• Kur’ân-ı Kerîm’de, “karye” halkını Hakk’a davet etmek için bir şehre (Karye) gelen iki elçiye destek olmak üzere bir üçüncüsünün gönderildiği, halkın bunlara karşı çıktığı, sadece şehrin uzak bir yerinden gelen bir kişinin iman edip onları desteklediği ve bu kişinin, açıkça ifade edilmemekle beraber âyetin gelişinden anlaşıldığına göre şehir halkı tarafından öldürüldüğü, onun imanı sayesinde cennete girdiği, kendisine kötülük eden şehir halkının ise bir sayha ile helâk edildiği anlatılmaktadır (Yâsîn 36/13-29).
    Müfessirlere göre elçilerin adları Yuhannâ, Pavlus ve Şem‘ûnü’s-Safâ (Simun Petrus), gönderildikleri şehir ise Antakya’dır. Bunların tebliğini kabul eden mümin kişinin adı da Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer‘î’dir. Tefsir kitaplarında Habîb’in neccâr (dülger), ipekçi, kassâr (bez ağartan) veya ayakkabıcı olduğu, günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını tasadduk ettiği, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, iman ettiğini açıklayıp halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, kesilmiş başını eline alıp yürüdüğü rivayet edilir. Kur’an’daki âyetlerin üslûbu Hz. Peygamber zamanında bu kıssanın bilindiğini göstermektedir. “Bir misal olarak şu şehir halkını onlara anlat” meâlindeki âyetle (Yâsîn 36/13) kıssa hatırlatılarak şehir halkının âkıbetinden ibret alınması öğütlenmektedir. Bu şehrin neresi olduğu, hadisenin ne zaman vuku bulduğu ve iman ettiği bildirilen şahsın kimliği konusunda hadislerde de bir bilgi bulunmamaktadır.
    Kur’ân-ı Kerîm’de Semûd kavmi (Hûd 11/67; el-Kamer 54/31), Medyen ehli (Hûd 11/94), Lût kavmi (el-Hicr 15/73) ve Ashâbü’l-Hicr (el-Hicr 15/83) gibi kavimlerin Allah’ın elçilerini dinlemedikleri için bir sayha ile helâk edildikleri belirtilmektedir. Yâsîn sûresinde söz konusu edilen şehrin bu kavimlerden birine ait olup olmadığı bilinmemektedir. Müfessirlerin olayın meydana geldiğini söyledikleri Antakya’da milâttan sonra 35 yılında bir deprem olduğu bilinmekteyse de bunun Kur’an’da anlatılan hadise ile ilgisinin tesbit edilmesi mümkün değildir.
    Diğer taraftan tefsir kitaplarında elçileri bu şehre Hz. Îsâ’nın gönderdiği rivayet edilir. Hıristiyan kaynaklarında Hz. Îsâ’nın tebliğ faaliyeti esnasında Antakya’ya elçi yolladığına dair bilgi yoktur. Onun semaya urûcundan sonra Kudüs’teki hıristiyanlar tarafından bu şehre gönderilen Barnaba Tarsus’tan Saul’ü de (Pavlus) yanına çağırmış, ikisi birlikte bir yıl süre ile orada yeni dini yaymışlardır (Resullerin İşleri, 11/22-26). Pavlus ile Barnaba Antakya’da iken daha sonra Simun Petrus da oraya gitmiştir (Galatyalılar’a Mektup, 2/11). Ancak Ahd-i Cedîd’de Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaya benzer bir olay yer almamaktadır.
    Ahd-i Cedîd’de sözü edilen Agabus’un (Resullerin İşleri, 11/27-28) Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüşse de (İA, V/1, s. 9) bunu ispat edecek hiçbir delil yoktur (EI2 [Fr.], III/1, s. 12-13). Agabus’la ilgili Ahd-i Cedîd’deki bilgi şöyledir: “O günlerde Yeruşalim’den Antakya’ya bazı peygamberler indiler. Bunlardan Agabus adlı biri kalkıp bütün dünya üzerinde büyük bir kıtlık olacağını Ruh vasıtasıyla bildirdi; bu da Klavdius’un günlerinde oldu” (Resullerin İşleri, 11/27-28). Ahd-i Cedîd’de Agabus’un bu hadiseden sekiz yıl sonra Kaysâriye’deki faaliyetinden de bahsedilir (Resullerin İşleri, 21/10-11). Grekler, Agabus’un Hz. Îsâ’nın seçtiği yetmiş şâkirdden biri olduğuna ve Antakya’da şehid edildiğine inanırlar (DB, I/1, s. 259). Ancak, Agabus şehid edilmişse de nerede öldürüldüğü bilinmemektedir (EI2 [Fr.], III/1, s. 13).
    Antakya’da Habîbünneccâr (Silpius) dağının eteklerinde, aslı bir Roma tapınağı iken Bizans döneminde kiliseye, İslâmî dönemde camiye çevrilen ve aynı adı taşıyan binanın altındaki üç mezardan birinin ona ait olduğu ileri sürülmektedir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXII, 155-162.
    Makdisî, el-Bedʾ ve’t-târîḫ, III, 130-131.
    Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 308-310.
    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVI, 51-61.
    Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXII, 220-228.
    İsmail Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1384, VII, 377-388.
    “Habîbünneccâr”, İA, V/1, s. 9-10.
    G. Vajda, “Ḥabīb al-Nad̲j̲d̲j̲ar”, EI2 (Fr.), III/1, s. 12-13.
    E. Jacquier, “Agabus”, DB, I/1, s. 259.

