• Her cümlesiyle her kelimesiyle içine çeken bir kitap. Gurbeti ve savaş yıllarını o kadar güzel anlatmış ki gerçekten kitabı elinizden bırakamıyorsun. Şimdiki zamanların kitaplarından farklı dialoglar görebilirsiniz ama unutmayın bu kitap 1. Dünya Savaşı yıllarından 1935 yıllarına kadarki zaman dilimini anlatıyor.

    Bu kitaptaki favori karakterim Itır. Gerçekten seven ve verdiği sözü tutmak için çabalayan bir kadın. Namusunu yurdundan kovulmak pahasına da olsa koruyan ve oğluna bakabilmek için güçlü kalan bir kadın. Ve kesinlikle “Gurbeti Ben Yaşadım.” deme hakkına sahip bir kadın. Kesinlikle okumalı ve bu kadından bir şeyler öğrenmeliyiz.
  • Beni biraz da olsa tanıyan arkadaşlarım tarihi ne kadar sevdiğimi bilir. Bu yüzden, etkileyici bir kitap olan Şimal Yıldızı- Son Kore Gazileri kitabını okuduktan sonra sistemde incelemesi bulunmadığı için az da olsa farkındalık oluşturması için bir şeyler ekleme ihtiyacı hissettim. Kitabın yazarı Cem Fakir uzun yıllar NTV’de çeşitli idari görevlerde bulunan ve ayrıca bu süreçte yedi belgesele de imza atan biri. 2010 yılında oradan ayrılan Cem Fakir ilk kişisel belgeseli olan Şimal Yıldızı’nı iki bölüm halinde yayımlar ve aynı zamanda da kitap olarak baskısı yapılır. Açıkçası bu kitabı okuyuncaya kadar kendisini tanımıyordum ama ilk fırsatta tüm belgesellerini de izlemeyi düşünüyorum. Şimal Yıldızı belgeselini izlemek isteyenler için de bağlantı adresini ekliyorum.

    Şimal Yıldızı-1 https://www.youtube.com/watch?v=zzcAgOR0lNQ

    Şimal Yıldızı-2 https://www.youtube.com/watch?v=H8k0TQDd7Q8

    Kitaba gelecek olursak;
    Gürsel Öncü’nün önsözde belirttiği gibi “ Bu kitabı okurken dünya görüşünüzü, tarihle ilgili fikirlerinizi, siyasi tercihlerinizi, savaş-asker antipatisi veya sempatisini bir kenara koyun; nasıl olsa kaybolmazlar. Sadece 20’li yaşlarda şu veya bu nedenle ateş hattına girmiş 80’liklerin hikâyesini dinleyin. Evlerine döndüklerinde bağrımıza basamadığımız, 60 yıldır bırakın hatıralarını hatırlarını bile soramadığımız çocukların hikâyelerini…”

    Yazar kitabının genel ya da askeri bir tarih çalışması olmadığını, yola çıkış amacının Kore’ye giden insanların bu savaşı nasıl yaşadıklarını anlayarak döneme ışık tutmak olduğunu ifade ediyor. Ve bu yola çıkmasına yol açan sebebin de Anadolu Ajansı'na düşen bir haber olduğunu belirtiyor.

    Bir Kore gazisinin tren garındaki bankın üzerinde ölü bulunması…

    Memleketinden binlerce kilometre uzağa savaşa yollanan, ölümlerden dönüp gelen, sonrasında unutulan ve 80 yıllık yaşamı bir bankta sonlanan bu gazimizin durumu yazarı çok etkiliyor ve hemen çalışmalarına başlıyor.

    “Bu sözlü tarih çalışmasını yaklaşık iki yıl içinde 7 coğrafi bölgede, 18 ilde gerçekleştirdik. Türkiye'nin 40 farklı kentinden subay astsubay ve er 124 Kore gazisi ile görüşme olanağı bulduk. Her birinin çok değerli anılarını, deneyimlerini dinledik ve 60 yıl öncesine birlikte gittik. Acı dolu savaş günlerini onların sayesinde benliğimizde hissettik, savaşa kurban verilenlerin sızısını yüreğimizde taşıdık.”

    Uzatmamak adına o yıllarda hâkim olan siyasi ve askeri atmosfere fazla girmek istemiyorum, kitabı okurken genel anlamda o hususlara vurgu yapılıyor. Kore’ye asker gönderme kararı alındıktan sonra ilk birlikler İskenderun Limanı'ndan Amerikan nakliyat gemileriyle 3 hafta süren uzun bir deniz yolculuğuna çıkıyor. Çoğu deniz bile görmemiş olan askerler sıcak havadan ve dev dalgalardan dolayı çok zor zamanlar geçiriyor ama en çok da yemek konusunda zorlanıyorlar.

