• 1-pesah İsrailoğulları Mısır'da kölelik zamanlarından kurtuldukları günün yıl dönümü 8 gün süren bir yolculuk anısına yapılan kutlamalar hep mayasız ürünler yerler
  • 383 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Karikatürlerde Atatürk’e yönelik doğrudan eleştiri yok denilecek kadar azdır. Olan eleştirilerde de stratejik olarak zamanlama anlamında bazı eleştiriler vardır. Atatürk’ün çevresine yönelik de çok küçük ama önemli eleştiriler de mevcuttur. Ratip Tahir imzalı 1 Ekim 1924’te Akbaba’da yayımlanan bir karikatür zaferi istismar edenleri çok güzel işaret eder. Karikatür Dumlupınar Zaferi’nin yıl dönümü münasebetiyle çizilmiştir. Ortada Mustafa Kemal Paşa altında “zaferi kazandıran”, sağında Karabekir Paşa ve bazı Milli Mücadele’nin önemli komutanlarından bazılarının altında “zaferi kazananlar”, solunda da tam olarak ikisinin kim olduğu belli olmayan, diğer ikisinin de kim olduğunu anlayamadığım, 4 kişinin altında da “zaferden kazananlar” şeklinde yazar. (s.234) [5]

    Yazarın da belirttiği gibi okuma yazma oranın çok düşük olduğu bir dönemde Milli Mücadele’nin zafer haberlerini bekleyen vatanseverlere, mücadelenin kazanılmasına yönelik kamuoyu oluşturmada karikatürler çok önemli bir görevi yerine getirmiştir. Öbür taraftan Karikatürler eşliğinde Mustafa Kemal Paşa ve özellikle de Cumhuriyet’in ilk on yılı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için eserin vazgeçilmez önemde olduğu kanaatindeyim.
  • Orhun (1943-1944)’un ilk sayısı 1 Ekim 1943’te, 22 Haziran’daki Bakanlar
    Kurulu kararından aylar sonra çıktı. 1933-1934’te yayınlanan Orhun’un devamı olduğu
    için 10. sayıdan başlamıştı. Fakat daha çok Türk Sazı’nın devamı gibiydi. İki derginin
    kapak düzeni neredeyse aynıydı. “Türk Sazı” yerine “Orhun” yazıyordu. İkisinin de
    fiyatı 25 kuruştu. Derginin içeriği de Türk Sazı ile hemen hemen aynıydı. Atsız’ın “Türk
    Sazı”, Şakiroğlu Canip Sıtkı’nın “Yalvaç”, Barthold’un “Türkmen Tarihine Ait Taslak”
    ve Şadan Akyol’un “Sana Hasret” adlı yazıları Orhun (1943-1944)’a alınmamıştı. Zeki
    Velidi Togan’ın “Göktürk Kağanlığının Siyasî Hayatı”, Mehmed Halid Bayrı’nın “Âşık
    Bahri”, Besim Atalay’ın “Ettuhfet-üz-Zekiyye fil-Lûgat-it-Türkiyye” ve Atsız’ın “T.
    Bayındırlı” imzasıyla yazdığı “Türkiyenin Millî Fudbol Maçları” adlı yazıları hem Türk
    Sazı, hem de Orhun (1943-1944)’un ilk sayısında bulunuyordu. Mustafa Hakkı
    Akansel’in “Türklük Fikri”, Tadeusz Kowalski’nin “Arap Edebiyatında Türklerin En
    Eski Zikredilişi” ve Nazif Danişman’ın “Osmanlı Türkçesinin Arap Dili Üzerindeki
    Tesirleri” adlı yazılar Orhun (1943-1944)’un 11. sayısına, Nejdet Sançar’ın “Fedakârlık
    ve Feragat Ruhu” yazısıysa 12. sayıya aktarılmıştı. Atsız’ın “Türkçülük”, “Türkçülere
    Birinci Teklif”, “Dönüş” , “İki Büyük Yıl Dönümü”, “Türk Gençlerine Düşündürücü
    Levhalar I” adlı yazıları ile Mustafa Hakkı Akansel’in “Rıza Nurun Türk Tarihi”,
    Nejdet Sançar’ın “Türklerde Irk ve Irkçılık Fikri”, Nihat Sami Banarlı’nın “Baht”,
    Ahmet Ersoy’un “Seferihisar”, Hamza Sadi Özbek’in “Bana Sevdalı Diyorlar”, Yusuf Kadıgil’in “Rıza Nurun Kabrini Ziyaret” adlı yazı ve şiirleri ise Türk Sazı’nda olmayıp
    Orhun (1943-1944)’un ilk sayısına eklenen yazılardı. Yazıların başlıklarından
    anlaşılmasa da Orhun (1943-1944)’un bir karakteri vardı ve çağın şartlarından müstağni
    değildi.
  • Orman Çiftliği, sonradan eklenen bölümlerle 1938'de 154.729 dönüme ulaşmıştı. Bunun 582 dönümü meyvelik, 700 dönümü fidanlık, 148.000 dönümü tarıma elverişli toprak, 1.450 dönümü ormanlık alandı. 100 dönümü de park ve bahçe olarak ayrılmıştı. Çiftlik içinde süt, bira, malt, buz, soda / gazoz ve tarım araçları fabrikaları vardı.
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 44 - Örgün yayınevi
  • Yağmur ol yağ üstüme, güneş ol ısıt
    Dökül karanlığıma ışıklar gibi
    Al beni, en uzaklara götür
    Sesin, aksın içimde bir pınar gibi
    Bana bir şarkı söyle
    Bütün renkleri kat birbirine
    Buram buram bir turuncu getir geçen yazdan
    Bir tüy gibi, bir bahar dalı gibi
    Hafiften, inceden, güzelden, en beyazdan
    Bana bir şarkı söyle..
  • İspanyol İç Savaşı başladığı sırada Unamuno, Salamanca Üniversitesi rektörüydü. Savaşın henüz başında hiçbir tarafı desteklemiyordu. Onun için, İspanya’nın geleceği, siyasi rekabetten çok daha önemliydi ve Cumhuriyetçi hükümeti ülkenin geleceği yerine siyasi görüşlerini öncelemesi yüzünden eleştiriyordu. Hatta daha ileri giderek, ülkenin çalkantılarının önce bir düzene oturtulması gerektiğine ve bunun da İspanya’nın içinde bulunduğu şartlar sebebiyle ilk etapta sadece askerler eliyle olabileceğine inanıyordu. Bu görüşleri nedeniyle çokça da eleştirildi. Oysa İç Savaş Temmuz 1936’da başlamış Unamuno ise Aralık 1936’da ölmüştü. Yani, Unamuno’nun, Frankistler’in İç Savaş’taki katliamlarından hiç haberi olmadı. Aslında iki tarafın katliamlarını da görmedi. Savaşın başındaki politik tavrıyla ilgili eleştirilere de, Kazancakis’e verdiği bir röportajda şöyle cevap vermişti:

