Muzaffer İzgü

Muzaffer İzgü

Yazar 8.0/10 · 34 Oy · 33 kitap · 332 okunma ·  30 beğeni

Yazarın Bilgileri

  • Yazarın Adı:
    Muzaffer İzgü
  • Ünvan:
    Türk Yazar, Öğretmen
  • Doğum:
    Adana 29 Ekim 1933

Sponsorlu Bağlantı Reklamları Kapat

Yazar İstatistikleri

30 okur beğendi.
34 puanlama · 13 alıntı
2 haber · 1.054 gösterim
332 okur kitaplarını okudu.
16 okur kitaplarını okumayı planlıyor.
1 okur kitaplarını şu anda okuyor.
1 okur kitaplarını yarım bıraktı.

Muzaffer İzgü'ün Resimleri Resim Ekle

Henüz yazara ait resim eklenmedi.

Paylaş

ya da direk bağlantıyı paylaş

Muzaffer İzgü'ün Biyografisi

Muzaffer İzgü (d. 29 Ekim 1933, Adana). Türk yazar, öğretmen. Türkiye'nin en çok okunan gülmece ve çocuk kitapları yazarlarındandır. 107 kitap, 200'e yakın radyo oyunu yazmıştır. Hayatı 29 Ekim 1933 günü Adana'da doğdu, yoksul bir çocukluk geçirdi. Elazığ'ın Dişidi köyünden çalışmak üzere Adana'ya gelen ve Adana Kız Lisesi'nde hademelik yapan babasının adı Ahmet, Şam doğumlu olup Antakya'dan Adana'ya gelen annesinin adı ise Havva'dır. İzgü'nün ifadesine göre babası Adana'da ilk gecekonduyu yapan kişidir. Muzaffer İzgü; bulaşıkçılık, garsonluk, sinemalarda gazoz satıcılığı gibi işlerde çalışarak eğitimine devam etti. Üç yıllık İnönü İlkokulu'ndan sonra dördüncü sınıfı Gazipaşa İlkokulu'nda, bu okulun depremde zarar görmesi üzerine beşinci sınıfı İstiklal İlkokulu'nda okuyarak ilköğrenimini tamamladı. Öğrenimini Tepebağ Ortaokulu'nda sürdürdü. 3 yıllık ortaokulu bitirdikten sonra yatılı olarak Diyarbakır Öğretmenokulu'nda okudu. Bu okulda tanıştığı Günsel Hanım ile evlendi. İlk görev yerleri olan Silvan'da oğulları Bülent Şahin dünyaya geldi. Diyarbakır İlköğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra Silvan'da, Aydın'ın Akçakoca Köyü'nde, Cincin Köyü'nde, Aydın merkezindeki yetiştirme yurdunda, Güzelhisar İlkokulku'nda öğretmenlik yaptı. Aydın'da görev yaparken ikiz kızları Nevin ve Sevin doğdu. 11 yıllık ilkokul öğretmenliğinin ardından ortaokul öğretmenliğine geçti, Aydın Gazipaşa Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yaptı ve 1978 yılında emekli olarak öğretmenliği bıraktı, İzmir'e yerleşti. İlk yazılarını 1959 yılında Aydın'da yayımlanan Hüraydın Gazetesi'nde yayımladı. Küçük öykü ve röportajlar derleyen İzgü, 1964 yılından itibaren yazarlığını Demokrat İzmir Gazetesi'nde sürdürdü. Bu gazetedeki köşesinde her hafta bir öykü yayımladığı gibi gülmece dergisi Akbaba'da da öykülerini yayımladı. İstanbul'da çıkan Milliyet ve Akşam gazetelerinde röportajları yayınlandı. Zamanla, röportaj ve öykülerin yanı sıra tiyatro oyunu yazmaya yönelen İzgü, özel tiyatrolarda oynanan, radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yaptı. Yazdığı ilk oyun, Nejat Uygur için yazdığı İnsaniyettin'dir. İlk kitabı Gecekondu, 1970 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı, bunu 1971 yılında İlyas Efendi, 1972 yılında Halo Dayı adlı kitabı izledi. Attilâ İlhan ile tanıştıktan sonra kitaplarını Bilgi Yayınevi'nde yayımlayan İzgü'nün bu yayınevi tarafından basılan ilk kitabı Donumdaki Para (1977 ) idi. Bilgi Yayınevi, İzgü'nün 42 roman ve öykü kitabını, 73 çocuk kitabını yayımladı. Zıkkımın Kökü ile Ekmek Parası adlı eserlerinde kendi yaşam öyküsünü ortaya koydu. Zıkkımın Kökü, 1992'de filme aktarıldı.