    Piyade Üstçavuş Hasan Kandemir:
    ''Onların değişik yemekleri vardı. Birçoğumuz o yemekleri yiyemedik. Ekmek vermiyorlar. Bizim milletimiz ekmeğe alışkın, pilavı bile ekmekle yerler malum işte. Fakat çok az bir dilim ekmek verirlerdi, onu da bir dakika içerisinde hemen yutardınız. Sonra bir şey kalmazdı tabi. Onların yemekleri hep haşlama, bizim yemeklere benzemiyor. Yemekhanelerin de kendine has kokusu var, oraya gittiğimiz zaman iştahımız da kaçıyordu. Çok zorluk çektik giderken yemek hususunda."

    Kore’ye varıldıktan sonra askerlerimiz gidecekleri noktalara sevkediliyor. Savaşa beklenmedik bir şekilde Çinlilerin Kuzey Kore lehine dâhil olmasıyla şiddet giderek artıyor ve askerlerimiz en ciddi kayıplarını Kanuri’de Çinlilerin yaptıkları baskınlar sırasında veriyor bulundukları noktadan geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Beş gün süren bu mücadelede toplam 218 askerimiz şehit düşüyor, birçok askerimiz de esir düşüyor, yaralanıyor. Sonrasında ise Türk ordusunun Kore’deki en önemli taarruzu olarak tarihe geçen Kumyangjangni muharebeleri gerçekleşiyor ve büyük bir başarı elde ediliyor. 1950-1953 yılları arasında süren savaş boyunca 16 binden fazla Türk askeri Kore topraklarında savaşıyor. Kayıplar hariç resmi rakamlara göre 721 askerimiz şehit düşüyor, 2147 askerimiz ise yaralanıyor.

    İş savaşmakla da bitmiyor. Ülkemize geri dönen birçok gazimiz ağır psikolojik sorunlarla baş başa kalarak sivil hayata uyum sağlamada zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın ki…

    Piyade er Adnan APAYDIN:
    “Döndükten sonra üç ay tabii psikolojik olaylar oluyor. Geceleri uzandığım yerden fırlayıp kalktım öyle ‘Ateş! Ateş!’ diye. Çünkü orada geceleri uyku uyumuyorsun, mümkün değil.”

    Muharebe er Ahmet DÜZYOL:
    “Havai fişekler atılıyordu. Ben de dalgın dalgın gidiyordum. Tabi kendimizde değiliz. Giderken havai fişek ‘Boom’ deyince ben de attım kendimi yere. Bütün millet toplandı ve orada görenler başladı ağlamaya. Ben tabii çok kötü oldum o anda. Şimdi biz orada silah sesi, bomba sesiduyunca tam siper yatıyorduk yere… Havai fişek atılınca ben gitmişim Kore’ye.”

    Kitap çok kaliteli bir baskıya sahip, boyutu da geniş. Her sayfa konuya ilişkin resimlerle ve gazilerimizin konuyla ilgili anlatımlarıyla desteklenmiş ve okurken zamanın nasıl geçip gittiğini anlamıyor kendinizi o atmosferi yaşarken buluyorsunuz. İçerisinde sizi etkileyen, duygulandıran o kadar çok anektod var ki…

    Ne yapın edin kitap henüz temin edilebiliyorken bu kitabı alıp okuyun derim. Hayırlı Cumalar.
  • "Ölmek istemiyorum cünkü hayatta kalabilmeyi çok zor başardım "
    Macar ..
    Eva Heyman yaş 13
    Ölüm _Aushwitz

    #SPOILER

    Her gün ölümü beklemek ne demek ?

    Cevabı Litvanyalı çocuklar biliyor ..
    Polonya da Macaristan da getto çocukları ...
    Terezin ,Stutthof ve Janowska toplama kampı çocukları ..
    Londra ya da Rotterdam daki bombalanmış sokak çocukları. .

    Onlar cevabı biliyor. ..
    Günlüklerini de bize bırakıyorlar ki bakalım bizde öğrenebilecekmiyiz ?

