Mimar Sinan Mimarideki Osmanlı Mührü

7,8/10  (9 Oy) · 
33 okunma  · 
6 beğeni  · 
961 gösterim
Sinan camileri böylesine bir bütünsellik içerir: Mermeri sanatla, sanatı hayatla buluşturur. Daha avluda şaşırıp büyülenmeye başlarsınız. O şaşkınlık ve hayranlık deminde kapıya ve pencerelere bakın: Pencerelerle duvarların büyüleyici uyumunu, kündekarı kapının kubbelere yükselişini, kudret eliyle serpiştirilmiş hissini veren "çil çil kubbe"lerin yer yer minareleşip gözü hiç rahatsız etmeden sonsuzluğa ulaşımını seyredin... Sonra, Yahya Kemal`in şiirinin içine girer gibi, camiye girin, kürsünün mihrapla, mihrabın minberle, hem birbirinden bu kadar yakın, böylesine derin ve huzurlu bir iç içeliğin nasıl sağlandığını düşünün... Kubbelerdeki sadelikle duvarlardaki renk cümbüşünün zıt gibi duran karakterlerinde Sinan`ın ruh halini çözmeye çalışın: İmkansıza aşık olan deha, her eserinde "imkansız"ı denemiş ve gerçek hayatta yapamadığını yapıp "zıtların estetik uyumu"nu yakalmıştır! "Ve minel aşk!" Unutmayın: Sanat, "sonsuz"un ve "aşk"ın adıdır.
  • Baskı Tarihi:
    2013
  • Sayfa Sayısı:
    208
  • ISBN:
    9789757016922
  • Yayınevi:
    Venedik Yayıncılık
  • Kitabın Türü:
Fatoş Çetiner 
27 Nis 16:00, Kitabı okudu, 8/10 puan

Mimar Sinan'ın eserlerinin incelikle ele alındığı ve aralarına hikayelerin, efsanelerin serpiştirilerek daha da ilgi çekici hale getirildiği bir kitap. Daha fazla Mimar Sinan'ın hayatına yer verileceğini düşünmüş olsam da, sadece ara sıra anlatılan birkaç satırlık hikayelerden onu tanıma imkanı buluyoruz. Ömrünü çalışmaya ve hep daha iyisini yapmaya adamış, dört padişah görmüş, üçünün döneminde baş mimarlık yapmış, devleti için çalışmaktan hep memnun olmuş... Bu kitap, Mimar Sinan hakkında daha fazla bilgi öğrenme isteği uyandırdı.

Kitaptan 27 Alıntı

Tarihin içinden: İran Şahı'nın altınları

Derler ki, Süleymaniye Camii'nin temellerini atan Sinan, inşaatı paydos etti...
Amacı, deprem bölgesinde yapılan bu caminin temellerinin iyice yerleşmesi, sapa sağlam hale gelmesiydi. Daha sonra tekrar inşaata başlayacak ve muhteşem âbideyi vücuda getirecekti.
Bunu anlama ferasetinden mahrum olan rakipleriyle sevmeyenleri, el ele bir söylenti çıkardılar: "Sinan'ın gözü yıldı, Şah-ı Cihan'ın camisini yapmaktan vazgeçti."

İran casusları, bu söylentiyi biraz degiştirip, İran Şahı Tahmasb'a yetiştirdiler: "Padişah'ın parası bitti, hevesle başladığı cami yarım yamalak kaldı."
İran Şahı Tasmasb, Kanuni ile alay etme fırsatı yakaladığı için çok mutluydu. Nihayet Osmanlı'dan daha zengin olduğunu ispatlama fırsatı eline geçmişti.
Fakat bunu son derece "dostane" bir şekilde yapmalıydı...
Düşündü taşındı, sordu soruşturdu ve nihayet kararını verdi: Iyi niyetli gözükecek, Padişah'ı kıskırtmayacak, ama amacına da ulaşacaktı...

Bir mektup yazdırdı. Özetle şöyle diyordu:
"Duydum ki, bir hayrat yapmaya girişmişsiniz, fakat paranız yetişmemiş, yarım kalmış. Biz de size değerli taşlar gönderiyoruz. Onların parası ile caminizi tamamlayın. Böylece sizin hayratınızda bizim de hissemiz olmuş olur."

