• ÜMRANİYE BELEDİYESİ 16. GELENEKSEL YAĞLIBOYA RESİM YARIŞMASI BİRİNCİSİNE 12.000, İKİNCİSİNE 10.000. ÜÇÜNCÜSÜNE 8.000 TL. PARA ÖDÜLÜ VERİLECEK, MANSİYON ÖDÜLÜ İSE 2.500 TL.(SON KATILIM TARİHİ.27 MART 2020 CUMA)...

    KATILIM ŞARTLARI;
    01-Yarışmaya Seçici Kurul üyeleri ve geçmiş yıllarda Ümraniye Belediyesinin yaptığı resim yarışmalarında 1.lik ödülü alan sanatçılar, katılamazlar.
    02-Resimler, tuval üzerine “Yağlı boya veya akrilik” ile yapılmış olacaktır.
    03-Yalnızca özgün ve yayınlanmamış çalışmalar, Seçici Kurul tarafından değerlendirilecektir.
    04-Baskı resimler, değerlendirmeye alınmayacaktır.
    05-Resimlerin tuvallerinin kısa kenarı 80 cm’den küçük, uzun kenarı 120 cm’den büyük olmayacaktır.
    06-Her sanatçı, yarışmaya en çok 2 (iki) çalışması ile katılabilir.
    07-Resimler, daha önce hiçbir yarışmada ödül almamış olacaktır.
    08-Resimlerin arkasına, sanatçının adı ve soyadı. Resmin tekniği, boyutları ve fiyatını içeren10x10cm ebadında bir kağıt yapıştırılacaktır.
    09-Resimlerin üzerinde, sanatçının imzasının bulunması zorunludur.
    10-Resimle birlikte bir özgeçmiş, açık adres ve telefon numarası ve e postal adresini içeren bilgiler bir zarf içinde teslim edilecektir.
    11-Resimlerin alımı aşağıda belirtilen adreste, makbuz karşılığında olacaktır.
    12-Resimler, kargodan veya elden kabul edilecektir. Kargodan gönderilen resimlerde, gönderimden kaynaklanan hasar ve olumsuzluklardan idaremiz sorumlu değildir.
    13-Derece almayan ve sergiye katılmayan resimlerin iadesi, 31 Mart 2020 tarihinden itibaren “Alındı Makbuzu” karşılığında belirtilen yerde elden yapılacaktır. Kargo iadeleri, kurumumuz
    tarafından yapılmayacaktır.
    14-Derece alan ve sergilenmeye uygun görülen eserler, idarece belirlenen yerlerde sergilenecektir.
    15-Dereceye giren ve mansiyon alan eserler, her türlü haklarıyla birlikte Ümraniye Belediye Başkanlığına ait olacaktır.
    16-Sergi programlarından sonra, 1 ay içinde geri alınmayan eserlerden Ümraniye Belediye Başkanlığı hiçbir şekilde sorumlu tutulmayacaktır. 1 yıl içerisinde alınmayan resimler ise gerekli görüldüğünde, idaremizce kamu yararına değerlendirilecektir.
    17-Yarışmaya katılan sanatçılar, yarışma şartları ve Seçici Kurul kararlarını peşinen kabul etmiş sayılacaktır.
    18-Yarışma sonuçları, 30 Mart 2020 tarihinde açıklanacaktır.
    19-Ödül töreni tarihi, daha sonra ilan edilecektir.
    20-Son Teslim Tarihi 27 Mart 2020 Cuma, mesai bitimine kadardır.,
    21-Yarışma Konusu, ''Sanatçı Bakışı ile Türk Evleri''dir.

    ÖDÜLLER;
    Birinciye.12.000 TL.,
    İkinciye.10.000 TL.,
    Üçüncüye.8.000 TL.,
    Mansiyon.2.500 TL.