    Her gün ölümü beklemek ne demek ???
    Ulaşılması zor notlar (yazılması çok daha zor )
    Bu güncelerin çoğu kayıp ..
    bir kısmı ise dünya kütüphanelerin de yerini almış .. farkında olmadan "gerçekçi edebiyat " eserlerinin yazarları olmuş bu küçük bedenler ..Hiç bir literatüre sığmayan gerçekler le ..ikinci dünya savaşının minik parmaklı şairleri aslında onlar ..çünkü bunca acı ancak "şiir " dir gönlümce ..
    bu cesur çocukları saygıyla anıyorum. .

    Malzemeleri yoktu kağıtları,kalemleri ve yazdıklarını saklayacak yerleri ..
    "benim en iyi dostum " adını vermiş kimisi defterine "kalbimden geçenleri bir dosta anlatma gereksinimi duydum " diyerek ..
    Açlık gibi ,soğuktan korunmak gibi ihtiyaçlar bir kenara atılmış ..can'a ihtiyaç duymuş
    Konuşacak bir dost ..
    Yaşadıklarını dünya ya duyurabilmek için ..bir "son çare " olarak kağıda kaleme sarılmışlar. .

    Varşova gettosu
    "Janine Philips _10 yaşında " (sağ kaldı) günlüğü 1982 Londrada yayınlandı..

    Ephraim Shtenker Polonyalı bir kadın tarafından ..
    Iki yaşından yedi yaşına kadar bir dolabın içinde saklanmış ,Ephraim ayağa kalkamadigi için ayakları arkaya kıvrılmış ..
    Yedi yaşında ona tekrar yürümeyi öğrenmişler ..11 yaşında hatırlayabildiği ne varsa kaleme dökmüş _1950 de yayınlanmış. .

    Warner Galnik Almanya ..
    1941 sekiz yaşında Riga Gettosu ..
    1945 de Nazilerden kurtuluş ..
    1947 de yazdıkları yayınlanmış ..

    Bu örnekler bizim.. saf gerçeği
    " içinde çocuk olduğu "çocukların işkenceler gördüğü, çocukların öldüğü" savaşı kabullenmemiz için ..

    Genel olarak savaşın kahramanlık hikayelerini okumak isteriz "ben de dahil "

    Oysa savaşta en çok zarar gören çocuklardır. .
    Onların çektikleri acıları çok canlı biçimde tarif ettikleri bu noktasız , virgülsüz, talihsiz günlükler sizi rahatız edecektir ..ama okuyun ..
    Onların bedenlerindeki ve ruhlarindaki bu Travmalara ortak olun ..

    Hepimiz çocuktuk..

    Yetişkin olduğumuzda ne denli "alçak " olabildiğimizi "okuyun "

    Insanlık adına ve "insan kalabilmek " adına ..

