• Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.
    Ögeday ve serveti
    Cengiz’in oğlu ve tahtın varisi iş başına geldiğinde, dünyanın neredeyse yarısına sahipti. Ögeday
    kardeşleri gibi zalim değildi. İyi huylu ve hoşgörülüydü. Karakurum’daki çadırdan sarayında oturur ve Han
    tahtının önünde boyun eğen halkın söylediklerini dinlerdi. Kardeşleri savaşlara devam ediyorlar, Ye Lui
    Chou Tsai de vergi işlerini idare ediyordu.
    Ögeday sakinliği ve şişmanlığıyla, sadeliğiyle, elinin altında Katay’ın hazineleri ve memleketten seçilmiş
    bir düzine kadınla, sınırsız otlaklara dağılmış at sürüleriyle bize ilginç bir Moğol tipi sunar. Hareketleri
    şahanelikten uzak olmakla beraber, hoştu. Yanındakiler, her gözüne ilişeni vermek konusundaki
    cömertliğine itiraz ettikleri zaman, bu dünyadan nasıl olsa yakında gideceğini ve ondan sonra ancak
    insanların hatırasında yaşayacağını söyleyerek karşılık verirdi.
    Acem ve Hint hükümdarlarının servet yığmalarına anlam veremezdi:
    “Bunlar budalalık yapıyorlar. Servetleri bir işe yaramadı. Birlikte mezara götürecek hiçbir şeyleri yok!”
    derdi.
    Cömertliğini bilen kurnaz tacirler, çeşit çeşit mallarla akın akın saraya gelirler ve mallarını değerinin çok
    üzerine satarlardı. Bu hesaplar her akşam, Han maiyeti ile otururken getirilirdi.
    Bir gün maiyetindekiler alayla bu tacirlerin gülünç denecek derecede fazla para istediklerini söylediler.
    Ögeday onları onayladı:
    “Benden faydalanmak ümidiyle geliyorlar. Kendilerini gücenmiş göndermek istemem.” dedi.
    Bir yerden bir yere gidişi, çölün Harun Reşidi’ne benzerdi. Tesadüfen karşısına çıkan serserilerle
    konuşmasını severdi. Bir gün kendisine üç kavun takdim eden bir ihtiyarın fukaralığı dikkatini çekti. O
    sırada elinin altında ne para, ne de yeni elbise olan Han, karılarından birine ihtiyara mükafat olarak büyük
    kıymetteki incileriyle küpelerini vermesini emretti.
    Kadın;
    “Han’ım,” dedi, “yarın saraya gelip para alsa daha iyi olmaz mı? Para onun işine bu inciden daha çok
    yarar. ”
    Pratik bir adam olan Moğol serdarı şu cevabı verdi:
    “Çok fakir olanlar ertesi günü bekleyemezler. Zaten bu inciler gene benim hazineme dönecek.”
    Ögeday, her Moğol gibi, avı, güreşi ve at koşusunu severdi. Uzak Katay’dan ve Acem şehirlerinden
    saraya pehlivanlar gelirdi. Bu tarihte, sonradan Moğol hanedanını bölünmeye uğratan kavgalar, Budistlerle
    Müslümanlar, Acemlerle Çinliler arasında müca-' dele başladı. Bu gürültü patırtı, Cengiz Han’ın oğlunun
    canını sıkıyordu. Sadeliği bozan, entrika çevirenleri şaşırtmıştı.
    Budist’in biri Moğol serdarının yanına gelerek, Cengiz Han’ın rüyada kendisine görünerek şu emri
    verdiğini söyledi: “Git, oğluma tarafımdan emret, Muhammed’e iman edenlerin kökünü kurutsun. Zira
    bunlar sapkın ve günahkardırlar. ” İhtiyar fatihin İslam milletlerine karşı gösterdiği şiddeti herkes biliyordu.
    Bu emri müthiş bir şeydi. Ögeday bir an düşündü ve sordu:
    “Cengiz Han seninle konuşmak için tercüman kullandı mı?” “Hayır, büyük Han’ım. Bizzat kendisi
    söyledi.”
    “Ya sen Moğolların dilinden anlar mısın?”
    “Hayır.”
    O zaman Han şu cevabı verdi:
    “O halde sen yalan söylüyorsun. Cengiz Han Moğolca’dan başka dil bilmezdi.”
    .Ve Müslüman düşmanı Budist’in öldürülmesini emretti.
    Bir defasında da Çinli oyuncular, Ögeday’ı eğlendirmek için kukla oynatıyorlardı. Han, kuklaların
    arasında uzun bıyıklı ve sarıklı bir ihtiyarın at kuyruğunda sürüklendiğini gördü ve Çinlilere bu adamın kimi
    temsil ettiğini sordu. Oyuncu başı şu cevabı verdi:
    “Moğol cengaveri esir Müslümanları arkalarında böyle sürüklerler. ”
    Ögeday oyunu durdurdu ve hizmetçilerine hazinesinde bulunan Çin’in ve İran’ın en pahalı kumaş ve
    halılarını getirtti. Bunları Çinlilere göstererek, onların- yaptıkları malların batı mallarından aşağı kalitede
    olduğunu gösterdi. Dedi ki:
    “Benim memleketimde birçok Çinli esiri olmayan bir tek zengin Müslüman yoktur. Halbuki hiç bir
    zengin Çinlinin Müslüman esiri yok! Bilirsiniz ki Cengiz Han, bir Müslüman’ı öldürene kırk altın mükafat
    verilmesini emretmişti. Fakat bir Çinlinin hayatının bu değerde olduğuna hükmetmedi. O halde nasıl oluyor
    da siz Müslümanlarla eğlenmeye cesaret edebiliyorsunuz?”
    Ve oyuncularla kuklalarını sarayından kovdu.
    Göçebelerin son töreni
    Hanların sarayları Katay’a nakledilmeden önce, yalnız iki Avrupalı bize Moğolların bir tarifini
    bırakmışlardır. Bunlardan biri Rahip Capsin, diğeri de iri cüsseli Rubruquis’tir. Rubruquis, işkence içinde
    öleceğine neredeyse ikna olmuş bir halde ata binerek büyük bir cesaretle Tataristan’a hareket etmişti. Kral
    Sa-int Louis adına bir elçi gibi değil, göçebe fatihleri Avrupa’ya karşı mücadeleden vazgeçirmek için bir
    barış elçisi gibi gitmişti.
    Tek yoldaşı, son derece korku içinde bulunan başka bir rahipti. İstanbul’u arkalarında bıraktılar. Asya
    yaylalarına girdiler.
    Rubruquis, iliklerine kadar donarak, açlıktan yarı ölü bir halde takriben beş bin kilo metre yol gitmişti.
    Sonra Moğollar kendisini koyun derilerine sardılar, aba çorap, çizme ve deriden başlık verdiler. Şişman ve
    ağır olduğu için Moğollar, Volga sınırından başlayan seyahat süresince kendisine her gün dayanıklı bir at
    seçtiler.
    Rubruquis, Moğolların gözünde esrarengiz bir adamdı. Uzun etekli, yalınayak, uzak Frank
    memleketlerinden gelmiş, ne tacir, ne elçi, silahsız, hediye vermeyen, hediye kabul etmeyen bir adam...
    Meşhur Han’ı görmek için, dehşete düşmüş Avrupa’dan dışarı çıkmış, gösterişli, ağır başlı, fakir, fakat
    çölden doğuya doğru giden kafilede konumunun önemi göze çarpan Rubruquis’nin durumu bir tezat
    örneğiydi. Bu kafilenin içinde Jaroslav, Rusya dukası, Katay ve Türk asilzadeleri, Gürcistan kralının oğlu,
    Bağdat halifesinin ve büyük Serhasi sultanlarının elçileri vardı.
    Rubruquis, bize göçebe fatihlerin sarayını büyük bir dikkatle tarif eder. Bu sarayda asiller mücevherat
    işlenmiş kaselerden süt içerler. Koyun derilerine bürünerek altın kakmalı eyerler üzerinde dolaşırlar.
    Mengü Han’ın sarayına girişini şöyle anlatır:
    “Aralık ayında, Saint Etienne yortusunda büyük bir ovaya geldik. Buradan bir küçük tümsek bile '
    görünmüyordu. Ertesi gün büyük Han’ın sarayına vardık. Kılavuzumuza bir büyük ev tahsis ettiler. Bizim
    üçümüzü de eşyamızı, yataklarımızı koyacak ve bir küçük ateş yakacak kadar dar bir kulübeye soktular.
    Kılavuzumuza tepesi uzun bir şişe içinde pirinçten yapılmış bir içki getirdiler. Bu içki bizim en iyi
    şaraplarımıza benziyor. Yalnız tadı farklı!
    Bizi üstlendiğimiz görevi sormak için çağırdılar. Bir memur bize, Serhasilere karşı bir Tatar ordusunun
    yardımını istediğimizi söyledi. Bu cevap beni şaşırttı. Çünkü Haşmetli Efendimiz mektuplarında ordu
    istemediğini, yalnız Hristiyanlarla dost kalmasını Han’a tavsiye ettiklerini bildiriyordu.
    O zaman Moğollar kendileriyle barış isteyip istemediğimizi sordular. Buna cevaben dedim ki:
    “Moğollara bir kusurumuz olmadığından, Fransa kralı hiçbir savaş fırsatı çıkarmadı. Biz sebepsiz
    hücuma uğradıkça, kendimizi Tanrı’ya emanet ederiz.”
    Bu cevaba çok şaşırdılar ve “barış yapmaya gelmediniz mi?” diye bağırdılar.
    Ertesi gün halkın hayran bakışları arasında saraya gittim. Aralarında bulunan ve inancımızı bilen genç bir
    Macar, halka bunun sebebini anlattı. Ondan sonra sarayın baş nazırı olan bir Nesturi bize dair birçok sualler
    sordu. Ondan sonra da yattığımız yere döndük.
    Yolumuzda sarayın doğusuna tesadüf eden kısmın ucunda, üzerine haç konmuş bir küçük ev gördüm.