Kanuni bu aşağılama çabasının altında kalmadı. İran Şahı'nın gönderdiği tüm altınları kıymetli mücevherleri, hediye sandığını getiren İran elçilerinin fal taşı gibi açılan gözlerinin önünde, Mimar Sinan'a verdi:
"Benim camimin her bir taşı öylesine kıymetli birer mücevher mesabesindedir ki, İran Şahı'nın gönderdiği mücevherat, onların yanında çok âdi çakıl taşından daha aşağıdır. Al bu taşları caminin harcına karıştır. Zira ancak buna lâyıktır."

Ve Sinan, İran Şahı'nın gönderdiği mücevherleri alıp avlunun hemen solundaki minarede kullandı. Derler ki, o minare bu yüzden güneş ışığında parlar ve yine bu yüzden "Cevahir Minaresi" denir.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 71)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 71)

Başarısızlıklarımızı imkânsızlıklarla izah etmeye çalışırız. Ama imkânsızlıkları yenerek başaran öyle çok isim var ki, örnek alınmayı beklerler...

Öncelikle Peygamberler öyledir: Hz. Âdem ilk kez gördüğü vahşi dünyanın şartlarıyla boğuşarak Hz. Havva'ya ulaşmıştır...

Hz. Nuh tufanla boğuşmaktan yılmamıştır. Hz. İbrahim, Nemrut ateşine; Hz. Yusuf atıldıgı kuyudaki olumsuzluklara ve umutsuzluklara; Hz. Musa Firavun'a; Hz. İsa, İsrailoğulları'na ve Hz. Âlişan Efendimiz Ebu Cehil'in kontrol ettiği şartlara meydan okumuşlar, sonunda da başarmışlardır...

Yaratıcı Kudret isteseydi, Peygamberlerin kendilerini kabul ettirebilecekleri şartları, onları göndermeden önce bir güzel oluşturur, ondan sonra gönderir, böylece zahmet ve mihnet çekmelerini önlerdi... İstemedi. Çünkü her Peygamber bir başka yönüyle ümmete örnek olacaktı. En bariz vasıfları ise şartlara teslim olmamaları, hedefleri istikametinde çabalayarak çalımalarıydı. Sartları hazır bulmadılar, umutla çalışıp çabalayarak şartları da Yaradan'ın rahmetini hak etmeye çalıştılar...

Bizim ıskaladığımız da bu galiba: Ilahi tecelliyi hesaba katmadan, her sorunu kendi gücümüzle aşacağımızı zannediyoruz. Hâlbuki böyle bir gücümüz yok. Sorunları sadece aşmaya çalışabiliriz. Gösterdiğimiz çaba ilahî rahmetin tecellisine vesile olursa, ortada sorun diye bir şey kalmaz. Tüm engeller aşılıp başarıya kucaklaşılır.

Buradaki sihirli formül "elden geleni yapmak"tır.

Her daim şükranla andığımız Mimar Sinan, elden geleni yapmaya güzel bir örnek teşkil ediyor. Hedefini belirledikten sonra çabalayan insanın, olumsuz şartlara rağmen, neler yapabileceğini gösteriyor.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 203)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 203)

1940 yılında Kayseri'nin Kesi Nahiyesi'ne bağlı Ağrınas Köyü'nde fakir bir ailenin oğlu olarak hayata gözlerini açtı (görünüşte talihsiz doğdu), ama devrinin en büyük devletinin (Osmanlı) "Mimarbaşı"sı olarak (talihi nasıl da değişti) dünyadan göçtü (8 Nisan 1588).

İkisinin arasındaki zaman dilimi, Sinan'ı talihini kovaladığı, elinden gelen her şeyi eksiksiz yaptığı bir zaman dilimidir.

Sinan bir "devşirme" kafilesiyle Kayseri'den İstanbul'a getirildi. Atmeydanı'ndaki (Sultan Ahmet Meydanı) İbrahim Paşa Sarayı'nda bulunan, Acemioglan Mektebi'ne verildi. Burada Sinan dülgerlik ve yapıcılık öğrendi. Çok zeki, çok meraklı ve dikkatliydi. Sürekli okuyor, çalışıyor, kendini geliştiriyordu. Kısa süre içinde öğretmenlerinin dikkatini çekmiş, özel ilgi görmeye başlamıştı.
Çabalarıyla, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi'ne katılmayı hak etti. Ordunun ugradığı Sivas, Erzurum, Amasya ve Tebriz gibi şehirlerde bulunan mimari eserleri inceleme fırsatı buldu.