    “Umutsuzum! Burada olup bitenler, savaşmaları, birbirini öldürmeleri, kiliseleri yakmaları, kiliselerde dua etmeleri, kızıl bayrakları, İsa’nın bayraklarını kaldırmaları… Bütün bunlar İspanyollar inandığı için mi oluyor sanıyorsunuz? Yarısı İsa dininde, yarısı Lenin’inkinde mi? Hayır! Hayır! Size söyleyeceğim şeye iyice dikkat edin: Bütün bunlar, İspanyollar hiçbir şeye inanmadıkları için oluyor! Hiçbir şeye! Hiçbir şeye! Onlar desperados’tur. Bu söz dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Çünkü İspanyol’dan başka hiçbir millet onun anlamına sahip değildir. Desperados demek, hiçbir tutunacak tarafı olmadığını pekâlâ bilen, hiçbir şeye inanmayan ve inanmadığı için kuduran kimse demektir. (…) İspanyol halkı çıldırmış! Yalnız İspanyol halkı değil, bugün bütün dünya öyle… Neden mi? Çünkü bütün dünya gençliğinin seviyesi manen düşmüştür. Yalnız ruhu küçümsemekle kalmıyorlar, ondan nefret ediyorlar. Bugün dünyanın bütün gençliğini karakterize eden şey budur. Sporu, hareketi, savaşı, sınıf mücadelesini neden isterler sanıyorsunuz? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar. Gerçeğe dönmek istiyorlarmış, romantizimden, manevi değerlerden, boş fikirlerden öğreniyorlarmış. Neden sanırsınız? Çünkü ruhtan nefret ediyorlar!( … )