    Orada herhangi bir Hristiyan var diye bu manzaradan hoşlandım. Ulu orta içeriye girdim. Altın örtü ile
    örtülmüş ve güzelce süslenmiş bir mihrap gördüm. Üzerinde Mesih’in, Hazreti Meryem’in, Saint Jean-
    Baptiste’in ve iki meleğin resimleri vardı. Vücutlarının ve elbiselerinin hatları küçük incilerle resmedilmişti.
    Mihrabın üstünde gümüşten büyük bir haç vardı. Türlü süslemeler ve kıymetli mücevherler içinde parıl
    parıl parlıyordu. Mihrabın önünde de bir kandil yanıyordu. Yanına oturdum. Biraz esmerce, zayıf, sert
    kıldan elbise giymiş, elbisesinin altında demir kemer olan bir Ermeni rahibi gördüm.
    Rahibi selamlamadan önce, toprağa atılarak Ave Regi-na’yı ve diğer ilahileri okuduk. Rahip dualarımıza
    iştirak etti. Ondan sonra yanına oturduk, önündeki mangalda biraz ateş vardı. Bizden bir ay önce Moğolların
    nezdine gelen Kudüslü bir keşiş olduğunu söyledi. biraz konuştuktan sonra, yerimize gittik, akşam yemeği
    için etli ve darılı bir çorba pişirdik. Moğol kılavuzumuz ve arkadaşları sarayda içiyorlardı, bizi düşünen
    yoktu. Hava o kadar soğuktu ki, ertesi sabah ayaklarımın ucu dondu ve artık yalınayak yürüyemedim.
    Soğuk başladıktan sonra Mayısa kadar sürüyor. Hatta senenin o zamanlarında bile, her sabah ortalık buz
    tutuyordu. Biz oradayken bir fırtına çıktı, pek çok hayvanı öldürdü.
    Sarayın adamları5 bize teke derisinden elbiseler getirdiler. Ayakkabılar getirdiler. Arkadaşımla tercüman
    bu getirilen şeyleri kabul ettiler. 5 Aralık’ta saraya kabul edildik.
    Han’a nasıl saygıda bulunabileceğimizi sordular. Uzak memleketten geldiğimizi, eğer müsaade ederlerse,
    bizi sağ salim oraya kadar ulaştıran Tanrı için ilahiler söyleyeceğimizi ve ondan sonra Han ne isterse onu
    yapacağımızı söyledim. Han’ın yanına girdiler ve sözlerimizi naklettiler. Tekrar gelerek bizi divan odasının
    kapısına götürdüler. Kapının keçe perdesi kaldırıldı ve biz de “A Solis ortu cardine” ilahisini söyledik.
    5 Rubruquis saraydan bahsederken, Mang Ku Handaki evleri, kadınlan, yüksek rütbeli subayları
    kastediyor. Mang Ku’nun amcazadesi Volga'daki Batu karargahından bahsederken der ki: “Bu karargahın
    güzelliğine hayret ettik. Evler, çadırlar uzaklara kadar gidiyordu Etrafta üç dört sıra üzerinde birçok insan
    toplanmıştı.
    Saklı silahımız olmasın diye üstümüzü aradılar. Tercümanımıza kemerini ve bıçağını, kapının önünde
    duran muhafıza teslim etmesini emrettiler.
    İçeriye girdiğimiz zaman, tercümanımız üstü katır sütü dolu bir masaya götürüldü ve bizi de hatunların
    önünde bir sıraya oturttular.
    Her tarafa altın işlemeli kumaşlar gerilmişti ve ortadaki ocakta biraz diken, misk kökü ve tezek
    yanıyordu. Han, fok balığına benzeyen parlak tüylü bir hayvan derisinin üstüne oturmuştu. Basık burunlu,
    orta yaşlı takriben kırk beş yaşlarında bir adamdı. Karılarından biri, küçük, güzel bir kadın yanı başına
    oturmuştu. Kızlarından biri, sert çehreli genç bir kadın, yanı başındaki başka bir şiltenin üzerinde
    oturuyordu. Bu ev, bu kızın Hristiyan anesine aitti ve kız her şeye hükmediyordu.
    Pirinç şarabı, katır sütü, ya da bal şerbeti içip içmediğimizi sordular. Zira Moğollar kışın bu üç içeceği
    kullanırlar. İçkiden hoşlanmadığımızı, Han’ın emirleriyle yetineceğimizi söyledim. O zaman pirinç şarabı
    verdiler. Han’a karşı saygısızlık olmasın diye biraz tattım.
    Han şahinleri ve diğer kuşlarıyla biraz eğlendikten sonra, konuşmaya izin verdi ve biz de diz çökmeye
    mecbur olduk. Han’ın yanında Nesturi bir tercümanı vardı. Bizimki ise ikram edilen o kadar içkiden
    tamamıyla sarhoş olmuştu.
    Han’a şu sözlerle hitap ettim:
    “Tanrıya şükürler olsun ki, bizi dünyanın uzak diyarlarından, kendisine o kadar kudret ve devlet
    bahşettiği Mengü Han Hazretlerinin huzurlarına kadar getirdi. Mağrib Hristiyanları ve özellikle Fransa kralı,
    mektuplarını taşıdığımız halde, bizleri bu tarafa gönderdi. Bu mektuplarıyla Han Hazretlerinden
    memleketlerinde ikametimize müsaade buyurmasını rica ediyor. Zira biz Tanrı’nın kanunlarını insanlarına
    öğretmekle görevliyiz. Onun için Haşmetli Han Hazretlerinden burada kalmamıza müsaade buyurmalarını
    rica ediyoruz.
    Takdim edecek ne paramız, ne altınımız, ne mücevherimiz var. Fakat faydalı olmak emeliyle hizmet
    sunuyoruz.”
    Han, bu sözlerime şu cevabı verdi:
    “Güneş ışıklarını nasıl her tarafa yayarsa, Batu’nun azamet ve kudreti de öylece her tarafa yayılıyor.
    Onun için ne sizin altınınıza ne de gümüşünüze ihtiyacım var. ”
    Han Hazretlerinden, altın ve gümüşten bahsettiğim için, bana gücenmemelerini istirham ettim. Zira bunu
    sadece faydalı olmak arzumuzu daha açık izah etmek maksadıyla söylemiştim.
    O zamana kadar tercümanın söylediklerini anlıyordum. Fakat ondan sonra öyle sarhoş oldu ki, artık
    anlaşılacak bir cümle söylemiyordu. Bana öyle geldi ki, Han da sarhoştu. Bunun üzerine sustum.
    O zaman bizi kaldırdılar ve tekrar oturttular ve saygılarımızı sunduktan sonra Han’ın huzurundan
    çekildik. Nazırlardan ve tercümanlardan biri de bizimle beraber çıktı ve nazır bize Fransa krallığı hakkında
    birçok sualler sordu. Özellikle bizde çok koyun, sığır ve at bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
    Moğollar sanki bütün bunlara sahip olmak istiyormuş gibiydiler. Bizimle meşgul olmak üzere birini memur
    ettiler. Ermeni keşişin yanına gittik. Tercüman gelip bizi orada buldu ve Han’ın iki ay, yani soğuklar
    bitinceye kadar kalmamıza müsaade ettiğini bildirdi.
    Buna cevaben:
    “Tanrı Mengü Han Hazretlerini korusun ve kendilerine uzun ömürler ihsan buyursun. Bir aziz diye
    baktığımız bu keşişi bulduk, memnuniyetle kalacağız ve birlikte Han’ın refah ve saadetine dualar edeceğiz.”
    dedim.
    (Zira yortu günlerinde Hristiyanlar oraya gelir, dua eder ve çanağını takdis ederler. Ondan sonra Serhasl
    keşişleri, arkasından putperest rahipler6 gelip aynı tarzda hareket ederler. Rahip Sergius, Han’ın ancak
    Hristiyanlara güveni olduğunu söy-
    6 O zaman kadar Rubruquis’in hiç temas etmediği Budistler.
    ler. Fakat Rahip Sergius burada yalan söylüyor. Han’ın kimseye emniyeti yoktu. Fakat herkes, bala gelen
    sinekler gibi saraya üşüşüyordu. Han, herkese ihsan bahşediyor ve onlar da kendilerini Han’ın yakını
    addediyorlar, onun saadetine dualar ediyorlardı.) .
    O zaman yerimize döndük. Burası çok soğuktu. Yakacak odunumuz yoktu. Gece indiği halde henüz bir
    şey yememiştik. Nihayet bizimle ilgilenmeye memur edilen adam biraz odun ve yiyecek getirdi.
    Seyahatimizde bize refakat eden kılavuz Batu’nun yanına dönecekti. Bizden bir halı istedi. Verdik ve
    memnun olarak gitti. Soğuk son derece arttı.
    Mengü Han, bize tüyleri dışarıda üç kürklü hırka gönderdi, bunları minnetle kabul ettik. Fakat Han için
    dua edecek müsait bir yerimiz olmadığını, kulübemizin ancak ayakta durabilecek kadar dar olduğunu, ateşi
    yaktıktan sonra dumandan kitaplarımızı açmakta fayda olmadığını açıkladık. Han, refakatimizin hoşuna
    gidip gitmeyeceğini keşişten sordurdu. O da bizi sevinçle kabul edince, daha iyi bir yere geçmiş olduk.
    Biz yokken Mengü Han bizzat manastıra gelmiş. Altın bir yatak getirmişler. Han ve Sultan bu yatağın
    üzerinde mihraba karşı oturmuşlar. Bizi çağırdılar ve bir muhafız, gizli silah olmasın diye üzerimizi aradı.
    İncili ve dua kitabını göğsümde tutarak içeriye girdim. Önce mihrabın önünde diz çöktüm. Sonra Mengü
    Han Hazretlerini saygıyla selamladım. Kitaplarımızı istedi ve bunları tezyin eden minyatürlerin ne anlama
    geldiklerini sordu. Nesturfler ne uygun gördülerse, o cevabı verdiler. Zira bizim yanımızda tercümanımız
    yoktu. Bizden, başka bir şey söylememizi istedi, biz de “Veni, Sancte Spisitus”u taganni ettik. Bundan sonra
    Han gitti, fakat hatunu hediye dağıtmak için kaldı.