    https://islamansiklopedisi.org.tr/habib-en-neccar
  • Ebedi Dönüş Miti'nin "Merkez'in Sembolizmi" kısmını daha iyi anlamak için
    https://islamansiklopedisi.org.tr/dag

    Dinlerde mekânın kutsallığına paralel olarak dağların ayrı bir önemi vardır. Dağların kutsal oluşu ve onlara karşı tâzimde bulunulması, Tanrı’ya en yakın yerler olarak kabul edilmeleri, daha gelişmiş dinlerde ise Tanrı’nın yüceliğini ve aşkınlığını sembolize etmelerinden ileri gelmektedir. Dağların bulunmadığı yerlerde insanlar, yüce varlığa yakınlaşma ihtiyaçlarını çeşitli kuleler inşa ederek karşılamaya çalışmışlardır. Bâbil Kulesi, Mezopotamya’daki ziguratlar, Meksika’daki “teocalli” denilen piramitler bu amaca yönelik yapılardır. Hz. Mûsâ Firavun’u imana davet ettiğinde onun, “Ey ileri gelenler! Ben sizin için kendimden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak (tuğla imal et de) bana bir kule yap, belki Mûsâ’nın Tanrı’sına çıkarım” (el-Kasas 28/38; el-Mü’min 40/36) demesi bu eski telakkiyi yansıtmaktadır. Özellikle ilkel toplumlarda dağların kutsal sayılmasının bir diğer sebebi ilâhların ikamet ettikleri yerler olarak kabul edilmeleridir. Homeros’un naklettiğine göre ilâhlar sarp tepelerden iner, taraftarlarına yardım ettikten sonra tekrar oralara çıkarlar. Kaldeliler Aralu adını verdikleri dağda büyük ilâhlarının ikamet ettiğine inanırlardı. Grekler’deki Olimpos dağı tanrıların ikametgâhıdır. Diğer taraftan dağlar ulaşılamaz, uzak, ekseriya volkanik ve daima ihtişamlı olmaları sebebiyle Tanrı’nın kudret ve azametinin sembolü olmuştur. Ayrıca dağlar kutsal varlıkların veya ilâhların zuhur ve tecelli ettikleri, yahut ulûhiyyetle irtibata geçilen yerler olmaları bakımından da saygı görmüşlerdir. Çin imparatorları dağların zirvesinde kurban takdim ediyorlardı. Sînâ dağı Yahudilik’te ve İslâm’da Tanrı’nın tecelli ettiği ve Hz. Mûsâ ile konuştuğu yer olduğu için kutsaldır.

    Kutsal dağ kültüne hemen hemen bütün ülke ve kavimlerde rastlamak mümkündür. Japonca’da ilâhları ifade eden kami kelimesi dağlar için de kullanılır. Fuji-Yama dünyanın ekseni kabul edilen kutsal dağdır ve hacılar belli temizlik kurallarına riayet ederek oraya çıkarlar. Çin’de dağların ruhları olduğuna inanılır ve bunlara tapılır, özellikle K’ouen Iouen dünyanın ekseni kabul edilir. P’outcheou yer altı dünyasına açılan dağdır. Ayrıca ülkenin doğusunda bulunan T’aichan da kutsaldır. Taoistlere göre K’ouen Iouen’e aynı zamanda “dünyanın merkezinin dağı” da denir. Güneş ve ay onun çevresinde döner. Bu dağ ölümsüzlüğün mekânıdır ve ölümsüzler orada yaşar. Kişiyi semaya götüren yol olduğu için bu dağ taoistlerin sığınağıdır. Brahmanizm’in kutsal kitabı Rig Veda dağlara yapılan bir yakarışı ihtiva eder. Uzakdoğu kültüründe Himalaya dağların kralı ve en kutsal dağ, Meru dünyanın ekseni, Kailâsa Tanrı Şiva’nın ikametgâhıdır. Tibet inançlarında kutsal dağlar semanın direkleri veya yerin kazıkları, hatta ülkenin ilâhları, mekânın efendileri olarak kabul edilmektedir.