Muzaffer İzgü'ün Kitapları Kitap Ekle

9.5/10 ·  11 Oy ·  117 Okunma
10.0/10 ·  1 Oy ·  17 Okunma
6.5/10 ·  2 Oy ·  12 Okunma

Sponsorlu Bağlantı Reklamları Kapat

13. Anneannemin Erikli Bahçesi (Anneannemin Akıl Almaz Maceraları - 5. Kitap)
0.0/10 ·  0 Oy ·  8 Okunma

Sponsorlu Bağlantı Reklamları Kapat

Sponsorlu Bağlantı Reklamları Kapat

Bütün Kitapları Göster

Muzaffer İzgü sözleri ve alıntıları Alıntı Ekle

1.

Filmin, en acıklı, en firaklı yerinde kütür kütür kabuklu hıyar yiyen duygusuz insanlar olduğu gibi elindeki dolmasını bize uzatan çok duygulu insanlar da vardı.
Ne tatlı gelirdi o dolmalar bana!.. Filmdeki baş kadın oyuncu veremin son devresinde kan kusup duruyor, ben gözlerimden şapır şapır yaş getiren zehir gibi acı biber dolmasını yiyorum.
- Vah vah, derdi kadınlar, gazozcu bile ağlıyor.
Sanki gazozcular ağlamazmış gibi...

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
2.

Bizim mutluluğumuz çok basitti. Tencerede yemeğimiz olsun, çıkında ekmeğimiz, lambada gazımız, ocakta çaydanlığımız, yeter de artardı bile...

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
3.

"Kominizim gelirse, kadınlar da çalışacak."
"Lan bizim köye gelmiş mi yoksa?"
"Anlamadım?"
"Heç, analarımız bacılarımız heç tarladan çıkmazlar da."
"Lan öyle değil, şehir avratları da çalışacaklar."
"Vah vah vah. O daracık pantolon, o boyalı gözlerle mi, vah vah vah. O dal gibi vücutlarla mı, amanın tazecik etleriynen mi? Yazzık ki ne yazzık."

Deliye Hergün Bayram, Muzaffer İzgü (Sayfa 67)
4.

Baloncuyu da, çok balonu olduğu için dünyanın en mutlu insanı sanırdım.

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
5.

- Ee hani, biz okuyup büyük adam olacaktık ya baba?
- Maşallah, olup gidersin işte oğlum. Allah'a bin şükür bıyıkların da çıktı.
Kararı, bizim bıyıklar onaylamıştı. Adam olmuştuk, artık okumaya mokumaya gerek yoktu. Bıyıklarım sağ olsun!..

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
6.

Telsizler hemen çalıştı:
“Konuk, ayı avlamak istiyormuş!”
Konuk ki ne konuk, en büyük devletin en büyüklerinden…
O büyük devletle öyle sıkı fıkıyız ki, kardeşten öte.
Ne buyurursa o büyük devlet,biz hemen yerine getiririz, bir dediklerini iki etmeyiz; babamız, ağabeyimiz gibi bir devlet işte.

Bu koskoca dost devletin, koskoca büyüğü, ayı avlamak isteyecek de biz bunun umruna bakmayacağız ha? Hem de adamın istediği ne ki, biz ki onlara neler vermişiz, üsler vermişiz, madenler vermişiz, istemiş asker bile vermişiz, şimdi adamcağız ayı avlamak istemiş, bir ayıyı çok göreceğiz ha!...
Görmeyeceğiz!...
Görmeyeceğiz de, bu ayı avlama işi gezi programında yoktu.
Hani çok içten dostlar olur ya, birden aklına gelir, isteyiverir, sizin içtenliğinize güvenerek. E, pekiyi, yabancı büyük böyle düşünmüşse, “N’olacak, benim nazımı çekerler, şunun şurasında istediğim ayı avı, gösterirler ormanı, ben de bir iki saat avlanıveririm” demişse?
İyi de ayı nerede var, hangi ormanda?