    Rahip Sergiusn’u başpapazını gibi takdis ediyordum. Yine de birçok noktalarda hiç hoşuma gitmeyen
    hareketleri vardı. Mesela tavuk tüyünden bir şapka yapmış ve bunu altın bir haçla süslemişti. Diğer taraftan
    haç çok hoşuma gidiyordu. Tavsiyem üzerine keşiş, haçı bir kargı üzerinde taşımaya izin verilmesini istedi.
    Mengü Han da nasıl istersek o şekilde taşıyabileceğimizi bildirdi.
    Haça saygı için, Sergius ile beraber karargahı dolaştık. Sergius, bir sancak yapmış ve bunu kargı boyunda
    bir odunun ucuna takmıştı. Bunu “Vexilla Regis Prodeunt” ilahisini söyleye söyleye Tatarların çadırları
    arasında dolaştırdık. Gördüğümüz müsamahayı kıskanan Müslümanlarla, keşişin sağladığı menfaati
    kıskanan Nesturi rahipleri, buna son derece içlendiler.
    Karakurum civarında, Mengü’nün bizim manastırlarımız gibi etrafı tuğla denizi ile çevrilmiş bir sarayı
    vardır. Han, burada senede iki defa tören düzenler. Paskalyada ve bir de yazın ihtişamını göstermek
    isterken...
    Sarayın divan odasında, bir tavernadaki gibi şişelerin dolaşması ayıp olacağından, Paris kuyumcularından
    Guillaume Bouchier, tam divan odasına girilecek yere gümüşten büyük bir ağaç yapmıştı. Bu ağacın dibinde
    temiz inek sütü akan gümüşten dört aslan vardı. Ağacın dört dalına altın yılanlar dolanıyor ve bu yılanlardan
    muhtelif cinste şaraplar dökülüyordu.
    Saray üç köşeli ve iki sıra sütunlu bir kiliseye benziyor. Han, kuzey duvarına karşı huzurdakileri
    görebilecek yüksekçe bir yerde oturuyor. Hanla gümüş ağaç arasındaki mesafe, sakilerin ve hediye getiren'
    görevlilerin gidip gelmeleri için serbest bırakılmıştır. Han’ın sağında erkekler, solunda kadınlar otururlar.
    Yanı başında ve biraz alçakta bir tek kadın oturur.
    Han’ın sarayı dışında, Karakurum, Saint-Denis’den güzel bir şehir değildir.
    Başlıca iki sokağı var. Biri Serhasılerin bulunduğu sokak ki, burada pazarlar kurulur. Öteki zanaat
    erbabının bulunduğu Kataylıların sokağıdır. Bundan başka Han'ın nazırlarının sarayları da var. Darı satan,
    hububat satan, koyun satanlar, çarşılarda mevcut. Karakurum’da putperestlerin on iki mabedi,
    Müslümanların iki camii, Nesturilerin bir kilisesi var.
    Bir pazar gününe doğru, Han çadırlarıyla beraber Karaku-rum ’a hareket etti. Keşiş de bizimle beraber
    geldi. Bu seyahat esnasında dağlık bir havaliyi geçmeye mecbur olduk. Büyük fırtınalarla, şiddetli
    soğuklarla, karlarla uğraştık. Gece yarısı Han bize ve keşişe haber gönderip fırtınayı dindirmek için Tanrı’ya
    dua etmemizi emretti. Çünkü pek çoğu yeni doğmuş sürüler ölmek üzereydi. Keşiş kömürde yakılmak üzere
    Han’a günlük gönderdi. Yaktı mı, yakmadı mı, bilmiyorum, fakat iki gündür devam eden kar ve fırtına
    dindi.
    Bir pazar Karakurum’a geldik. Saat dokuza doğru şehre girdik. Haçı yükseğe kaldırarak, Serhasilerin
    sokağından geçtik. Kiliseye doğru yürüdük. Burada Nesturiler bizi ayin alayı ile karşıladılar. Ayinden sonra
    artık akşam olduğu için kuyumcu Guillaume Bouchier bizi evine yemeğe götürdü. Karısı Macaristan’da
    doğmuştu. Bir İngiliz’in oğlu olan Basilicus’u da orada bulduk.
    Yemekten sonra kulübemize çekildik. Burası Nesturi kilisesinin yanındaydı. Güzel, geniş, çok iyi
    yapılmış, tavanı altıri işlemeli ipeklerle kaplı bir kiliseydi.
    Paskalya yortularını kutlamak için şehirde kaldık. Macar-lardan, Rumen veya Ruslardan, Gürcülerden ve
    Ermenilerden büyük bir cemaat vardı. Nesturiler benden ayine başkanlık etmemi rica ettiler. Halbuki
    elbisem yoktu. Mihrap da yoktu. Fakat kuyumcu ayin elbisesi bulup getirdi ve bir arabanın üzerinde mihrap
    kurdu. Mihrabı İncil sahnelerini temsil eden resimlerle süsledi. Gümüşten bir kutu ile Hazreti Meryem’in
    resmini de yaptı.
    O ana kadar Ermenistan kralı ile varması beklenen bir Alman rahibinin geleceklerini ümit ediyordum.
    Kraldan haber gelmeyince ve yeni bir kışın şiddetini de düşünerek, kalmak mı, gitmek mi gerektiğini
    sormak için Han’a haber gönderdim.
    Ertesi gün Han’ın nazırlarından birkaçı beni görmeğe geldiler. İçlerinden biri, Han’ın şerbettarı bir
    Moğoldu, diğerleri de Serhasiler...Bu adamlar, Han tarafından, ne maksatla gelmiş olduğumu sordular. Bu
    soruya cevaben, Batu’nun, beni Han’ın nezdine göndermek üzere emir verdiğini, Han’a hiç kimse adına
    söyleyecek sözüm bulunmadığını, fakat dinlemek isterse, kendisine Tanrı’nın sözlerini tekrar edebileceğini
    söyledim.
    O zaman, benim de başkalarının yaptığı gibi Han’ın refah ve saadeti için fal bakacağımı zannederek, ne
    söylediğimi sordular.
    Cevap verdim:
    “Mengü’ye diyeceğim ki, Tanrı ona çok çok ihsanda bulunmuş. Zira elindeki servet ve kudret,
    Budistlerin putlarından gelmiyor. ”
    O zaman Tanrı’nın emirlerini almak için, göğe çıkıp çıkmadığımı sordular. Bu adamlar Mengü’ye gittiler
    ve kendini putperest ve Budist yerine koyduğumu ve Tanrı’nın emirlerine riayet etmediğini söylemiş
    olduğumu naklettiler. Ertesi gün Han bana gönderdiği iki tercümanla, kendisi için hiçbir haber
    getirmediğimizi ve hakkında dua etmeğe geldiğimizi bildiğini, yine de kendi nezdine memleketimizden
    hiçbir elçi gelip gelmediğini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman David ile Andri hakkında ne biliyorsam
    söyledim. Bütün bunlar yazılı olarak Mengü’ye bildirildi.
    Hamsin yortusunda Han’ın huzuruna çağırıldım. İçeriye girmeden önce, o zaman tercümanlık eden
    kuyumcunun oğlu, Moğollar’ın beni memleketime iadeye karar verdiklerini söyledi ve itiraz etmememi
    tavsiye etti. Han’ın huzuruna girdiğim zaman diz çöktüm. Han benden, kendisi hakkında nazırlarına Budist
    olduğumu söyleyip söylemediğimi sordu:
    “Asla böyle bir şey söylemedim,” dedim.
    “Ben de böyle düşünüyordum,” dedi. “Çünkü bu söylenecek bir söz değildir.”
    Sonra dayandığı bastonunu bana doğru uzatarak:
    “Korkma!” dedi.
    Buna gülümseyerek:
    “Korkmuş olsaydım, buralara kadar gelmezdim,” dedim.
    O zaman:
    “Biz Moğollar bir tek Tanrı’nın varlığına inanırız ve ona karşı doğru bir kalp taşırız.”
    Dedim ki:
    “O halde Tanrı sizi bu halde tutsun. Çünkü onsuz bu halde olunmaz. ”
    Han şöyle devam etti:
    “Tanrı bir ele birçok parmaklar verdiği gibi insanlara da çeşit çeşit düşünce tarzları verdi. Sizde Kutsal
    Kitap var. Fakat siz ona uygun davranmıyorsunuz. Muhakkak bu Kutsal Kitap’ta insanların birbirlerini zarar
    vermeleri yazılı değildir.”
    “Elbette hayır! Saygıdeğer Han’a daha en başta kimseyle kavga etmeyeceğimi söylemiştim.”
    “Ben sizden bahsetmiyorum. Gene sizin kitabınızda, bir adamın kendi çıkarı için adaletten sapacağı da
    yazılı değildir.”
    Bu cevaba karşı para aramaya gelmediğimi, hatta bana verilen parayı bile reddettiğimi söyledim. Hazır
    bulunan nazırlardan birisi, bir gümüş külçesini ve bir ipek kumaşı reddettiğimi onayladı. Han:
    “Ben bundan bahsetmiyorum,” dedi, “Tanrı size ayetler göndermiş, siz bunlara riayet etmiyorsunuz.
    Fakat bize de hakimler bahşetti, biz onların emirlerini yerine getiriyoruz ve sükûnet içinde yaşıyoruz.”
    Bu sözleri söylemeden önce, dört defa içtiğini zannediyorum. İmanı hakkında çok şeyler söyleyeceği
    ümidiyle beklerken, o sadece dedi ki:
    “Uzun süre burada kaldınız, ama artık giderseniz, beni memnun edersiniz. Elçimle beraber gitmeye
    cesaretiniz olmadığını söylediniz. O halde size mektup ve haberlerimi emanet edeyim mi?”
    Eğer Han diyeceklerini yazılı olarak bana verirlerse, elimden geleni memnuniyetle yapacağımı söyledim.