    Dünyanın merkezini teşkil eden kutsal dağ inancı Ural-Altaylar’da, Cermenler’de, hatta Malakka pigmeleri gibi ülke ve toplumlarda da görülür. Mezopotamya’da merkezî bir dağ gökle yeri birleştirmektedir. Ahd-i Atîk’te Gerizim dağı yeryüzünün merkezi olarak adlandırılmıştır (Hâkimler, 9/37). Hıristiyanlara göre Îsâ’nın çarmıha gerildiği yer olan Calvaire (Ârâmîce Golgota) tepesi dünyanın merkezinde bulunmaktadır ve hem semavî dağın zirvesi hem de Hz. Âdem’in yaratıldığı ve defnedildiği yerdir.

    İbrânîce’de hâr, Ârâmîce’de tûr “dağ” anlamındadır. Bu ikinci kelime dağ için kullanıldığı gibi sıradağlar, bir ülkenin dağlık bölgesi ve tepeler için de kullanılmaktadır. Ahd-i Atîk’te gerek dağ ve yüksek mekânların önemi, gerekse çeşitli sebeplerle kutsal kabul edilen birçok dağla ilgili bilgi vardır. Kitâb-ı Mukaddes’te zikredilen önemli dağlardan bazıları şunlardır: Ararat dağları (Tekvîn, 8/4), Seir dağı (Tekvîn, 14/6), Sînâ dağı (Çıkış, 19/11), Horeb dağı (Çıkış, 3/1), Fârân dağı (Tesniye, 33/2), Nebo dağı (Tesniye, 32/49), Sion dağı (Tesniye, 4/48), Gerizim dağı (Tesniye, 11/29), Zeytinlik dağı (Zekarya, 14/4; Matta, 24/3).

    İsrâiloğulları bölgeye gelmeden önce Filistin’de yaşayan yerli halkların inançlarında yüksek dağ ve tepeler önemli yer tutuyor ve insanlar buralarda ilâhlara ibadet edip kurban sunuyorlardı. Ken‘ânîler’in bu tür kutsal yerleri, bölgenin daha sonraki sahipleri olan İsrâiloğulları zamanında da kutsiyetini devam ettirdi. Tesniye hukuku, “Milletlerin ilâhlarına tapındıkları bütün yerleri yıkınız” (12/2) diyerek bu yerlerin kutsallaştırılmasını ve oralarda ibadet edilmesini yasakladı; Şekem veya Kudüs’teki mâbed dışında Yahve’ye (Yehova) kurban sunulmasını menetti. Fakat İbrânîler çeşitli ilâhlara tahsis edilen bu tür mekânları her zaman yıkmamış (Hâkimler, 2/2), hatta kendileri de Yahve’ye yüksek yerlerde tapınmışlardır (I. Samuel, 9/12-14; I. Krallar, 3/2-5). Diğer taraftan yahudilerin dinî tarihlerinde cereyan eden bazı olaylar sebebiyle çeşitli dağlar diğerlerine göre ayrı bir önem kazanmış, saygı ve tâzime konu olmuştur. Bunların başında Sînâ dağı gelmektedir.

    Nablus’un güneyinde yer alan ve bugün Cebelüssümerâ denilen Gerizim dağı da Sâmirîler’ce kutsal kabul edilmektedir. Tevrat’ta Hz. Mûsâ kavmine arz-ı mev‘ûd*a girdiklerinde bereketi Gerizim dağına, lâneti Ebal dağına koymalarını vasiyet etmiş (Tesniye, 11/26-29), Yeşu da bunu yerine getirmiştir (Yeşu, 8/3335). Şimeon, Levi, Yahuda, İssakar, Yûsuf ve Benyamin sıbtları, yine Mûsâ’nın tâlimatı doğrultusunda bu dağa yerleşmişlerdir (Tesniye, 27/11-12). Büyük İskender döneminde veya daha önce Sâmirîler, Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ne nazîre olmak üzere Gerizim dağı üzerine bir mâbed inşa etmişler, bu mâbed Sâmirîler’in hem millî hem de dinî merkezi olmuştur. Hz. Îsâ ile Sâmiriye’de karşılaşan kadının, “Atalarımız bu dağda tapındılar ve siz, tapınılması gereken yer Yeruşalim’dedir, dersiniz” (Yuhanna, 4/20) şeklindeki sözü de bunu teyit etmektedir.