    Dip not ...
    Cuma 1 Eylül _posterler, büyük harflerle HITLER POLONYA YI IŞGAL ETTİ yazıyor
    Savaş başladı! !!!!
    Evet savaş başladı !!!!!
    "Fulham sokağının bir köşesinde ölürsem.
    Yanlızca beni düşün _
    ..... Johanna Wyndham _ 16
  • Sonsöz (veya Cesur Yeni Dünya Üzerine) David Bradshaw (syf: 371-282)
    İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir -yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra; Henry Ford ki onun çok başarılı olan T Modeli (1908-1927) taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobildi. Ford, Dokuz Yıllık Savaşla büyük Ekonomik Bunalım'ın çifte felaketinden sonra kurulmuş bir küresel kast sistemi olan Dünya Devleti'nin önde gelen ilahıdır, onun endüstri felsefesi de bu düzen içindeki hayatın her yönüne hükmeder.
    Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış ikimilyar yurttaşı sadece onbin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere 'kuluçka'dan çıkarılmışlardır. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar; bu toplantılar Dünya Devleti'nin savsözü olan "CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR" değerlerini daha derin biçimde aşılamak için düzenlenir. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir, hatta cesetlerden kullanışlı fosfor kaynakları olarak yararlanılmaktadır.
    Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir ve en altta ayak işleri için döllenmiş Epsilon-Eksi Yarı Moronları ile onların üstünde gitgide artan yetenek kastlarının sıralandığı bir kitle bulunan hiyerarşik, fabrika benzeri bir firmanın başını çeker. Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir, ama her ikisi de yalnız kalmak ve cinsellikten sakınmak gibi sapkın nazlardan hoşlanan eğilimler geliştirmişlerdir. Çok iyi bilmektedirler ki "görevleri çocuksu olmak'tır ve "birey duygulandığında, toplum yalpalar"; her ikisi de Alfa-Artı uyumsuzları için sığınak işlevi gören adalardan birine sürülmeye yazgılıdır.
    Dünya Devleti'nin sınırları dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler.
    İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir. John ilkin kendisini çevreleyen yeni dünya karşısında coşkuya kapılır ve Londra'dan büyük ilgi görür; fakat kısa süre sonra Dünya Devleti'nce hayal kırıklığına uğratılır ve Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.
    Cesur Yeni Dünya, uzun zamandır, Zamyatin'in Biz'i (1920-21), Koestler'in Gün Ortasında Karanlık' ı (1940) ve Orwell'in Bindokuzyüzseksendört'ü (1949) ile birlikte yirminci yüzyılın başlıca kara ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti-utopia) romanlarından sayılır. Adı; aşırı-modern, anlatılamayacak derecede saçma ve gülünç görülen ya da insan özgürlüğüne yönelik potansiyel bir tehlikeyi barındıran herhangi bir gelişmeyle bağlantılı olarak kendiliğinden akla gelen yaygın bir medya kalıpsözü şimdilerde. Ne var ki, romanı yazarken Huxley kafasında "kâbusumsu" gelecekten başka şeyler de taşıyordu ve romanın tasarlanıp yazıldığı koşulları bilmek bize, birçok okuyucunun Cesur Yeni Dünya'da sezdiği kararsızlığı açıklamakta yardımcı olabilir.
    Kardeşi Julian'a Ağustos 1918'de yazdığı mektupta Aldous Huxley 1.Dünya Savaşı'nın en kötü sonuçlarından birinin "Amerika'nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı" olacağını tahmin etmişti. Birçok başka entelektüel de aynı şeyi sezinlemişti; 1920'ler, önceki yüzyılda Fanny Trolope'un Domestic Manners of the Americans'ıyla, Dickens'ın aşağılayıcı American Notes'uyla ve Alexis Tocqueville'in Democracy in America'yla. Örneğini verdiğini Amerika'yı kötüleme modasının yeniden canlanışına tanıklık etti. Amerika'nın groteskliğine ilişkin dirilen bu ilgi, ülkeyi 1926'da ilk kez ziyaret ettiğinde her şeyin kendisinin öngördüğü kadar avami ve acayip olduğunu görmekten, Huxley'nin niçin neredeyse dehşete düştüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. O yılın sonunda yayınlanan Jesting Pilate'in son bölümü, uyduruk filmlerin, boş yüzlü ve "etine dolgun" modern genç kızların, "barbar" caz ve Huxley'nin Los Angeles'da ("Korkutucu Mutluluğun Şehri") karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı'nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. "California'yı görmeni isterdim," diye yazmıştı o zaman Amerika'yı yeni ziyaret eden birine. "Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya'ya en çok yaklaşan yer." Huxley "Amerika'nın geleceği dünyanın geleceğidir" yollu mahzun kehanetini 1920'lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir ve kocaman gökdelenleri, dolar ekonomisi, gençlik kültü, "duyusal filmler"i (Hollywood'un sesli filmlerinin dokunma duyusuna hitap eden torunları), seks hormonlu sakızları, her yerde hazır ve nazır fermuarları (ki Huxley tarafından Amerika'nın ulusal "arma"sı diye nitelenir) ve feryat eden seksofonlarıyla Dünya Devleti'nin, ilk önce Amerikan yaşama biçiminin küresel yayılışına bir yergi olarak düşünüldüğü açık. Huxley, Henry Ford'un Yaşamım Ve Yapıtım adlı kitabını Amerika yolculuğu sırasında geminin kütüphanesinde keşfetmişti ve San Fransisco'da gemiden indikten sonra karşılaştığı her şey Fordgil ilkelerle kusursuz bir uyum içinde görünmüştü.