    O zaman altın, gümüş, ya da değerli elbiseler isteyip istemediğimizi sordu. Böyle şeyleri kabul etmek
    adetimiz olmadığını, bununla birlikte memleketinden yardımı olmadıkça çıkamayacağımızı söyledim. Bize
    ne gerekirse vereceğini söyledi ve nereye kadar götürülmek istediğimizi sordu. Bize Ermenistan’a kadar
    refakat ederlerse, kafi geleceği cevabını verdim.
    “Sizi oraya kadar göndereceğim,” dedi “ondan sonra kendinize bakınız. Bir tek kafada iki göz vardır,
    fakat ikisi de bir tek şeyi görür. Batu, sizi buraya gönderdi. Bundan dolayı gene onun yanına döneceksiniz. ”
    Kısa bir sessizlikten sonra, dalgın dalgın dedi ki: “Gideceğiniz yol uzundur, yolculuğa tahammül
    edebilmek için, kuwet veren yemekler yeyiniz.”
    Bana içecek bir şey verilmesini emretti ve bir daha dönmemek üzere huzurundan çıktım.”
    Cengiz Han’ın torunu Kutsal Topraklarda
    Tarihin az bilinen kısımlarından biri de, Cengiz Han’ın vefatından sonra, Moğolların Ermenilerle ve
    Filistin’deki Hristi-yanlarla olan münasebetleridir. O zaman Hanlık konumunda bulunan Cengiz’in torunu
    ve Mengü’nün kardeşi Hülagü on üçüncü asır ortalarında İran’da, El-cezire’de, Suriye’de saltanat sürdü.
    Aşağıda yazdıklarımız, Cambridge Mediaeval His-tory’nin dördüncü cildinin, 175.. sayfasından alınmış
    güzel bir özettir:
    “Bir asırdan fazla devam eden tecrübelerden sonra, Latin komşularına güvenemiyorlar, onları müttefik
    olarak kabul edemiyorlardı. Ermenilerin kralı Haüt Han, Hristiyanlara değil, yarım asır Ermenistan’ın
    görmediği en iyi dostluğu gösteren göçebe Moğollara daha fazla güven duyuyordu.
    Haüt Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, Moğollar, Selçuklulara karşı kazandıkları zaferlerle
    Ermenilere büyük hizmetlerde bulundular. Haüt Han Bayçu7 ile savunma ve savaş konularında ittifak
    imzaladı. Hatta 1244’te Ögeday Han’ın hizmetinde bile bulundu. On sene sonra Mengü Han’a bizzat saygı
    sunmaya geldi ve Moğol sarayında uzun süre kalarak, iki millet arasındaki dostluk bağını güçlendirdi.
    Saltanatının son zamanları Memlûklarla savaş içinde geçti. Memlûkların bu sırada kuzeye doğru
    yürüyüşlerini, Moğollar durdurmuşlardı. Haüt Han ile Hülagü, Kudüs’ü Selçukilerden almak için
    kuwetlerini birleştirmişlerdir.”
    7 Bayçu, çoğu kez Cengiz Han’ın torunu olan ve Rusya'daki Altın ordunun başkumandanlığına geçen
    Batu ile karıştırılmıştır.

    KAYNAKÇA
    En eski kaynak bugün kaybolmuş olan Moğolca Altın Defter adlı kayıttır. Çince Yuan-Si ya da
    Moğollar’ın Tarihi ve Raşiddeddin’in Ta-rih’i (aşağıda görüleceklerdir) bu asıl belgeye dayanmaktadır.
    Gizli Tarih denilen bir başka Moğol eserinin bugün yalnız Çince tercümesi olan Yuan chao mi shi
    mevcuttur; bu eser asıl büyük Han’ın bir çağdaşı tarafından Moğol dili ve Uygur harfleriyle yazılmıştır.
    On yedinci asrın ortalarında en tanınmış Moğol vakanüvislerinden biri olan Ssanangm Setzen, Cengiz
    Han'ın soyuna ve fatihin hayatına ait efsanevi tarihi Chung toishi (Khadım Toghudji) adlı eseri kaleme aldı.
    Bu tarih Budist masallarıyla tahrif olundu. Fakat bugün ilk Moğollar-dan elimizde kalan yegane' sadık
    tasvir budur. Bu eser Başpiskopos Hycinthe tarafından Rusça’ya ve onun tercümesinden de 1829'da Isac
    Jakop Schmidt tarafından, hiç olmazsa kısım kısım, Almanca'ya tercüme edilmiştir. (aşağıda görülecektir).
    En önemli Çin kaynakları şunlardır:
    Ssi Ma Kouang tarafından telif edilen Toug Kien Kang Mou yahut Büyük Hanedanlar Tarihi. Bu kitap
    bize ilk Moğol sultanları hakkında çok az bilgi verir. Kıymeti bugün şüpheli görülen bu eserin Fransızca
    tercümesine dikkat edilebilir. Tong Kieri Kang Mou'dan Perejoseph Anne Marie de Meyriac de Mailla
    tarafından M. Roux des Hautesrayes’in gözetimi altında tercüme edilen Genel Çin Tarihi. Paris 1777 - 1778.
    İsmi meçhul bir müellif tarafından yazılan Ch'in cheng lu Yesu-gey’den itibaren başlayan ve Ögeday'ın
    ölümü ile biten Moğollar tarihini göstermektedir.
    Bu belgelerden ve Yuan ch'ao Mi Shi'den sonra bu konu üzerindeki Çin eserlerinin en önemlisi, Yuan shi
    yahut Moğolların Tarihi 1370'te telif edilmiştir. Bu eser Ssanang Setzeri'ninkinden daha doğrudur, fakat
    bütün Moğol efsaneleri gibi batı memleketlerine ilişkin verdiği bilgilerin doğruluğu şüphedir. Eser Antoine
    Gaubil tarafından Histoire de Gentc-hiscan de toute la dynastie des Mongous, tiree de l’histoire chinoise adı
    altında Fransızca'ya tercüme edilmiştir. (Paris 1739.)
    En kıymetli kaynak, on üçüncü asrın sonlarında İran'da Gazan Han zamanında nazırlık yapan
    Fadlullah Raşiddedin adında bir İranlı tarafından yazılan Camiüttevarih’tir. Raşit giriş kısmında “İran’ın
    Moğol Hanı hazine-i evrakında, Moğol lisanı ve harfleriyle yazılmış kıymeti belli tarihi eserlerin bazı
    kısımları bulunuyor.” demektedir. Bu belgeyi tercüme ve açıklama hususunda Raşid’e, bu çok zeki
    tarihçiye, Çin, Uygur ve Türk, hatta Moğol tarihçilerinden oluşan bir heyet tarafından yardım edilmiştir. Ne
    yazık ki Camiüttevarih henüz tercüme edilmemiş, fakat Vrosset tarafından Leiden ve Londra’da Gibbs
    Memorial Series'de neşrolunmuştur.
    Juvaini denilen Alaeddin Ata Malik tarafından 1257 yahut 1260’ta yazılan Tarih-i Cihan Güşa (Gibbs
    Memorial Series, Londra 1912 -1914) oldukça büyük bir kıymete sahiptir. Fakat bu eser, Cengiz Han’ın
    biyografisi için büyük bir önemi haiz değildir. Zira Cengiz saltanatının son on senelerine ait hikayeden
    başka dolaysız bir şey anlatmamaktadır.
    Çağdaş başka bir kaynak, İbni Athir Nissavi’nin Camiüitevarih’idir (1231). Bu daha çok Celaleddin'in
    ve İran savaşlarının bir tarihidir.
    Khzuandamir'in Habiba Siyar (1553) ve Raudata Saja (1470) ve büyük babası Mirkhwand’ın sonraki
    döneme ait eserleri Cengiz Han’a ilişkin anekdotlardan ibaret notlardan başka bir şey içermemektedir.
    Abulcair tarafından yazılan Fatihname-i tevarih-i al-i Osman (1550) da aynı şekildedir.
  • Matem içinde iki sene geçti. Tulu, hükümet naibi olarak Karakurum’da ikamet ediyordu. Fakat süresi
    sona erdiğinden, Cengiz Han’ın arzusuna uygun olarak yeni bir hakan, bir imparator seçmek için, prensler
    ve kumandanlar Gobi’ye döndüler.
    Cengiz Han’ın isteğine uyup, miraslarına sahip çıkarak reislerinin kralları haline geldiler. Şimdi Han’ın
    en büyük oğlu olan Çağatay, Orta Asya’dan ve Müslüman memleketlerinden, Ögeday Gobi ovalarından,
    Cüci'nin oğlu Muhteşem Batu, Rusya steplerinden geliyordu.
    Moğol göçebelerinin hayatını yaşayarak gençlikten orta yaşlılığa geçmişlerdi; her biri toprakların bir
    kısmının hakimi ve varlığını bilmedikleri zenginliklerin sahibi bklunuyorlardı. Han’ın savaşçılar arasında
    yetiştirilen Asyalı oğulları, kudretli ordulara sahiptiler. Yeni memleketlerinde zevk ve sefanın şarabını
    tatmışlardı.
    Cengiz Han demişti ki:
    “Benim sülalem altınla işlenmiş kumaşlar .giyecekler- seçkin yemeklerle beslenecekler ve muhteşem
    atlara bineceklerdir. Kollarının arasına güzel ve genç kadınları alacaklar ve bu nimetlerin kimin tarafından
    kendilerine ihsan edildiğini unutacaklardır.”
    Gerçekten Tulu'nun vekilliğinden iki sene sonra Cengiz Han’m mirası çocukları için hemen hemen
    kaçınılmaz bir kavga ve mücadele kaynağı olabilirdi. Büyük oğlu Çağatay, Moğol adetlerine göre Han
    unvanını istemek hakkına sahipti. Fakat Han’ın arzusu, sayısız adamlarının içine işlemişti. Demir bir el
    tarafından tesis edilen düzen, hala birlik bağı idi. İtaat; kardeşlerin birbirine sadakati, kavga olmaması, işte
    yasanın esası buydu.