    Tevrat’a göre Seir dağı önce Horiler’in, daha sonra da Esavoğulları’nın oturduğu yerdir (Tesniye, 2/12). Yine Tevrat’ta, “Rab Sînâ’dan geldi ve onlara Seir’den doğdu; Paran dağından parladı” (Tesniye, 33/2) ifadesi yer alır. “Rabbin parladığı” Paran dağının Fârân dağı olduğu ve Mekke’de bulunduğu söylenir.

    Siyon, üzerinde Kudüs’ün yükseldiği tepelerden birinin adıdır. Kudüs’ün daha önceki halkı olan Yebusiler’in bir kalesinin bulunduğu bu tepe Hz. Dâvûd tarafından zaptedilmiş, bundan dolayı buraya “Dâvûd şehri” denilmiştir (II. Samuel, 5/7). Hz. Dâvûd ahid sandığı*nı bu şehre nakletmiş, ondan sonra da burası kutsal sayılmıştır. Hz. Süleyman’ın mâbedi inşa ettiği Moriya tepesi de aynı yerdedir. Mâbedin inşası ile ahid sandığının mâbede naklinden sonra Siyon adı mâbedi ifade eder olmuştur. Aynı adı taşıyan yarımadanın güneyinde bulunan Sînâ dağı, Tanrı ile kırk günlük buluşması sonunda Hz. Mûsâ’ya şeriatın (Tevrat) verildiği yerdir (Çıkış, 19/11, 18, 20). Bu dağa Ahd-i Atîk’te Horeb adı da verilir (Çıkış, 17/6; 33/6; Tesniye, 1/2, 6, 19; 4/10). Hz. Mûsâ Medyen’den dönüşünde Tanrı ilk defa kendisine bu dağda hitap etmiş (Çıkış, 3/1), İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkardıktan üç ay sonra ulaştıkları bu dağda, başta on emir olmak üzere (Çıkış, 20/1-17) diğer dinî hükümler (Çıkış, 20/18-Sayılar, 10) bildirilmiş, Tanrı o dağa inmiştir (Çıkış, 17/6; 19/11, 16-18). Bu dağa aynı zamanda “Tanrı’nın dağı” da denilmektedir (Çıkış, 3/1; 4/27; 18/5; 24/13; I. Krallar, 19/8). Ahd-i Atîk’te bir de “Tanrı’nın dağları” ifadesi yer almaktadır (Mezmurlar, 36/7).

    Kur’an’da Nûh’un gemisinin indiği yerin Cûdî dağı olduğu bildirildiği halde Tevrat’ta bu yer Ararat dağları diye adlandırılmaktadır. Ararat dağları Batılılar’ca Ağrı dağı olarak kabul edilmekte ve Ermeniler’ce Ağrı dağı kutsal sayılmaktadır.

    Hıristiyanlık’ta da kutsal kabul edilen dağlar vardır. Hz. Îsâ’nın dua için inzivaya çekildiği (Matta, 14/23), “dağ vaazı” da denilen meşhur nutkunu irat ettiği (Matta, 5), havârilerinin gözleri önünde görünümünün değiştiği, yüzünün güneş gibi parladığı ve esvabının ışık gibi ak olduğu dağ (Matta, 17/1-2), insanların gözü önünde semaya çıktığı Zeytinlik dağı aynı şekilde kutsal kabul edilen dağlardandır.

    Kur’ân-ı Kerîm’de dağların, yeryüzünün kazıkları olarak (en-Nebe’ 78/7) sapasağlam çakılıp (en-Nâziât 79/32) dikildikleri (Gāşiye 88/19), Allah’ın insanlar için dağlarda oturulacak barınaklar yaptığı (en-Nahl 16/81), Semûd kavminin dağlarda evler yonttuğu (el-A‘râf 7/74; el-Hicr 15/82; eş-Şuarâ 26/149), ilâhî emanetin dağlara verildiği, ancak dağların bunu kabul etmediği (el-Ahzâb 33/72), dağların Allah’ı tesbih ettikleri (el-Hac 22/18) ve Hz. Dâvûd’un Allah’ı tesbihine katıldıkları (el-Enbiyâ 21/79; Sebe’ 34/10; Sâd 38/18), kıyamet gününde dağların yürütüleceği (el-Kehf 18/47; et-Tûr 52/10; el-Vâkıa 56/5; el-Hâkka 69/14; el-Meâric 70/9; el-Müzzemmil 73/14; el-Mürselât 77/10; en-Nebe’ 78/20; et-Tekvîr 81/3; el-Kāria 101/5) ve ufalanıp savrulacağı (Tâhâ 20/105) bildirilmektedir.