Telsizler ötüyor,telefonlar konuşuyor:
-Yabancı büyük yakın yerde olsun istiyormuş.
-Eyvah, demek Bolu ormanlarında istemiyor.
-Beyefendi, Bolu ormanlarında ayı var mı ki?
-Yahu baksana adam yakın yer istiyormuş, şimdi onu uçağa, helikoptere
bindirip taa Karadeniz ormanlarına gönderemeyiz ki!
-Hay Allah, nereden aklına esmiş ülkemizde ayı avlamak?
-Galiba çok ayı olduğu kanaatinde.
-Hıışt aman, dinleniyoruz… Evet beyefendi, anlıyorum beyefendi,
araştırma aralıksız sürüyor beyefendi. baş üstüne beyefendi.

Evet, araştırma aralıksız sürüyor. Yabancı devlet büyüğü yarın sabah gün
doğarken başlayacakmış ayı avına, dört saat süreyle avlanacakmış.
Yani sabah altıyla on arası… Bu durumda önümüzde on iki saat var.
Bu on iki saat içerisinde yabancı büyüğe uygun bir orman ve ayılar!...

Telsizin ucundan sesler dökülüyor:
“Yabancı büyük on birde bir brifingde olacaktır…”
İşte bu olmadı. Niçin olmadı? Şundan olmadı. Yabancı büyüğü hangi araç bir saat içinde ormandan alıp başkente ulaştıracak? Böyle bir araç var mı?
En yakın ormanlar gerçi Bolu ormanları, ama bakalım yabancı konuk, ormandan helikopterin kalkacağı yere gelinceye dek, sonra başkentte brifingin yapılacağı yere ulaşıncaya dek bu bir saatlik zaman yeter mi?

“Uf amma da zor iş ha!...
Bu sözü ufak tefek bir adam söyledi. Ufak tefek ama, yaptığı iş çok büyük,
tüm gezi programını uygulayan o, hem de dakikası dakikasına.
Çünkü yabancı devlet büyüğünün bir saniyesi bile değerli.
Dört saat ayı avlayacağım, demişse, bu dört saat bir dakika eksik olamaz.
Dört saatte bu iş biter, yabancı devlet büyüğü başka bir işin peşine düşer.
Gerçi bu program uygulayıcısı ufak tefek adamın buyruğunda her şey, her şeyi bir telefonla hal yol eder. Ama iş orman ve ayı olunca çok zor.
Yabancı devlet büyüğü desin ki, “Ben falanca müzeyi görmek istiyorum,” isterse program dışı olsun, isterse gece yarısı olsun, toplarsın gece yarısı müze görevlilerini, dizersin kapıya,
“Buyrun sayın konuğumuz, müze buyruğunuzda,” dersin.
Ama orman öyle mi ya, ayı öyle mi ya? Başkentin dibinde orman nerede, ayı nerede?
“Yani bu yabancı devlet büyüğünün bizimle olan içtenliği de çok fazla hani.”
Bunu kim dedi, kim?
Kim diyebilir kolay mı bu sözleri etmek? Bu çok büyük ülkenin çok büyük adamı
ayda yılda bir kez gelmiş ülkene, hem övünmelisin, hem sevinmelisin senin
konuğun oluyor diye.

Seviniyoruz, televizyonda büyükler çıkıyor,
“Yaa bakın bize kimler geldi,” diyorlar.
Televizyonun mikrofonu vatandaşa uzanıyor, vatandaş da,
“Ya ya, başka yere gitmemiş de bize gelmiş,” diyor.
E pekiyi, ufak tefek adam ne yapıyor, boş mu duruyor?
Ne boş durması, kafasını patlatırcasına, beynini yırtarcasına düşünüyor,
ne yapmalı, nasıl yapmalı?

