• BEKLEMEKTEYİM
    Böyle nere kadar gidecek bilmem
    Yıllardır vuslatı beklemekteyim
    Gönül daha neler tadacak bilmem
    Derdim üstüne dert eklemekteyim

    Her sitem, her isyan çığır açıyor
    Varlığım yokluğa dogru uçuyor
    Kirlenmiş günlerim illet saçıyor
    Hayat sabunuyla paklamaktayım.

    Kuru bahaneler boynumu büker
    Hasreti her gece içime çöker
    Neyi var neyi yok ortaya döker
    Sadece adını saklamaktayım.

    Çığ gibi umudum kaldı elimde
    Zaman ve mesafe engel yolumda
    Her çile nakarat olur dilimde
    Bir söze bin anlam yüklemekteyim.

    Kimse bilmez ama Uğur bir yasta
    Ser verir sır vermez düşmana dosta
    Bedeni yaralı yüreği hasta
    Ömrüm son düzlükte teklemekteyim.
    25-07-2018
    Uğur UKUT
  • SAZAN SARMALI
    Osman Başıbüyük
    07.03.2019
    OdaTV

    Soğuk Savaş döneminde ABD’nin izlediği stratejinin 3 ana ayağı vardı:

    1) Dünya petrol ticaretini kontrol etmek,

    2) Komünist olmayan ülkelerin silah pazarına hâkim olmak,

    3) Dünya tarımsal üretimi üzerindeegemenlik kurmak[1].

    Aslında bugün de değişen pek bir şey yok. Sadece stratejinin üçüncü ayağı diğerlerine göre daha ön plana çıkmış durumda.

    Mesela, Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi silahla falan diz çöktüremezsiniz; ama midesinden yakalarsanız, burnuna halka takılmış ayı gibi oynatmanız mümkün olur.

    ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” şeklinde bir cümle sarf etmişti. Bu cümlenin ne anlama geldiğini ne yazık ki hâlâ anlayamayan siyasetçilerimiz var. Oysa ki Atatürk; “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. MİLLİ EKONOMİNİN TEMELİ ZİRAATTIR. Köylü milletin efendisidir.” diyerek, çok önceden bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştı. Bizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü anlatabilmek için yaşanmış örneklere bakalım.

    YEŞİL DEVRİM VE AFRİKA

    2’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı, savaşan ülkeleri tarımsal üretimini artırmaya yönlendirdi. Bu konuda başı çeken hiç kuşkusuz ABD idi. Yeşil Devrim olarak adlandırılan 1950-70 yılları arasında ABD, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojileri tarımda kullanmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, ülkede zamanla küçük ölçekli çiftçilik kayboldu, endüstriyel tarıma geçildi. Bu dönemde dünya tarımsal üretimini kontrol etme, ABD kapitalizminin jeopolitik stratejisinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu süreci Avrupada yakından takip etti.

    1970’li yıllarda petrol fiyatları hızla tırmanırken aynı paralelde tahıl fiyatları da 3-4 katına çıkıyordu. Kendi ihtiyacının çok çok üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşan ABD, bu sayede Dünyada tahıl arzını ve fiyatını kontrol eden tek ülke haline geldi[2]. Kissinger’ın istediği şey hayata geçiyordu.

    Gelişmekte olan ülkelerin, geniş topraklar üzerinde, çok büyük üretim kapasitene sahip tarımsal işletmeleri kuracak ekonomik güçleri yoktu. Üstelik buralarda yapılacak üretimi destekleyecek, makine, kimyasal ilaç ve gübre ile ıslah edilmiş tohum teknolojilerinden de yoksundular. Bu sebeple dünyada yaşanan acımasız tarımsal rekabetin giderek gerisinde kalarak, her geçen yıl daha az üretir hale geldiler ve sonunda halklarını doyuramayacak duruma düştüler. Bunun bir sonucu olarak da gıda temini için, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve küresel piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Borçlarını ödeyecek üretim kapasitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarından, zamanla faiz sarmalında tekrar sömürgeleştiler. Zaten planlanan da buydu[3].

    Bahse konu dönemde Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını daha yeni kazanmıştı. Bu ülkeler, 1960’lı yıllarda gıda konusunda sadece kendi kendilerine yetecek üretime sahip değil aynı zamanda net tarımsal ürün ihracatçısıydılar. Fakat Yeşil Devrim’in yaşandığı yıllarda tarımsal üretim teknolojisinin gerisinde kaldıkları için bugün Afrika kıtası yiyeceğinin %25’ini ithal eder hale geldi. Kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamı gıda ithalatçısı. Kıtlık ve açlık ve bu sebeple çıkan politik krizler, Afrika için olağan bir durum halini aldı[4]. Bu durum bir tesadüf değildi.

    Afrika’nın yaşadığı gıda krizinin iç savaşlar ve salgın hastalıklar gibi birçok nedeni var. Ancak asıl neden, devlet kontrolü ve desteğinin tarımdan safha safha çekilmiş olmasıdır. Devleti tarımın dışına iten mekanizma ise hiç kuşkusuz Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu kuruluşlar, dış borçların geri çevrilmesine yardımcı olma görüntüsünde, devletin tarımdan desteğini çekmesini sağlayarak, tam tersi yönde ülkeleri borç sarmalına mahkûm ederek, yeniden yarı sömürge olmalarını sağlamıştır[5].