    SEÇİCİ KURUL ÜYELERİ;
    Prof.Dr.M.Hüsrev Subaşı (Fatih Sultan Mehmet Vakıf Ünv. Güzel San.Fak),
    Prof.Dr.Mehmet Özer (Marmara Ünv. Güzel San.Fak.E. Öğretim Üyesi),
    Prof.Dr.Zeki Kuşoğlu (Emekli Grafik Tas.Öğr. Üyesi-Osmanlı Medeniyeti Araştırmacısı),
    Prof.Dr.Fethiye Erbay (Boğaziçi Üniversitesi Güzel San.Öğretim Üyesi),
    Ekber Yeşilyurt (Sanat Yazarı),
    Mesut Özdemir (Ümraniye Belediye Başkan Yardımcısı),
    Kemal Süleymanoğlu (Ümraniye Belediyesi Kültür İşleri Müdürü).

    TESLİM ADRESİ;
    Ümraniye Belediyesi Kültür İşleri Müdürlüğü
    Atatürk Mahallesi, Fatih Sultan Mehmet Cad. No.63
    34761 Ümraniye-İstanbul
    Tel.0-216-4435600/1196-1137
    E Posta.kultur@umraniye.bel.tr
    Web Sitesi.http://www.umraniye.bel.tr
  • Bil ki beden organlarından her biri ya sıcak tabiatlı ya da soğuk tabiatlıdır. Sıcak tabiatlı olduğu zaman bu sıcaklık ya mutedil ya da değildir. Eğer hararet mutedil olursa bu kemali ifade eder. Eğer hararet fazla ise bu durum bozukluğu ifade eder. Eğer organımız soğuk tabiatlı ise, soğukluğun az olması işlev noksanlığına, fazla olması durgunluğa delalet eder.

    Bu öncülleri anladıysan bize düşen görev, mizaç alametlerini zikretmemizdir. Bunların bilinmesiyle, itidal ve bozukluğun nerede nasıl gerçekleştiğini anlarız.

    Sıcak tabiatlı bedenin alametleri

    Sıcak tabiatlı kişi ruhi fiiller yönünden ele alınırsa zeki, acele konuşan ve seri hareket eden diye tasvir olunabilir. Hayvani fiiller yönünden, öfkeli, cesur, saldırgan, nefesi ve nabzı hızlı atan, yüksek sesli biridir. Şekli güçler yönünden, uzuvları kuvvetli, göğsü geniş, damarları geniş olur. Doğurganlık gücüne bakıldığında cinsî münasebeti uzun ve yoğundur. Gelişme gücü yönünden, orta cüsseli, hızlı hazmedici, etli, az yağlı ve kırmızı renkli olur. Bedenden dışarı bir şeyler çıkarma (dafi’a) kabiliyetine bakıldığında onun gayet tüylü ve umumiyetle siyah saçlı olduğu söylenebilir. Bu adam bir şeye dokunduğu zaman onu hemen ısıtır. Sıcak bir gıda veya ilaç aldığı zaman suratı ısınır ve süratle soğutuculardan faydalanmak ister. Aşırı hareket anında kuvveti düşer; çünkü harareti normalden daha hızlı artar. Hararetin yükselmesi de kuvvetin düşmesine sebep olur.

    Soğuk tabiatlı bedenin alametleri

    Soğuk bedenin alametleri yukarıda zikrettiğimiz şeylerin zıttıdır. Bu adam ruhi ve akli eylemler yönünden kısırdır; kavrayışı zayıftır, zihni ağır işler, lisanı ve hareketleri de çok yavaştır.

    Hayvanî fiiller yönünden, yüreksiz, korkaktır; nabzı ve nefesi zayıftır. Şekil kuvveti yönünden uzuvları zayıf, kan damarları dardır. Doğurma kuvveti yönünden ele alırsak şehvetinin az olduğunu söyleyebiliriz. Gelişme kuvveti yönünden, bakıldığında ağır büyüdüğü yavaş geliştiği göze çarpar. Gıda kuvveti yönünden baktığımızda, yavaş hazmedici, az etli, soluk renkli olduğu gözlemlenir. Eğer soğuk tabiatı aşırı ise bulanık renklidir. Vücudundan bir şeyler çıkarma (dafi’a) kuvveti yönünden baktığımızda onun saçlarının seyrek ve düz olduğunu söyleriz. Bu adam dokunduğu pek çok şeyi soğuk hisseder; havadan sudan, ilaçlardan ve soğuk gıdalardan derhal etkilenir.