-Acaba sayın konuk üç saat avlansa?
-Hayır olmaz, madem dört saat demiş, olmaz.
-Pekiyi, biraz daha konuk olduğu saraydan erken alınsa?
-Hayır olmaz, her şey konuğun isteğine göre düzenlenecektir.
-İyi de sabaha dek başkent yakınında bir orman düzenleyemez ki…

Bunu kim demiş? Hiç kimse.
-Arkadaşlar, akıl akıldan üstündür, bunun için bir ayı toplantısı düzenleyelim.
Çok ivedi, tarıma, turizme, içişlerine bakan bakanlıklardan birer temsilcinin
katılacağı bir toplantı yapalım. Ama çok ivedi, hemen…

Evet, öyle ya, akıl akıldan üstündür ki ne üstündür.
Toplantıya son anda yetişen eğitim bakanlığının temsilcisi,
-Efendim, sayın konuğu başkent çevresinde biraz gezdirdikten sonra orman diye hayvanat bahçesine sokalım. Bu arada hayvanat bahçesindeki ayıları da ilgililer inlerinden çıkarıp bahçeye salsınlar, yabancı büyük orada bir iki ayı vursun.
Gerçi ayılar vurulmuş olacak, ama böyle bir günde iki ayının sözümü olur.
Giden ayının yerine yenisi gelir, ama yabancı konuğu bir darıltırsak?...

-Ya beyefendi, gerçekten darıltırsak çok ayıp olur, ama yabancı konuğu aldatırsak
ayıp olmaz mı? Ya oranın hayvanat bahçesi olduğunu anlarsa?
-Efendim, ben sayın yabancı konuğun ülkesinde çok kaldım, bu ülkenin insanları
biraz şeydirler, anlamazlar.
Yani “saftırlar” mı demek istiyordu eğitim bakanlığının temsilcisi?

Bu ne küstahlık! Küstahlık ya! Anladı eğitim bakanlığının temsilcisi hemen düzeltti:
-Şey demek istedim efendim, yani işin o denli farkına varamayabilir
sayın yabancı konuk.
-Evet, dedi ufak tefek adam, “ayıları hayvanat bahçesinden ayarlamak” çok güzel bir fikir, ama av olayı hayvanat bahçesinin içinde olmaz. Bir ucundan bir ucu ne ki, küçücük yer, hemen fark eder.

Tarım bakanlığı temsilcisi,
-Beyefendi, sayın yabancı konuğa daha önceden söylenebilir, biz ulus olarak ayılara çok meraklıyızdır, bu yüzden özel ayı avlanma sahalarımız vardır, diye.
-Ama efendim, dedi ufak tefek adam; ayı avlama sahası başkentin göbeğinde
olmaz ya. Demez mi bu adam sonra, ben gördüm amma, bunlar gibi ayıya meraklı
ulus görmedim, başkentin göbeğinde ayılar oturuyor, demez mi? Hiç akla uygun değil, ama buradan yola çıkarak başka şeyler yapabiliriz.
-Evet beyefendi, dedi turizm bakanlığı temsilcisi; biz ayıları bulduktan sonra gerisi kolay, alır götürürüz ayıları Sincan Dağlarına, şurada hemen, yakıncacık, bekleriz yabancı konuğu, yabancı konuk yaklaşınca, ayı bakıcıları ayıları salarlar dağa,
o da pat küt avlar.
-Çok güzel, dedi ufak tefek adam, “Bravo!”

Ufak tefek adam yerinden kalktı, turizm bakanlığı temsilcisinin elini sıktı.
“Bu ne büyük bir buluş” diyerekten.
Saniyesinde telefon öttü:
-Aluuu, buyrun, burası hayvanat bahçesi, ben bekçi Ali.
-Kaç ayı var orada?
-Ne bileyim beyim, siz hangi ayıları sorarsınız, buradakilerini mi gerçeklerini mi?
-Sen bana müdürünü ver, müdür yardımcısını ver.
-Yok beyim yok, hepsi evlerine gittiler.

Her şey ufak tefek adamın buyruğunda değil mi? Çok değil yirmi dakika sonra hayvanat bahçesinin müdürü toplantıya katılıyordu, azıcık da içkili olarak, polis
bir içki evinden alıp getirmişti hayvanat bahçesi müdürünü. Hayvanat bahçesindeki hayvanların sayısını tam olarak bilmiyordu.
Ufak tefek adam, hayvanat bahçesi müdürünü çok kötü haşladı:
-Nasıl bahçenizdeki ayıların sayısını bilmezsiniz beyefendi?
Bir müdür ayısının sayısını bilmeli. Ne biçim müdürsünüz siz?
-Nurettin Bey bilir efendim, ayılar onun bölümünde, ayılardan o sorumlu.
Nurettin Bey değil, ayıların bakıcısı Suphi bile getirilmişti ekipler arabasıyla
on beş dakikanın içerisinde. İkisi de televizyonda o büyük aşk dizisini izlerken evlerinden alınıp getirilmişlerdi.