    TARIMSAL ÜRETİM KÜRESEL ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELDİ

    ABD tarım bakanı John Block, 1986’da Uruguay’da yapılan tarımla ilgili bir toplantıda; “ülkelerin kendi kendini beslemeye yetmesi fikrinin artık çağ dışı kaldığını” söyleyerek katılımcıları, gıda güvenliklerini ABD’den çok daha ucuza ithal edebilecekleri tarım ürünleriyle sağlayabileceklerine inandırmaya çalışıyordu[6]. Bu sözlere inanan Venezüella’nın başına neler geldiğini birazdan anlatacağız. Bu arada John Block, o yıllarda ABD’nin tarım ürünlerini nasıl bu kadar ucuza mal ettiği konusunda hiçbir bilgi vermiyordu. Washington, Dünya Ticaret Örgütü’nün kaldırılmasını dikte ettiği tarımsal destekleri (sübvansiyon), kendi çiftçisi için her sene giderek attırmaktaydı[7] ve aynı zamanda tarım araştırmalarına inanılmaz destekler veriliyordu. Böylece tarımda gen devrimi yaşandı.

    Bugün geldiğimiz noktada, Monsanto, Bayer, Cargil gibi büyük şirketler, neyin yenileceğine, nasıl üretileceğine ve nasıl işleneceğine karar verir hale geldi. Bu şirketler tohumdan tabaktaki yemeğe kadar tüm gıda zincirini kontrol etmeyi amaçlıyor.

    Çiftçilerin binlerce yıl tecrübeyle elde ettikleri tohumlar çalındı. Çiftçi, kimyasal yöntemlerle üretilen, genetiğiyle oynanmış ilaç ve besin bağımlısı, hibrit tohumlara mahkûm edildi. Büyük şirketlerin tekellerinde topladıkları tohum sertifikaları, çiftçiler arasındaki tohum ticaretini neredeyse bitirdi[8]. Bu tohumlar, tek bir seferlik ürün verdiği için, çiftçiler her yıl bu şirketlerini kapısını tekrar çalmak zorunda. Aynı zamanda ülkeler, vaat edilen verimliliği sürdürebilmek için yine bu şirketlerin ürettiği pestisit ve herbisit gibi ilaçlarla, kimyasal gübrelere döviz ödemek zorunda. Bütün bunlara çiftçinin kullandığı tarım makinaları ve onların yaktığı mazotu da eklerseniz, tarım üretiminin ne kadar çok dış girdiye bağımlı olduğunu görürsünüz. Gelişmekte olan ülkeler ara malı girdisi olmadan tarımsal üretim yapamaz hale geldi.

    VENEZUELLA ÖRNEĞİ

    Hugo Chavez, 1998 yılında iktidara gelirken, ülkenin petrol gelirlerini fakir halk ile paylaşacağını ve gıda güvenliğini garanti altına alacağı vaatlerinde bulunmuştu. Sosyalist programını finanse etmek için petrol gelirinden başka kaynağı yoktu. Petrolü devletleştirerek ana gelir kaynağı kontrol altına aldı. Takiben yüzlerce özel şirketi ve yüzbinlerce dönümlük araziyi devletleştirerek ülkedeki servet dağılımını dengelemek istedi. Fakat el konulan varlıklar tecrübesiz ellerde çok kötü yönetildi için yerel tarımsal üretim giderek azalmaya başladı. Bu durum pek önemsenmedi;“paramız var ki, ithal ediyoruz” diyerek ithalata dayalı bir düzen kuruldu. İthal edilen tarım ürünleri üzerinden sübvansiyon yapılarak fakir halkın gıdaya daha ucuza ulaşması sağlandı. Doğal olarak ithalat, ülkedeki tarımsal üretimi daha da baskı altına aldı. 2003 yılında döviz alım satımının devlet tekeline alınmasıyla birlikte birçok şirket üretime devam edebilmek için gerekli olan aramalı ve ekipmanları ithal edemez oldu. Bu durum tarımsal üretimi ciddi ölçüde baltaladı[9].

    Halefi Nicolas Maduro döneminde petrol fiyatları düşmeye başlayınca, bütçede ciddi açıklar vermeye başladı. 2014 yılında Amerikan ambargosuyla birlikte petrolden akan para iyice kesilince Maduro döviz yokluğundan gıda ithalatını kesmek zorunda kaldı. Bu sefer de gıda fiyatları yükselmeye başladı. Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, Maduro’nun iktidarını tehdit ediyordu. Maduro, çare olarak fiyatları makul seviyede tutmak adına üretimi sübvanse etmeden, fiyatları düşük tutmak için kanuni düzenlemeler yapma yoluna gitti. Yeni yasalarla gıda ürünlerinin üretimi, dağıtımı (tanzim satış) ve fiyatlandırılması düzenlendi. Hükümetin gıda sorununa çözüm diye geliştirdiği yöntemler tam tersine yerel tarım üretimini daha da azalttı. Bu düzenlemeler birçok şirketi kâr edemez hale getirdi. Sonuç olarak; şirketlerin üretimi durdurmak zorunda kalması, gıda krizine yol açtı[10]. Artık halk ancak tanzim satış merkezlerinden, Maduro taraftarlarının kontrolünde dağıtılan ucuz gıdaya ulaşabiliyor. Maduro karşıtı gösterilere katılırsanız aç kalmak garanti! ....

    Normalde gıda ithalatının durması birçok ülkede çiftçi için büyük fırsattır. Venezüella’da bir çiftçinin ihtiyacı olan, verimli toprak, su, güneş ve dünyanın en ucuz yakıtı var. Ama çiftçi üretemiyor. Niçin? İnsanlar uzun gıda kuyruklarında saatlerce sıra bekliyor; çöpleri karıştırarak beslenmeye çalışanlar var. Acaba neden? Çünkü çiftçinin elinde yerli tohum kalmamış; hibrit tohum ithal edecek para yok; tohum bulsalar kimyasal ilaç ve gübrelere ulaşamıyorlar. Bozulan biçerdöverin parçası bulunamıyor, bulunsa bile parasını ödemek zor. Köylerde çalışacak insan gücü kalmamış. İşin özü tarımsal üretim zinciri kırılmış.