    Haziran 1931'de Huxley bir gazete muhabirine, Amerika'ya ikinci bir gezi planladığını söylemişti, "sırf daha kötüsünü bilmek için, bence, insanın zaman zaman yapması gerek." Mayıs ayında da bir başka muhabire "gelecek hakkında bir roman" yazdığını söylemişti. "Wellsgil Ütopya'nın dehşeti ve ona karşı bir başkaldırı üzerine." Birkaç yerde Huxley, H.G. Wells'in Tanrılara Benzeyen İnsanlar'ı ile (1923) ve onun sadece "etkin, iyimser, buluşçu, yenilikçi ve iyi huylu" yurttaşlarla doldurduğu tozpembe bir ütopya çizmesiyle alay etmiştir. "Wellsgil" terimini kullanışı burada, ilerlemeci bakışın ona en itici ve saçma gelen tüm yönlerini kapsar. Fakat Huxley, Anthony Burgess'ın bir keresinde yaftaladığı gibi, "anti-Wellscilerin en büyüğü" değildi kesinlikle. Aksine, Tanrılara Benzeyen İnsanlar bir yana, Huxley 1920'lerde ve 30'ların başında Wells'le bir hayli şey paylaşıyordu: özellikle de, parlamenter demokrasiye yönelik güçlü horgörü ve kitle toplumunun seçkin bir uzmanlar kastı tarafından kontrol edilen bir zihinsel düzey hiyerarşisi biçiminde yeniden düzenlenmesi gerektiği yolundaki güçlü inancı. Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmaktaki asıl amacı, pekâlâ Tanrılara Benzeyen İnsanları ve anlattığı düşlemsel 'California' dünyasını yermek olabilir; ama romanı yazmaya başlar başlamaz, Huxley'nin kurmaca bir geleceğin parodisini yapma isteği, şimdinin kurmaca olmayan acil sorunlarına korkulu ilgisiyle karıştı.
    Ekim 1929'da Wall Street'in çöküşü, Britanya'nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanları için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Sonraki iki yıl boyunca bu bölgelerde işssizlik hızla arttı ve 1931'in ilk aylarından itibaren, ülkenin ekonomik problemlerinin her gün biraz daha vahim bir hal alması ve Parlamento'nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Birçok yorumcu, bütün Avrupa'nın toptan bir ekonomik çöküş ve kanlı bir kargaşaya doğru gittiğini tahmin ediyordu. Uygarlığın kendisi yok oluşa mahkûmdu.
    Huxley, Durham kömür madenlerini ziyaret eder ve kitle işsizliğinin sefaletine tanık olur. Ekonomik ve politik durum üzerine kilit bir Avamlar Kamarası tartışmasında da hazır bulunur ve gözlemlediği tutumlardan, işittiği "zırvalamalar" dan hiç etkilenmez. 1931'in yazında kriz derinleştikçe, Huxley'nin karamsarlığı da derinleşir. Ağustos ayındaki sterline hücum, Britanya'nın acil durumla uğraşacak ilk hükümetinin kurulması, (A.J.P. Taylor'ın sözleriyle) "iki savaş arasındaki İngiliz tarihinin dönüm noktası"nı belirleyerek Eylül'de altın standardının bırakılması, Huxley'yi Birleşik Devletler'e yapacağı ikinci ziyareti belirsiz bir tarihe ertelemeye sevk etti. Kısa bir süre sonra geleneksel politikaya ilişkin ümitsizliğinin en derin noktasına ulaştı ve, çoğu çağdaşı gibi, parlamenter demokrasiden vazgeçip, "bizi rasyonel bir öngörünün gereklerini yapmaya ve bu doğrultuda zahmete girmeye zorlayacak kişiler tarafından" yönetilmeye boyun eğmeyi savundu. Propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gördü ve Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe konulana benzer bir ulusal planın uygulamaya geçirilmesi için defalarca çağrıda bulundu. 1928'de Rusya'da ilk Beş Yıllık Plan açıklandığında, Huxley "Bolşevik idealist için Ütopya bir Ford fabrikasından farksızdır," diye yazmıştı; fakat 1931'in olayları onu değişik bir bakış açısını benimsemeye yöneltti. Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı sıralarda, tıpkı Mustafa Mond gibi, eğer uygarlık mevcut krizden sağ çıkacaksa "ilk ve en son kertede ihtiyaç" duyulan şeyin istikrar olduğunu ileri sürdü. Mond'un adı, Imperial Chemical Industries Ltd'in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond'dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham'daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti. Huxley, Billingham'ı planlama ilkelerinin "muzaffer bir tecessümü" olarak, "kocaman bir plansız tutarsızlık dünyasının ortasındaki... düzenli bir evren" olarak selamlamıştı. Öyle görünüyor ki, Vahşi'ye buyurgan tahakkümü içinde Mustafa Mond, Huxley'nin Haziran 1931'de Britanya'ya akıl, düzen ve isrikrar getirmesi için çağrıda bulunduğu "güçlü ve akıllı merkezi otorite"yi kişileştirmektedir. Mond'un "derin, tınılı sesi" Huxley tarafından üç yerde anılmıştır. Üstelik, sesinin "ürkütücü biçimde" titreştiğini ve Mond'un yüzünün 16 ve 17. bölümlerde Vahşi, Bernard Marx ve Hemholtz Watson ile konuşmaları boyunca "iyi huylu zekâ"dan daha tehdit edici bir şeyi ele vermediğini gözlemler. Bütün çirkinliğine rağmen, F.S.632'nin hiyerarşik, aseptik, renklerle kodlanmış dünyası, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra başka yerlerde çağrısını yaptığı bilimsel ütopyadan çağlarca uzak değildir.