-Dört ayı, dedi bakıcı Suphi…
-Ne?... dedi ufak tefek adam, salt dört tane mi?
-Dört tane beyefendi, onunda ikisi hasta.
-Ne???
Ufak tefek adam saçını başını yoluyordu.
-Kala kala o koca hayvanat bahçesi iki ayıya mı kaldı?
-Öbür ikisi de çok yaşlı zaten beyefendi.
Şap diye ufak tefek adam dizine vuruverdi.
-Yani bir kamyona falan atsak, şuracıktaki Sincan Dağlarına götüremez miyiz?
Bakıcı bir şey anlamamıştı. Beş saniye içinde anlattı müdürü ona ayıların
niçin Sincan Dağlarına götürüleceğini.

-Haaa, dedi bakıcı Suphi. Sonra da, cık, etti. “Götürsek bile bu ayılar lök gibi oturdukları yerden kalkmazlar beyim. Yani neydi o yabancı adamın adı,
çok ayıp olur vallaha, demez mi sonra bana hasta ayıları getirmişler, diye.”
-Sus sen!
-Sustum beyim.

Ufak tefek adam bağırıyordu:
-Ne işe yararsınız ha siz, ne işe yararsınız?
Suphi duramadı, yine konuştu:
-Beyim, daha önceden böyle bir numara çekeceğinizi bana söyleseydiniz
ben şimdiye dek ühüüü ne ayılar…”
-Suus! Diye bağırdı ufak tefek adam, ama birden seviniverdi.
Evet, ayı oynatıcılarından sağlayabiliriz, evet, hemen, şimdi…
Şimdi içişlerinin temsilcisi hemen şimdi, anlıyor musunuz, bulabildiğinizce ayı, çok ayı, başkentte kaç ayı varsa istiyorum.
Ufak tefek adam değil, devlet be, devlet istiyordu bu ayıları.
Kocaman yabancı devletle olan ilişkilerin daha da gelişmesi ve iyileşmesi için
bu ayıları devlet istiyordu.
Pekiyi devlet istedi miydi? Ühüüü yaratırdı!...
Yarattı da…

Tastamam yirmi iki tane ayı, bakıcılarıyla birlikte bir karakolun bahçesinde hazırdı.
-A be sürecek misiniz be bizi pulis bey, ne yaptık biz be?
-E be ayıların şansıdır zaten oraya buraya sürülmek, görürsün tombul,
az sonra çıkaracaklar bizi başkent sınırlarından dışarı.
Olacak şey değil, devlet, ayılara ve ayıcılara karşı hiç bu denli insancıl yaklaşmamıştı. Bir polis çikolata dağıtıyor ayılar yesin diye. Bir polis kebap ekmek dağıtıyor
ayıcılar yesin diye.
-A be tombul, var bu işte bir iş, yoksa yarın ayılar günü mü ha?
-Yuk be, devlet büyüğümüz bizi gürmüştür düşünde…
Polis bazı ayıların ellerine tutuşturuyordu çikolataları. Ayılar çok mutlu,
çikolatalarını yiyorlar. Ayıcılar kebaplarını çiğniyorlar.

O da nesi, haydi her ayıya birer çikolata daha.
-Gerçekten gürmüştür büyüğümüz ayıları düşünde. Demiş herkese yararım dokunuyor, varsın ayılara da dokunsun, yesinler çikolataları bana dua etsinler.
-Lan Ümer, ayı bilir dua etmesini?
-Eder lan, eder.