    Ülkede insanlar ortalama 11 kg zayıflamış durumda ve ABD sınıra tırlarla yüzlerce ton gıda yardımını yığmış, köpeğe kemik sallar gibi Venezüella’nın zavallı vatandaşlarına isyan işareti veriyor. Ülkedeki krizin sonucunu hâlâ merak edeniniz var mı? Küresel şirketler Venezüella’nın petrolüne çökecek. Mesele Maduro’yu sevip sevmemek değil düşülen tuzağı görmek...

    TÜRKİYE’DE DURUM NE?

    Gelelim Türkiye’ye. Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye tarım konusunda ilk dayatma 1954 yılında geldi. Başbakan Adnan Menderes, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımı, 300 milyon dolar artırmasını istemişti. ABD, Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan desteklerin azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulayarak isteği geri çevirdi[11].

    Asıl ciddi saldırı 12 Eylül 1980’de oldu. Darbe öncesi ülke ekonomisi batık vaziyetteydi. Borçlarımızı geri çevirecek miktarda borç bulabilmek için neoliberal ekonomi politikalarını yürürlüğe koymak zorunda kaldık. 24 Ocak kararları, temelde tarımda korumacılığın kaldırılması ve desteklemelerin azaltılmasını dayatıyordu. Dışarıdan gıda alımına konulan gümrük tarifelerinin iç piyasayı terbiye etmek maksadıyla düşürülmesi isteniyordu. Konu ile ilgili bazı çevreler, isteklerin ABD ve Avrupa ülkelerinde giderek artan tarım ürünleri stoklarının eritilmesine bağladı. Ama aslında yapılmak istenilen bambaşka bir şeydi.

    1988 tarihinde tohum ithalatına gümrük muafiyetleri getirildi. İlerleyen yıllarda baskının dozu giderek arttı. 5 Nisan 1994 kararları bağlamında IMF’ye verilen taahhütler kapsamında destekleme alımlarına giren ürün sayısı giderek azaltıldı. Daha sonra 10 Ocak 1996 tarihinde devreye giren Gümrük Birliği Antlaşması ile tarım ürünlerinin ithalatına konulan kısıtlamaların bir kısmı daha kaldırıldı. Tarım ürünlerinde fiyat oluşumu serbest piyasaya bırakıldı. Tarımsal kitler özelleştirildi. Tarım Satış Kooperatifleri gibi örgütlerden devlet desteğini çekti[12].

    Bu süreçte yavaş yavaş bireyler değişmeye başladı. Mesela, tarım ürünleri ihracatı 2004 yılında 1980 yılına göre %58 oranında artarken, ithalat %5322 oranında arttı. 2002 yılını fazla ile kapatan tarım ürünleri dış ticaret dengesi, 2003 yılından itibaren açık vermeye başladı[13].

    2001 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte yeni dayatmalar gelmişti. Örneğin, Kemal Derviş’in talimatıyla çıkarılan Şeker Kanunu’yla şeker pancarı üretimi yasaklandı ve mısır glikozu-şeker kamışı ithalatı serbest bırakıldı. Cargill gibi firmalar bu kararın ardından ülkede hızla yatırıma başladı. 2016 yılında da ABD menşeli 80 bin ton şeker ithalatında %50 olan gümrük vergisi %0’a indirilerek şeker pancarı üretimi tamamen bitirildi.

    IMF’ye 9 Aralık 1999 tarihinde verilen niyet mektubu ile Dünya Bankasına verilen 10 Mart 2000 tarihli niyet mektubu esas alınarak 2000 yılından itibaren tarımda “doğrudan gelir desteği” uygulamasına geçilmişti. Bu uygulamayı AKP Hükümetleri de devam ettirdi. Bu yöntem ile teşvikler, üretime göre değil, arazi büyüklüğüne göre verilmeye başlandı. Bu yöntem, niyetin tam tersi yönde küresel kuruluşların planladığı şekilde, üretim azalmasına sebep oldu. Hatta geçtiğimiz günlerde basında “doğrudan gelir desteğinin” yatak odasından dağıtıldığını iddia eden yazılar çıktı. Habere göre konuya hâkim tek bir personel, bakanlığın bilgisayarlarını evine götürmüş, dağıtımı kafaya göre yatak odasından yapıyormuş![14]

    2006 yılında AKP hükümeti “Tohumculuk Kanunu”nu çıkartarak köylülerin sertifikasız tohumları üretmesi, çoğaltması ve satması yasaklandı[15]. Bu yasayla köylüler, küresel tohum şirketlerinin sertifikalı tohumlarına bağımlı kılınırken, binlerce yılda ıslah ederek geliştirdikleri yerli tohumların kaybolmasının önü açıldı. Ülkedeki tohum çeşitliği hızla azalmaya başladı. Her geçen yıl dışarıdan daha fazla tohum ithal eder hale geldik.

    Örneğin 1990’ların başında ABD ve Kanada, Türkiye’den aldıkları mercimek ve nohut tohumları ile üretime başlamıştı. Bugün ülkemizde yetişen ve anavatanı Anadolu olan buğday, mercimek ve nohut gibi ürünlerin üretimi iç tüketimi yetemez hale geldiği için bu ürünleri Kanada ve ABD’den ithal ediyoruz[16].

