Satır Arası Hikayeler

9,9/10  (8 Oy) · 
40 okunma  · 
11 beğeni  · 
2.092 gösterim
Bu kitapta, yüzyıllardır anlatılan, her anlatılışta yeniden canlanan ve bir hikmete, bir inceliğe can katan hikayelerimizden bir demet bulacaksınız.

Bu hikayeler önemli. Çünkü vezir olmanın adam olmaya yetmediğini onlardan öğrendik. Kimsenin yaptığının yanına kar kalmayacağını, bir böceğin bile sebepsiz yaratılmadığını, her işte bir hayır olduğunu, sevmeyi, sevilmeyi, cömertliği, kahramanlığı, saygıyı, adam olmayı, incitmemeyi, hatta kulluğu o hikayelerden öğrendik.
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    2011
  • Sayfa Sayısı:
    133
  • ISBN:
    9786055455286
  • Yayınevi:
    Eşik Yayınları
  • Kitabın Türü:
BEHÇET AKGÜN 
20 Şub 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 10/10 puan

Çok güzel bir kitap. Unutulmuş hikayelerimizi hatırlatıyor bize. Herkese mutlaka tavsiye ederim...

DK 
27 Şub 2015, Kitabı okudu, Beğendi, Puan vermedi

Aslında uzaktan basit görünse de tefekkür üzerine yazılmış, içerisinde insanı düşündüren hikayeler olan kitap. Herkesin bir okuma tarzı vardır elbet ama bu kitap MUTLAKA okunmalı diyorum.

taha bezci 
13 Ara 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 10/10 puan

bu kitabı herkesin okumasını tavsiye ederim.kitapta hayatta karşınıza çıkabilecek olaylardan dersler var. benim baş ucu kitaplarımdan biri.

Kitaptan 6 Alıntı

Gizem Tutar 
30 Eyl 2014, Kitabı okudu, Puan vermedi

Susmak zor iş belli ki. Alemlerin Efendisi "Susan kurtulur" buyurmuşlar. Haydi dilinizi susturmayı başardınız diyelim, ya kalbin susması... Bir de kalp var. Marifet onu susturmakta.

Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 127)Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 127)
Ayfer Kadife(AYIŞIĞI) 
16 Ağu 14:22, Kitabı okudu, Beğendi, 9/10 puan

Sevgiliden uzakta olmak da güzeldir, sevgilinin dizlerinin dibinde olmak kadar.

Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 30 - Eşik Yayınları)Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 30 - Eşik Yayınları)
Âmine Derya Samast 
11 Oca 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 10/10 puan

ÜÇ SORU

Yıldızlar uykudaydı. Ağaçlar , kuşlar, ırmaklar ve insanlar uykudaydı...
Bir de uzaktan bakıldığında eski bir yapıyı andıran, saray olduğunu anlayabilmeniz için bahçesine kadar gidebilmeniz gereken o yerde gözleri uyku tutmayan bir adam vardı. Başı ellerinin arasında gözleri yaşlı bir adam. Beynini kemiren sorulara cevap bulmaya çalışıyordu. Duâlar ediyor, yalvarıyordu.

Nasıl olduysa birer kanca gibi aklına takılan şu üç soruydu adamı bu hallere düşüren:

Ben gerçekten babam bildiğim adamın oğlu muyum?
Cennete gidecek olanları cennetlik kılan sebep nedir?
Ben de cennete gidenlerden olabilecek miyim?

Şimdi merakının kölesi olan bu adam ülkenin sultanıydı.

Vakit gece yarısı olmuştu. Sultan'ın bir geceyi daha soruların pençesinde kıvranarak geçirecek takati yoktu. Ani bir kararla doğruldu. Abdest aldı, iki rekat namaz kıldı, sonra vezirini çağırttı. Sadece veziri değildi o, dert ortağı, can yoldaşıydı. Bütün sıkıntılarını paylaşabilirdi. Durumdan onun da haberi olursa belki biraz rahat ederim, diye düşünüyordu...

Gecenin bu vakti çağırılan vezir, endişe ve korku içinde üstünü giyinip huzura çıktı. Sultan geldiğini farketmemiş gibiydi. Neden sonra vezirini görünce tebessüm ederek:

-Hazırlan çıkıp biraz dolaşalım, dedi.

