1000Kitap Logosu

1000kitap'ta şair ol(ama)mak(!)

450 syf.
·
2 günde
Mert Ona Denmiştir
Besmele-Hamdele-Salvele.. Merhum Şeyh Galib Hazretlerini Rahmetle yâd edelim. Hamd ile salvele getirip evvala; Hazretin ruhuna bir Fatiha armağan edelim. *** Ey şair! Şimdi çağın icbarına ses ver.. Komşun duvarında istinad olmuş gibi komşundur şu hayat. Hapsetsen kendini söyle ne çıkar? Bir bardak yetişir de sana ihtarını infaz eder; "daya beni o muhkem duvara, bak bakalım hayat ne söyler?" Bir hülya aroması sanmışsa şiiri, kağıt yangını elbet munis gelir orman yangınından. Ama bir ağacı yakan şey, bir kağıt parçasıdır. Hazin bu ya, sonra yakan bir ağacı, yanı başındaki ağaçtır. Öyleyse çaputlara yazılmış bu hakikati imha yollarının en sefinesine hasr'et. Gürce dür, hürce yutuver. Telaşa mahal bırakma o dem; bu satırlar önce Allah'ta, sonra hıfzında emanet. Ey şair! Bir kez daha çağın icbarına ses ver.. Şımartılmak istiyorsan, hınca hınç doldur fiyakayla mısraları. Bu gibi anlaşılmaz yaz. Ama seni mutmain etmez bu övgüler. En iyi ihtimalle sana "Cahit Zarifoğlu kadar kapalı yazıyor" diyecekler. Bu memnun edecekse seni, terk et menzilini de şanın yürüsün. Çünkü sen şair, mukayese indinde yalın kaldıkça büyürsün. Derdine konçerto eşlik etsin de evvela basmalı fistanlar adı konmamış çiçeklerin baskısıyla giydirilsin. Fiyakalı bir dert olmadıkça derdin, vah ki şiir cambazı.. sen ne söyleyebilirsin? Ama olmaz böylesi. Haydi gel, çağın icbarına ses ver. Şahidim, sana mühimmat kadar hayati şeyler söyleyecek. "Sana olan aşkım, kavgam kadar büyüktür" demedikçe bir şiir, sakıttır artık. Çünkü kozmetik sektörüyle yarışandır göle atılmış bir pirana. Fakat bu anlamsız yarışa girişmekten imtina eden taraf pirana olacaktır. Nitekim kozmetik, Kanunî devriyle kıyasa muktedir olacak kadar kudrete haizdir. Heyhat! Şiir bile kozmetiğin midesindedir. "Sana olan aşkım, gratis indirimleri kadar nefes kesicidir" demenin bir başka adıdır melankoli. Ve kavga denince akla ilk önce; rafta kalan son Maybelline marka fondöten gelir. Bilmem ne yapsak? Bir derdin olmalı. Şahsından ötelere açılan bir derdin olmalı. Bir derdin olmalı ve hesap görücülüğe selef kılmalı. Mühim şeyin üç kerre tekrarı bir sünnettir örneğin. Mükerrer punto çarpı iki; Bir derdin olmalı Bir derdin olmalı Bir derdin olmalı. Dert denince Müslüm Gürses şarkıları geliyorsa akla, yazık sana ey şair! Efsus ki koltuğunda ihanet. Ki bu koltukta liyakatsizlik ancak ihanetle izaha kabil. Dert, gocunmaktır. Mide bulantısı geçirmektir çokça. Sözgelimi Mehmet Akif bir şairdir. Onun devrinde kendiyle beraber Cennet Mekan Sultan Abdülhamid Han'dan nefret eden bir çok zevat vardır. Ancak Sultan'ı görünce duyduğu tiksintiden midesi bulanıp kusan yalnızca Mehmet Akif'tir. Çünkü şairin şanına giden yol midesinden geçer. Ey şair! Çağın icbarına kulak ver.. Tiksin diyor sana, tiksin! Senin harcın değil tebliğ. Ki düşürülmüştün meşveret meclisinden. Öyleyse senin harcın tebliğ değil tekliftir, ifşa etmektir, ihbar ve ihtar etmektir. *** Şair yanıyla muhabir ve muhbirdir. Haber ondadır, ihtar ondadır. Kıymetli şeyleri, kıymetli kumaşlarla süsleyip arz eder. Fakat bir mesuliyeti vardır şairin; bunları yaparken