Bir başka polis memuru açıklama yaptı:
-Arkadaşlar, bu ayılardan üçü beşi ölecek…”
Yirmi iki ayıcının yirmi ikisinin boğazında kalıverdi kebaplar…
-Ah! dedi biri. Biliyordum be zaten bu işin sonunda bir iş olduğunu,
devlet çikolata veriyorsa, bunun sonunda…
-Devlet ölen ayının parasını da verecek.
Ayıcı Yaşar:
-E verilen para çok da olsa bari pulis bey, dedi. Böyle bir ayı kolay kolay yetişmiyor
bu zamanda…
-Devlet en yüksek ücreti ödeyecek. Ayısı ölmeyenler de birer günlük para alacaklar, onlara verilen para da dolgun olacak.
Kimi anlamadı, kimi anladı. Anlayanlar, anlamayanlara anlattılar.
Ama hala anlamayan vardı:
-E be ister yabancı büyük ayı uynasın önünde, amma niye ister Sincan Dağlarında?
-Ulan salak, ayının oynamasını istemiyor, ayı avına çıkıyor. Yani adam kendini
ormanda sanacak, bu ayıları da orman ayısı…
-Hı, anladım, aldatacağız be yabancı konuğu, şimdi anladım.
Pekiyi hiç ayı oynamayacak mı?
-Çüş!...

Polis üçüncü çikolataları dağıtıyordu, bir yandan da son buyruğunu veriyordu.
-Arkadaşlar, sizler sakın ha, görünmeyeceksiniz, kayaların ardına inip saklanacaksınız. Benim öksürüğümü duyar duymaz, kimin yanına sayın büyükle yaklaşmışsak o ayısını salacak. Bana bakın, kurşun bir yerinizi sıyırsa bile ses çıkarmak, orada olduğunuzu belli etmek yok. Haydin bakalım, şimdi ayılarınızla birlikte kamyona!...
Ayılar, kamyona binerlerken bile türlü numaralarını göstererek polisten çikolata istiyorlardı. Ayıların hepsi bindirildi kamyona, ayıcılarda.

Sincan Dağlarında tüm ayıcılar ve ayılar ayrı ayrı kayaların ardına
yerleştirildikten sonra telsizler öttü:
-Her şey hazır, av alanı yirmi iki ayıyla buyruğunuzdadır!...
Helikopter Sincan Dağlarının yakınındaki bir düzlüğe indi.
Ayının biri homurdandı, yani “geliyor” dedi.
Oysa ayı demedi bunu, Ayıcı Yaşar dedi.
Başka bir ayı homurdaya homurdaya yanıt verdi. Ayıcı Yaşar çok kızdı:
-Sus be tombul, duymayacağım hem öksürüğü, hem de diyecek yabancı
konuk bu nasıl dağ ayıynan dolu, homur homur.
Paaat…
-Ayh, dedi Ayıcı Yaşar, gitti bir cancağızım ayı.
Ama homurtu yok!
-Yok be tombul, korkma, yabancı konuk tüfeğini dener.
O gün yabancı konuk bir tane bile ayı vuramadı, daha doğrusu vurmadı.
Öksürük sinyalleri zamanında mı alınmadı, yo alındı.
Pekiyi ayılar zamanında mı salınmadı, yo salındı.

Öksürük sinyalini alan ayıcı ayının burnundan zinciri çözer çözmez salıyordu ayıyı.
Ama ayı onca polisi bir arada görünce başlıyordu tefsiz mefsiz göbek atmaya.
Acaba bir çikolata daha yiyebilir miyim, diye.
Yabancı konuk belki de yaşamında ilk kez görüyordu avlayacağı ayının kıvıra kıvıra göbek atarak yaklaştığını.
-Olmaz, diyordu İngilizce, olamaz! Yahu bu sizin ayılar!...”
Öhhöööö, bir öksürük…

Haydi, bu bozayı da oynuyor. Hem de ne oynama, omuzlarını titrete titrete
yabancı konuğa yaklaşıyordu:
-Vurun sayın konuk, vurun…
-Nasıl vururum yahu, şuna bak, hayvanın bir gülmesi eksik.

Ah namussuz ayılar, hani bir tanesi göbek atmasa ya, hadi göbeği bırak, geldiği gibi çekip gitse ya, sanki onlarda avcı, düşüyorlar sayın yabancı konuğun ardına, yabancı konuk önde yirmi iki ayı ardında. Bir de ayıcı Rüstem pat diye düşmez mi sayın konuğun önüne, aştan çıkan nane çöpü gibi.
Ulan aman… Hiç ayıcı mayıcı denir mi?
-Köylü efendim, köylü, oduncu bir köylü…
-Haa, köylü… Beni tanıdın mı köylü?
Ayıcı Rüstem ne desin? Arkadan işaret ettiler.
-Hiç tanımaz olur muyum beyim. Ühüüü dünya tanıyor sizi.
Orada olanlar çok memnun oldular bu sözden, alkışladılar
ayıcı Rüstem’i köylü niyetine.