Talihi Bagdat Seferi'nde açıldı... Van Gölü'nden asker geçirmek için, Vezir-i Azam Lütfi Paşa'nın ihtiyacı olan kayıkları yapıverince, çok takdir gördü. Bu çabası onu Padişah'la (Kanuni) tanıştırdı.
1529 yılında Başmimar Acem İsa ölünce, Sadrazam Lütfi Paşa'nın teklifi üzerine Mimar Sinan, mimarbaşılığa getirildi. Ölünceye kadar da bu görevde kaldı.
Yavuz Sultan Selim devrini gördüğü gibi, Kanuni Sultan Süleyman, Sultan II. Selim ve Sultan III Murad devirlerinde hizmet etti. Yüzlerce mimari eser inşa etti.

Çeşitli kaynaklara göre, Sinan, aralarında Selimiye ve Süleymaniye gibi dünyanın en muhteşem abideleri kabul edilen eserlerinin de bulunduğu 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere, sayılamayanlarla birlikte, üç yüz elliyi aşkın eser inşa etti.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 204)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 204)

Fethin yüreği Ayasofya

Ayasofya tam 481 sene secde izi taşıyan alınlara secdegâh olduktan sonra, hâlâ tartışmalı, 14.11.1934 tarihli bir bakanlar kurulu kararıyla müzeye çevrilip namaza kapatılıyor.
O gün Ayasofya, bu millettin yüreğinde derin bir hüzne, acıya ve hasrete dönüşüyor. Bu münasebetle bir kez daha söylüyorum: Osmanlı Devleti'nin kuruluş amacı İstanbul'un fethi, fethin dayanağı, Peygamber-i Âlişan Efendimizin (s.a.v.) fethe ilişkin müjdesi (Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde de yer alan (c.4, s, 335) meşhur Hadis-i Serif), müjdenin yüreği ise Ayasofya'dır.

Ayasofya'yı sıradan bir mabet olmaktan çıkarıp sembolleştiren şey, Peygamber müjdesi şehrin, yüregini teşkil etmesidir.
Nasıl İstanbul'suz Türkiye olmazsa, Ayasofya'sız İstanbul da olamaz!
Bu kimliği ile Ayasofya, Osmanlı asırlarında çok önemsenmiş, o kadar ki, Ayasofya Imamı'na saray protokolünde yer verilmiştir.
Mâbed gerçi Romalılar tarafından inşa edilmiştir, ama bugünki varlığını Osmanlı bilgi, ilgi ve teknolojisine borçluyuz. Hemen her padişah Ayasofya ile yakından ilgilenmiş, onu ayakta tutacak tedbirler almış, dönem dönem ciddi onarımlardan geçirilirmiştir.

Zaten 1453'te İstanbul'u fetheden Osmanlılar, şehri de Ayasofya'yı da harabe halde bulmuşlardı. Muhtesem mozaiklerinin çoğu yağmalanmış, altın, gümüs gibi değerli madenler, bir zamanlar Bizans'ı kurtarmak için İstanbul'a gelen Haçlılar tarafından bölüşülmüştü..
Kubbesinin tepesindeki altın haç bile çalınmıştı... Ayasofya birkaç sene daha ihmal edilse, kubbe çöküp gidebilirdi.
Fatihlerin ilgisi ve bilgisi sayesinde yeniden hayat buldu. Ayasofya'ya ilişkin onarımlar o kadar detaylıdır ki, bugün, "Ayasofya bir Osmanlı eseridir" demekte hiçbir mahzur yoktur.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 150)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 150)

Mimar Sinan'ın mimarlığına, mühendisliğine ve sanatına damgasını vuran İslami bakış açısıdır. Devşirilen çocuklar ve gençler Türk aileleri yanında bir müddet kalarak Türklerin gelenek ve göreneklerini öğreniyor aynı zamanda benimsiyorlardı. Ailelerin bu tecrübeleri nasıl aktırdığı aslında önemli bir konu; çünkü devşirilen bu gençler İslam dinini de benimsiyordu. Mimar Sinan'da bunu görmek mümkün. Savaşlara katılıyor, bu savaşlar ölüm kalım mücadelesi içinde devam ediyordu. Sinan hem savaşıyor, hem de mimarlığına katkısı olacak araştırma ve incelemeleri gerçekleştiriyordu savaş alanlarında. Hem doğuda hem de batıda yapılan savaşları Sinan birer fırsata dönüştürüyordu. Ağırnas'tan hiç çıkmasaydı Sinan 'Sinan' olabilir miydi? Bilinmez...

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 196)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 196)

Sinan daha önce yapılanı taklit etmediği, pek çok yeni yol ve yöntem bulup uyguladığı için büyüktür.