    Cengiz Han, birçok defa oğullarına eğer aralarında iyi ge-çinemezlerse, imparatorluğun mahvolacağını,
    kendilerinin de ziyan olacağını bildirmişti. Bu yepyeni imparatorluğun ancak bir kişinin hakimiyetine
    herkesin itaat etmesiyle yaşayabileceğini anlatmıştı ve kendisine halef olarak ne savaşçı Tulu’yu, ne de katı
    yürekli Çağatay’ı değil, fakat sade ve alçak gönüllü Ögeday’ı seçmişti. Oğulları hakkındaki derin sezgisi,
    onun bu seçiminde etkin olmuştu. Hiçbir zaman Çağatay en küçük oğlu Tulu’ya itaat etmeyecek ve savaş
    ustası, sert ağabeyine uzun süre hizmette bulunmayacaktı.
    Prensler Karakurum’da toplandıkları zaman, asillerin en büyüğü olan Tulu, Ulu Noyon, hükümet
    idaresinden istifa etti ve Ögeday’dan tahtı kabul etmesi istendi. Seçilen kişi, amcalarından ve ağabeyinden
    yüksek mevkide olmanın kendisine yakışmayacağını söyleyerek bunu reddetti. Ya Ögeday fazla ısrar
    ettiğinden, ya da kahinler izin vermediğinden, kırk gün endişe ve kararsızlıkta geçti. O zaman orhonlar ve
    ihtiyarlar Öge-day’ın yanına gittiler ve hiddetle:
    “Ne yapıyorsun?” dediler, “bizzat Han seni halef olarak seçti!”
    Tulu da babasının sözlerini tekrar ederek onlara katıldı ve Ye Liu, Tch’on Ts’a’i, Çinli hakim, hazine
    bakanı, her hangi felaketin önüne geçmek için bütün ustalığını gösterdi. Tulu, şaşırmış bir halde bakana
    günün uğursuz olup olmadığını sordu.
    Çinli derhal:
    “Bundan sonra hiçbir gün bu kadar iyi olamayacaktır.” diye cevap verdi.
    Ögeday’ı keçelerle örtülmüş yolun üzerindeki altın tahta çıkmaya sevketti. Yeni imparator tahta çıkınca,
    Ye Liu Tch’ou, Ts’a’i, Çağatay’a yaklaştı ve dedi ki:
    “Sen en büyük evlatsın, fakat imparatorun bir tebaasısın. Sen büyük olduğundan tahtın önünde ilk secdeye
    kapanan olmak için bu andan yararlan.”
    Bir anlık tereddütten sonra Çağatay kardeşinin ayaklarına kapandı. Toplantı otağında hazır bulunan bütün
    subaylar ve asiller de onun gibi yaptılar ve Ögeday, hakan ilan edildi. Hepsi çıktılar ve güneşe, güneye
    doğru eğildiler ve ordugahtaki sayısız insanlar da aynı şeyi yaptılar. Bunu sevinç günleri takip etti. Cengiz
    Han’ın bıraktığı hazineler, tanınmayan memleketlerden toplanan servetler, öteki prenslere, zabitlere ve
    ordunun Moğollarına dağıtıldı. Ögeday, ülkeyi o zamanın bir Moğol’u için müsamahayla idare etti ve Ye
    Liu Tch’ou Ts'ai’in nasihatlerini dinledi.
    . Ye Liu Thcu Ts’a’i bir taraftan efendilerinin imparatorluğunu kuwetlendirmek için, diğer taraftan
    Moğolların insanları yerlerinden püskürtmelerinin önüne geçmek için, kahramanca bir metanetle çalıştı. Bir
    gün müthiş Subotay’a kafa tutmağa cüret etti. O zaman, bu orhon Sung memleketinde bir savaştaydı; büyük
    bir şehrin ahalisini öldürmek istiyordu. Hakim bakan şu uyarıda bulundu:
    “Katay'da, bu son seneler zarfında ordularımız bu adamların mahsulleri ve servetleri ile yaşadılar. Eğer
    biz onları yok edersek, çıplak toprak ne işimize yarar?”
    Ögeday bu uyarının doğruluğunu takdir etti ve şehirde toplanan Çinliler bırakıldı. Vergi tahsildarlığını
    düzenleyen Ye Liu Tch’ou Ts’a’i oldu. Moğollar’a yüzde bir baş hayvan, ve Ka-tay’ın her ailesi gümüşten
    veya ipekten belirli bir meblağ vereceklerdi. Ye Liu Tch’ou Tsai, idarenin ve hazinenin yüksek işlerine
    eğitimli Çinlilerin tayin etmesini söyledi. Ögeday’a:
    “Bir vazo yapmak için çömlekçiye müracaat edersin,” dedi. “Sicilleri ve hesapları tutmak için bilgili
    adamlar kullanmalı.” Moğol:
    “Peki,” dedi, “bunu yapmaktan seni kim men ediyor?”
    Ögeday kendisine yeni bir saray yaptırırken, Ye Liu Tch’ou Ts’ai genç Moğollar için okullar kuruyordu. O
    zaman Ordu Balık, yani hükümet şehri adıyla bilinen olan Karaku-rum’a her gün beş yüz yük arabası
    geliyordu. Bu arabalar, erzak, hububat ve imparatorun hazinesine ve mağazalara kıymetli eşya getiriyordu,
    Çöldeki Hanların hakimiyeti dünyanın yarısında sıkıca sağlanmıştı.
    İskender imparatorluğunun aksine, Moğol fatihinin nüfuz alanı ölümünden sonra da olduğu gibi kalmıştı.
    Moğol aşiretlerini bir tek reisin hakimiyetine itaat ettirmişti. Han onlara şiddetli, sert fakat istediği gayeye en
    iyi' şekilde uyan bir kanunlar derlemesi bırakmıştı. Askeri hakimiyeti esnasında imparatorluğun idare'
    esaslarını' vazetmişti'. Bu son görevde Liu Tch’ ou Ts'a’i, ona çok büyük desteklerde bulunmuştu.
    Belki de Han’ın çocuklarına bıraktığı miras, Moğol ordusu olmuştu. Han’ın vasiyetine göre Ögeday,
    Çağatay, Tulu, onun başlıca göçebesini, yani insanları paylaşmışlardı. Fakat seferberlik, sevkıyat ve savaş
    sırasındaki manevra sistemleri, Cengiz Han’ın vücuda getirdiği şekilde kalmıştı. Subotay ve öteki
    kumandanlardan başka, Han’ın oğulları imparatorluğun genişlemesi vazifesini mükemmel şekilde takip
    etmeye gücü yeten reislere sahiptiler.
    Cengiz Han, oğullarına ve tebaasına yanlış bir fikir olarak Moğolların dünyanın doğal hakimleri '
    olduklarını öğretmişti. En büyük imparatorlukların direnişini tamamıyla kırmıştı; eserin tamamlanması,
    Subotay ve Han’ın oğulları için çok rahat bir görev olmuştu. Sadece Han’ın ektiğini biçmek gerekiyordu.
    Ögeday idaresinin başlangıcında Tarmagan isminde bir Moğol kumandan, Celaleddin'i mağlûp etti ve
    onu ortadan kaldırdı. Aynı kumandan, imparatorluğun Hazar denizinin güneyindeki bölgelerini
    kuwetlendirdi. Aynı tarihte Subotay ve Tulu, Hovan-go Ho’un güneyine doğru ilerliyorlar ve Çin’in
    bakiyesini kendilerine itaat ettiriyorlardı.
    1235’te Ögeday bir meclis topladı ve ikinci Moğol fetihlerinin büyük dalgası ortaya atıldı. Batu, Altın
    Göçebenin ilk Hanı, Avrupa’nın felaketi için Subotay’la beraber batıya gönderildi. Adriyatik’e ve Viyana
    kapılarına kadar gitti. Başka ordular Kore’de, Çin’de ve Basra’nın güneyinde savaştılar.
    Bu dalga 1241’de Ögeday’ın ölümüyle çekildi. Subotay, bir defa daha büyük bir davet üzerine gayesi
    olan Avrupa’dan koparılıp çekildi.
    Bunu takip eden on sene olaylarla doluydu. Çağatay’ın evi ile Ögeday’ın evinin daima büyüyen husumeti
    vardı. Bir ihtimal İsevi bir Nesturi olan ve İsevi bakanlarla kuşatılmış bulunan Ki-yuk, taht üzerinde kısa bir
    süre için görünmüştü; İsevi nazırlardan birisi de Ye-Liu Tch’ou Ts’ai’nin oğluydu. Kiyuk, çadırının önünde
    bir kilise inşa ettirmişti. Daha sonra hakimiyet Ögeday’ın evinden Tulu’nunkine, oğulları Mengü ve Kubilay
    Han’ın şahıslarına geçti ve fütuhatın daha uzağa yayılacak olan üçüncü dalgası yayıldı. Kubilay’ın kardeşi
    Hülagü, Subotay’ın oğlundan yardım görerek El-cezire’yi istila etti. Halifelerin nüfuzunu her zaman için
    kırarak Bağdat ve Şam’ı zaptetti ve Kudüs’ün yakınına kadar geldi.
    Haçlılar tarafından işgal edilen Antakya, Moğol tahtının nüfuzuna geçti. Moğollar İzmir’e kadar Asya’ya
    girdiler ve İstanbul’a yaya olarak bir haftalık mesafeye geldiler. .
    Hemen hemen bu sıralarda Kubilay ordusunu Japonya’ya karşı sevkediyor ve sınırlarını Malezya
    hükümetlerine, Tibet’in ötelerine kadar yayıyordu. Onun hakimiyeti (1259 -1294) Moğolların saadet devri
    olmuştur.
    Kubilay, babalarının adetlerini terk etti ve sarayını Çin’e naklederek adetlerinde Moğol’dan çok Çinli
    oldu. Ülkeyi yumuşak huylulukla yönetti ve itaat eden halka iyi davrandı. Mar-co Polo, onun sarayından
    bize canlı bir tasvir bırakmıştır. Sarayın Çin’e nakli, merkezi imparatorluğun parçalanmasına bir delildi.
    1300 senesine doğru Gazan Han zamanında nüfuzlarının son sınırına ulaşan Hülagü sülalesinden İran
    ilhanları, Hakan’la temas edebilmek için çok uzak mesafede bulunuyorlardı. Bununla birlikte hızla
    Müslüman oluyorlardı. Rusya sınırında bulunan Altın Göçebe’nin de durumu farklı değildi. Kubilay Moğolları
    ise Buda inancına geçiyorlardı. Cengiz’in bu küçük torununun ölümünü, din ve siyaset kavgaları takip
    etti. Moğol İmparatorluğu süratle ayrı ayrı krallıklara ayrıldı.
