Yaren, Güneş Yine Doğar'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Puan vermedi

Öncelikle bu kitabı okuma sebebimi söylemek istiyorum. Okuma sebebim kitabın eski olması ve içindeki o sarı sayfalarıydı. Böyle eski kitapları çok severim ben. Bu kitap 1971 basımıydı. Kırk beş yıllık bir kitap... Tabi ki eski olduğu için birçok yazım hatası vardı ama böylesine hatıra dolu eski bir kitabın bu hatalarını her türlü affederim.
Girişte Hemingway 'i anlatıyordu çeviren kişi. O kadar övüyordu ki! Fakat överken şunu da diyordu "Hemingway ilk okunuşta anlanmaz. Birkaç kez okuyunca onu anlayabilirsiniz." Gerçekten de öyleymiş ki bana klasik bir roman gibi geldi. Ben yazarları anlamaya karşı büyük bir ilgi besliyorum. Bu yüzden tekrar okuyacağı illerdeki zamanlarda.
Hemingway, maceracı bir insanmış. Sürekli bir yerleri gezermiş. Durağan ve her günü aynı olan bir hayat ona ters geldiği için şeker hastası olunca ve doktor sıkı bir perhiz verince maceracı ruhu bunu kabul etmemiş ve intihar etmiş. Bu gezgin ve maceracı ruh romana çok güzel işlenmiş. Romanı okurken keşke bende böyle farklı ülkeleri gezsem demedim değil :))
Güneş Yine Doğar, bana bizim kültürümüzün diğer kültürlerden ne kadar farkı olduğunu gösterdi. Bunu kötü ya da iyi anlamda söylemiyorum. Kendi kültürümüz üzerine kurduğumuz bir dünya var ve ben bu dünyada yaşadığımı fark ettim. Bu farklı kültürü çok garipsedim. Mesela abartmadan söylüyorum. Sürekli şarap içiyorlar. Her sayfada şarap ya da likör kelimesi geçiyordu. Yazar kitabı kendi yaşadığı olaylardan yazmış. Yani böyle bir hayatları var demek ki. Sonra başka bir şeyi daha gördüm. Restoranlarda dine göre sıra veriliyordu. Şu zamanda Avrupa da var mı bilmiyorum ama eskiden varmış. Demek ki onlarda kendilerini içten içe ayırıyorlar. Romanda çizilen kadın portresi ise çok farklı geldi bana. Gezgin, macera delisi ve ne istediğini bilmeyen bir Brett... Açıkçası bu gamsız karakteri maymun iştahlı olması sebebiyle pek sevemedim. Uzun lafın kısası okursanız bir şey kaybetmezsiniz ve doğanın tasvir edilişine hayran kalırsınız. Güzel bir kitaptı.

N, Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'yi inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 11 günde · 8/10 puan

Polisiyeden ziyade Tarlabaşı'nın vizyonu, ırkçılık, gezi parkı olayları, azınlıkları, mafya babaları, kadınları, çareşizleri ve sokak çocukları gibi konulara da değinmiş yazar. Dili gayet açık, akıcı fakat bana yine de kitap biraz uzun geldi. Daha önce hep kısa polisiye romanları okuduğumdan mıdır ne?

Kenan AYDIN, Yabani Manolyalar'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Nihayet Yazar Ahmet Altanın Beklediğim Kitabı Geçen Cuma Günü Everest yayınları Tarafından Raflarda yerini Aldı ve Bende Bunu öğrenir öğrenmez Gidip Hemen Aldım.ve Hemen Zaman Kaybetmeden istinaden Okudum.Kitap Denemelerden oluşuyor.Yani Bir Bakıma Hayattan Skeçler Diyebilirim.Beklentilerimin üstünde Bir kitap çıktı.Herkezin Okumasını Tavsiye Ederim.

Semra Aslan, bir alıntı ekledi.
4 saat önce

Erkek yazarlar evvela "yazar" olarak algılanırlar, sonra "erkek".
Kadın yazarlar ise evvela "kadın", sonra "yazar".

Siyah Süt, Elif Şafak (Sayfa 56)Siyah Süt, Elif Şafak (Sayfa 56)
Gulan, Aeden'i inceledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 7/10 puan

Fi - Çi- Pi üçlemesinden tanıyoruz Azra'yı. Orada da kurgu da boşluklar vardı, Aeden romanın da da kurguda eksiklikler gördüm. Her bölümün başında o bölümün içersinden alıntı yaparak düzenlenmiş olması da gereksiz olmuş ayrıca.

Daha çok bilim-kurgu tadında bir şeyler yakalamaya çalışmış yazar, başarılı da olmuş diyebilirim, gerçek bir emek harcadığı açık. İçinde yaşadığımız dünyanın bildiğimiz çirkinliklerini bir de Azra dile getirmiş. İşlediği konular evrensel bazda çoğumuzun bildiği canlı türlerinin yaşamsal süistimaline odaklı. Hayvanlar üzerinde uygulanan vahşet, doğa katliamları, çocuk istismarları, kısacası hayat istismarları ana konusu diyebiliriz. Bildiğimiz acılar, yaralar, çaresizliklerimiz yani. Bunun dışında her kitabı / filmi daha çekici kılmak için içine konulan aşk da cabası.



Aeden kitabı zaten farkındalığında olanlara bir şey katar mı derseniz, pek sanmıyorum ama yine de belki daha genç , sistemin farkında olmayıp dahil olan kuşağın kulağına su kaçırıp rahatsızlık duymalarını sağlayabilir. Bir nebze de olsa rahatsızlık yaratabilmek oldukça iyi bir şeydir.