O taklit etmedi, sürekli sürekli sürekli taklit edildi (günümüzde inşa edilen hemen hemen tüm camiler Sinan taklididir).

O taklit etmeyen, taklit edilen olduğu için "Koca Sinan"dır.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 78)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 78)

Kısacası Sinan, teknolojiye, maddeye, maharete kendini kaptırmamış, maddi ve mânevi gücü birlikte kullanmıştır...
Başarının sırrı bu olsa gerekir.
Günümüz mimarları belki de sadece maddeye yöneldiklerinden Sinan'in eserlerine yetişemiyorlar.
Daha büyüğünü yapsalar da, daha sağlamını ve daha estetiğini yapamıyorlar.
Sinan'ın yaptıkları belki bu yüzden yıkılmazken, yeni yapılar 5.6 büyüklüğünde bir depremle (Van depremi 9 Kasım 2011) yerle bir oluyor.
Hâlbuki Sinan'ın kullandığı âletler, yeni mimarların kullandığı âletlerin yanında son derece "ilkel"; keser, testere, çekiç, şakul (çekül), gönye, terazi...
Ama yaptığı binalar mükemmel, muhteşem, mübarek...
Çünkü eserlerine imanını ve yüreğini katmış.
İsteyen mesajı alır.
Şimdi Sinan Selimiye'nin kubbesinin altında durmalı ve "Ey torunlarım!... Hani nerdesiniz?" diye çağlar ötesine bağırmalı...

Nerdeyiz sahi?

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 148)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 148)

Derler ki, Sultan II. Selim (1524 - 1574) adına Türk mimarisinin ölümsüz dehası Mimar Sinan tarafından altı yılda bitirilen Selimiye Camii, ayrıca birçok şeyi de simgelemektedir.

. Camii'nin, tek bir büyük kubbesi, Allah'ın birliğini...
. Pencerelerinin beş kademeli oluşu, İslam'ın beş şartını...
. Pencerelerinin 99 tane oluşu, Cenab-ı Hakk'ın 99 ismini...
. Vaaz kürsülerinin 4 tane olması, 4 hak mezhebi...
. Camii'nin bütün külliyesinde 32 kapı bulunması, 32 farzı...
. Arka minarelerinde 6 yolun bulunması, imanın 6 şartını...

Camii'nin minarelerinde 12 şerefin olması, camii yaptıran padişahın Osmanlı Devleti'nin 12. padişah oluşunu simgeler şeklinde rivayetler olduğunu da kaydedelim.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 117)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 117)

Hürrem Sultan tam bir hayırseverdir. Kur'an'da adı geçen üç şehir (sırasıyla Mekke, Medine ve Kudüs) başta olmak üzere, döneminde 15 milyon kilometrekareyi geçen coğrafyayı (Osmanlı Devleti) kubbelerle, sebillerle, çeşmelerle donatmış, ayrıca her yıl, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) fakir akrabalarına dağıtılmak üzere, Mekke ve Medine'ye kendi tahsisatından ayırdığı üç bin altın göndermiştir.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 39)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 39)

Koca Sinan, dört padişaha hizmet etmiş, büyük iltifat ve ihsanlara kavuşmuş, her türlü dünya nimetine erişmiş bir sanatkârdır. 37 evi, 40 dükkânı, hanları, hamamları, medreseleri vardı. Vakfiyesinde; evinin okul yapılmasını bilhassa ister. Okulun hocalarına günde altı akçe bağışlar. Yetim ve dul çocuklarına elbiseler verilmesini, okullara odun ve kömür alınmasını vasiyet eder. İstanbul'un ihtiyacı olan semtlerine çeşme, yol ve kaldırım yapılması için para ayırır. Çok az kısım vakıf gelirini karısına ve kızlarına bırakır. Ve bir akçeyi de ruhu için günde bir cüz Kur'an-ı Kerim okunmasına ayırır. Zamanın bütün sosyal ve kültür örgütlerine servetini bağışlarken, eğitime önemli öncelik tanır. II. Selim'e, III. Murat'a, III. Mehmet'e, yüzlerce mühendis ve mimara öğretmenlik yapar, matematik dersleri verir, matematik düşünce tarzını aşılar. Binlerce çırak yetiştirir. Ölümünden yüz sene sonraya kadar dağılmadan giden inşaat ekipleri kurar.

Mimar Sinan'da görülen cömertlik, yardımseverlik, diğergâmlık toplumun neredeyse tamamında gözlemlenebilen özelliklerdir.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 200)Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 200)
3 /