Burak BAĞRIAÇIK, Beyaz Kale'yi inceledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Yazarın, kitabı okumadan önce Türk'e, tarihine, kültürüne karşı görüşlerini bilerek okudum. Açıkça söylemek gerekirse Orhan Pamuk edebi kişiliğini bir yana bırakıp eleştirirsek, her ne kadar Nobel'e layık görülse de benim gözümde 'Vatan Hainidir'. Keşke bunları söylemesem, keşke Nobel almış bir Türk aydınımız olarak övünç kaynağımız olsaydı ama işte kendisi bunu istemiyor.
Peki neden bu kadar sert eleştirdim kendisini: Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yıllarında kendisine ait şu sözleri sarf etmiştir: "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ama hiç kimse bunları konuşmaya cesaret edemiyor" Şimdi kendisini az biraz Türk gören birinin, şu sözleri vicdanına nasıl yedirmesi beklenebilir? Siz okurlara soruyorum. Sadece bununla da bitmiyir iş. Pamuk kitabıyla ilgili sözlerinde Tarihi olayları anlatmak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor. Kurgu üzerine ayarlandığından bahsediyor. Ama Osmanlı'yı 600 yıl 3 kıtada hüküm sürmüş bir devleti geri kalmışlıkla, acımasızlıkla, padişahlarını aptallıkla, Osmanlı'yı hoşgörülü bir imparatorluk olduğu biliniği halde, din konularında baskıcı olduğunu dolaylıca anlatmayı da ihmal etmiyor ne hikmetse.
Kitaba gelirsek kendisin de ifade ettiği gibi, romandaki ana olayları hangi kitaplardan okuyup nasıl topladığını söylüyor bizlere: Osmanlı'lardaki ilmi, 'Niye benim ben?' sorusu, çocuksuluk ve silah yapma tutkusu, kitap kurtluğu, yıldızla ilgili araştırmalar gibi. Bu kitabı yazmak için okuduğu kitaplardan çıkardığı temanın "İyilik yapmak, başkalarına yararlı olmak için yanıp tutuşan bir kahraman!" olduğunu belirtiyor. Kitapta Batı'ya özentilik durumunu kitabın sonunda Beyaz Kale üzerine yazısında şöyle ifade ediyor: "Belki de, insanların kendilerini, okudukları kitaplarla değil, işittikleri sözler ve başkalarına duydukları hayranlıklarla değişirdiği bir ülkede yaşadığımız için, Kâhin'imin, bilimi Batı'dan gelen birisinden öğrenmesine karar verdim." Kâhin dediği Osmanlı olan Hoca. Batı'dan gelip bilimi öğreten de Venedikli bir esir. Efendi-köle ilişkisini bu iki kişi arasında ortaya çıkarıyor birbirleriyle aynı masada oturup tartışmalarıyla birlikte.
Şunu da belirtiyim: Murat Bardakçı'nın Beyaz Kale'nin inhialle oluşturulduğuyla ilgili yazısı var. Ben onun yalancısıyım. Açıp okuyabilirsiniz.
Ama kitap edebi olarak güzel bir eser. Kurduğu cümleler etkileyiciydi. Bazen durağan gelebilir ben bazı yerleri 2-3 tekrarla okumak dışında fazla zorlanmadım.
Bundan sonra Orhan Pamuk okuyacakmıyım? Tabi ki okuyacağım. Sizlere de bi tavsiyede bulunmak istiyorum. Eğer okuduğunuz bir kitapla ilgili eleştiri yazısı bukabiliyorsanız mutlaka okuyun derim. O zaman daha da gelişebiliriz. İyi okumalar herkese..

B.BAĞRIAÇIK

Ilber Ortaylı Tavsiyeli Kitaplar.
1. Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adalet – Halil İnalcık