    Türkiye'de 1986 yılından beri ithal tütünde kg başına 3 dolar, sigarada paket başına 40 cent "Tütün Fonu" uygulanmaktaydı. Bu uygulamanın amacı Türkiye'de üretilen tütününü, Türk tarımını korumak ve ihracat rakamlarını yükseltmekti. 2010 yılından itibaren bu fon kaldırıldı.Tütün Fonu'nun kaldırılması ile Türk tütünü bitirildi[17]. Yerli sigara markası kalmadı.

    AKP’nin 2006’da çıkardığı Tarım Yasası ile Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) %1’inin tarım üreticisine destek olarak verilmesi hükme bağlanmıştı. Ancak bu oran hiçbir zaman yakalanamadı, destek %0,3 ile %0,5 arasında kaldı. Devletin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden verdiği kredi miktarları göreceli olarak artıyormuş gibi gözükse de artan döviz fiyatları ve GSYH’ya orana göre verilen krediler sürekli azalıyor. ABD ve AB’nin denetiminde olan Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yönlendirmesiyle tarıma verilen destekler göstermelik hale getirildi.

    Bu arada ABD ve AB tarıma destek konusunda ne yaptı dersiniz? ABD, tarımsal üretim değerinin %25’ini üreticiye destek olarak vermekte; bu değer AB’de %40’ları bulmaktadır[18]. Bu haksız rekabet zamanla Türk çiftçisini üretemez hale getirdi. Son 16 yılda çiftçi, Belçika büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçti. Hollanda büyüklüğündeki topraklarımız da her yıl nadasa bırakılıyor.

    Para kazanılmayan yerde insanları tutamazsınız. Geçim sıkıntısı çeken çiftçiler özellikle genç olanları köyleri terk etmeye başladı. Bu arada büyükşehir yasasıyla bazı köyler mahalle oldu. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Görevleri, İl Özel İdarelerine devredildi. Sonra onlar da kapatıldı. Arkasından köy okulları da kapatılıp taşımalı eğitim sistemine geçilince, köyler tamamen boşaldı.

    2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı, %34,9 iken 2017 yılında bu oran %19,4’e geriledi[19]. Tarımda istihdam rakamlarını yüksek olduğu dönemlerde önceki hükümetler oy kaygısıyla tarımdan desteği tamamen çekemiyordu ancak tarımdan ekmek yiyen insan sayısının azalması AKP Hükümetlerinin daha pervasız davranmasına müsaade etti. Bu pervasızlık, göreve geldikleri yılda %9,98 olan GSYH içindeki tarımın payının, 2017 yılı itibariyle %4,35’e düşmesine sebep oldu. Tarımsal üretimde hiç artış olmazken, Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyordu. Plansız bir şekilde Suriye ve diğer ülkelerden gelen 5 mülteci gıda ihtiyacını daha da artırdı. Bütün bunlara bir de de tatillerini Türkiye’de geçirmeyi tercih eden yıllık 40 milyondan fazla turist eklenince, gıda üretimi tüketimin çok çok gerisinde kaldı. Bütün bu sürecin sonunda tarım ülkesi Türkiye, gıda ithal etmeden karnını doyuramaz hale geldi. 2017 yılı verilerine göre 8 milyar 895 milyon dolarlık gıda ithalatı yapmak zorunda kaldık.

    Bütün bunlar olurken AKP’li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Mehmet Mehdi Eker'e, Fransa Hükümeti “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” verdi! Bakan Eker, “ortak idealler ve hedeflere sahip iki ülkenin rekabet etmek yerine işbirliği içinde olması gerekir” diyordu[20].

    Atatürk’ün “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” sözünü hayatında hiç duymamış olan AKP’li Faruk Çelik, bakanlığı döneminde, “Tarım Teknolojisi ve Kapasite Geliştirme” görevini İngiltere’ye havale etmişti! Kozmik odadakiler kadar mahrem bilgilerimiz, plan, öngörü ve hedeflerimiz İngilizlerin elinde ve insafındaydı![21]

    Tarımla ilgili hiçbir eğitimi olmayan çiçeği burnunda son bakanımız Bekir Pakdemirli ise göreve gelmeden önce dünyanın en büyük dondurulmuş patates üreticisi Kanada merkezli küresel McCain Food şirketinin Ortadoğu danışmanı idi. Endüstriyel hazır gıdalar Türkiye pazarına Pakdemirli'nin “başarısı" ile girmişti![22] Bu sene hastalık tehlikesiyle 25 ilde toplam 141 bin dekarda patates ekimi yasaklandı[23]. Ne yazık ki bu hastalığın dışarıdan donmuş patates ithalatını artırma ihtimali var. Zaten sevgili bakanımız da “Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum; Türkiye'de para var ki ithalat yapabiliyor” diye cevap veriyor[24]!

    Bütün bu beceriksiz siyasetçiler Türkiye’yi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yerel seçimler öncesi Cumhur İttifakının meydanlarda halkı ikna etmek için kullandığı en önemli argüman “beka tehlikesi”. Evet Türkiye’nin gerçekten de beka tehlikesi var. Ancak bu tehlike ne Kuzey Irak’tan ne Suriye’den ne FETÖ’den ne de PKK teröründen kaynaklanıyor. Beka tehlikesi, SAZAN SARMALI tezgahına düşmek üzere olduğumuzdan kaynaklanıyor.

    SAZAN SARMALI

    Bu SAZAN SARMALI da ne diyeceksiniz? Anlatalım.

