• http://hizliresim.com/nl42mN

    57 yıllık eşi için 1 yıl boyunca sokak sokak dolaşıp donör arayan bu adamın ismi Larry. Bu çabası eşinin hayatını kurtardı.
    Gerçek sevgi, gerçek saygı...
  • 1) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.
    2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi “Heil Hitler” yazmamış, Sartre’ın yaptığı gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmamıştı.
    3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir.
    4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger’in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
    5) Çünkü onu Avrupa’nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
    6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: “İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı.”
    7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlarını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı.
    8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. “Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz.” Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: “Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!”
    9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein’ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
    10) Çünkü Tractatus logico-philosophicus’u yayımlayan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti…
    11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
    12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa, insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
    13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. “Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim,” cevabını yapıştırmıştı ona.
    14) Çünkü şöyle diyordu: “Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: “Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?” Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: “İkinci kez düşünecek olursam, hayır.”
    15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
    16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
    17) Çünkü Schopenhauer’a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
    18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı’yı başka türlü düşünemiyordu.
    19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell’a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
    20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: “Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?” İşte, diyordu, felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
    21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk’a da öykünmeye olanak yok – ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
    22) Çünkü Ingeborg Bachmann, doktora tezini onun üzerine hazırladı.
    23) Çünkü Isabelle Huppert, Werner Schroeter’in Malina başlıklı filminde, Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
    24) Çünkü Michael Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman’ın Wittgenstein filmi de onun özyaşamöyküsünden esinleniyor.
    25) Çünkü Freud’u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
    26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. “Filozofların,” diye yazıyordu, “birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: ‘Ağırdan al!’ ”
    27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimseye zarar vermediğini, söylüyordu.
    28) Çünkü Vazgeçiş Okulu’nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldatmaktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks’la aynı ailedendi.
    30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu –karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu– ve Gottfried Keller’in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: “Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma.”
    31) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper’ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.
    32) Çünkü o olmasaydı, Wittgenstein’ın Yeğeni’ni, Thomas Bernhard’ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.
    33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith’in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.
    34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: “O lânet olası şeyi rahat bırak!”; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
    35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.
    36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.
    37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!”
    38) Çünkü şöyle diyordu: “Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!”
    39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada “dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu” söylüyordu.
    40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü; Wittgenstein da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odunları tutuşturdu.
    41) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri anladığını sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.
    42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde, gençlerle korkunç karmaşık aşk ilişkileri yaşayabiliyordu.
    43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. “Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?” diyordu kendi kendine.
    44) Çünkü başarısız bir keşişti – bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı … Monk’un adına yazgılı bir keşiş.
    45) Çünkü Gilles Deleuze’ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.
    46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy’u, Schopenhauer’ı ve Nietzsche’yi okuyordu.
    47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.
    48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi’ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore’dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.
    49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı.
    50) Çünkü Norveç’te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell’a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. “Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim,” diye anlatıyor Russell, “O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: ‘Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’ diyerek karşılık verdi.” Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.

