam'ın. Bir tanık takımı da Kaymakam kurmuş. Körüklemiş yeniden dâvayı... Ayrıca idarî tahkikat da açtırmış. Kaymakam'ın arkasında Vali! Vali'nin arkasında Ankara. Hani İcracıyı kolundan tutup atsalar iş bitecek! Atamazlar bir türlü.... Halkı oyalamak lâzım. İstasyon Müdürü'nü verseler bir yere daha, iyi, atlaya atla-ya gidecek ama, neden versinler. Dedikodunun kökü kurudu mu halk açlığının farkına varacak! Değirmenci, değirmenin gürültüsünü, ancak çarklar zınk diye durunca farkedermiş!

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz (Sayfa 140)Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz (Sayfa 140)
nejla güldalı 
25 Nis 10:08, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

«Bir gün Marika'y la buluşup Boğaziçi'ne gidecektik... Gene bizimkine beni yemeğe
bekleme sakın, dedim, Paris'le direk buluşacağız. Kumandan da başımızda... Bizim
Hatun, hiç beni üzmeden, kalktı kolalı gömleğimi getirdi... Ütülü pantolonumu
serdi yatağın üstüne... Suyumu ısıttı. Sinek kaydı bir traştan sonra giyinip
çıktım. Beni kapıya kadar da geçirince içimde bir sıcaklık hop hop etti. Ben
öyle hanım hanımcık karıyı bırakayım da, elin şırfıntılarıyla gönül eğlendirmeye
kalkışayım, yazık, diye söylene söylene gittim randevu yerine... Hava da ayna
gibi pırıl pırıl... Bir gün önceden bizim Yorgi Efendi'yi kendi nöbetime
peylediğim için, hiç uğramadım telgrafhaneye... Gittim yarım saat önce Taksim
durağına, dikildim. Durak karınca yuvası gibi kaynıyor, inen binen, bekleyen!..
Bir ara gözüme, şemsiyesiyle gözünü kapamış bir hatun kişi ilişti. Dedim ya hava
sıcak mı sıcak... Ne yapsın, şemsiyesini açmasın da... Beş dakika... On dakika
derken bizim Marika göründü karşıdan. Hay anam, kalça, göğüs, hükümet gibi karı!
Tatlı bir sırıtışla eğdi başını. Geç kalmış, bekletmiş seni... Pardon Feyziyamu,
diye tam sokulmuştu ki burnuma... Hasırlı fesime, şırrak diye bir şemsiye inmez
mi! Fes bir yana gitti, püskül bir yana. Bu sefer şemsiyeler çıplak başıma
iniyor, indikçe küt küt ötüyordu. Sen ha! Paris'le direk buluşacaksın ha! Beni
ne sanıyorsun utanmaz, rezil!.. Bir sabır, iki sabır!..Nah burama geldi!»
Marika'yı koydunsa bul! Duraktaki kalabalık arttıkça arttı. Şemsiye o kadar
kullanılmıştı ki bezi parça parça sarkmış, telleri salkım saçak dökülmüştü. Ne
kulak kalmıştı bende, ne burun. Bizim hatun yoruldu mu, yoksa bana acıdı mı, her
ne hal ise, kesti postayı!
Koluma girip götürdüler eczaneye. Sarıp sarmaladılar başımı. Bir gözlerim
kalmıştı açıkta.

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
25 Nis 10:48, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