    AKP iktidarında, son 17 yılda acımasızca uygulanan neoliberal ekonomi politikalarıyla her şey haraç mezat satılarak devlet ekonominin dışına itildi. Devlet koruması ve güvencesinin olmadığı bu dönemde, şehirlerin çevresindeki asgari ücret ile köleliğe mahkûm edilen insan sayısında büyük artış oldu. Tarımdan devlet desteğinin çekilmesiyle birlikte köyden kente göç daha da hızlandı. Nüfusun %15,5'i daha gettolarda yaşamaya başladı. Köyünde başına buyruk çalışarak, çok çeşitli olmasa da doğal gıdalarla para harcamadan karnını doyurabilecek bu insanlar da gettolardaki asgari ücretli köleler ordusuna katıldı. Bu geniş kitleler, ucuz gıda satan marketlere ve devlet yardımlarına mahkûm hale geldi. İşin ilginç yanı, AKP hükümetlerinin izlediği yanlış politikalar sebebiyle bu zor hayata mecbur edilen dar gelirli bu geniş kitleler, inanç sömürüsü üzerinden oluşturulan algı sebebiyle AKP’nin oy deposunu oluşturuyor.

    Demirel’in söylediği; “tencerenin düşüremeyeceği hükümet yoktur” sözü doğrudur. Ekonomik krizin derinleşmesiyle, gıda enflasyonu iyice artarsa, bu geniş kalabalıklar eve ekmek götürmekte daha fazla zorlanmaya başlarsa hatta daha da ilerisi, işsiz kalır ve asgari ücretle bile iş bulamazlarsa veya bankamatikler gün gelir para vermezse, yani devlet maaş ödeyemezse ne olur? Hükümetin devrilmesini bir tarafa bırakın, yaşanması kaçınılmaz olan sosyal patlamalar sonu belli olmayan bir istikrarsızlık sürecini başlatır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bugüne kadar Türkiye'yi istedikleri gibi eğip bükemediler. Baktılar kurla faizle olmuyor, bu defa ülkemizi soğan, patates, biber, patlıcan, salatalık üzerinden ters köşe yapmaya çalışıyorlar. Aldığımız tedbirlerle bu hamleyi de boşa çıkardık. Çadırlar kuruldu. Bütün bunlarla birlikte tanzim satış yerlerini kurduk; fiyatlar yarıya indi daha da inecek. Temizlik ürünlerinden tutun marketlerde ne varsa onların da belli bir kısmını buralarda satmaya başlayacağız. Bunlar terör estirdiler terör. Gıdada teröre estirenlere gereken dersi veriyoruz, vereceğiz”[25].

    Aslına bakarsanız Erdoğan doğru söylüyor. Ama adamlar saldırıyı bugün başlatmadılar ki. 50 yıldır bu ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Peki biz ne yaptık? Gıda fiyatlarındaki enflasyon hızla tırmanmaya başlayınca ilk aldığımız tedbir, fiyatı artan tarım ürünlerinin gümrük vergisini sıfırlamak ve ithalat kotasını kaldırmak oldu. Arkasından marketlere zabıta gönderdik. Sonrasında belediyeler tanzim satış çadırları kurdu. Şimdi de Rekabet Kurulu, perakende gıda ticareti alanında faaliyet gösteren 23 zincir market hakkında soruşturma başlattı. Yani fiyat kontrol sistemine geçtik.

    Piyasada bir mal ziyadesiyle varsa stokçuluk yoluyla vurgun yapma ihtimali yoktur. Stokçuluk ancak ve ancak mal darlığında olur. Mal darlığı sorununu çözmek ise ithalatı artırmakla değil üretimi artırmakla olur. Bir ürünün fiyatını, maliyet artı kâr belirler. Eğer siz maliyetleri düşürecek tedbirler almadan, kâr oranlarını düşürecek şeklinde tedbir almaya çalışırsanız, üretimi daha da baltalarsınız. Üreticiler üretimden, tüccarlar ticaretten vazgeçerler. Emir komuta ile serbest pazar ekonomisi olmaz. Tarım alalında üretim zinciri kırılır, bu süreç ciddi devalüasyon ve ekonomik yıkım getirir[26].

    Gıda fiyatlarını düşürmek için yapılması gereken, üretimi artırmaktır. Peki Hükümet, gıda krizi yaşadığımız son 4-5 ayda üretimi artırmak için tek bir önlem almış mıdır? Almadı, alamaz. Peki niçin?

    Hükümet, maaşları ödeyebilmek için küresel piyasalardan borçlanmak zorunda. Üretimi artıracak yönde tedbirler almaya kalkışırsa 1 kuruş para vermezler. İşte çeşitli baskı araçları kullanılarak bir ülkeyi üretimi artıracak tedbirler almaktan alıkoyarken, ithalata yönlendirmeye, bunun bir sonucu olarak fiyat kontrolü rejiminin doğmasına neden olmaya, bu süreçte borç vermeye devam ederek krizi daha da derinleştirmeye ve sonunda hedef ülkeyi iç ve dış politikada kendi kararlarını alamaz hale getirerek esir alma tezgahına SAZAN SARMALI diyoruz. Maalesef Türkiye bu sazan sarmalı tezgahına düşmüş bulunuyor.

    Bugün Türkiye’nin Batı ile en önemli sorunlarından bir tanesi, Rusya Federasyonu’ndan alacağımız S-400 füzelerinin yarattığı kriz. Bütçede para yok, bu silah sistemini temin etmek için de kredi gerekecek. Mesela “beton” için kredi isteseniz herkes verir. Hatta S-400 alımı için bile küresel piyasalardan kredi bulabilirsiniz. Ama tarımsal üretiminizi artırmak için 1 kuruş kredi vermezler. Çünkü tarım en stratejik sektördür. 21’inci Yüzyılın en önemli silahı nükleer silahlar değil gıdadır.