2. Sultanın Paşaları – Oliver Bouquet

3. Yavuz Sultan Selim – Feridun M. Emecen

4. Belgrad 500 Yıl Sonra – Süha Umar

5. Sultan Alp Arslan\Fethin Babası – Cihan Piyadeoğlu

6. 4. Murad – Abdülkadir Özcan

7. Ortaçağ (1. Cilt) – Umberto Eco

8. Bu Mülkün Sultanları – Necdet Sakaoğlu

9. Suyu Arayan Adam – Şevket Süreyya Aydemir

10. Çankaya – Falih Rıfkı Atay

11. Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı – V. D. Smirnov

12. Dünya Tarihi – Clive Ponting

İşte, İstanbul’da gezilmesi gereken 14 edebiyat müzesi!
1.Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi:
Gülhane Parkı’nın Sultanahmet yönündeki girişinde, surları geçince hemen solda yer alan müzede yalnızca Tanpınar’a değil Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nedim, Orhan Pamuk ve Nazım Hikmet gibi edebiyatçılara dair bölümler, salonlar ve buralarda özel eşyalar da yer alıyor.
2.Aşiyan Müzesi:
Tevfik Fikret’in kendi hazırladığı planlarla yaptırdığı ev Boğaziçi’nin en güzel yerinde bulunuyor. Edebiyat-ı Cedide akımından adını alan salonda yazarın kendi yağlı boya tablolarını, çalışma odasında eserlerini kaleme alırken kullandığı yazı takımını görebilirsiniz
3. Sait Faik Abasıyanık Müzesi:
Sait Faik, birçok hikâyesini Burgazada’daki köşkünde yazdı. Yazarın ölümünden 5 yıl sonra müzeleştirilen bu köşk, uzun süren bir tadilattan sonra 2013’te yeniden ziyarete açıldı. Yazarın yaşamından izler görebileceğiniz müzede aynı zamanda Okuma Odası, Eğitim Gösterim Salonu ve Mektup Odası gibi farklı amaçlara hizmet eden odalar var.
4. Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi:
Hüseyin Rahmi’nin 1944’e kadar yaşadığı bu ev 2000 yılında müze haline getirildi. İçinde yazarın kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı el işi eşyaları da görebilirsiniz. Yolunuz Heybeliada’ya düşerse, girişleri ücretsiz olan bu müzeye de bir uğrayın.
5. Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi:
Yahya Kemal’in sevgilisinden aldığı karanfili ve bir tutam saçı görmek, Sessiz Gemi şiirine ilham veren odalarda gezmek ister misiniz? Beyazıt’taki bu müzede yazarın bütün kişisel eşyalarını bulabilirsiniz.
6. Orhan Kemal Müzesi:
Cihangir’de yer alan ve yazarın oğlu Işık Öğütçü tarafından 2000 yılında açılan Orhan Kemal Müzesi yalnızca yazarın eşyalarını, ilk kitap baskılarını, çalışmalarını değil aynı zamanda Ara Güler tarafından çekilmiş 70 kadar fotoğrafı, üç katlı binası içerisinde bir kitaplık ve İkbal Kahvesi adlı kafeyi de barındıran, hareketli bir edebiyat mekanı.
7. Tanzimat Müzesi:
Yalnızca edebiyat değil siyasi ve kültürel parçaların da yer aldığı bir müze. Devrin devlet adamlarına ait imzalı fotoğrafların, çeşitli görsel sanat eserleri, dokümanlar, Mustafa Reşid Paşa, Sadık Muhtar Bey ve Ziya Paşa’ya ait eşyalar ile birlikte Osmanlı’nın batılılaşma macerasının en önemli belgelerinden Tanzimat Fermanı da yine bu müzede yer alıyor.
8.Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği:
TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olarak iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, sanatçıların belge değeri taşıyan yapıtları, mektup ve çalışmaları, bilgisayara yüklenmiş fotoğrafları ve yapıtları; kitaplık ölümünde araştırma kitapları, ansiklopedi, sözlük, antoloji ve derlemeler, yazarlar üzerine tezler, eleştiri ve deneme kitapları var. Ayrıca özel imzalı bazı kitaplar ve dergiler de bulunuyor.
9.Karikatür ve Mizah Müzesi:
Karikatür ve Mizah Müzesi, Karikatürcüler Derneği girişimiyle 1975’te Tepebaşı’nda açıldıysa da 1980 darbesinden nasibini alıp kapatıldıktan sonra 1989’da Saraçhanebaşı’nda yeniden ziyarete açıldı. Fakat yolculuğu burada da bitmedi ve Gazanferağa Külliyesi’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na devredilmesi sebebiyle yeniden Tepebaşı’na taşındı.
Mizah ve karikatür arşivinin yanı sıra uluslararası sergilere de ev sahipliği yapan müzede, isterseniz uzmanların gözetiminde özgün baskı atölyesinde çalışabiliyorsunuz da.
10.Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi):
Beyoğlu Tünel’den Karaköy’e doğru inerken görebileceğiniz Galata Mevlevihanesi içerisinde yer alan müze, 1491 yılında inşa edilip, 1975 yılında müze haline getirilmiş. Esasen bir külliye şeklinde tasarlanan binada semahane, derviş hücreleri, kütüphane, türbeler, hazine, sebil, şeyh dairesi ve hünkar mahfeli gibi kısımlar bulunuyor.
11. Masumiyet Müzesi:
Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından yola çıkılarak yine yazarın öncülüğünde hazırlanan Masumiyet Müzesi, roman kahramanlarının giydiği, kullandığı, romanda anlatılan objeleri içeriyor. 2012’de açılışı yapılan müze, romandan yola çıkmışsa da öte yandan 20. yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul hayatını anlatıyor.
12. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi:
Doğrudan “Yazar Müzeleri” kategorisi içerisinde değerlendirilmese de içeriği itibariyle bu listenin temasını yakalayan Basın Müzesi; özellikle basın tarihinden örnekler, dizgi ve baskı makineleri, Türk basın hayatının önemli isimlerine ait anı eşyaları yer alıyor. Abdi İpekçi’den Agah Efendi’ye, Şemsettin Sami’den İbrahim Şinasi’ye, Çetin Emeç’ten Sabiha-Zekeriya Sertel’e kadar birçok ismin yağlı boya portreleri de yine müze kapsamında sergileniyor.
13. Kemal Tahir Müze Evi:
Tahir’in eşi Semiha Tahir tarafından kurulan vakıf sayesinde müze haline getirilen Şaşkınbakkal’daki ev, yazarın son 10 yılını yansıtıyor. Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev, apartmanın hemen giriş katında oldukça mütevazı ve sessiz bir yer. Bu müze-evde ünlü yazara ait yaklaşık dokuz bin kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğrafları, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde, Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini ve diğer kişisel eşyalarını görmek de mümkün. Müzede sadece Kemal Tahir’in değil, uzun süre cezaevinde kalan yazarın bu süre boyunca devamlı mektuplaştığı ünlü şair Nazım Hikmet’e ait izler de yer alıyor. Nazım Hikmet’in “Oliver” marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında, çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor.
14. İstanbul Modern Sanat Müzesi:
Modern sanat alanında uluslararası bir kimliği olan İstanbul Modern, bugün müzesinin, kütüphanesinin, sinemasının ve veri tabanının yanında önemli etkinliklere de ev sahibi oluyor. 2004 yılında İstanbul Boğazı kıyısında 8000 metrekarelik bir alana kurulan İstanbul Modern Sanat Müzesi, 1987’den bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından geliştirilerek oluşturulan köklü bir projenin ürünü.