    Kur’an’da dağ karşılığı kullanılan cebel-cibâl kelimesinin yanında yine aynı anlama gelen, fakat sadece Sînâ dağı için kullanılan “tûr” kelimesi de mevcuttur. Allah Tûrisînâ’ya yemin etmektedir (et-Tûr 52/1; et-Tîn 95/2). Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görmek istemesi üzerine Allah bu dağa tecelli etmiş ve dağ parçalanmıştır (el-A‘râf 7/143). Allah Hz. Mûsâ’ya Tûr’un sağ tarafından seslenmiş (Meryem 19/52; Tâhâ 20/80; el-Kasas 28/29, 46), İsrâiloğulları’ndan söz alınması sebebiyle üzerlerine Tûr kaldırılmış (el-Bakara 2/63, 93; en-Nisâ 4/154; el-A‘râf 7/171), Tûrisînâ’da yetişen ağaç methedilmiştir (el-Mü’minûn 23/20).

    Diğer taraftan Hz. Peygamber’in, kendisine vahiy gelmeden önce ibadet ve tefekkürle vakit geçirdiği ve ilk vahyin geldiği mağaranın bulunduğu Hira dağı da müslümanlara göre kutsaldır. Rivayete göre Hz. Peygamber, yanında ashabından bir grup olduğu halde bu dağın üstüne çıkmış, o sırada dağ sallanınca, “Ey Hira sakinleş! Zira üzerinde nebî veya sıddîk veya şehid bulunmaktadır” (Müsned, V, 346) demiştir. Buna benzer bir rivayet de Uhud dağı için nakledilir (Müsned, III, 112; IV, 274, 275; VI, 17; Müslim, “Zühd”, 73; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 29). Hz. Peygamber Uhud dağını işaret ederek şöyle demiştir: “Bu dağ bizi sever, biz de onu severiz” (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 16, “Cihâd”, 71, 74, “Eṭʿime”, 28, “Zekât”, 54, “Enbiyâʾ”, 10). Hac farîzasının temel rükünlerinden biri olan vakfenin ifa edildiği Arafat dağı da kutsaldır. Arafat ve Müzdelife, Hz. Âdem ile Havvâ’nın cennetten yeryüzüne indirildiklerinde ilk karşılaştıkları yer olarak da kabul edilir (Yâkūt, IV, 104-105).

    İslâm’da bazı dağların çeşitli sebeplerle ayrı bir tâzime konu oluşu, sadece oralarda cereyan eden dinî olaylarla ilgili olup hiçbir zaman dağlara tanrısal bir hüviyet atfedilmemiş ve buralar tapınma konusu yapılmamıştır.
  • M.Ö 4   İsa'nın doğumu; Matta İncili'ne göre (2:1).  

    M.Ö. 4   Büyük Herod'un ölümü  

    M.S. 6   İsa'nın doğumu; Luka İnciline göre (2:1-7). Suriye Valisi Quirinius'un nüfus sayımı. Celileli Yahuda'nın liderliğinde Zelot yükselişi.  

    M.S. 27-28   İsa'nın vaftizi (geleneksel tarih), İmparator Tiberius'un hükümdarlığının 15. yılı (Luka 3:1-23).  

    M.S. 30    İsa'nın çarmıha gerilmesi; Katolik inancına göre.  

    M.S. 30-35*    Herod Antipas ve Herodias'ın M.S. 34'teki evliliğini takiben, Josephus'un tanıklığıyla Vaftizci Yahya'nın idam edilişi.  

    M.S. 36   Fısıh-İsa'nın çarmıha gerilişi; Matta'nın zaman çizelgesine göre  

    M.S. 36-37   Paul'ün Sam'a gidiş yolunda din değiştirmesi  

    M.S. 44*   İsa'nın kardeşi James'in idamı.  

    M.S. 50-52   Paul, Corinth'te; ilk mektubunu yazar(Selaniklilere)  

    M.S. 61   Paul, Roma'da gözaltına alınır.  

    M.S. 65*   Paul idam edilir.  

    M.S. 66-73   Yahudiye'de savaş. Vespasian yönetimi altındaki Roma ordusu Yahudiye'yi istila eder.  