    Bk.https://gezgindergi.wordpress.com/...-kiyafeti-midir/amp/
  • Bir de böyle yansın canımız.

    27 aralık 03.40
  • Okumak...
    Ne nefes almaktır ne de özgürlük...
    Okumak okumaktır.
    Okumak, sayfalar arasında yolculuk ederken kimi zaman satır aralarında dinlenmek kimi zaman da harflerin arasına saklanmaktır.
    Okumak...
    Okumak başlı başına bir baş kaldırış, yeniliğe, yenilenmeye adım atıştır.
    Okumak...
    Okumak hayatı farklı farklı şekilde iki kapak arasında yaşamaktır. Zira özgürsen sayfalar arasında özgürce dolaşır ruhaniyetine göre nasiplenirsin satırlardan. Ve gönül huzuruyla nefes alabiliyorsan her kelimeyi okurken o kelimeye kendince yeni bir mana katar bambaşka anlamlara büründürürsün.
    Okumak...
    Okumak niyettir aslında. Yüreğinde ne varsa onu yaşarsın harfler dünyasında...

    Gönül huzuruyla nefes aldığınız tüm benliğinizle özgür olduğunuz bir yaşam diliyorum herkese.

    Ve sevgiyle diyorum ki okuyun, okumaktan vazgeçmeyin. Okutmaktan, kitap önerilerinde bulunmaktan ve okumanın kattığı güzellikleri, deneyimleri paylaşmaktan vazgeçmeyin.Zira bazı şeyler paylaştıkça çoğalır. Tıpkı sevgi ve tebessüm gibi...

    En sonunda ise okumanın yüreğimize kondurduğu efsun tüm dünyayı sarsın.
    Tüm çocuklar tok karınlarıyla ağız dolusu gülsün.
    Savaşın adı tarihe karışsın, barış dolu bir dünya olsun.
    Hastalıklar birer birer ruhumuzdan ve bedenimizden dökülsün.
    Sağlıkla şükür ve tefekkür içinde yaşayalım.

    Okumaktan ve iyilik dolu bir yürekle tüm kötülüklerle mücadele etmekten vazgeçmeyin... Vazgeçmeyelim...

    Selam ve dua ile.
  • OMELAS’I BIRAKIP GİDENLER

    Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

    Ursula K. Le Guin

    https://sessiziz.wordpress.com/...si-birakip-gidenler/
  • – “Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum.” Bu sözler, sosyalizm ve kadın özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir bütün olduğunu söyleyen Clara Zetkin’e ait. Nazilerin karanlığı yaşatacağı Almanya’da dünyaya gelen Clara, hiçbir dönem revizyonist politikalara tamah etmeyerek, sosyalist ve feminist mücadelenin köklerini saldı dünyaya.

    Clara Zetkin 5 Temmuz 1857’de Almanya’nın Saksonya eyaletinde dünyaya geldi.

    Temel eğitimini yaşadıkları köyde babasından alan Clara, ardından Kız Öğretmen Okulu’nda eğitim gördü.

    Burada İngilizce, İtalyanca ve Fransızca öğrenen Clara aynı zamanda Fransız Devrimi sonrası yazarları okuyup, fikirlerini incelemeye başladı.

    Yıllar sonra ise Papa’ya karşı ayaklandıkları için ateşe atılarak yakılan insanların anlatıldığı bir hikâye okuduğunu ve bundan çok etkilendiğini söyledi.

    Bu hikayenin kendisinde yarattığı etkiyi de şöyle anlattı: “O kitaplardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim.”