    Cesur Yeni Dünya'nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932'de BBC'deki bir radyo konuşmasında Huxley öjeniğin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve "bütün Batı Avrupa soyunun... Hızlı bozuluşu"nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley'nin öjeniğe veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi, ilkin Proper Studies'de (1927) belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu. Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."
    Nasıl H.G. Wells'in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya'nın yüzeyinin altında da Huxley'nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931'de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. Sözgelimi, Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü alt sınıfların "her fırsatta" kırlara gitmek ve yasa gereği "alet gerektirecek sporlarla ilgilenmek ve böylece ulaşım kadar üretilmiş nesneler tüketmek" için şartlandırdıklarını söylediğinde ve "Atıp kurtulmak onarmaktan yeğdir"in Dünya Devleti'nde aksiyomatik olduğunu öğrendiğimizde, Huxley Britanya'nın karşılaştığı sorunların tüketim yetersizliğinden kaynaklandığım öne süren teoriyi (ki Huxley bunu ekonomist J.M. Keynes'e atfeder ve şiddetle reddeder) hicvetmektedir. Keynes, aynı zamanda, sistematik bir kamu çalışmaları programı yoluyla işsizliğin düşürülüp ekonominin yeniden canlandırılabileceğine inanıyordu. Stoke Poges'daki Engelli Golf, Londra'nın batı banliyölerinde toplanan Merkezkaçlı Zıplayan Kukla kuleleri ve "Notting Hill'den Willesden'a giden ana yol boyunca iki sıra halinde dizilmiş" olan Escalator Fives Kortları, romanın yazıldığı tarihte onca tartışmaya yol açan Keynesgil girişimlerin alaycı belirimleridir.
    Cesur Yeni Dünya'nın arka planını tam olarak bilmek romanın kara ütopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alımlanabilir. Gördüğümüz gibi Cesur Yeni Dünya, Huxley'nin bilimsel planlamaya dolaylı ve umutsuz desteği olarak dahi yorumlanabilir. Bütün metinler özerktir; bizzat Cesur Yeni Dünya da, Huxley'nin romanı yazdığı sıralar ürettiği çeşitli kurmaca olmayan yazılarla romanı niçin yazdığı ve ne anlama geldiğine ilişkin geriye dönük açıklamaları da, bir bütün olarak değenlendirilebilir veya her biri kendi başına ele alınabilir. Fakat okur hangi yorumu yeğlerse yeğlesin, öyle görünüyor ki Cesur Yeni Dünya'nın yapısı 1931'in Nisan ve Ağustos'u arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; çünkü bir hiciv mi, bir kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi. 1935'te bir gazeteci gönlünün "Vahşi'nin isteklerinden yana mı, şartlandırılmış istikrar idealinden yana mı" olduğunu sorduğunda, Huxley'nin "İkisinden yana da değil, bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır," diye yanıtladığı aktarılır. Anlamlı biçimde, "Gelecek hakkında komik, en azından alaycı bir roman"ın tamamlanışını haber veren babasına Ağustos 1931'de yazdığı bir mektup, "Beş Yıllık Plan doğrultusunda birşeyler benimsemediği takdirde, dünyanın geriye kalanının çökeceği" yolundaki kanısının "gitgide güçlendiği"ni bildirerek bitiyordu. Cesur Yeni Dünya'ya 1946'da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjeniğin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir göndermede bulunmaz. Hitler ve "Nihai Çözüm" bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti. Böyleyken önsöz ve Brave New World Revisited (1958), Sovyet Komünizmi'nin hegemonyasının işaretlerini verdiği "kâbusumsu" geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığı vurgular.
    Cesur Yeni Dünya'nın en güçlü yönlerinden biri, teşrih masasına yatırılamaması, kategorik yoruma direnmesidir. Sözgelimi Mayıs 1931'de yayınlanan bir makalede D.H. Lawrence, New Mexico'nun "büyük maddi ve mekanik gelişme çağı"ndan kendisini nasıl "sonsuza dek" kurtararak değiştirdiğini anlattı. Huxley'nin Vahşi Ayrıbölgeleri bu denemeye (The Plumed Serpent (1926) ve Mornings in Mexico (1927)) çok şey borçludur. Bu yapıtlarda Lawrence, sürekli animistik insan ruhuna bağlı kalan Amerikan yerlileri ile Ford'la malûl Birleşik Devletlerin demokratik yurttaşları arasına bir ayrım çizer. Cesur Yeni Dünya da aynı ayrımı kullanıyor görünmekte ve hatta Huxley bir Pueblo Yerlisi'nin kırışık yüzünü betimlemek için Lawrence'ın favori sözcüklerinden birini, "obsidian"ı kullanır. Lawrence 