    M.S.55-120*   İsa'dan bahseden Roma tarihçisi ve senatörü Tacitus'un yaşamı.  

    M.S. 61-114*   İsa'dan bahseden Genç Pliny'nin yaşamı.  

    M.S. 115*   Antakya piskoposu Ignatius, Paul'ün mektuplarından alıntı yapar. İskenderiye'de 'Yahudilerin Kralı' Lucuas liderliğinde ayaklanma. Mısır'daki Yahudi toplumu yok edilir.  

    M.S. 117-138*   Romalı tarihçi Suetonius 'Hristos' adlı bir kişiden söz eder.  

    M.S.120*   Gnostik öğretmen Valentinus İskenderiye’de eğitim alır.  

    M.S. 125*   Hıristiyan İncilinin bilinen en eski örneği, Yuhanna 18:31-33, Rylands Papirüsü Mısır'da bulunur.  

    M.S. 131-135*   Simon Bar Kochba, Yahudiye'deki ayaklanmaları yönetir.  

    M.S. 133   Sayıları dokuz ile on iki arasındaki Roma lejyonları Yahudiye'yi kuzeyden istila eder  

    M.S. 135   Yahudi güçleri geri çekilir. Roma imparatoru Hadrian Yahudiye'nin ismini Palaestina (şimdiki Filistin) olarak değiştirir  

    M.S. 135*   Hıristiyan teolog Justin Martyr, Yahudi entelektüel Trypho ile tartışır.  

    M.S. 140*   Marcion, Roma'ya varır ve öğretmeye başlar. Eski Ahit'i reddeder ve sadece Luka'nın İncilini ve Paul'ün bazı öğretilerini kabullenir.  

    M.S. 150*   İlk Hıristiyan yazarlar Gnostikleri kınayan yazılar yazmaya başlarlar.  

    M.S. 154   Justin Martyr, Simon Magus'u, (1. yüzyıl ortalarında) bütün münafıklıkların kaynağı diye adlandırır.  

    M.S. 180*   Lyons piskoposu Irenaeus Gnostikler aleyhinde yazar. Kilise tarafından kabul gören Yeni Ahit'in ilk metin listelerini üretir.  

    M.S. 195*   İskenderiye piskoposu Clement, Markus'un gizli incili ve Gnostikler aleyhinde yazar; fakat İskenderiye Hıristiyanlığı içindeki sırlara, gizemlere karşı bir sempati besler.  

    M.S. 197*   Tertullian Hıristiyan olur; dinsel değerlere karşı çıkılması ve kadınların kilisede liderlik rolü oynaması konularına sert şekilde karşı çıkar.  

    M.S. 200*   Paul'ün mektubunun bilinen en eski parçası, Chester Beatty Papirüs'ü Mısır'da bulunur.  

    M.S. 200*   En eski (hemen hemen) tamamlanmış İncil (Yuhanna'nınki), Bodmer Papirüs'ü Mısır'da bulunur.  

    M.S. 325    İznik Konsili, Roma İmparatoru Konstantin tarafından toplanır.İsa'nın tanrısallığı 3'e 217 oy çoğunluğuyla resmi bir dogma haline getirilir.  

    M.S. 393-397   Hippo Konsili'nde Yeni Ahit'in resmileştirilmesi işine başlanır, Kartaca Konsili'nde tamamlanır.  
  • Hz İsa’nın Kardeşi mi Var?

    Hz İsa’nın kardeşi varmıydı? Bu konu hıristiyan dünyasında geçmişten günümüze kadar tartışılmıştır.