(HADİ ŞİMDİ BİR PLAN YAPIN VE BU MÜZELERİ GEZİP EDEBİYATA DOYUN ;) )

Sezen B., bir alıntı ekledi.
 22 saat önce · Kitabı okuyor

Daha ne denilebilir ki
Türkiye' de siyasal iktidarlar tarımı kösteklemek için destekleme fiyatlarını hep
"silah" olarak kullandılar. Köylülüğü öldürdüler. Oysa Tarım Kanunu'nun 21'inci
maddesi diyor ki: "Devlet her yıl milli gelirinin en az yüzde 1'i oranında çiftçiye
destek verir." Yani üreticiye vermesi gereken destek bir yılda 24 milyar TL. Kanun bunu emrediyor. Peki hükümet ne kadar veriyor. 11 Milyar lira yani yarısından da az.

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 24 - Kırmızı Kedi Yayınevi)Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 24 - Kırmızı Kedi Yayınevi)

Tarihe Damgasını Vurmuş Müslüman Bilim Adamı
Battani (858 - 929)
9. ve 10. yüzyıllar arasında yaşamış olan Battani, özellikle astronomi alanında çığır açmış bir bilim adamıdır. Battani'nin târihteki en büyük başarısı ise yaşanılan 1 güneş yılını 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmesidir. Bundan tam 1000 yıl önce hesaplamış olduğu 1 güneş yılı bugün 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 46 saniyedir. Battani tam 1000 yıl önce sâdece 22 saniyelik bir sapmayla oldukça önemli bir başarıya imza atmıştır. Onun başarısı matematik biliminde de devâm etmiş ve trigonometriyi bularak onu hayâtımıza sokan kişi olmuştur.