    1400 senesine doğru bir Türk fatihi, Timurlenk, eskiden imparatorluğun parçalarını oluşturan Orta Asya
    ve İran topraklarını birleştirdi. Cüci’nin oğlu Batu tarafından kurulan Altın Ordu’yu mağlûp etti.
    1368 tarihine kadar Moğollar, Çin’in hakimi olarak kaldılar ve yalnız 1555’te müthiş İvan tarafından
    Rusya’daki son kaleleri alındı. Hazar Denizi kıyılarındaki sülalelerinden Özbek-ler 1500’de Şeybani Han
    idaresinin altında çok kudretli oldular. Büyük Moğolların birincisi olan Cengiz Han’ın sülalesinden Kaplan
    Babür’ü Hindistan’a püskürttüler.
    XVIII. asrın ortasında Cengiz Han’ın doğumundan altı yüz sene sonra, Han’ın son halefleri de kalelerini
    terk ettiler. O zaman Hindistan’da yerlerini İngilizlere bıraktılar. Doğuda, Moğollar meşhur Çin imparatoru
    Kien Lung’un ordularına mağlûp oldular. Kırım’ın Tatar Hanları, büyük Katherina’nın tebaası oldular. Aynı
    tarihte bedbaht Kalmuk veya Torgout göçebesi, Volga'daki otlaklarını bırakarak doğuya, asıl memleketlerine
    doğru uzun ve müthiş bir yürüyüşe başladı. De Lu-incez, bu göçü “Fuite d’un tribu Tartare”de kuwetli bir
    tarzda tasvir etmiştir.
    XVIII. asrın ortasında Asya haritasına bir bakılırsa, Cengiz Han savaşçılarının sülaleleri olan son
    göçebelerin en son sığınağını görürüz. Aral suyu ile fırtınalı Baykal gölünün arasında bulunan geniş
    mıntıkalar, o tarihteki haritalarda, Tataristan veya müstakil Tataristan adı altında gösterilebilmiştir. Kıtanın
    bu merkezi dağ sıralarında Kalmuklar, Moğollar, Kerayitler yazlık otlaklarından kışlığa dolaşıp
    duruyorlardı. Eskiden aynı vadilerin, Jean le Pretre d’Asie’yi ölüme giderken, ve Cengiz Han’ın
    kuyruklarından tuğlu sancağını dünyaya dehşet vermek için ilerlediğini gördüklerinden şüphe etmeden,
    Keçe yurtlarında yaşıyorlar ve sürülerini güdüyorlardı.
    Moğol İmparatorluğu böylece son buldu, parçalandı ve imparatorluğun içinden çıktığı göçmen aşiretleri
    yeniden teşekkül etti. Bir zamanlar savaşçıların toplandığı vadilerde bir avuç sakin sürü bekçileri kaldı.
    Moğol süvarilerinin kısa ve müthiş yürüyüşleri hemen hemen ardında hiç bir iz bırakmadan geçti gitti.
    Çöl şehri olan Karakurum, kum dalgaları arasına gömülmüştür. Cengiz Han’m mezarı, ana vatanının bir
    nehrinin yakınındaki bir ormanda saklı duruyor. Fetihlerinden topladığı servetler, kendisine hizmet eden
    adamlara dağıtıldı. Gençlik arkadaşı Burta’nın gömüldüğü yeri bildirecek hiçbir mezar kalıntısı yok.
    Moğolla-rından hiç biri, hayatının olaylarını bir destan halinde toplama-mıştır. Fetihlerin bir çok kısmı bize
    kadar düşmanları tarafından getirilmiştir.
    Cengiz Han medeniyete öyle büyük bir darbe indirmişti ki, gerçekten de dünyanın yarısında her şeyin
    yeni baştan yapılması gerekmiştir. Çin, Jean le Pretre, Katay, Noire, Harzem İmparatorlukları ve Cengiz
    Han’ın ölümünden sonra Bağdat Halifeliği, Rusya ve bir zaman için Polonya’nın birçok prenslikleri
    mahvolmuşlardı. Han, bir memleket fethettiği zaman, başka savaşların hepsi son bulurdu. İyi ya da kötü,
    bütün olayların gidişatı değişmişti ve bu Moğol fethinin bakiyeleri, devam eden bir barışa sahip oluyorlardı.
    Eski Rusya’nın büyük prensleri Vladmir ve Susdal’ın kanlı mücadeleleri, büyük afete gömüldü. Cengiz
    Han’ın etki alanında olmayan bu adamlar, bizim için birer hayaldir. İmparatorluklar Moğol çığı altında
    yıkıldı ve hükümdarlar delice bir dehşetle ölüme koştular. Eğer Cengiz Han mevcut olmamış olsaydı, ne
    olacaktı? Bunu bilmiyoruz. Fakat şu oldu: Roma barışı gibi, Moğol barışı da ilim ve fende ilerlemeyi getirdi.
    Milletler, daha doğrusu millet kırıntıları, birbirlerine karışmışlardı ve Müslüman ilmi Orta Asya’ya kadar
    gitmiş, Çinlilerin icat ve keşif gücüne sahip fikirleri ve yönetim ustalıkları batıya etki etmişti. Moğol
    ilhanları devlet yönetiminde bulundukları zaman, İslamiyet’in harap olmuş bahçelerinde, bir saadet devri
    olmasa da, ona yakın bir devir yaşatıyorlardı ve XIII. asır Çin’de edebiyatın, özellikle de tiyatro piyeslerinin
    ihtişamlı devri olmuştur.
    Moğol göçebeleri çekildikten sonra, siyasi toplanmalar tekrar gerçekleştiği zaman, çok doğal, fakat hiç
    beklenmeyen bir şey oldu: Savaşçı Rus prensliklerinin harabesi üzerinde Büyük İvan’ın imparatorluğu
    meydana geldi ve Moğollar tarafından birleştirilen Çin, bir tek imparatorluk şeklinde ortaya çıktı. Moğollar
    ve onların düşmanları olan Memluklann ortaya çıkması, Haçlıların uzun süren devrini kapadı. Moğolların
    hükümranlığı esnasında Müslümanlar, Süleyman mabedini ve İsevi hacıları da Kutsal Topraklan bir zaman
    için rahat rahat ziyaret edebildiler.
    İlk defa olarak Avrupalı papazlar Orta Asya’da maceracılık yapabildiler. İnsanlığın bu büyük
    kargaşasının en önemli sonuçlan belki de, daima büyüyen İslam nüfuzunu mahvetmek olmuştur.
    Harzem ordusuyla Müslümanların başlıca askeri kuweti, Bağdat ve Buhara ile Halife ve imamların eski
    ilim ve fenni de kayboldu. Arapça, dünyanın yansında konuşulan tek dil olma özelliğini kaybetti. Türkler
    batıya doğru püskürtüldüler ve Osmanlılar denilen bir hanedan daha sonra İstanbul’un hakimi oldu. Kubilay,
    taç giyme törenine başkanlık etmek için Tibet’ten çağrılan kırmızı şapkalı bir lama, rahiplerin tören
    usullerini beraber getirdi.
    Cengiz Han, zulmet devrinin engellerini kırmıştı. Yollar açmıştı. Avrupa, Çin’in sanatlarıyla temas etti.
    Oğlunun sarayında Ermeni prensleri ve İran uleması, Rus prensleriyle temas ediyordu.
    Yolların açılmasını, düşüncelerde genel bir değişim takip etti. Avrupa’da, Uzak Doğu hakkında büyük bir
    merak uyandı. Marco Polo, Frere Rubriguis’u Kambalqu’ya kadar takip etti. İki asır sonra Vasco de Gama,
    denizden Hindistan yolunu bulmak için hareket ediyordu ve Christophe Colomb da Amerika’ya ulaşmak
    üzere, fakat Büyük Han’ın İmparatorluğuna erişmek amacıyla gemiye biniyordu.
    Katliamlar
    Moğol atlılarının adımlarını takip eden uğursuz ölüm makinesini, bu kitapta devamlı ve etraflı bir şekilde
    tarif edemedik.
    Milletleri baştan aşağı ölüm kabusuna atan kasaplık, Avrupalılar, Müslümanlar ve Çinliler tarafından
    yazılan genel Moğol tarihlerinde tasvir edilmiştir. Biz burada ancak Kiev’in imhası gibi, Altın Başlar
    Avlusu gibi - Moğollar kubbeleri yaldızlı kadim Bizans kalelerine bu ismi vermişlerdi - boğazlama
    sahnelerini işaret ettik. Bu yerde ihtiyarları öldürdüler. Genç kadınların ırzlarına geçtiler, çocukları
    hırpaladılar ve bütün bunlar kıtlık ve veba dolayısıyla daha müthiş bir hal aldı. Çürüyen cesetlerden çıkan
    koku, öyle korkunç ve tahammül edilemez haldeydi ki Moğollar bile “Mubalig” dedikleri bu dehşet diyarına
    uğramıyorlardı.
    Tarihi inceleyenler, insan ırklarının bu emsalsiz imhası ile sonradan teşekkülünü son derece anlamlı
    bulur. ..
    Moğolların Cengiz Han sebebiyle medeniyete vurdukları darbe “Cambridge Ortaçağ Tarihi” tarihçileri
    tarafından çok güzel özetlenmiştir.
    “İnsan hayatına hiç bir kıymet vermemekle beraber, korkunç genişlikteki çölleri, dağlardan ve
    denizlerden engelleri, iklimin zorluğunu, açlığın ve vebanın tahribatını kahretmeye muktedirdiler. Hiçbir
    tehlike onları korkutamazdı, hiç bir kale onlara karşı koyamazdı, merhamet dileyen hiç bir feryat yüreklerine
    etki etmezdi. Biz tarihte yeni bir devletin, ya bir çıkmaza girmesi veya sonuna kadar uzayıp gitmesi
    muhtemel bir çok facialara bir darbede son vermiş bir kuwetin karşısında bulunuyoruz.”