    Roland Jaccard

    Fransızcadan çeviren: Aykut Derman (Bu yazı ilk kez Cogito 33. sayıda yayımlanmıştır.)
  • SEFİLLER
    Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir! Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar...
    Yıllar önce kısaltılmış şekliyle okumuştum fakat çok büyük hata yaptığımı anlayıp tekrar orijinal haliyle okumaya karar verdim. Kısaltılmış olarak okumanın yazara ve esere büyük saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Sefiller'i okurken beni derinden etkileyen bir çok yer oldu,bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum.kitabi neden okumanız konusunda yardımcı olacağına inanıyorum; Jean Valjean ile başlar hikaye. Ailesini doyurmak için ekmek çalan ve bu yüzden kürek mahkumu olan, kaçma girişimleriyle beraber 19 yıl hapis yatan bir adamdır Valjean. 19 yıl içerisinde kürek mahkumlarının insan dışı yaşama şartları onu da insan dışı bir kişi haline getirir. Her türlü kötülüğün meskeni olur ruhu. Cezasını bitirip şartlı tahliye edilince eline “tehlikeli ve güvenilmez” biri olduğuna dair bir kağıt verirler ve bu kağıdı gittiği her yere götürmesini şart koşarlar. Öyle ki ilk sığındığı kasabada ona karşı herkes bir kürek mahkumu olması sebebiyle pek iyi yaklaşmaz. Girdiği hanlardan kovulur. Kapısını çaldığı evlerden kabul görmez. Hatta bir köpek kulübesine sığınmayı dener ama köpek bile buna müsaade etmez. Yoldan geçen birinin tavsiyesiyle papazın evine sığınmayı dener son çare olarak. Papaz ne olduğuna bakmadan buyur eder, yemek ve kalacak yatak verir. Jean Valjean ise papazın tek mal varlığı olan gümüş takımlarını çalarak gece yarısı evden kaçar. Bu kaçış kısa süreli olur ve yakalanır. Valjean’a Gümüş takımlarını nereden bulduğu sorulunca papazdan aldığını söyler. Buna inanmayan polisler Valjean ile birlikte hırsız olduğu teyit edilsin diye papazın evine giderler. Papaz onları karşılar. Bu karşılama ne Valjean’ın ne de polislerin beklediği türden olur. Papaz gümüşlerinin çalınmadığını misafirine kendisinin verdiğini hatta unuttuğu bazı gümüşler olduğu söyler ve unuttuğunu söylediğin gümüşleri de Valjean’a verir. Kendisine karşı yapılmış böylesine bir iyilik karşısında Valjean hayatının kırılma anını yaşar. İşte buradan itibaren bir kürek mahkumunun yaşama tutunma mücadelesini ele alır Sefiller en derin şekilde. Kötülüğü ruhundan atıp erdemli bir adam olabilme savaşıdır Jean valjean. Değerlerle dolu harika bir eser.İntikam almanın en güzel yolunun ona iyilik yapmak olduğunu, sen bıraksan da geçmişin senin peşini bırakmayacagini tokat gibi çarpıyor Victor Hugo. Ve sevgi… Sevgi dişlerini 1 lira karşılığında kerpetenle kopartman oluyor.kitap her satırında etkisi altina alıyor insanı. Ve...Sayfanın sonunda ne akıtacak gözyaşın ne de adalete bir güvenin kalıyor.Kesinlikle muhtesem bir eser.En önemlisi de yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir.kesinlikle okumanız dileğiyle. İyi okumalar...
    SEFİLLER
    Victor HUGO
    İletişim Yayınları
  • 14 Mart 1903 tarihinde Barzan , Irak'da doğan ve 1 Mart 1979 tarihinde Washington D.C. 'de yaşamını yitiren Kürt mücadelesinin efsanevi lideri Mela Mistefa Barzanî'yi bu yazımızda sizlere tanıtacağız.


    1903 yılında Güney Kürdistan’ın Barzan köyünde doğan Mela Mistefa, ailesinin kanaat önderlerinden olmasından dolayı henüz çocuk yaşta Kürt mücadelesinin içerisinde yer aldı. 1914′te, ağabeyi Abdülselam’ın Kürt istemleri sonrası Osmanlı yönetimi tarafından asılması sırasında 11 yaşında olan Mele Mustafa, Şex Mehmudê Berzencî’nin 1919′da başlattığı Kürdistan Ayaklanması’na henüz 16 yaşında peşmerge olarak katılmıştı.

    1931 yılında ağabeyi Şeyh Ahmed’in Irak’a karşı başlattığı Kürt ayaklanmasında yer aldı ve ayaklanmanın bastırılmasından sonra, önce Basra, ardından da Süleymaniye’ye sürgüne gönderildi. 1943 yılında sürgün tutulduğu Süleymaniye’den kaçarak Barzan’a gitti ve kısa bir süre sonra Arap yönetimine karşı bir ayaklanma başlattı. 1945′te isyanın kanlı bir şekilde bastırılması üzerine geriye kalan peşmergeleriyle birlikte Doğu Kürdistan’a geçti. 22 Ocak 1946′da ilan edilen Mehabad merkezli Kürdistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer aldı.

    İran’ın yaklaşık bir yıl sonra Mehabad’ı dağıtması üzerine Irak hükümetiyle görüşmek için Güney Kürdistan’a döndü. Burada Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurdu ve hükümete bir heyet gönderdi. Heyetin kurşuna dizilmesi üzerine 500 peşmergesiyle birlikte 27 Mayıs 1947′de SSCB’ye doğru uzun bir yürüyüşe başladı ve 15 Haziran 1947′de Sovyetler’e ulaştı. Burada Kürt haklarıyla ilgili bazı faaliyetler yürüttü ve Kremlin Sarayıönünde başlattığı açlık greviyle Sovyet yönetimine sesini duyurdu. Moskova Dil Enstitüsü’nde öğrenim gören Barzanî, 1958′de Irak’ta Abdülkerim Kasım’ın darbe yapması üzerine Güney Kürdistan’a döndü ve burada yasal olarak tanınan KDP’nin başına geçti. Yeni hükümetin Kürt haklarıyla ilgili oyalayıcı tavrının sürmesi üzerine Barzanî, 11 Eylül 1961′de yeni bir isyan başlattı ve Musul ve Kerkük dahil birçok Kürt şehrini kurtarılmış Kürt bölgesi ilan etti. 1966′da Irak yetkilileriyle başlayan müzakereler sonucu 1970 yılında Irak hükümeti ile Kürt halkı adına ve Kürdistan Demokrat Partisi başkanı sıfatıyla Otonomi Anlaşması’nı imzaladı. Ancak Bağdat hükümeti, hükümete 5 Kürt bakan almak dışında, Kürtlere özerk yönetim hakkı tanıyan bu anlaşmanın hiçbir maddesine uymadı.