Öğretmen emeklisi:
«Köylüyü bu kadar öğrendin de hâlâ Meclis'e neden giremedin. Aklım ermiyor!»
«Ben köylüyü öğrenemedimki. Yalnız işin bu pratik yanını öğrendim, o kadar. Bu
sefer, daha seçimlerin lâfı edilmeden, çıkacağım köylere. Karış karış
dolaşacağım bölgemi, tanımadığım tek seçmen kalmayacak!»
Öğretmen emeklisi, lâf olsun diye sordu:
«Tanımadığın kalırsa ne olurmuş sanki?»
Burhan Tozkoparan, keyifli keyifli güldü:
«Onu ben bilirim!» dedi, «Geçen dönem Yozgat'tan aday gösterilmiştim.
Boğazlıyan'ın bir köyüne gitmem gerekiyordu. Aç kalmamak, açık kalmamak için
benim usule dayanarak taa kasabadan öğrenmeye başladım köyün ileri gelenlerini.
Hamza Çavuş'u da öğrendim, Hasan Onbaşı'yı da. Bir de Yusuf Kırkayak vardı. Her
birinin boyunu posunu, giyimini, kuşamını, bakışını, duruşunu su gibi
ezberledim. Kim uzun boylu, kim kısa boylu?
Kim sıska, kim bodur?.. Kime güvenilir, kime güvenilmez? Bir kitaplık bilgi
edindim. Gönül ferahlığı ile çıktım yola... Köye yakın bir su başında indim
atımdan. Köylü, bir at, bir eşek karaltısı görse, böyle günlerde çıkar yol
üstüne.
Baktım, beş on kişi de beni karşılamaya geliyor. Ama ortada bir soğukluk, bir
tatsızlık var. Önlerinde iri kıyım biri... Bıyıkları nah, şöyle, kulaklarında.
Verilen ipuçlarına göre, bunun Hamza Çavuş olması gerekiyordu. İşe biraz heyecan
katmak için, yürüdüm üzerine, uzun bir vaay çektikten sonra, aslan Hamza
Çavuş'um, dedim, nasılsın bakalım? Çocuklar nasıl? Ekinler iyi mi bu yıl? Adamın
birden nevri dönüverdi. Ne? dedi, Hamza Çavuş mu dedin? Kılkuyruk Hamza Çavuş'a
nerem benziyor benim bee. Ben senin Hamza Çavuş dediğin adam kadar afyon yutarım
be!.. Sonra arkasındaki adamlara döndü. Dönün gidelim dedi, karşı tarafın
adayıymış bu gelen. Meğer hilemi anlamışlar kasabada, bana bir oyun etmişler!
Yaaa! İşte böyle!.. Millet de uyandı, ben de uyandım. Kırkayak Yusuf'u Hamza
Çavuşla karıştırdığımız için çuvalladık seçimlerde. Bu sefer öyle yağma yok!»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz
nejla güldalı 
25 Nis 18:00, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, Puan vermedi

öğretmen emeklisi: «Hocanın biri cerre çıkmış, bir zamanlar!» diye başladı, «İnmiş konuksever bir köye. Açlıktan zifiri kesilmiş hocanın. Gözünü karartmış, Peygamberin devesi gibi çökmüş, karşısına çıkan ilk biçimli evin önüne! öyle ya, deve bile hamur yutturacak evi hesaplayıp çökmüş olacak. Hoca da öyle yapmış. Evin erkeği çiftinin çubuğunun başında. Evin kadını, oğlundan bir çömlek pekmez göndermiş hocaya. Bir de somun... Hoca batırıp batırıp indirmiş gövdeye. Bakmış ki, ekmek batırmakla çömlekteki pekmezin tükeneceği yok. Çocuktan bir kaşık istemiş. Başlamış bu sefer kaşıklamaya. O da olmamış, kaldırmış çömleği dikmiş. Lıkır lıkır... Hâlâ tüketememiş çömlekteki pekmezi. Oğul, demiş pekmeziniz halis üzüm pekmeziymiş. Siz böyle her gelen Hoca'ya bol bol pekmez çıkarır mısınız? Yok, demiş çocuk, çıkarmayız! Hani Hoca biraz da böbürlenmemiş değil. Ya, demiş; çıkarmazsınız demek? Peki, bana neden bu kadar bol pekmez çıkardınız? Oğlan, neden çıkaracağız demiş, küpe sıçan düştü de... Ziyan olmasın diye çıkardık. Hocanın kavuk tepesinden fırlamış. Kaldırdığı gibi pekmez çömleğini vurmuş yere; tuz buz etmiş. Olandan bitenden ürken çocuk, seslenmiş içeri. Anneee! Hoca, babamın sidik kabını kırdı!» Jandarma Komutanı emeklisi: «Yoook!» dedi, «Türk köylüsüne söz yok... Bunlar çarpık kafalıların uydurduğu masallar... Türk köylüsü, yemez, yedirir... İçmez, içtirir...»

Meşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat IlgazMeşrutiyet Kıraathanesi, Rıfat Ilgaz