    Tarihte bu yeni devlet, medeniyetin gidişini değiştirmeye muktedir bir adamın kurduğu bu devlet, Cengiz
    Han’la beraber meydana çıktı ve torunu Kubilay Han’la beraber, Moğol imparatorluğunun dağılması
    başladığı zaman, ortadan kayboldu. O zamandan beri de bir daha meydana çıkmadı.
    Bu kitapta Cengiz Han’ın savunması yapılmış değildir. Fakat Cengiz Han da büsbütün kana boğulmuş
    değildir. Bu fatih hakkındaki bilgilerimizin büyük bir kısmı, Çinlilerle beraber Moğolların katil kudretlerine
    kurban olmuş Orta Çağ Avrupalıları, Acemleri, Suriyelileri tarafından nakledilmiş hikayelere dayanıyor.
    Etrafındakilerden büyük bir hürmet ve itibar gören Cengiz Han, bize ne oğullarından, nazırlarından ne de
    kumandanlarından hiç birini öldürtmeyen bir hükümdar halinde görünüyor. Cüci ve Han’ın kardeşi Kassar,
    Cengiz’e zulmünü tatbik edecek fırsatlar vermişlerdi. Savaşta mağlûp olan Moğol subaylarının idamı, hayret
    edilecek bir tedbir olamaz. Çünkü o hiç bir zaman böyle bir emir vermemişti. Bütün milletlerin elçileri gelip
    kendisiyle görüştüler ve sağ salim döndüler. Olağanüstü haller dışında, emirleriyle hiç bir esire işkence
    edilmiş olduğunu bilmiyoruz.
    Keraitler, Uygurlar, Liyatunglar, Demir Adamlar gibi hemcins ve savaşa istekli milletlere Cengiz Han
    bağışlayıcı-lıkla muamele etti. Oğulları babaları gibi Ermenilere, Gürcülere, Filistin’de kalan Haçlılara aynı
    muameleyi yapmışlardı. Cengiz Han, kendisine ve milletine faydalı gördüklerini alı-koyar, geriye kalanı
    imha ederdi. Doğduğu memleketten uzaklaşıp yabancı medeniyetlerine dahil oldukça, bu imha daha
    kapsamlı bir hal aldı.
    Çağdaş tarihçiler, insan hayat ve eserlerinin bu emsalsiz imhasından. dolayı, neden Müslümanların
    hiddetle andıklarını, buna karşılık Budistlerin neden Cengiz’in özel dehası önünde saygıyla boyun
    eğdiklerini artık anlamaya başladılar.
    Çünkü Cengiz Han, ne Peygamber Muhammed Aleyhisse-lam gibi dini gayelerde, ne de İskender ve
    Napoleon gibi tebaasını ve politikasını büyütmek için, milletlere savaş ilan etmiş değildi. Hata buradan ileri
    geliyor. Bu sırrı, ancak Moğol karakterinin iptidai sadeliği izah edebilir.
    Cengiz Han, yer yüzünden oğulları ve milleti için ne arzu ettiyse aldı. Fakat savaşla aldı, çünkü başka bir
    yol bilmiyordu. İstemediği şeyi, ne işe yarayacağını bilmediğini, imha ederdi.
    Asya Keşişi Jan
    On ikinci asır ortalarında Avrupa, Asyalı - Johannes Presbyter Rex Armenioe, Indioe -bir Hristiyan
    hükümdarın galibiyetlerini gördü. Son araştırmalar gösteriyor ki, Kudüs’ün doğusunda saltanat süren bir
    Hristiyan krala ait rivayetler, o zamanlar Ermenistan ve Hint ile şöyle böyle ilgili bir bölgede,
    Gürcistan’daki Jan tarafından Müslümanlara karşı elde edilen galibiyetlerden ileri gelmektedir.
    Mecusi krallarının da bu memleketten çıktıkları hatırlara geldi. Bu sırada Haçlı ruhu Avrupa'yı
    tutuşturmaya başlamıştı. Ermenistan’dan Katay'a kadar dağılan Nesturi Hristiyanlar, Papa III. Aleksandr’a
    hitaben bir mektup yazıp göndermişlerdi. İfade tarzına göre, bu mektubun Asyalı keşiş Jan’dan geldiğine
    hükmedilebilirdi. Bu mektupta azametlerden, harikalardan, çölde ruhani tören alaylarından, etek öpen
    yetmiş kraldan, emsalsiz hayvanlardan, çölde kurulmuş bir şehirden, kısacası o günün masal yaratıklarından
    bahsediliyordu.
    Bu mektuptaki tariflerin içinde, gerçek olarak büyük bölümü Hristiyan olan Keraitlerden, Vang Han’dan
    da bahsediliyordu. Ne^uriler ona “Ung Han” ya da “Kral Jan” derlerdi.
    Bulunduğu Karakurum, uzun zamanlar ihmal edilmiş Nestu-rilerin kalesi gibi gösteriliyordu. Burası bir
    çöl şehri, kendisi de hanları, kralları hakimiyeti altında tutan bir imparatordu. Bir çok tarihi kayıtlar
    Kentlerden bir kraldan bahseder. Marco Polo, bu efsanedeki Keşiş Jan'ın, Vang Han olduğunu keşfetmiştir.
    Cengiz Yasası
    1. Yeri ve göğü yaratan, ölümü, hayatı, serveti, fakirliği istediği gibi dağıtan, her şeyde mutlaka hükmünü
    yürüten bir tek Tanrı'nın varlığına iman etmenizi emrederim.
    2. Dini reisler, vaizler, rahipler, ruhani hayata bağlı kimseler, müezzinler, doktorlar ve cenaze
    yıkayıcıları, genel hizmetlerden muaftırlar.
    3. Her kim olursa olsun, prensler, hanlar, subaylar ve genel heyet halinde toplanmış diğer Moğol
    asilzadeleri tarafından seçilmedikçe imparator ilan edilemez. Aksi hareket edenler idam edilirler.
    4. Moğol tebaasından aşiret ve milletlerin reisleri başka bir nam, unvan taşıyamazlar.
    5. İtaat etmemiş bir millet, bir prens veya bir hükümdarla barış anlaşması yapmak, katiyen yasaktır.
    6. Bir orduyu on, yüz, bin, on bin kişilik gruplara taksim eden talimatname bakidir. ,
    7. Savaş başladı mı, her nefer silahlarını kendisine komuta eden subayın elinden alacaktır. Nefer
    silahlarını iyi durumda muhafazaya ve savaştan önce subayına teftiş ettirmeye mecburdur.
    8. Başkumandan emir vermedikçe, düşman malını yağma etmek yasaktır. Aksi hareket edenler idam
    edilir. Bu emir verilirse nefer de, subayı da istifade edecek ve imparatorun tahsildarına hakkını verdikten
    9. Ordudaki neferlerin idmanlara devamını temin için, her kış büyük bir av düzenlenecektir. Bunun için
    Mart ve Ekim aylan arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bazı kuşları öldürmek yasaktır.
    10.Yenecek hayvanları enselerinden kesmek yasaktır. Kasap, hayvanı bağlamaya ve göğsünü açarak
    kendi elleriyle kalbini çıkarmaya mecburdur.
    11.Şimdiye kadar yasak olmakla beraber, bundan sonra hayvanların bağırsak ve kanlarının
    kullanılmasına izin verilmiştir.
    12.Yeni imparatorluğun subay ve reislerine ayrıcalık ve dokunulmazlıkları temin edilmiştir.
    13.Savaşa gitmeyen her erkek, belirli bir zaman için, itirazsız memleket için çalışmaya mecburdur.
    14.Bir at, bir sığır veya kıymetli eşya çalanlar idamla cezalandırılırlar ve vücutları ikiye ayrılır. Daha az
    öneme sahip mallara yönelik hırsızlıklar için, ceza, çalınan eşyanın kıymetine göre sopadır; yedi, on yedi,
    yirmi yedi, yedi yüz kadar sopa! Fakat çalınan eşyanın kıymetinin dokuz misli iade edilirse, ceza affedilir.
    15.İmparatorluğun hiç bir tebaası bir Moğol’u hizmetçi veya esir olarak kullanamaz.
    16.İstisnalar haricinde her erkek orduya dahildir.
    1 7. Yabancı esirlerin kaçmasının önüne geçmek için, bunlara yatacak yer, yiyecek yemek, giyecek elbise
    vermek yasaktır. Aksi hareket edenler idam edilirler. Rast geldiği esiri yakalayıp da amirine teslim etmeyen
    her erkek aynı şekilde ceza görür.
    18.Evlenme yasası her erkeğin kansını satın almasını emreder. Birinci ve ikinci derecede akraba arasında
    nikah yasaktır.
    19.Bir erkek iki kardeş ile evlenebilir, bir çok cariye kullanabilir. Kadınlar emlak işleriyle meşgul
    olabilirler, istedikleri gibi satın alıp, satabilirler. Erkekler ancak av ve savaşla meşgul olacaklardır. İlk eşin
    çocukları diğerlerine göre üstünlük sahibidirler ve bütün emlake onlar varistirler.
    20. Zinanın cezası ölümdür. Böyle bir suç işleyenler derhal idam edilirler.
    21.Eğer küçük çocuklardan başka kimseleri olmayan iki aile birleşmek isterse, bu çocuklardan biri erkek,
    diğeri kız ise evlenebilirler. Çocuklar ölmüş olsalar bile nikahları kıyılabilir.
    22.Fırtına zamanında akar su kenarında yıkanmak ve çamaşır yıkamak yasaktır.
    23.Casuslar, yalancı şahitler, sefahate düşkün adamlar, büyücüler idam edilirler.
    24.Görevlerini yerine getirmeyen ve Han tarafından davet edildikleri zaman gelmeyenler, özellikle uzak
    vilayetlerdekiter idam edilirler. Eğer kusurları o kadar ağır değilse, bizzat Han’ın huzuruna gelmelidirler.
    Bu yirmi dört madde muhtelif kaynaklardan alınmıştır. Bundan dolayı eksiktir.