    Yeni Ahit’te bulunan birtakım pasajlar bu spekülasyonu neredeyse iki bin yıldır körüklüyor. Markos İncilinde Hz İsa’nın erkek ve kız kardeşlerinden bahsedilmesine karşın, Matta incilinde erkek kardeşleri James, Joseph, Simon ve Yahudiler den bahseder. Bu örnekler dinsel değil mecazi midir, yani bunlar sadece ruhani kardeşler midir? Eski bir metnin inanılmaz yeni bir bulgusu, James’i bu tartışmalı gizemin ışığı altında bıraktı . Katolikler için, Hz Meryem’in daimi bekaret süresi, Hz İsa’dan sonra başka çocuk doğurmadığı anlamına gelir. Dolayısıyla Katoliklere göre Hz İsa’nın biyolojik kardeşleri olması sözkonusu değildir. Zaten bu durum Katoliklerin Hz İsa’ya atfettikleri tanrılık olgusunada ters düşmektedir. Bununla birlikte 4. yüzyılda Aziz Jerome tarafından desteklenen görüşte, bazı katolik alimlerin Hz İsa’nın kuzenlerini gördüklerinden bahsedilir. Yine aynı zamanlarda yaşayan başka bir aziz olan Salamis piskoposu Epiphanius, Joseph’in daha önceki evliliğinden çocukları olduğunu ve bu durumun da Hz İsa’yı ve Josephin çocuklarını üvey kardeş yaptığını savundu. Diğer taraftansa teslis inancını şiddetle red eden ve Hz İsa’nın sadece bir Peygamber olduğunu savunan Protestan kilisesi ise Hz Meryem’in en büyüğü Hz İsa olmakla birlikte başka çocukları olduğu fikrini savunmaktadır. Asbury İlahiyat Fakültesi’ndeki Yeni Ahit Yorum Profesörü Ben Witherington James ile Hz İsa’nın öz kardeş olduğunu söylüyor.

    Witherington açıklamasında;
    Yeni Ahit, Hz Meryem’in daimi bir bakire olduğuna dair hiçbir şey söylemiyor. Burada kastedilen kesinlikle Hz Meryem’in bakire iken Hz İsa’ya gebe kaldığı ve sonrasında daha çok çocuğu olduğu, bu kız ve erkek kardeşlerin gerçekte Hz İsa’nın öz kardeşleri olduğudur.” Demiştir. 2017 yılının sonlarında bilimadamları, Hz İsa’nın kardeşi James’e gizli olarak öğrettiği şeyin hikayesini anlatan günümüz hristiyanlık öğretilerine aykırı bir Hristiyan el yazmasının orijinal bir Yunan kopyasını keşfettiklerini açıkladılar. James günümüz Hıristiyan dünyasında “James the Just” Kilisenin ilk lideri olarak bilinir. Austin Texas Üniversitesi’nden İncil araştırmacıları Geoffrey Smith ve Brent Landau tarafından “First Apocalypse of James” (James in ilk vahyi) den birkaç parça tespit edildi, Bu beşinci veya altıncı yüzyıl belgesinin tüm örnekleri daha önce yalnızca Kıptice çevirilerde mevcuttu. Smith ; “Bulduğumuz şeyi farkettiğimizde heyecanlandığımızı söylemek çok yetersiz kalır. James in ilk vahyinin Yunanca parçalarının antik çağdan bu zamana hayatta kaldığından hiç şüphe etmedik. Gerekli bilimsel testleride yaptıktan sonra gerçek tam önümüzdeydi. Dedi. Yazılar Oxford Üniversitesi’ndeki Nag Hammadi kütüphanesinin bir parçasıydı ve 1945’te Mısır’da bulunan 13 Coptic Gnostik öğretisindede aynen geçmekteydi. Gnostisizm MS 1. ve 2. yüzyılda Yahudi Hıristiyan ortak bir mistik hareketi olarak başlamış daha sonra evrilerek evrende bilimin açıklayamadı olguları kendi öğreti ve yöntemleriyle açıklayan ezoterik bir yol halini almıştır. Bu bağlamda Ne hıristiyanlar nede Yahudiler tarafından kabul görmemekte, şiddetle red edilmektedir. Vatikan tarafından yüz yıllardır deklare edilen Hıristiyanlığın resmi kanunlarında James’in konumu M.Ö. 367’de İskenderiye Piskoposu Athanasius tarafından tanımlandığı gibi kabul edilmemektedir. Piskopos Athanasiusta Hz İsa ile James’in kardeş olduğunu beyan etmekteydi. Yeni bulunan yazmaların büyük bir bölümünde Hz İsa’nın James’e öğrettikleri ve sık sık “kardeşim” dediği, cennet ve gelecek olaylar hakkında hatta James’in öleceği zaman da dahil olmak üzere konuştukları anlatılır. Hz İsa ayrıca burada James’in biyolojik olarak onun kardeşi olduğunu belirtmektedir.
    Smith şöyle açıklıyor;