    İspanya’nın geçirdiği şu kritik anda askerlerin yanına gitmek zorunlu idi, gitmeliydim. Ortalığı onlar düzeltecektir. Disiplinin ne demek olduğunu bilirler ve onlar sağlayacaktır bunu. Siz bakmayın, ben sağcı olmadım, özgürlüğe ihanet etmedim! Ama şu anda düzenin sağlanması zorunludur. Ben kısa zamanda ayağa kalkarak tek başıma özgürlük için mücadeleye başlayacağım. Ben ne faşist, ne de bolşevikim… Tek’im ben!”…(Kazancakis, 1973: 171-174)



    12 Ekim 1936’da, Salamanca Üniversitesi’nin akademik yılı açılışı, Día de la Fiesta de la Raza[1](Irk Bayramı Günü)’ya denk gelir. Dolayısıyla üniversitede Irk Bayramı Günü için bir kültürel toplantı düzenlenir. Dinleyiciler arasında Franco’nun eşi Carmen Polo, Salamanca Başpiskoposu Enrique Pla y Deniel ile Franco’nun Fas Lejyonu’ndan silah arkadaşı da olan ve o sırada Frankist yönetimin önemli bir ismi haline gelmiş Millan Astray da bulunmaktadır. Toplantı sırasında önce üniversitenin edebiyat hocalarından Francisco Maldonado bir konuşma yapar ve Katalunya ile Bask Bölgesi’nin ayrılıkçı tavırları nedeniyle İspanya’nın kanser hücreleri olduğunu söyler. Irk Bayramı Günü, aslında Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin yıl dönümü olarak kutlanmakta ve İspanya’nın oradaki topraklarında yaşayan toplulukları “İspanyol” çatısı altında birleştirmesine gönderme yapmaktadır. Oysa Maldonado, yaptığı konuşma ile “Irk Bayramı”nı İber Yarımadası’ndaki “İspanyol” ırkına indirger ve ayrılıkçı Katalunya ile Bask Bölgesi’ni, İspanyol ırkının bünyesindeki birer tümör olarak nitelendirir ve ekler: “Faşizm tüm bu sorunlara er ya da geç neşter vuracaktır!” Bu sırada salon galeyana gelir ve kalabalıktan sloganlar yükselir. Birisi “Viva la muerte!” diye bağırır. “Yaşasın Ölüm!”. Sonra devreye Millan Astray girer ve Falanjist diyalog, sloganlar eşliğinde salonu inletir. Astray “İspanya” diye bağırır, kalabalık koro halinde “Bir” diye cevap verir. Astray tekrar “İspanya” diye bağırır, bu kez kalabalık “Büyük” diye cevap verir. Astray son kez “İspanya” diye bağırınca, kalabalık “Özgür” diye cevaplar. Böylece ünlü Falanjist slogan “Bir, Büyük ve Özgür İspanya” tamamlanmış olur. Sonra salona falanjist üniformalı bir grup girerek Franco’nun resmini duvara asar.

    Tüm bu olup biteni sessizce izleyen ve kendisi de Basklı bir yazar olan Unamuno yavaşça ayağa kalkar ve kalabalığa seslenir:

    “Hepiniz benim konuşmamı bekliyorsunuz. Biliyorsunuz ki bu duruma uzun süre sessiz kalamam. Zaten, sessiz kalmak, çoğu kez yalan söylemektir, çünkü söylenenleri kabullendiğinizin işaretidir. (…) Biliyorsunuz ki ben Bilbao doğumluyum. Ve siz de beğenseniz de beğenmeseniz de (Salamanca Başpiskoposu’nu işaret ederek) Barselona doğumlu bir Katalansınız. Şimdi bu korkunç ‘Yaşasın Ölüm!’ tezahüratlarını duydum. (…) Bay Millan Astray savaşta sakatlanmıştır.[2]Bunu o ruh haliyle yaptığını söylemeye gerek yok. Cervantes de savaşta sakat kalmıştır. Yazık ki, bugün savaşta sakatlanan birçok İspanyol daha var. Ve eğer Tanrı bize yardım etmezse, korkarım ki çok daha fazla sakat vatandaşımız olmaya devam edecek.”



    Millan Astray’ın bu sözlere tepkisi “Kahrolsun Entelektüellik! Yaşasın Ölüm!” şeklinde olur. (Astray’ın “Hain Entelektüele Ölüm!” şeklinde bağırdığını söyleyenler de vardır.) Bu sırada Falanjist yazar Jose Maria Peman devreye girer ve o da “Hayır! Yaşasın Entelektüellik! Kahrolsun Kötü Enteletüeller!” diye bağırır.

