Sencer İle Yusufçuk

8,0/10  (2 Oy) · 
2 okunma  · 
0 beğeni  · 
386 gösterim
Efendim böyle oldukta bu Kerim bu Ali'nin gözünü alarak, ey göz, var söyle, seni sahibine götüreyim, dedi. Böylece sokaklardan birine girip birinden çıkarak göz elde, şehrin arka mahallelerine vardı. İlk kez gitti hem buralara. Evlerde pencereden pencereye gerilmiş çamaşır iplerini ilk kez gördü, kömür kokusunu ilk kez aldı. Çocukların sümükleri sarkmış, plastik toplar ilk kez bu kadar küçük ve sönük. Evlerde kül uçuşur, bacalar öksürerek kara dumanları. Odalar bir ısınır bir soğur, gömlek ütü bilmez, yamalı ayakkabılar cennette.

Sencer ile Yusufçuk, öykücü, romancı, denemeci Faruk Duman'ın Keder Atlısı'ndan beş yıl sonra yayınladığı yeni öykü kitabı. Bu kitaptaki öyküler, kendine özgü dünyaları, kişileri ve çağdaş anlatılardan geleneksel hikâyelere bağlanan yapılarıyla dikkat çekiyor. Duman'ı şimdiye dek okumamış olanlar için yepyeni bir dünya, Sencer ile Yusufçuk.
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2009
  • Sayfa Sayısı:
    90
  • ISBN:
    9789750710544
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rogojin 
 24 Ağu 18:37, Kitabı okudu, 1 günde, 10/10 puan

Günlerdir süren iğrenç, yapış yapış, insanı yaşamaktan bezdiren sıcağın belki tümden, belki birkaç gün için gidiyor olmasının emaresi; birden, akşama doğru, her yeri kaplayan bulutlar, o bulutların gölgeleri, perdelerimizde ışığın kayboluşu ve odanızda, açık kahve perdelerde ışıklar kaybolup giderken Faruk Duman'ın büyülü, oyunlu, kıvrak ormanında kendinizi buluvermeniz olabilir; bu büyülü orman, yani yazarın hayâliyle ve diliyle kurduğu bu ışıklı, gölgeli, baş döndürmemesi imkânsız, ayrıca anlamak istediğiniz sürece başınıza türlü türlü derdin dolanabileceği, ama tadını almak ve hissetmek için orada bırakıldığınız bir korunak, bir dil denizi, bir dil dünyası; işte Sencer ile Yusufçuk, kaç gündür elimi sürmediğim Çehovlu dünyama, bozkırda, gusevli ya da iona'nın üzgün kederli başının yaslandığı ata bakarken içimden, böyle giriverdi; ne zaman, sadece iki saat önce, nasıl okudum, arada uyuklayarak, yana dönerek, sırt üstü uzanarak, bazen okuduklarımı hayâl ederek, bazen sadece kelimelerin üzerinden geçerek ve değişen ne gördüm, hiç birşey görmedim: orman ormandı yine, hayvanlar her yandaydı; bir yanda kertenkeleler, bir yanda yaralı askerleri taşıyan asabi atlar, zeytin ağaçlarından bir orman olan İstanbul'un içine kaçmış geyikler, mazlum kurbağalar ve şaşırtıcı bir misafir gibi, acı nihayetine önceden tanık olduğumuz bir pars, o pars, kürkü ışıl ışıl ama kaderi bet ve bahtsız, bütün satırların arasından bize bakıyordu. Anlamak istedikçe elimizde ipuçlarının belirsizleştiği, ormanda, yazarın nice eserindeki sisin içinde kaybolup gittiği, ama tadına baktıkça lezzetinin coştuğu, hissedebildiğimiz, diline esir ve meftun olup çevrilip döndürüldüğümüz bir güzellik ormanı burası, bir dilden kuyu, ışıltılı pırıltılı hikâyelerinde anlatıcıların zihinlerine misafir edildiğimiz kuytulu, gölgeli, hayvanlı, sisli ve bu esere dair olmak üzere, zeytinli bir orman burası... Ne diyebilirim ki? Faruk Duman'ın hangi eseri için olumsuz bir şey diyebilirim, diyebildim; anlayabildim demek imkânsızdı, imkânsız hâlâ, ama tadı aynıydı, yani yine muazzamdı ve yine harikaydı, edebiyattı ve hâlâ edebiyat. Benim için inanılmayacak güzellikte, inanılmayacak bir edebiyat tadı Faruk Duman'ın dil dünyası; hayvanlı, sisli, gölgeli ormanı; her eserinde bizi davet ettiği bütün bu kuytuların içerisinde, okuduğumuz bunca hikâyenin arasında yazara teşekkür etmekten, herkese eseri önermekten başka bir şey elimden gelmiyor...