    Bir ülkede toplumsal yapıyı, gelir ve kişi sayısı açısından bir piramide benzetebiliriz. Tepeye doğru çıktıkça gelir düzeyi artarken, kişilerin sayısı azalır. Aynı şekilde tabana doğru indikçe gelir düzeyi azalırken, kişilerin sayısı artar. Ekonomik kriz dönemlerinde tabandaki çok büyük kitleler gelirlerinin büyük bir kısmını sadece karınlarını doyurmaya ayırmak zorunda kalırlar. Peki bu insanlar ne yer dersiniz? Anadolu insanının en çok yediği; ekmek, hamur işi, makarna ve bulgurdur. Buğdaydan yapılanı yiyecekler. Sonra nohut, fasulye ve mercimek gelir. Biz bu gıdaları nereden ithal ediyoruz? Kanada ve Amerika’dan. Demek ki 1990’larda bizden bu tohumları boşuna almamışlar.

    Yerel seçimlerden sonra Türkiye ciddi bir borçlanma arayışına girecek. Borcu borç ile çevirmekten başka çare yok. Ülkenin çok miktarda dövize ihtiyacı var. Seçim sebebiyle bu tablo şimdilik saklanıyor. Erdoğan haklı olarak yeni yaptırımlardan kaçmak için IMF’den borç almak istemiyor. Peki başkaları verdikleri paranın nereye harcanacağına karışmayacak mı? Mesela Londra (Rothschildlar). Para vermek için seçimlerden AKP’nin güçlü çıkıp çıkmayacağını görmek istiyorlar. Çünkü şimdiye kadar uygulanan hatalı ekonomi ve tarım politikalarının devamını, Erdoğan gibi halkı inandıran güçlü bir liderden başkası sağlayamaz. Seçimden sonra para muslukları açılacak. Ülkede ciddi bir rahatlama olacak. İthalata devam edileceğiz. Bu arada tarımın her geçen gün biraz daha öldüğünü hiç kimse önemsemeyecek.

    Türkiye benzer bir durumu II. Abdülhamit döneminde yaşamıştı. Ulu Hakan(!), 33 yıllık iktidarı döneminde tam 13 defa borç anlaşması imzaladı. Borç alarak iktidarını uzattı. Alınan borç ile iktidarda kalma süresi doğru orantılıydı. Ama aynı zamanda alınan borç ile devletin hayatı ters orantılıydı. Yükümlülük altına giren devlet giderek zayıflıyordu[27]. Sonuç itibariyle Abdülhamit bugünkü Türkiye’nin tam 2 katı büyüklüğünde toprak kaybetti. Sanılanın aksine Abdülhamit yıkılmakta olan Osmanlı’nın ömrünü uzatmamış, tam tersine kendi iktidarını uzatmak için borç alırken yapısal sorunların gizlenmesine sebep olarak devleti yıkıma hazırlamıştır.Abdülhamit’i bugün göklere çıkartan zihniyet uyanmamızı önleyerek aynı numarayı tekrar yememiz için çalışmaktadır. Bütün dünyada her ülkenin din adamları milliyetçiyken bizimkilerin Cumhuriyet düşmanı olması bir tesadüf değildir.

    NE YAPMALI?

    1) Döviz, yurt içinde üretilemeyen mallara ulaşmak için kullanılmalıdır. Gıda ithalatına bağımlılık diğer ürünlerin ithalatını da tetikler. Çünkü alım gücü azalan köylü ve ülkeden çıkan döviz, diğer sektörlerdeki tüketimi azaltarak zamanla onların da batmasına neden olur. Böylece diğer alanlarda da ithalata mecbur kalırız. Gelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı olup, tarım üretimi fazlası vermektedir. Türkiye’nin SAZAN SARMALI’ndan kurtulmak ve sonrasında orta gelir tuzağını yenmesi için en önemli ve ilk yapması gereken şey,tarımsal üretim fazlası vermektir. Aksi takdirde hiçbir alanda gelişme kaydetmek mümkün olmaz.

    2) Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit gıda güvenliğidir. Barzanistan, Membiç, Terör Koridoru, PKK, FETÖ gibi tehditler bu tehdidin yayında solda sıfır kalır. Bu manada önümüzdeki 10 yıl bizim için en önemli bakanlık Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Yerel seçimlerden sonra Bakan dahil, bakanlığın bütün kilit kadroları hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan değiştirilmelidir. Bakanlıktaki akrabalık ve hemşerilik ilişkilerine son verilmeli, liyakat esasına dayalı, küresel şirketlerle ve ithalatla bağlantısı olmayan, mesleğini çok iyi bilen kişiler görev başına getirilmelidir.