    Bunun üzerine Unamuno’nun “Venceréis, pero no convenceréis ” ile bitirdiği tarihi cevabı gelir: “Burası entelektüelliğin (entelektüel aklın) tapınağıdır ve ben de onun en yetkili rahibiyim. Sizse onun kutsallığına karşı geliyorsunuz. Belki galip geleceksiniz, çünkü büyük ve vahşi bir gücünüz var; ama asla insanların rızasını kazanamayacaksınız, çünkü insanların rızalarını kazanmak için önce onları inandırmalısınız. Bunun içinse sizde olmayan şeylere ihtiyacınız olacak: savaşmak için bir sebep ve savaşma hakkı. Sizin İspanya hakkında düşünmenizi istemeyi ise boşuna bir çaba olarak görüyorum. Söyleyeceklerim bu kadardır.”der ve tepkileri beklemeden salonda bulunan Franco’nun eşi Carmen’in koluna girerek onunla birlikte salondan ayrılır. O gün falanj selamı veren kalabalık arasında Salamanca Üniversitesi’nin kapısından çıkışını gösteren fotoğraf, yaşananları özetlemesi açısından önemlidir.

    Unamuno ile Millan Astray arasında yaşanan bu olayda iki tarafın söyledikleri ile ilgili çokça görüş bulunmakta. Örneğin, Unamuno’nun “Venceréis, pero no convenceréis” gibi dramatik bir cümle sarfetmediği bu görüşlerden biri. Bilinen tek şey, o gün o salonda Millan Astray ile Unamuno arasında bir gerilim yaşandığı ve Unamuno’nun Astray’a tepki gösteren bir konuşma yaptığı. Hatta Astray’ı yakından tanıyan çok kişinin ortak görüşü, eğer Carmen Polo orada olmasaydı ve Unamuno onunla salon dışına çıkmasaydı, Astray tarafından oracıkta öldürülebileceği ihtimali. Çünkü, Unamuno’nun konuşması sonunda Astray’ın silahına davrandığı iddiaları da mevcut.

    Bu olaydan sonra Astray, soluğu Franco’nun yanında alır. Zaten, eski silah arkadaşı olmaları sebebiyle, o dönemde sorgusuz sualsiz Franco ile görüşebilen nadir insanlardandır. Unamuno ile yaşananları anlatır ve gördüğü muamelenin karşılıksız kalmamasını talep eder. Bunun üzerine Franco 22 Ekim 1936’da Unamuno’nun rektörlükten azledildiğini duyuran belgeyi imzalar. Görevden alındıktan sonra, ölümüne kadar geçen süreyi, ev hapsinde geçirir. Tarihçi yazar Fernando García de Cortázar’a göre, yazar son günlerinde yalnızdır ve umutsuzluk içindedir. Ölümü ise, yaşarken her zaman istediği gibi, onu uykusunda yakalar. Büyük yazar, 31 Aralık 1936’da hayata gözlerini yumduğunda, artık Millan Astray da, Francisco Franco da çok uzaklarda kalmıştır.

    Günün sonunda ülkesinin sorunları karşısında duyduğu acıyı “Me duele España” (İspanya’m ağrıyor.) diyerek belirten bir entelektüel adam evine yollanırken, normal şartlarda belki de bir savaş suçlusu sayılması gereken diğeri, Millan Astray, yeni yönetimdeki yerini sağlamlaştırmıştır. Unamuno, akademinin dışına itilmiş, Millan Astray, Franco’nun eski dostu kontenjanından gücüne güç katmıştır. 1936’da kılıç kalemi alt etmiştir. Ancak kalemle yazılan hiçbir gerçeğin üstünü kılıçla kapatamazsınız. Bugün Millan Astray ismini konuyla ilgili kişiler dışında duyan kimse yok, oysa Unamuno yazdıklarıyla artık ölümsüz. Çünkü bu gök kubbede hoş seda bırakanlar sadece Unamuno’lar olabilir, Astray’lar değil!

    Kaynak:
    https://www.ozlemsenyildiz.com.tr/...linmasinin-hikayesi/
  • .
    Tiryaki gönlümden olmasın kuşkun..
    Tek sana müptela,
    Tek sana düşkün.!

    Cemal Safi