Ayılardan biri alkışı duyunca kendine sandı, iki kez üst üste yabancı konuğun
önünde tombalak attı. Yabancı konuk küçük dilini yuttu. Köylüye sordu:
-Bu sizin ayılar niçin böyle?
Rüstem yine ne söyleyeceğini bilemedi, arkadan işaret mişaret,
Rüstem sıkındı mıkındı, patlar gibi konuştu:
-Bizim ayılar sizin Amerikalıları çok severler.

Bizim Ayılar Amerikalıları Çok Sever, Muzaffer İzgü
7.

Sağımızda bir aile otururdu. İfakat'tı kadının adı. Kocası gezgin satıcıydı. Adam akşamları eve gelince, arabayı bir köşeye çeker, ondan sonra da başlardı günlük görevine. Bu görev, karısına dayak atmaktı. Öyle, odanın içinde dövmezdi karısını, sokakta, avluda, nerde yakalarsa orda. Çocuklar için bir eğlenceydi bu. Daha adam karşıdan gözükür gözükmez, çocuklar kapının önüne birikirlerdi. Adam arabayı duvarın dibine koyar, ondan sonra girişirdi karısına, Zavallı İfakat Abla da, iyiden iyiye akortlanmıştı, sessiz sessiz dayağını yer, kocasının arzusunu yerine getirdikten sonra, arabanın üzerindeki meyveleri içeriye taşımaya başlardı. Anam,
- Avradın çocuğu olmuyor da, herif ondan dövüyor, derdi.
Eh işte, çocukları olanlar bir başka türlü, olmayanlar bir başka türlü. Yine anam,
- Bu avrada da dayak amma yarıyor ha, derdi.
Gerçekten de öyleydi. Bol şalvarının altında bile diri kalçaları, yürürken tir tir titrerdi. Belki de istese şöyle bir el itişiyle yere devirebilirdi kocasını, ama ah şu saygı denen şey...
Kocaya saygı, hiçbir zaman bu kadının elini kullanmasına izin vermezdi, O el ki, kocaya kalkan el, öteki dünyada firil firil yanan bir odun olacaktı.
Sert odundan yapılmış adamlara, öteki dünyada bir şey yok muydu acaba?

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
8.

İnsan ağır yükün altına girdi miydi, ağır ağır gideceğine daha hızlı gidiyor. Belki de bu işkence bir an önce bitsin diye...

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
9.

Çünkü yarın perşembe, anamız hastaneden çıkacak. Çok bekledik o günü anamızı. Ancak ondan bir hafta sonra geldi anamız. Zaten zayıftı, geldiğinde bir deri bir kemik kalmıştı. Ama olsun, tek anamız olsun, değil bir deri bir kemikten, yalnız kemikten olsun...

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
10.

Babam,
- Soğuk almış soğuk, diyordu.
Anacığımsa kurşun döktü, belki nazar değmiştir diye. Bilmem, neremize nazar değecekti bizim? Bir kez, pek öyle akıllı çocuklar değildik, sonra yoksulun kuru ekmek tombulluğu da yoktu üzerimizde, yüzümüzde kanın zerresini bulmak için tam araç gereçli laboratuvarlar ister; iş böyle olunca neyimize nazar değecekti ki? Eh, ana bu, kuzguna yavrusu zümrütüanka görünürmüş... Kim bilir, biz de anamızın gözünde ne eşi bulunmaz, ne nazar değecek çocuklardık... Bin maşallah!..

Kurşun dökmenin bir yararı olmayınca, tüm duaları okuyup okuyup üzerime üfledi anacığım. İki gün de bu duaların etkisini bekledik durduk... Umut, ne iyi şeydi. Doktor parası, ilaç parası vermeden bir çocuğun iyileşmesi, yoksul evi için umutların en iyisiydi.

Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü
Bütün Alıntıları Göster

Muzaffer İzgü ile iligli okur yorumları Yorum Ekle

Henüz yorum eklenmedi.