1930'da öldü, Huxley de 1932'de yazar arkadaşının mektuplarını yayınladı. Bunları yayına hazırlarken Huxley, New Mexico'nun Lawrence'a ifade ettiği anlamın çarpıcı tanıklarıyla karşılaştı. Cesur Yeni Dünya kısmen Lawrence'a bir başka atıf olarak okunabilir, fakat romanın birçok yönü göz önünde bulundurulunca, durum göründüğü kadar basit değildir. Huxley aslında Lawrence'm ilkel kültürlere "gerilikçi" övgüsüne ılımlı yaklaşmaz ve de romanın son bölümünde Vahşi kendisini "bir kucak dolusu yeşil diken"in üzerine attığı zaman, bu, Lawrence'a saygılı bir gönderme ânı olmaktan çok, Birkin'in Women in Love'da dikenli çalılığa çırılçıplak atlayışının parodisidir. Benzer biçimde, "etine dolgun bir sarışın" olarak Linda da, kocasının ölümünden sonra ömrünü New Mexico'da geçiren ve Lawrence'ın mektuplarını derlerken bir hayli çatıştığı Frieda Lawrence'a eğreti bir benzerlikten fazlasını taşır.
    Vahşi Ayrıbölgesi'ni, gayrıinsanî Dünya Devleti'nin günahıyla sevabıyla, insanî antitezi olarak okuyanlar, Malpais'in ırkçı önyargısı içinde Linda ve John'ın dışlanmışlıklarının ("Ten rengimden ötürü benden hoşlanmadılar," der John Bernard, ve Lenina'ya 7. Bölüm'de kırbaçlama ayininde ilk karşılaştıklarında, "Hep böyle oldu.") Bernard Marx ve Hemholtz Watson'ın Dünya Devleti'ndeki ikilemlerinden daha tahammül edilemez olduğunu kabul etmelidirler. Ortodoks olmayan davranış New Mexico'da Londra'dakinden daha şiddetle cezalandırılmaktadır ve Malpais'in totemizmle meskali, Dünya Devleti'nin Fordizm'le somasının kaba eşdeğerlerinden başka birşeyler midir? Buna karşılık, F.S. 632'nin sivri yanları törpülenmiş mutluluklar diyarı, sapkın davranışın, insan hatasının, duygusal istikrarsızlığın ve toplumsal düzensizliğin kökünün kazındığı bir yer değildir. Asayiş polisi, Park Sokağı arbedesi gibi programlanmamış anlaşmazlıklar patlak verdiğinde ilgilenmek üzere hazır bekletilir; Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü gibi yüksek mevkili birinin de genç Linda'yla yıkıcı ve romantik bir ilişkiye girmesi, kadının da "Tomakin"ine kendini adaması insan tutkusunun bastırılamaması konusunda çok şey anlatır. Benzer biçimde, "popüler" ve "etine dolgun" Lenina Crowne, Henry Foster'la olan özel ilişkisini, gelişmesi engellenmiş Bernard Marx'a açıklanamaz bir düşkünlüğe evriltir ve, 13. Bölüm'de bildirildiği üzere, Mwanza-Mwanza'daki bir Alfa-Eksi idarecinin erken ölümüne yol açan da Lenina'nın insanca bir hatasıdır. Aynı şekilde, Bernard'ın kısa boyluluğu ve inançsızlığının, bir insanın geçmişteki sakarca bir hatasından kaynaklanmış olabileceği yolunda söylentiler dolaşmaktadır.
    1946 tarihli önsözde Huxley, romanı yeniden yazacak olsa Vahşi'ye üçüncü bir seçenek; ekonominin merkezsiz, politikanın anarşist, bilim ve teknolojinin insanlığı baskı altına almak yerine, ona hizmet etmek için kullanılacağı bir toplulukta yaşama seçeneği sunacak idiğini açıklar. "Din, insanın Mutlak Sonu'na ilişkin bilinçli ve zekice meşgalesi, içkin Tao ya da Logos'un, aşkın Tanrı ya da Brahman'ın birleştirici bilgisi olurdu," der. Okuyucular olarak romanda bu satırları gözden geçirip değiştirmediği için Huxley'e müteşekkir olmalıyız, çünkü eğer öyle yapsaydı, Cesur Yeni Dünya, kuşkusuz, uzun süreli cazibesini yitirirdi. Paradoksal biçimde, Cesur Yeni Dünya'nın bir yirminci yüzyıl klasiği olma özelliğini güvenceleyen şey, 1931'de Britanya'yla Huxley'i kuşatan ve romanının derin çift yönlülüğünü doğuran kaygı ile belirsizliklerdir.
  • Bu kitapla ilgili bir şeyler yazmak o kadar zor ki yazıya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitap 1k Bursa Okuma Grubu'na gidiş-gelişte yani takribi bir beş saat içinde bitti. 272 Sayfalık bir kitap beş saat içinde bittiğinde kolay, yalın bir eser gibi görülebilir ama öyle mi değil tabii ki. Yazar, Minotor (kafası boğa, vücudu tanrı) mitiyle beyninin labirentine sokuyor okuru ve oradan son sayfalara kadar çıkarmıyor. Kitapta yazar bir yoğun empati kaynaklı -özellikle çocukluğunda- empati duyduğu kişilerin hayatlarına misafir olan bir kişi konumunda, kimi zaman Minotor ve kimi zamanda kendi hayatında. Bir an dedesinin, babasının ve kendinin paralel hayatlarını bize yaşatıyor, sonra bir bakmışsın tekrar Minotor Mitine dönmüşüz, sonra bir bakmışsın bambaşka alakasız bir hikayenin içindesin. Yazar bir an parayla başkalarının hikayelerini satın alan birisi, bir an evinin deposunda eski zamanlardan bir takım eşyaları biriktiren takıntılı bir adam, bir an 1. dünya savaşı sıralarında dedesi, 2. dünya savaşı sıralarında babası, komünist Bulgaristan'ın bitiş döneminde kendisi. Minotor Mitinde yer alan labirentteki gibi hissediyorsunuz. Bazen kitabın içinde kayboluyor ve nerede olduğunuzu unutuyor sonra yazarın çekip çıkarmasıyla ana hikayelere geri dönüyorsunuz.