Vezir söyleneni çok iyi anlamıştı. Sultan onunla özel birşeyler konuşmak istediğinde hep böyle yapardı çünkü. Bazen bir molla, bazen bir tüccar kılığında şehri dolaşırlar, halkın arasına karışırlar, bir yandan da dertleşirlerdi.

Ama vezir bu kez yanılıyordu. Sultan onu beklerken derdini açmaktan vazgeçmiştı. Hiç kimseye anlatmayacaktı bu üç soruyu, vezirine bile. Sırrını kalbinde taşırsa muradının erken hasıl olacağına dair bir his vardı içinde.

Gecenin karanlığında şehrin ara sokaklarına dalarak yürümeye başladılar. Tek-tük karşılaştıkları insanların hallerini hatırlarını sorarak ilerliyorlardı. Meydandaki büyuk caminin önünden kıvrılıp, tepedei mezarlığa doğru uzanan yokuşa geldiklerinde, önce bir ses dikkatlerini çekti. Biraz daha yaklaşıp dikkatle baktıklarında, mezarlığın tam ortasında , tepenin üzerinde birilerinin oturduğunu farkettiler. Mezarlığın kapısından içeri girince, gördükleri manzara her ikisini de şaşırtmıştı. Birkaç genç oturmuş, ay ışığının altında ellerindeki kitapları okumaya çalışıyorlardı. Yakaştılar, usulca yanlarına otrup gençlerin okumayı bitirmelerini beklediler. Oradakiler yeni gelenlere birşeyler söyleyecekti k, Sultan söze girişti:

-Hayırdır, bu saatte burada ne yapıyorsunuz?
İçlerinden bıyıkları yeni terlemeye başlayanı cevap verdi:
-Biz talebeyiz.Derslerimizi ezberliyoruz.
-Neden evinizde, medresede değil de buradasınız peki?
-Lambamızın yağı bitti, karanlıkta kaldık. Burada ay ışığında okuyabiliriz diye düşündük.

Bu cevap üzerine Sultan bakışlarını gençlerden kaçırmaya çalışarak vezirine işaret etti. Müsaade isteyip kalktılar. İkisinin de içi burkulmuştu. Saraya doğru hızlı adımlarla yürürken susuyorlar, bu gecenin hikmeti bu olsa gerek, diye düşünüyorlardı.
Saraya vardıklarında Sultan'ın ilk işi gençlerin lambalarına yıllarca yetecek yağ hazırlatmak oldu. Vezir birkaç görevliyle birlikte hazırlanan yağı ve bir miktar erzağı alarak mezarlığâ doğru yola koyulduğunda, gözden kaybolana kadar Sultan onları seyretti. Gençlerin hali gözünün önüne gelince içleri ürperdi birden, bir gariplik, bir mahzunluk çöktü üstüne, ağlamaya başladı. Gözlerinden boşanan yaşlar yanaklarını ıslatırken, koca sultan bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Günlerdir uyku görmeyen gözleri süzülen her damlayla biraz daha kızarıyor, yaraya tuz dökmüşçesine canını yakıyordu.

Bu hal ne kadar devam etti bilinmez, Sultan'ın gönlünü bir muhabbet sarıverdi birden. Bir ılıklık çöktü yüreğine, içi tatlı bir huzurla doluverdi. Yavaşça doğruldu oturduğu yerden. Gecesini gündüzünü zindan eden o üç soru aklına bile gelmiyordu artık. Gidip yatağına uzandı, gözleri hafifçe kapanırken, yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yayıldı, uykuya daldı.
O tatlı uykuda bir rüya gördü Sultan. Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm ederek kendisine sesleniyordu:

" Ey filan oğlu falan, işte o öğrenilen ilim insanların cennete gitmelerine vesiledir. İnsanlar da ilim ehline yaptıkları yardım sebebiyle cennete gideceklerdir. O gençlere yaptığın yardım sayesinde sen de cennetliklerdensin."