     

    Mart 1974′te Kürtlere tanınan özerkliğin Barzani ile görüşülmeden belirlenmek istenmesi üzerine Barzanî, Kürt bakanları hükümetten çekti ve 12 Mart 1974′te tekrar ayaklanma başlattı. 1975′e kadar Kürt tarafının üstünlüğüyle süren ayaklanma, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin Irak’tan bazı ödünler karşısında Barzani ile yaptığı müttefiklik sözleşmesini ihlal etmesi ve yardımı kesmesi üzerine tam tersine döndü ve Barzanî’nin tüm girişimleri sonuçsuz kaldı. Kürt tarafının kayıplar vermesi üzerine rahatsızlanan Barzanî, önce İran’a ardından da 1976′da tedavi amacıyla Amerika’ya gitti. Kürt haklarıyla ilgili olarak hastalığına rağmen burada da girişimlerde bulunan Barzanî, ABD’den talep ettiği desteği bulamadı ve kanser hastalığının artması üzerine çalışmalarına ara verdi. 1 Mart 1979′da Washington’daki George Town Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu. 

    4 Mart 1979′da ABD’den bir helikopterle Tahran’a, buradan da Doğu Kürdistan’ın Şeno kentine getirilen Barzanî’nin naaşı, yüz binin üzerinde Kürt tarafından karşılandı ve burada toprağa verildi. Kürdistan’ın tekrar özerk haklara kavuşması üzerine 6 Ekim 1993′te naaşı doğum yeri olan Barzan’a getirildi ve burada toprağa verildi.
    Mela Mistefa Barzanî , Hastanede kaldığı dönemde Halkınıza söyleyeceğiniz bir sözünüz var mı sorusu üzerine cevap olarak  "Halkıma verebileceğim her şeyi sundum İsyan,isyan,isyan..." sözlerine Kürtler için güzel bir derstir.
    Kaynak
    Kürdisan Bayrağının Altında  / Yazar :Pauel Shehtman , Xoşevi Babekr
  • ***
    Hikâyesi olan şarkılar ne güzel, hikâyesi olan insanlar gibi...

    https://youtu.be/AXhTWjUy3lg (Dk 1:05'ten sonra başlıyor şarkı)

    ***
    Renaud Séchan, sıradan bir Fransız sanatçı değildir. Onu Fransa’da meşhur eden şarkılarında, banliyö argosunu kullanarak, mizahlı bir biçimle sıradan insanların, sıradan hayatını anlatmasıdır.

    Yıl 1980, Renaud’nun eşi hamiledir.

    Erkek çocuk beklemektedirler. Hastanede doğum esnasında eşinin yanında bulunan sanatçı şaşkındır; çünkü dünyalar güzeli şirin bir kız çocuğu olmuştur.

    Hastaneden şaşkınlıkla çıkıp bir parka giden Renaud, bir bankta oturur ve kızıyla ilgili hayallere dalar. Aslında minik bebeğini hayalen kucağına alıp çocukluğuna dönmüş, şekeri bayatlamamış anılarında gezinmektedir.

    Ancak…

    Hayatın bir de sert yüzü vardır.

    Acımasızdır bu yüz…

    Renaud bu yüzü çok iyi tanımaktadır ama küçücük kızının bunu bilmesine imkân yoktur.

    Kız çocukları anne-baba için inanılmaz şaşırtıcı bir hediyedir.

    Bir kedi yavrusu gibi savunmasızdırlar. O nedenle ebeveynler bu minik melekleri koruyamama konusunda endişeye kapılırlar. İhtimal Renaud da böylesi bir düşünceye kapılır ve kızına özel bir şarkı yapar. İsmi Mistral Gagnant’tır.