    Clara’nın eğitim gördüğü okulun yöneticiliğini dönemin önemli kadın hakları savunucularından Auguste Schmidt üstleniyordu. Bu içinde bulunduğu çevre Clara’nın düşüncelerinin şekillenmesinde etkili oldu. Lakin Schmidt ve içinde bulunduğu kadın hareketi mevcut sistem içerisinde kadınların erkekler ile aynı haklara sahip olmasını talep ediyordu. Clara bu noktada onlardan farklı düşündüğünü fark etti. O hem erkek egemen sistemi hem de burjuvaziyi reddediyordu. Ve mevcut sistem içerisinde kadınların tam anlamıyla özgürleşmesi mümkün değildi. Bu gerçeklikle yoğurdu politik bilincini.

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ekonomik sömürünün bir sonucu olarak gören Clara, bir konuşmasında şunları söyledi:

    “Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler… Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür.”

    Clara burada Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile ilişki kurmaya başladı ve aynı zamanda Rusyalı devrimcilerle de tanıştı. Bunlardan biri de hayatını birleştireceği Ossip Zetkin’di.

    Savaş karşıtı görüşlerinden dolayı defalarca tutuklandı.

    Sosyalist ve kadın hareketinin bir öznesi haline gelen Clara, Otto von Bismarck’ın 1878`de sosyalist faaliyetleri yasaklayan bir yasa çıkarması üzerine, 1882’de Zürih’e, daha sonra da Paris’e gitmek zorunda kaldı.

    Paris sürgünü
    Clara, Paris’te Ossip ile resmi olarak evlenmedi ancak ölene kadar beraber oldular. Çiftin biri 1883, diğeri 1885 yıllarında olmak üzere Maksim ve Kostya isminde iki oğlu dünyaya geldi. Ancak burada yoksulluk içinde yaşıyorlardı.

    Bir süre sonra tüberküloz hastalığına yakalanan Clara, Almanya’ya ailesinin yanına döndü. İyileştikten sonra ise Paris’e geri döndü.

    Clara çocukları ile
    Clara burada sadece Rus, Alman ve Fransız sosyalistleriyle değil, İspanya, İtalya, Avusturya ve İngiltere sosyalistleriyle de temas kurdu. Bu dönemde Clara, uluslararası emek hareketi hakkında geniş bilgi birikimine sahip oldu.

    1891den 1917ye kadar SDP`nin kadın gazetesi ‘Eşitlik’in editörlüğünü yapan Clara, gazetenin tepeden tırnağa her köşesine emeğini akıttı.

    Sosyalizm ve kadın
    Lenin ve Rosa Luxemburg ile dost olan Clara, Lenin ile 1920’de “Kadın Sorunu” üzerine bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme notları Lenin’in kaleme aldığı kitapta okuyucu ile de buluştu.

    Clara, Rosa ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’na karşı ilk Uluslararası Kadın Konferansı’nı düzenledi.

    Almanya’daki sendikaları uluslararası örgütlerle ilişkilendirmeye ve yüzlerce konuşmaya ek olarak grev fonları düzenlemeye yardımcı oldu.

    Kadın işçilerin sorunlarını diledi, onlarla birlikte bir mücadele ağı ördü.

    Clara topluluk önünde konuşmaktan çekiniyordu o zamanlar. Dünya üzerindeki birçok kadının yaşadığı çekimserlik gibi. Kendini keşfi ve güveniyle birlikte attı bu korkuyu üzerinden ve başladı anlatmaya kadınların derdini, önce yoldaşlarına sonra tüm dünyaya…



    1910’da Kopenhag’da yapılan ikinci konferansta Clara, Sosyalist Enternasyonal’in 1 Mayıs Uluslararası İşçi Bayramı’nı nasıl yaptığıyla ilgili referans verdi ve işçi sınıfı kadınları tarafından organize edilen militan gösterilerden ilham aldığını söyledi.

    Clara, 1889’da Paris’teki İkinci Uluslararası Kongreye katılan sekiz kadın delegeden biriydi. Ve burada kurucu kongrede kadın hakkındaki görüşlerini sundu.