    “Metin Hz İsa’nın hayatının ve vekilliğinin İncilde açıklanmasını, Hz İsa ile kardeşi James’in arasında gerçekleştiği ileri sürülen konuşmalara erişmemize ve Hz İsa’nın ölümünden sonra James’in iyi bir öğretici olmasını sağlayan gizli öğretilere ulaşmamıza izin veriyor.” Smith ayrıca yaptıkları keşifin ; Hristiyanların, ana kanunların dışında ki metinleri yasaklandıktan sonra bile okuyup öğrendiklerini bize gösteriyor diye açıkladı. Daha belirgin olarak Landau, Newsweek’e gönderdiği bir e-postada ayrıntılarıyla anlattığı üzere, metin parçalarının ortaya çıkardığı şey, Hz İsa’nın James’i ikna ettiğini ve ona güvence vererek James’le ikisini şiddetli bir ölümün beklediğini, ancak ölümün korkulacak bir şey olmadığını söylediği ve James’in ölüm anı geldiğinde nasıl davranacağını bilmesi gerektiğidir. Özellikle, James öbür dünyaya kavuştuğunda , “archons”(başyargıçlar) olarak adlandırılan düşman iblislerle karşı karşıya kalacağı ancak Hz İsa’nın, James e bunları aşmaya ve savaşmaya yardımcı olacağı belitilmektedir. Gnostikler için, yedi başyargıç (archons) vardı ve bunlar kovulmadan evvel DEMIURGE yani yaratıcı tanrı’nın hizmetkarlarıydılar. Bu başyargıçların rolleri ise insan ırkının üstün tanrıya ulaşmasını önlemekti. Landau, James’in tüm ihtiyacı, kardeşinin kendisine öğrettiği şifreleri hatırlamaktır. Böylece, başyargıçların tutsaklıklarından, maddi dünyayı koruyan şeytani varlıklardan kaçabilir” diye ekledi. Bilim adamları, çok sayıda aynı özellikte elyazması ve hecelere ayrılmış kelimeleri içeren parçaların, Kilise öğrencilerinin okuma ve yazmayı öğrenmelerine yardımcı olmak için bir öğretmen aracı olarak kullanıldığını da söylüyorlar. İslam kaynaklarına baktığımızdaysa konuyla ilgili itilaf olduğunu görüyoruz. Bazı islam alimleri Hz Meryem’in daha sonra evlenmediğini savunurken bazılarıda evlenip başka çocuklar yaptığını dile getiriyor. Araştırmam esnasında çok ilginizi çekeceğini düşündüğüm başka bir şey daha keşfettim. Tüm islam kaynaklarında Aslında gerçek incilde peygamberimiz Hz Muhammed’in müjdelendiğini ancak incil tahrif edildiği için bu kısımların çıkartıldığı yahut değiştirildiği söylenmektedir. Tahrif edilmiş Yuhanna incilinde bazı ayetlerde Peygamber efendimize açık atıflarda bulunulan bazı pasajlara rastladım. Son derece ilginç olduğunu düşündüğüm bu pasajlar şu şekildedir.

    “Eğer beni seviyorsanız emirlerimi tutarsınız. Ben de Babaya yalvaracağım ve size başka bir tesellîci, hakikat Rûhunu verecektir; tâ ki dâima sizinle beraber olsun; onu dünyâ kabul etmez, çünkü onu görmez ve bilmez; siz onu bilirsiniz, çünkü yanınızda duruyor ve içinizde olacaktır…Yanınızda dururken size bu şeyleri söyledim. Fakat benim adıma Babanın göndereceği tesellîci, Rûhu’l-Kudüs, o size her şeyi öğretecek ve söylediğim her sözü hatırınıza getirecektir…” (Yuhanna: 14/15-17, 25-26)
    “Ve olduğu zaman iman edesiniz diye, olmadan önce size şimdi söyledim” (Yuhanna: 14/29-31).
    “Artık sizinle çok şeyler konuşmayacağım; çünkü bu dünyanın reîsi geliyor ve bende onun hiçbir şeyi yoktur. Fakat dünya bilsin ki ben Babayı severim ve Baba bana nasıl emir verdiyse öyle ederim.” (Yuhanna: 14/29-31)
    “Babadan size göndereceğim Tesellîci, Babadan çıkan Hakikat Rûhu geldiği zaman, benim için o şehâdet edecektir…” (Yuhanna: 15/26)
    “Ve size bu şeyleri başlangıçta söylemedim, çünkü sizinle beraberdim. Şimdi ise beni gönderene gidiyorum ve sizden kimse: ‘– Nereye gidiyorsun?’ diye bana sormuyor. Fakat size bu şeyleri söylediğim için yüreğinizi keder doldurdu. Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum; benim gitmem sizin için hayırlıdır, çünkü gitmezsem Tesellîci size gelmez; fakat gidersem, onu size gönderirim… Size söyleyecek daha çok şeyim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat Rûhu gelince, size her hakikate yol gösterecek ve gelecek şeyleri size bildirecektir….” (Yuhanna: 16/4-14)