Kasım, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde'yi inceledi.
22 May 23:35 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitabı bana armağan ederek yüreğimde adını veremediğim bir duygu yaşatan sevgili Esra arkadaşıma ithaf ediyorum.

Bu kitap, Kürt dilini küçük gören, Kürt kültürünü hiçe sayanlara bir cevaptır.
Bir aşk hikâyesi gibi görünse de Kürt insanlarının verdiği mücadeleyi anlatan bir roman.

Sene 1922. Cumhuriyet'in kuruluşuna 1 yıl, Şeyh Said'in başkaldırısına 3 yıl var. Kürt aydınlarını ya öldürüyorlar ya da sürgünü yolluyorlar. Kaçanlar kurtuluyor, kaçamayanlar öldürülüyor.
Memduh Selim, Kürt bir aydın. Evini, yurdunu, ailesini yani ruhunu yaşadığı topraklara bırakıp, bedeniyle sürgüne gönderiliyor.
Memduh Selim, acı çekiyor, memleketine özlem duyuyor. Halkının yaşadığı zorluklar gözlerinin önünden gitmiyor. Selim'in bilinçaltı öyle sarsılmış ki, rüyalarında birçok kabus görüyor.
Aydın, halkın sesidir. Aydın, halkının yanında olmalı. Aydın'ın silahı var: Kalem. Selim, silahını vicdanlara nişan alıyor.
Vicdanlar kör, kulaklar sağır.

Düşünceler konuşmazsa, mermiler konuşacak. Türk Devleti, isyancılara durmalarını, devlet karşı gelmemelerini söyleyip, bir anlaşmaya varılırsa, isyancıların serbest bırakalacağını söylüyor. Kürtler, "Hak, hukuk, özgürlük," istese de veren yok. Hak, hukuk, özgürlük yoksa isyan her zaman olacaktır.

İnsan, et ve kemikten ibaret değildir. İnsan, isyandan, öfkeden, özgürlüğünden, ibarettir. Kürt halkı "hayır" demeyi, "isyan" etmeyi, "neden" demeyi bildi. Kürt ırkı, isyan etti. Kürt ırkı, öfkelendi. Neden? Özgürlüğü için, insanlığı için. Her ırkın, bir dili, bir kültürü, bir tarihi vardır. Kürtler, isyan etmeseydi, bugün hiçbiri olmayacaktı.

Nasıl ki İnce Memed'in başkaldırışını anlayışla karşılıyorsanız, Kürtlerin başkaldırışını anlayışla karşılamalısınız.

Hangi ırktan olursa olsun, kişi haksızlığa adaletsizliğe bir yere kadar tahammül eder. Unutmayan ki, bir ırkın tarihini, dilini, kültürünü unutturamazsınız. İnsanoğlu, duygu dolu bir canlıdır. O duyguları ya kağıda döker, ya da insan canına.
Şiiri seven, müziği seven bir halkın eline silahı vermeyin. Eline silah almaya zorlatmayın.

İnsan kaderini kendi mi belirler? Ya da kişinin kaderini belirleyen bir güç bir sistem mi var? Çok sevdiğin birinin yanında mı kalırdın yoksa, yaşadığın toprakta mı? İnsanı bir seçime zorlayan bir güç, bir sistem var, değil mi? Memduh Selim bir seçim yapmak istemiyor ama yapması şart! Savaş, sürgün onu seçime zorluyor. Ya sevdiği birinin yanında mutlu ama huzursuz yaşayacak ya da doğduğu toprakların üzerinde huzursuz ya da mutsuz yaşayacak.

Bu kitap öyle bir kitap ki, okuyan kişi, savaşa da lanet ediyor, sürgüne de savaşı icat edene de...

Hınca hınç öfke doluyum; devletlere karşı, insan kanı içenlere karşı, insan kanıyla beslenenlere karşı, bir ırkı hor görenlere karşı, bir dili unutturmaya çalışanlara karşı...

Bu kitap, nice Memduh Selimlerin hikâyesi...

Irkınızı, kimliğimizi, tarihinizi halının altında bırakarak bu kitabı okuyun.

Acı çeken canlıdır, bir başkasının acısını duyan insan.

Homeless, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 22 May 01:25 · Kitabı okudu · 4 günde

Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve ¤ Cerrah Asya ¤ sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.