Zaman zaman Alman Edebiyatı'na dönüş yapar, nasıl geçip gittiğini anlamadığım saatlerin içine dalarım. Felsefe ile karışmış cümlelerin derinliğinde kendimi kaybederim. Hesse'nin içe yolculuğunu, Kafka'nın ucube dünyasını, Nietzsche'nin anlaması zor cümlelerini ayrı ayrı severim. Alman Edebiyatı'nı neden bu kadar seviyorum diye düşünürüm hep, hemen ardından karşıma yeni bir Alman yazar çıkar ve bu sorunun cevabını en güzel şekilde verir. Böll Almanya'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri kesinlikle.

Eser, İkinci Dünya Savaşı Almanyasını anlatıyor ve maddi imkansızlıklar içinde yaşamaya çalışan bir ailenin durumunu gözler önüne seriyor. Kitaptaki bölümlerin yarısı Fred adındaki erkek karakterin, diğer yarısı da Keate adındaki kadın karakterin cümlelerinden oluşuyor. Olaylara bir erkeğin gözünden, ardından bir kadının gözünden bakmak okuru en çok etkileyen kısımlardan biri sanırım.

Böll'ün cümlelerinin güzelliğini daha ilk sayfalarda fark ediyor insan ve bu cümlelerin betimlediği sokaklarda geziniyor. Fred'in istemeye istemeye, karısıyla buluşmak için, bir başkasından borç istemesi esnasında suratı kızarıyor okurun, o adamın karşısında boynu bükülüyor, Keate'nin defalarca silse de geçmeyen kireç lekesi sinirlerini zıplatıyor. Ya o çocuklar... Bu kadar az bahsedilmesine karşın bu denli etkileyebilecek karakterler bulmak çok zordur. Fred'in yoksulluklarına kızıp çocuklarını dövmesi ve sonrasında bunu bir daha yapmamak için evini terk etmesi, kendine kızması, onlara vuran ellerini kırmak istemesi... Kızaran gözlerle okunan sayfalarda yoksulluğa savrulan küfürler... Babalar çocuklarını durduk yere dövmez, onları buna zorlayan şartlar vardır çünkü baba dik durmalıdır, ağlamamalıdır, her ne olursa olsun evini geçindirmelidir, baba kutsaldır, üstündeki yük ağırdır. Aslında babalara dokunsan ağlarlar, onlar için çocukları, bırakın dövülmeyi, üzerine toz düşmesini hak etmeyen canlılardır. Babaların işi zordur, onlar çocuklarını dövdükleri için aylarca kendini affetmeyen kişilerdir, zordur baba olmak.

Okur, Fred'in iç hesaplaşmalarını okurken ezilir, iki büklüm olur, yanına gidip omzuna elini koymak ister. Ama onun, son parasıyla kumar oynayıp, içki içmesine kızar ve bir anda ona karşı derin bir nefret besler. Bırak şu kadehi, defol git çocuklarının yanına, sarıl onlara demek ister, Fred de öyle ister şüphesiz...

Keate'in çaresizliği karşısında boğulur okur, onun bit ısırığından dolayı ölen iki çocuğuna ağlar, geride kalan iki çocuğunu bağrına basar ve onlara cebinden bir çikolata ya da şekerleme çıkartıp vermek ister. Bağrışmalar esnasında çocukların kulaklarını tıkamak, onları güldürmek ister okur ama ,kitap bu, yapamaz, yapamadıkça çıldırır, sayfaları hırpalar... Keate... Onun bölümleri insanı daha da sarıyor ve sayfaların hiç bitmesini istemiyorsunuz.

Bu ne güzel bir kitaptı böyle... Son zamanlarda okuduğum en iyi eserdi. Fred'i, Keate'i, onların çocuklarını, gezdikleri lunaparkı, salak çocuğu ve ablasını, kaldıkları hoteli, hırpane sokakları, savaş sonrası insanların hallerini okumak beni inanılmaz hüzünlendirdi.

Böll'ün cümlelerinin güzelliği karşısında şapka çıkardım. Savaşın insan hayatına etkilerini gördükçe şimdiki savaş çığırtkanlarına yeniden kızdım ve insanı mahvedenin savaş değil sonrası olduğunu anladım. Ölen insanın değil, yaşayan insanın ezildiği şu dünyada savaşmadan yaşanan zamanlara minnettarım.

Son olarak büyük üstat Behçet Necatigil'i bu muhteşem çevirisi bahanesiyle anmak istiyorum. Hayatlarını, başka hayatları anlamlandırmak için harcayan azınlık grubun içinde yer alan birisi. Sevgi dolu ve savaşsız bir hayat için...

Cheyenne, Doğdum'u inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Perec 2.Dünya Savaşı sırasında babasını ve Yahudi Toplama Kamplarından birinde de annesini kaybetmiş bir sosyolog, yazar. Dünya tarihinin çok önemli ve benim de ilgi alanımda olan bir kesitinde yaşanmışlıkları olduğundan, bu kitabı öne aldım. İçinde daha çok tarihi yansıtan anılar, bölümler olacağını umarak biraz da.
Ancak sadece dönemi yansıtan 2 bölüm vardı. Biri çocukluğunun geçtiği savaş sonlarındaki bir kaçış macerası. İkincisi de Cezayir Savaşı sırasında paraşütle anlamasına dair bir bölümdü.
Bunun dışında daha çok edebi yazım stratejileri, gazete makaleleri, röportajları, daha önce yazmış olduğu kitaplarından Uyuyan Adam, W, Şeyler, Yaşam Kullanma Kılavuzu hakkındaki bazı notları ve göndermeler bulunuyor.
İlginç bir son bölümü var değinmeden geçmemeli; Ölmeden önce yapması gerekenler...