Uyandı, dizlerinin üstüne çöküp ağlamaya başladı. Odayı canları mest eden eden bir koku sarmıştı. Rüyayı hatırlamaya çalıştı. Kâinatin Efendisi gecesini şereflendirmiş, mübarek dudaklarından süzülen sözlerle sorularına cevap vermişti. " Ey filan oğlu falan" diyerek Sultan'ın babasının ismini söylemiş, böylece Sultan gerçekten babasının oğlu olduğunu anlamıştı. Bu birinci sorunun cevabıydı. Sonra kimlerin cennetlik olduğunu, en sonunda da kendi durumunun ne olacağını öğrenmişti. Sultanı gecenin karanlığına atan üç soru, bir kandilin ışığında aydınlanıvermişti işte.

Yıldızlar uykudaydı. Ağaçlar, kuşlar, ırmaklar ve insanlar uykuda...

Bir tek, mezarlıktan caminin önüne inen yolda, sırtlarında kandil yağı ve erzakla gülümseyerek yürüyen birkaç genç uyanıktı.

Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 63)Satır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer (Sayfa 63)

Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…

Satır Arası Hikayeler, Serdar TuncerSatır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer

Aşık Yalnız Kalır Mı Hafız
Âşık tek başınayken bile yalnız kalamayan adamdır. Yalnız kalamaz o, ya sevgilinin hayali vardır ya sen kendisi. Hz. Mevlana gibi seslenir ; ”İki gecem var ikisinde de uykusuzum, biri sensiz olduğum gece. Hasretin bırakmaz ki gözüme uyku girsin. Diğeri senle olduğum gece. Yanımda sen varken uyumak olur mu?” Âşık yalnız kalamaz hafız. Ayrılık, hasretlik de kâr ediverir bazen câna. Almış âşık başını sevgilinin yanına gitmiş. Boynunu bükmüş ‘özledim’ demiş, perişanım, derdim çok, gamım çok, kederim çok. Âşığın kederi olmaz hafız ! Âşıkta keder ne arar ? Sevgilinin yüzünü gördüğün anda bitiverir bütün kederler, bütün tasalar, bütün dertler. Belki Hz. Mevlana onun için der ; Kimisi yüzünü sevgiliye döner, kimisinin yüzü sevgiliye dönmüştür..

Aşık yalnız kalamaz. Kalkar gider sevgilinin yanına. Derdini, tasasını anlatır. Sevgili güler, ayaklarını âşığının dizlerine koyar ve döner bakar ;
‘kederin var mı?’ Durur bir âşık, yoklar kalbini ‘yok!’ deyiverir. Mâşuk güler. Var deseydin, yalancısın diyecektim.

Sevgilinin yüzünü görünce kalbinde hâlâ dert olan adam aşk iddiasında bulunmasın. Sesini duyunca, hayali hatırına gelince, kalbini yoklayınca, kalbinde hâlâ dert varsa, keder varsa, gam varsa sen âşık değilsin hafız.. Çünkü sevgilinin derdi öyle bir derttir ki ; bütün dertleri siler, kaldırır, atar. Ayrılık, hasretlik kâr eder bazen câna. Seher yelinden haber gönderir âşık. Âşığa herşey onu söylemezse o adama âşık denir mi ? Seher yeli güzel bir koku getirse ”Yâr oturmuş yele karşı, alıp getirdiği koku onun kokusu” diyemeyen adam âşık mıdır ? Yüzüne yağan kar tanesini sevgilinin parmakları zannetmeyen, bir bardak çayı iki tane söyleyip ”İki çay söylemiştik ordan, birisi açık, keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Ne güzel demiş Cemal Süreyya. İki çay söyler orda birisi açık, birini kendi yerine, diğerinin sevgilinin yerine içer.

Herşey onu söyler. ‘Bana herşey seni hatırlatıyor’ diyen adam âşık değil, unutkandır. ‘Hiçbir şey seni unutturamıyor’ diyen adam aşktan birazcık haberi vardır. Birazcık haberi oluşu ; hiçbir şey unutturamıyorsa onu hala kendisi vardır. Tam haberi olsa kendisi de kalmayacak. Âşık mâşuk varsa hâla orda aşk yoktur hafız. yok etmiyorsa aşk yoktur.

Ve bir ümit beklersin. Bir gün olur perdeyi yar kaldırır, seyrül cemaliyle bizi güldürür..

Satır Arası Hikayeler, Serdar TuncerSatır Arası Hikayeler, Serdar Tuncer