    8 Mart’ın doğuşu

    27 Ağustos 1910’ta düzenlenen 2. Enternasyonel’e bağlı kadın toplantısında Clara Zetkin, dokuma fabrikası yangınında ölen işçi kadınlar anısına 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve bu öneri oy birliği ile kabul edildi.

    Kadınların sosyalist bir harekette dahi erkek egemenliğine karşı mücadele etmek zorunda kaldığını çok iyi bilen Clara, bunu şu sözlerle anlattı:

    “Erkeğin desteği olmadan. Evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir… Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar. Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar.”

    Bir devrim savaşçısı
    Clara, Birinci Dünya Savaşı başladığında SPD’nin Almanya’nın emperyalist tutumunu ve askeri faaliyetlerini kınamasını istedi. Parti hükümeti desteklemek için oy kullandığında Clara editör olarak görev aldığı gazetede bir yazı kaleme aldı. Ardından Parti tarafından bu görevinden alındı. Bunun üzerine kendisi gibi düşünenlerle birlikte SPD’den ayrıldı.

    Revizyonist bir çizgi izlemeye başlayan SPD ile yolunu ayıran Clara, Rosa Luxsemburg ile beraber ilerde Almanya Komünist Partisi’ne dönüşecek Sprataküs Birliği’nin kurulmasında rol oynadı ve mücadelesini burada sürdürdü.

    Clara ile Rosa
    Siyasi faaliyetleri aktif bir biçimde devam ederken Clara, 1889 yılında hayat arkadaşı Ossip Zetkin’i kaybetti.

    Ossip’in ardından bir arkadaşına yazdığı mektupta yaşadığı üzüntüyü ve bununla nasıl mücadele ettiğini şu sözlerle anlattı:

    “Sanki benim hayatım da durmuştu. O zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde.”

    Clara, erkeklerden daha düşük ücretler ile çalıştırılan kadın işçiler için de mücadele etmiş, bu sonucun kapitalizm ile ilişkisini şöyle açıklamıştı:

    “Kadın işçiliğini özellikle kapitalistlere çekici kılan şey, yalnızca düşük fiyatı değil, aynı zamanda kadınların daha fazla boyun eğmesiydi. Kapitalistler, aşağıdaki iki faktör üzerinde spekülasyonlar yaptılar: Kadın işçinin mümkün olduğu kadar kötü bir şekilde ödenmesi ve kadın işçilerinin rekabetinin mümkün olduğu kadar erkek işçi ücretlerinin düşürülmesi için kullanılması gerektiği gibi, kapitalistler de çocuk işçiliğini kadın ücretlerini ve makinelerin işlerini baskı altına almak için kullanıyorlar.”

    Clara 1899’da ressam Georg Friedrich Zundel ile evlendi. I. Dünya Savaşı sırasında parçalanmaya başlayan evlilik 1927’de boşanma ile sonuçlandı.

    Sovyetler’de yeni hayat


    Alman Komünist Partisi’nin yasaklanmasını takiben, 1933 yılının Şubat ayında Rusya Parlamento binasının yakılmasının (Reichstag Yangını olarak bilinir) ardından, Clara Sovyetler Birliği’ne taşındı.

    Clara burada kurduğu yeni hayatına dair hissettiklerini şu sözlerle anlatıyordu:

    “Her şey beni Rusya’ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum.”

    1932’de partinin en eski üyesi olan Clara Meclis’te Hitler’e ve Almanya’da Nazizmin yükselişine karşı konuşmalar yaptı.

    Uluslararası devrim ve kadın özgürlük hareketinin bir simgesi haline gelen Clara, faşist ideolojinim tüm sınıf çelişkilerinin ve sınıf çıkarlarının üzerinde ulus ve devleti yükselttiğini vurguladı.

    Clara bu konuşmasından 1 yıl sonra kalp krizi geçirerek Rusya’da yaşamını yitirdi.

    Clara’nın öncülük ettiği 8 Mart olmak üzere kadınların üzerindeki etkisi hala devam ediyor, hem de Almanya’dan Orta Doğu’ya değin.

    https://gazetekarinca.com/...minist-clara-zetkin/