    3)Üretimi artırmak için tarım ve hayvancılık mutlaka ciddi oranda desteklenmelidir. Verilen destek, devletin bütçesine yük getirmeyecek, tam tersine katkı sağlayacaktır. Ziraat mühendisi veya iktisatçı değiliz ama konuyu kabaca şöyle anlatmaya çalışalım. 2017 verilerine göre aşağı yukarı 9 milyar dolar tutarında gıda ithalatı yapmışız. Üretimi artırmak ve iç tüketimi karşılamak için devlet, 2 milyar doları çiftçiye çeşitli yollarla teşvik olarak verse; bir sonraki sene üretimimiz yeterli miktarda olursa,9 milyar dolar cebimizde kalır. Devlet 2 milyar dolar kaybetti diyeceksiniz. Kaybetmez. Piyasada yurt dışına çıkmayan bir 9 milyar dolar olacak, buna devletin teşvik olarak verdiği 2 milyar doları ilave edersek, piyasada elden ele dolaşan miktar 11 milyar dolar eder. Devlet,vatandaşının cebine giren bu 11 milyar dolardan, insanlar her alışveriş yaptığında KDV ve ÖTV şeklinde vergi alacak. Devlet, verdiği 2 milyar doların tamamını vergi yoluyla geri alabilir mi bilemem ama verilen teşvik ile yakalanan üretim artışı oranına göre önemli bir miktarın geri döneceği kesindir. Teşvike para harcamak yerine ithalatın önü açılırsa, devletin kasasından hiç para çıkmaz. İthal edilen malları kim alıyorsa, para onların cebinden, yani vatandaşın cebinden çıkar. Burada devlet, cebinden para çıkmadığı için kârlı gibi gözüküyor ama para çıkışı oluğu için zararı ülke etmektedir. Bu noktada önemli olan ülkenin kaybetmemesi dövizin ülke ekonomisinden dışarı kaçmasının önlenmesidir. Dolayısıyla devlet, cebinden biraz feragat ederse,yurt dışına kaçmayan o 9 milyar dolar, ülkeye çok şey kazandıracaktır.

    4) 3 yıl içerisinde temel gıda maddeleri olan tahıl ve bakliyatta ithalata bağımlılığı sıfırlayarak ihracatçı duruma geçmemizi sağlayacak bir plan yapılmalıdır. Aynı paralelde pamuk gibi sanayi bitkilerinde dışa bağımlılık sonlandırılmalıdır. Daha sonra aşama aşama teknoloji gelişimi ile tohum ithalatı azaltılarak en geç 10 yıl içerisinde tamamen yerli tohuma geçilmelidir.

    5) Tarımsal üretimde arzu edilen artış sağlansa bile dışarıdan ithal edilen tohum, gübre ilaç ve katkı maddelerine bağlı kalındığı sürece tarımdan beklenen katma değer sağlanamayacaktır. Katma değeri artırmak için dış girdi mümkünse sıfıra indirilmelidir. Bu maksatla devlet tohum, gübre ve ilaç üretimi gibi alanlarda her türlü desteği vermeli gerekirse kendisi doğrudan yatırım yapmaktan çekinmemelidir.

    6) Yerel seçimlerden sonra tanzim satış uygulamasına son verilmelidir. Üretim maliyetlerini düşürmeden fiyatları kontrol etmeye çalışmak tam tersi sonuç vererek üretim zincirini kırar.

    7) Herkesin işi gücü bırakıp tarım konuşup tarım yazması gerekir. Dış güçler tarafından baskı altında tutulan hükümeti, oy kaybı endişesi yaşatmadan harekete geçirmek mümkün olmaz.

    İki tespit ve Atatürk’ün bir sözüyle bu uzun makaleyi sonlandıralım:

    1. Erdoğan ya “yiğit düştüğü yerden kalkar” hesabı, bizi bu SAZAN SARMALI’ndan kurtaran ya da anavatanında buğday, nohut ve mercimeği bitiren bir lider olarak tarihe geçecek.

    2. Türkiye, S-400’den vazgeçerse burnuna halka takılmış demektir. Bu kaybedecek hiç zamanımız kalmamış anlamına gelir.

    “Bir ulus, yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun-bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Böyle uluslar başkalarının denetimini de yönetimini de hak etmişlerdir.” (K. Atatürk)

    [1]https://www.globalresearch.ca/...our-food-supply/7735

    [2]A.g.e

    [3]A.g.e

    [4]https://fpif.org/...african_agriculture/

    [5]A.g.e

    [6]A.g.e

    [7]A.g.e

    [8]https://www.globalresearch.ca/...ium=related_articles

    [9]https://www.nytimes.com/...zuela-shortages.html

    [10]A.g.e

    [11]Furkan Arda, 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi 2018, Trakya Üniversitesi

    [12]https://odatv.com/...ildi-0412171200.html

    [13]http://dergipark.gov.tr/.../article-file/289257

    [14]http://www.ngazete.com/...lan-dogrud-4049h.htm

    [15]http://www.resmigazete.gov.tr/...06/11/20061108-1.htm

    [16]http://r-komplex.org/...htac-adnan-cobanoglu

    [17]https://ilerihaber.org/...i-kuruldu-93516.html

    [18]https://www.globalresearch.ca/...o-evangelist/5506414

    [19] Türkiye Nereye Gidiyor, Prof.Dr. Duran Bülbül

    [20]http://www.hurriyet.com.tr/...-ye-verildi-22106769

    [21]http://www.ngazete.com/...-ingiltere-4433h.htm

    [22]https://www.sozcu.com.tr/...ine-notlari-2514583/

    [23]https://yesilgazete.org/...es-ekimi-yasaklandi/

    [24]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/...apiyoruz-217981h.htm

    [25]https://www.tgrthaber.com.tr/...ik-verecegiz-2629179

    [26]https://odatv.com/vid_video.php?id=8FHD0

    [27]https://odatv.com/...enildi-11101822.html

    Osman Başıbüyük
  • Bir kitabın beğenilmesinde kişisel zevkler, hayat görüşü vs. ve daha bir sürü şey bu alanı tehdit ediyor. Tehdit dedim çünkü; fikir alış-verişinde (aslında bunu başka türlü yazacaktım vazgeçtim) bulunanlar genelde çoğu zaman anlaşmazlığa düşerler. İnsan aslında daha ilk başta anlaşamayan bir varlık olmuştur. Kabil'in Habil'i öldürmesi gibi ta Ademden bu yana (ya şimdi bu kadar derine girmeye yok) bir dünya olay insanın aslında hep kendi fikirlerini kabul ettirmeye çalışan bir Tanrı gibi davrandığı çok bilinen bir davranış şeklidir. Hatta bir meydan okumadır. Hatta bir var olma savaşıdır.