    Çok dikkati çeken yenilecek av hayvanları hakkındaki yasanın onuncu maddesi, o devrin dini
    hurafeleriyle izah edilebilir. Yasanın on birinci maddesiyle, tatbik zamanlarında uzak membalarının
    muhafazasının hedeflendiği anlaşılıyor. Yirmi ikinci maddedeki sudan ve şimşekten bahseden yasa ise,
    Rubri-kisn’in açıklamasına göre, şimşekten dehşetle korkan Moğolla-rı fırtına zamanlarında nehirlere ve
    göllere atılmaktan men etmek gayesine yönelikti.
    Petis de la Croix’ya göre, Timurlenk de Cengiz Han’ın yasasını muhafaza etmiştir.
    Moğolların Hint Moğolları Serdarı Babür der ki:
    “Cetlerim ve ailem, biz her zaman Cengiz Han’ın yasalari-na saygıyla riayet ettik. Bizler
    toplanışlarımızda, bayram ve şenliklerimizde, oturuş ve kalkışlarımızda Cengiz’in koyduğu usullerden hiç
    dışarı çıkmadık.”
    Moğol Ordusunun Sayısal Kuvveti
    Tarihçilerin Moğol ordusunu düzensiz bir kütle olarak tarif etmeleri kadar doğal ve ortak bir hata olamaz.
    En tanınmış çağdaş tarihçilerden Dr. Stanlay Lane-Poole bile bu “nihayet-sizliğe” karşı koyamamıştır. O,
    der ki: “Cengiz Han’ın arkasından, deniz kumlarına benzeyen nihayetsiz göçebe orduları geliyordu.”
    (Turkey, Stories of the Nations)
    Moğollar hakkındaki bilginiz, Maühieu Parislin ve ortaçağ rahiplerinin bunlar hakkında ortaya
    koydukları fikirlerin üzerinden yeteri derecede geçmiş olduğu için, Cengiz Han ordusunun Hunlar gibi bir
    göçebe kütlesi değil, düzenli bir istila ordusu olduğuna emin olabiliriz.
    Ordu üyelerinin listesi Sir Henry Hozvart tarafından şu şekilde düzenlenmiştir:
    Han’ın muhafızları 1.000
    Tulu’nun kumanda ettiği merkez 101.000
    Ordunun Doğu ve Batı alemine karşı savaştığı zamanlardaki miktar ve değeri buydu. Görülüyor ki,
    Cengiz Han en önemli orduyu toplamıştı. Diğer müfrezeler 10.000 Katayla-rın, Uygurlardan İdikut’un ve
    Han Elmalik’in kuwetlerinden oluşmuştu. Zaten bu son ikincisi istilanın başlarında geri gönderilmişlerdi.
    Sağ kanat Sol kanat Diğer müfrezeler Toplam
    47.000
    52.000
    29.000
    230.000
    Tanınmış büyük alimlerden Leon Cahun, bir Moğol ordusu askerinin 30.000 kişiyi geçmediğini söyler.
    Halbuki Cu-ci’nin 200.000 kişilik kuweti ile müttefikler hesaba katılmazsa, bu savaşa üç kolordu iştirak
    etmişti. Böylece bu hesaba göre
    150.000 savaşçıdan oluşuyordu. Gerçekten yukarı Asya’nın kurak vadilerinde bu miktardan fazla ordu bir
    kışı geçiremezdi.
    Ölümüne yakın zamanlarda Cengiz Han’ın kumanda ettiği ordunun dört kolordudan, muhafızlardan,
    hepsi 130.000 kişiden ibaret olduğunu biliyoruz. Gobi’deki nüfusa gelince, hepsini tahminen nihayet
    1.500.000 olarak tespit edebiliriz.
    Bu adet üzerinden, filen savaşa girebilecek 200.000 kişi çıkabilirdi. İran isimli eserinde Sir Percy Sykes,
    Moğollardan bahsederken “sayıca zayıf olduklarını, fakat hareket üslerinden binlerce kilometre uzaklarda
    savaştıklarını” söyler.
    O devrin Müslüman tarihçileri, düzenli ordunun miktarını abartılı olarak 500.000’den 800.000’e kadar
    çıkarıyorlardı. Fakat güvenilir tanıklıklar, Cengiz Han’ın 1219 ve 1225 seneleri arasında Tibet’ten Hazar
    denizine kadar olan memleketlerin hayret verici bir surette itaat altına almayı en çok 100.000 kişilik ve
    Dinyeper’den Çin denizine kadar olan kıtayı da
    250.000 kişilik bir ordu ile temin ettiğini göstermektedir. Bu rakamdan ancak yarısının Moğol olması
    muhtemeldir. Tarihçiler, savaşların sonunda 50.000 Türkmen müttefikten bahsederler. Cüci’nin kuwetleri
    ise yabani Kıpçaklar ve çöl adamları tarafından takviye edilmişti. Çin’de şimdiki Koreli ve Mançurili-lerin
    ataları, Moğol bayrakları altında savaşırlardı.
    Cengiz Han’ın oğlu Ögeday’ın saltanat devrinde Orta Asya’nın diğer Türk aşiretleri de, kendilerine
    savaşma fırsatı vermiş olan Moğollarla birleşmişlerdi. Bu aşiretler, Subotay ile Ba-tu’nun Doğu Avrupa'yı
    fethettikleri ordunun büyük kısmını teşkil ediyorlardı.
    Ögeday’ın ordularında muhakkak fiilen savaşçı olan yarım milyon kişi vardı. Mengü ve Kubilay, bu
    miktarı iki katına çıkardılar.
    MOĞOLLARIN İSTİLA PLANI
    Cengiz Han’ın ordusu, bir düşman memleketini istila ettiği zaman, belirli bir plan izlerdi. Bu usul,
    Moğollar 1270 senesine doğru Mısır’a doğru yürüyüşlerinde Memlûklar tarafından durduruldukları zamana
    kadar mutlak başarılarla sonuçlandı.
    - Hanın genel karargahında bir kurultay toplantıya davet edilirdi. Fili hizmette kalmalarına izin verilen
    yüksek rütbeli subaylar dışında, bütün diğerleri bu mecliste hazır bulunmakla yükümlüydüler. Burada durum
    görüşülür ve savaş planı yapılırdı. Yollar belirlenir ve muhtelif fırkalara şu veya bu görev verilirdi.
    - Casuslar gönderilir, bilgi alınabilecek adamlar yakalanıp getirilirdi. .
    - Kastedilen memleket aynı zamanda bir çok noktalarından istila edilirdi. Ayrılan fırkaların, muhtelif
    kolorduların her birinin belirli bir hedefe yürüyen başkumandanları vardı. İstediği manevrayı yapmakta,
    nasıl isterse düşmana o şekilde hücum etmekte serbesttiler. Fakat haberciler vasıtasıyla Han’ın veya
    Orhonun genel karargahıyla daima temasta bulunmaya mecburdular.
    - Ayrılan fırkalar, memleket tahrip edilirken, korunaklı büyük şehirlerin önüne gözcü birlikleri
    yerleştirirlerdi. Memleketten erzak toplanır ve eğer savaş uzun süre devam edecekse, geçici menzil teşkilatı
    kurulurdu. Moğollar arkalarında nadiren korunaklı bir şehir bırakırlardı. Genellikle şehri kuşatırlar, bir iki
    fırka esirler ve savaş aletleriyle geride kalır, ordunun büyük kısmı yoluna devam ederdi.
    Eğer düz ve çıplak bir yerde düşman ordusuyla karşılaşırlarsa, Moğollar bir veya iki usul takip ederlerdi.
    Eğer mümkünse bir gün, bir gecelik seri yürüyüşle, iki veya daha fazla Moğol fırkası, belirli bir saatte savaş
    yerinde toplanmak suretiyle düşmana baskın verirlerdi. 1241’ de Peşte civarında Macarlara karşı da böyle
    hareket ettiler. Eğer bu hızı sağlayamazlarsa, seri hareketlerinde düşmanı veya kanatlarından birini saralardı.
    Başka tedbirleri de vardı: Kaçıyor gibi görünürler ve düşman kuwetleri dağılıncaya kadar geri
    çekilirlerdi. Düşman dağıldığı zaman bineklerini değiştirirler ve geri dönerek hücuma geçerlerdi. Bu
    manevra Dinyeper civarında koca bir Rus ordusunu hezimete uğrattı.
    Bu görünürde geri çekilmelerde genellikle saflarını açarlardı ve böylelikle düşman farkına varmadan
    kuşatılmış olurdu. Eğer düşman ordusu toplu kalır ve mertçe savaşırsa, Moğolların kuşatma hattı, düşmanın
    geri çekilmesine yol bırakmak için açılırdı. O zaman da düşmana geri çekilirlerken taarruz ederlerdi. Buhara
    ordusunun kaderi de bu olmuştu. Bu tedbirlerin çoğunu hünerleri onlardan eksik olmayan Türkler ve
    Moğolların kısmen ataları olan Hunlar da kullanmışlardı. Kataylar süvari kolları halinde manevraya
    alışmışlardı. Çinliler ise savaş düzenlerini çok iyi biliyorlardı. Cengiz Han şüphesiz ki, bu tecrübelerden
    faydalandı, fakat mücadelede en büyük etken yenilmez kararı, yerinde harekete geçmek gibi özel bir
    yeteneğe sahip olması ve adamlarını demir gibi bir düzene tabi tutması olmuştur.
    Bizzat Çinliler bile Cengiz’in ordusunu Tanrı gibi idare ettiğini söylüyorlardı. Önemli kuwetlerini,
    görünürde hiç zahmetsiz geniş arazi üzerinde bir yerden bir yere sevk edişi, birbirinden çok uzak meçhul,
    kıtalarda, birçok savaşları aynı zamanda idare edişinde gösterdiği zeka ve beceri, daima olumlu sonuçlar
    veren kuşatmaları, parlak zaferleri, bütün bunlar bir araya geldiği zaman bütün Avrupa’nın görülmeyecek
    bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlarız”
    Demetrius Boulger, Büyük Moğol Serdarı’nı işte böyle tarif ediyor.
    Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.