    Bizim Akide ya da Horoz şekeri gibi geleneksel bir Fransız şekerinin adıdır Mistral Gagnant… Bizim macuncuların sattığı şekerlemeye benzer aslında. Tadı hep zihinlerdedir ama kolay bulunmaz pek. Sokaklarda gezinip Mistral Gagnant satan şekerciler yoktur artık Paris sokaklarında.

    Ulaşılması zor bir şekerleme, bir içli hayaldir Mistral Gagnant…

    Kelimeler sulu sepken iner zihnine, eline geçirdiği bir kağıda çiziktirir sözleri alelacele.

    Garip bir ruh haline bürünmüştür. Onun için çok özel bir andır bu aslında. Sabredemez ve telefon açar hastaneye.

    Lohusa yatağındaki Dominique kocasının yazdığı, dumanı henüz tüten satırları dinledikçe gözlerinden inci gibi yaşlar dökülür…

    Bu sözlerden inanılmaz etkilenmiştir.

    Çok özel bir şarkıdır ve hiçbir albümüne koymayacağını söyler.

    Dominipue ise şu cümleyle cevap verir:

    “Eğer bu şarkıyı herkesin duymasına izin vermezsen seni boşarım!”

    Fransızca için “kaba ve ayak takımının dili” derler.

    Bu şarkı tam olarak bu iddiayı çöpe atar aslında.

    Mistral Gagnant, bu önyargıları da yerle bir eder. Lirik, içli ve insan ruhundan bir şeyler koparıp alır. Velev ki tek kelime Fransızca bilmeseniz bile…

    Eşinden aldığı ültimatomla şarkıyı albümüne koyar Renaud ve enteresan şekilde en çok ‘cover’lanan parçası olur. Her ağızda ayrı bir güzellik ve naiflikle durur şarkı.

    En bilinen yorumlar Lara Fabian, Carla Biruni – Jean Louis Aubert’inkilerdir ama yüzlerce sanatçı okumuştur parçayı.

    “Seninle beş dakika bir bankta oturup geçmişe gitmek isterdim” diye başlar şarkıya Renaud.

    Devamı şöyledir:

    “Seninle bir bankta beş dakika oturmak..
    Batan güneşi izlemek..
    Güzel havanın kayboluşunun umurumda olmadığından bahsetmek..
    Kötülerin biz olmadığını öğretmek…
    Uçan kuşlar kadar yükseklere çıkacak kahkahanı dinlemek
    ve zamanın çocuk kahkahalarını yanında götüren
    bir katil olmasına karşın anlatmak sana,
    sevmek gerektiğini yaşamı.”

    Renaud, kızı vasıtasıyla gittiği çocukluğunda bakkaldan çaldığı şekerlemeleri hatırlar. Masumca işlediği günahları.

    Güneşin batışından ağlayan kuşlara uzanır satırlar, oradan kahkaha atan çocuklara…

    Renaud bununla kalmaz.

    1991 yılında, şarkıya atıfta bulunan Mistral Gagnant Derneği’nin kurucusu olur. Dernek, hem ciddi hastalıkla mücadele ederken çocukluğunu yaşayamayan çocuklara yardım ediyordu, hem de hayatı ıskalayan büyüklere. Yaklaşık 700 çocuğu hayallerine ulaştırdı bu dernek.

    Bir de belgesel film çekildi geçtiğimiz yıl…

    Mottosu müthişti Anne-Dauphine Julliand’ın yönettiği belgeselin: “Islak kumsalda iki küçük ayak izi…” Film kanser, böbrek yetmezliği, deri hastalığı gibi oldukça ağır rahatsızlıkları olan 5 çocuğun dünyasına götürüyor bizi. Bir başka iç parçalayıcı ayrıntı ise, belgesel henüz gösterime girmeden filmde oynayan çocukların bazıları hayata veda etmişti bile!

    Yazının tamamı:
    https://medium.com/...Fekerim-bc4f315ecf95
  • Hikmet-i Hudâ İslâmbol feth olduğu günler mâh-ı temmûz idi. Ol günler kim deryâya niçe bin şühedâların hûnu dökülüp kırmızı oldu. Hâlâ ol feth günleri mâh-ı temmûz olunca deryânın reng-i rûyı müteğayyir olup her yıl kırk gün kâmil Ebû Ensârîkapusu'ndan tâ Şehîdkapusu'na varınca rû-yı deryâ kırmızı kan gibi olur. Acîb ü garîb sırr-ı Hudâ'dır. İnnallâhe alâ külli şey’in kadîr.
  • Bundan 20 yıl sonra, yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla halatları çöz. Limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. Yapabileceğin denli söz ver. Sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap. Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık tavuktur...
    Aldous Huxley