    Daha ileriye götürmeden velhasıl kelam, arkadaşlar 101 Kitap seçiyoruz.

    Niye 101? Aklıma ilk önce 100 geldi ancak 1001 kitabın Minisi olsun istedim. İyi düşünün; iyi araştırın buraya 101 kitap yazacağız. Ve bu bizim için küçük bir kaynak konumuz olmuş olacak. İlk kitabı ben yazayım. Beni benden alan ve ben bu kitabı şimdiye kadar nasıl okumadım pişmanlığı haftalarca üstümden gitmeyen bir kitap yazmak istiyorum. Oyun, Roman, Öykü kitaplarını yazabiliyoruz. Kişisel gelişim, din, psikoloji veya siyasi kitapları yazamıyoruz arkadaşlar. Kültler, ağır toplar havada uçuşmaya başlayabilir :) Başlığı havalı olsun diye İngilizce yazdım. Çekemeyen varsa çatlasın :) Liste yapmayı seven kitap tutkunu arkadaşlarınız varsa paylaşın görsünler :)

    Kurallar:
    1- Sadece tek kitap hakkınız var. Paylaşım yapan 2 kitap hakkı elde eder. :)
    2- Bir yazarın sadece bir kitabı listeye girebiliyor.
    3- Roman, Öykü ve Oyun kitaplarını yazabiliyoruz.
    Siyasi, Din, Kişisel Gelişim ve Psikoloji kitaplarını bu listeye alamıyoruz.
    4- Aldığı isteğe göre kitaplar listeden çıkabilir. En iyi 101 kitabı bulana kadar yolumuza devam ediyoruz.
    5- Kitapları linkiyle birlikte paylaşınız.

    01- Hamlet
    02- Kabil
    03- Kör Baykuş
    04- Yürümenin Felsefesi
    05- Tutunamayanlar
    06- Kayıp Zamanın İzinde
    07- Oblomov
    08- Suç ve Ceza
    09- Genç Werther'in Acıları
    10- Çavdar Tarlasında Çocuklar
    11- Gülün Adı
    12- Koku
    13- Bereketli Topraklar Üzerinde
    14- Gölgesizler
    15- Kürk Mantolu Madonna
    16- Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
    17- Rüzgar Gibi Geçti
    18- Leonardo'nun Yahuda’sı
    19- Tatar Çölü
    20- Fareler ve İnsanlar
    21- Gün Olur Asra Bedel
    22- Açlık
    23- Güven - Cilt 1
    24- Yalnızız
    25- Nietzsche Ağladığında
    26- Dönüşüm
    27- İstanbul Hatırası
    28- Böyle Buyurdu Zerdüşt
    29- Ruh Adam
    30- Çocukluğun Soğuk Geceleri
    31- Bir Adam Yaratmak
    32- Uçurtma Avcısı
    33- Deli Kadın Hikayeleri
    34- İnsanlık Suçu
    35- Bülbülü Öldürmek
    36- Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    37- Şibumi
    38- Martin Eden
    39- Martı Jonathan Livingston
    40- Anna Karenina
    41- Yabancı
    42- Can
    43- Sefiller
    44- Ve Ayna Kırıldı
    45- Simyacı
    46- Dövüş Kulübü
    47- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    48- Uyuyan Adam
    49- Savaş ve Barış
    50- Çocukluğum
    51- Gecenin Sonuna Yolculuk
    52- Dinle Küçük Adam
    53- Semerkant
    54- 22/11/63
    55- Parfümün Dansı
    56- Ulysses
    57- Satranç
    58- Monte Kristo Kontu
    59- Kitap Hırsızı
    60- Şeker Portakalı
    61- Fahrenheit 451
    62- Senden Önce Ben
    63- 1Q84
    64- Puslu Kıtalar Atlası
    65- Mrs. Dalloway
    66- Ruhlar Evi
    67- Oğlak Dönencesi
    68- Gulliver’in Gezileri
    69- Soğuk - Bir Soyutlama
    70- Yüzüklerin Efendisi
    71- Ya Tahammül Ya Sefer
    72- Gül Yetiştiren Adam
    73- Pastoral Senfoni
    74- Sybil
    75- 1984
    76- Şairin Romanı
    77- Beyaz Diş
    78- Böğürtlen Kışı
    79- Atlas Silkindi / Atlas Shrugged
    80- Yüzyıllık Yalnızlık
    81- Marslı
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • Sıra Ülke - Haftalık okuma saati
    1. Hindistan 10:42
    2. Tayland 09:24
    3. Çin 08:00
    4. Filipinler 07:36
    5. Mısır 07:30
    6. Çek Cumhuriyeti 07:24
    7. İsveç 07:06
    8. Fransa 06:54
    9. Macaristan 06:48
    10. Suudi Arabistan 06:48
    11. Hongkong 06:42
    12. Polonya 06:30
    13. Venezuela 06:24
    14. Güney Afrika 06:18
    15. Avustralya 06:18
    16. Endonezya 06:00
    17. Arjantin 05:54
    18. Türkiye 05:54
    19. ispanya 05:48
    20. Kanada 05:48
    21. Almanya 05:42
    22. Amerika Birleşik Devletleri 05:42
    23. İtalya 05:36
    24. Meksika 05:30
    25. İngiltere 05:18
    26. Brezilya 05:12
    27. Tayvan 05:00
    28. Japonya 04:06
    29. Kore 03:06