    Üslubu, yazım şekli, garip anlatımı ve farklılığıyla son derece özel bir kitap ve Bulgar yazar Georgi Despodinov'a hayran kalmamak mümkün değil. Bu kitap tamamıyla farklı bir şeyler okumak isteyen, yeni bir üslup ve anlatım deneyimlemek isteyen okurlara göre. Romanın yazım şekli, son derece akıcı olmasıyla birlikte beyninizi alabildiğine zorlayan, kafa karıştırıcı ve hikayelerin içinde yitip gitmenize sebep olacak şekilde. Bundan ötürü yalın, daha yüzeysel eserler okumaya alışkın arkadaşlar kitaba hiç bulaşmasalar en güzelini yaparlar. Çünkü bu kitap fırından yeni çıkan ekmek kıvamında. Tutamazsın elini yakar sonra yazıktır mundar olur, yarım kalır canım eser.
  • Elbetteki yakup Kadri karaosmanoğlunun en etkileyici romanlarından biridir.ve ilkidir üç kuşak arasındaki çatışmayı en duru,en somut biçimiyle ele alır. Roman 1 dünya savaşı öncesinden geçmektedir ve bu dönemdeki batı hayranlığı dahil sözde sosyal sorunları anlatır. Kitap,kendine yol arayan genç ve güzel bir kızı (senihayi) yenilikçi ve refahın ancak batılılaşma ile elde edebileceğin düşünen senihayi ve ayrıca dede-torun sevgisinin ve bunu imkansız kılan zamanı,(kuşak çatışmasını) siyasi olayları ve o zamanki İstanbul'un içinde bulunduğu değişimi ele alır.
    Lâkin bahsettiğimiz kuşak çatışmasını hakkı Celis yaşamaktadır.ve bu ikilemden adeta kaçmak ve zamandan soyutlanmak niyetiyle harbe (Çanakkaleye) yazılmıştır,ordudadir.
    ve ölümü belkide kitabın en muhteşem, en etkilayici sahnesidir. kanımca.
  • 1. dünya savaşı sonrası Malta sürgünlerinin hikayesi .
    Mim Kemal Öke'nin okuduğum ilk kitabıydı.
    Sürükleyici başarılı bir eser .
    İttihatçıları merak ediyorsanız tavsiye ederim.