sanattan taviz vermemek! Divan şiiri, şiir sahasındaki en müstesna, en güzide ve en müzeyyen ögedir. Mademki sanatın enli mikyasında şiir en kadim olandır; öyleyse sanatın sultanı da divandır. Joseph Haydn gibi Mozart gibi Beethoven gibi, Hayalî'nin de Nabî'nin de Yahya Efendi'nin de senfonileri vardır. Michelangelo gibi Spenser Moore gibi Giacometti gibi, Bâki'nin de Fuzulî'nin de Naili'nin de abideleri vardır. Picasso gibi Leanordo gibi Van Gogh gibi Zâri'nin de Hayrî'nin de Cevrî'nin de portreleri vardır. Mimar Sinan gibi Christopher Wren gibi Balyan gibi, Şeyh Galib'in de Mevlana'nın da Aşık Paşa'nın da kilit taşlı yapıtları vardır. İşte bu yanıyla bir ummandır divan şiiri ve divan şairleri. Sanatlı söyleyişin kehkeşanıdır. Fakat "şiiri kafiyeye kurban etmek" tabiri, şiirde en çok duyduğumuz tabirdir artık. "Vezin tutsa babamı bile hicvederim" diyen Nefi gibi "Kafiye tutsa, mesnevi bile yazarım" diyen şairler görüyoruz. Naçizane görüş ve kanaatim, bugün divan edebiyatından alınası yegâne şeyin, şiirdeki musîki olduğudur. Şiiri anlamsız bir yoğunlukla boğmak, anlamsız bir rekabete tutuşmak elbette beyhudedir. Birçok divan rekabet neticesinde doğmuştur. Fakat artık Türk şiirinin ihtilafa değil, ittifaka ihtiyacı var. Bu zemine gelmek için son bir ihtilaf, son bir kavga gerek. Zira barışı temin etmek isteyen, savaşı göze almalıdır ve savaştan galip çıkmalıdır. İşte bugün, buna muvaffak olmuş bir şairden konuşacağız.. O şair, mahlasıyla müsemma olan şairimizdir... Şeyh Galib'tir. *** (1757-1799) "1171’de (1757) İstanbul’da Yenikapı Mevlevîhânesi yakınlarındaki bir evde dünyaya geldi. Doğumuna “eser-i aşk” ve “cezbetu’llah” terkipleri tarih düşürülmüş, kendisine mevlevîhânenin şeyhi Kûçek Mehmed Dede ile halefi Seyyid Ebûbekir Dede’nin tavsiyesiyle Mehmed Esad adı konulmuştur. Dedesi Mevlevî olduğu gibi babası Mustafa Reşid Efendi de Peçuylu Ârif Ahmed Dede’den inâbe almıştır. Annesi Emine Hatun’dur." (TDV İslam Ansiklopedisi) Divan geleneğinde mahlas, çoğu kez şairlerin tasarrufu değil hocasının veya şeyhinin ihsanıdır. Şeyh Galib'in hocası da bu geleneğin icabı ile Şeyh Galib'e "Esat" mahlasını münasip görmüştür. Fakat Şeyh Galip usûl bilir şanı ile bu mahlası kabul edip, kadirşinas itaatsizliğiyle de "Galib" mahrecini "Esat" mahlasına katık etmiştir. Zira Şeyh Galib'in yüksek irfanı, yüksek irtifayı çoktan ihata etmiştir. Onun iddialı bir söyleyişi ve kat'i bir düsturu vardı. O düstur; divan edebiyatının tıkanık mazmunlarını açmak, abese kaçan rumuzlarını tazelemek ve şiire yeni bir soluk getirmekti. Kısaca Şeyh Galib, koca bir divan geleneğine galebe çalmak istiyordu. Ve niyetini henüz şairliğinin fecrinde aşikar etmek için kendi mahlasını kendi tayin ediyor ve "mahlasım Galib'tir" diyordu. Maksuduna istinaden, edebiyatta mevcut olan Hikemi tarz ve Türk-i Basit akımlarına tâbi olmaksızın, Sebk-i Hindi ekolünü benimsemiş ve bu ekolün öncü ismi olmuştur. Burada bir parantez açmamız gerekmektedir. Zira Şeyh Galib'in Türk-i Basit ve Hikemi tarz gibi akımlara rağmen niçin sebk-i hindi'yi seçtiği, muteyakkız zihinlerin kıymet merakıdır. Sebk-i hindi, aruz kalıplarına çeşitli kelime oyunları vasıtasıyla muhteşem kolaylıklar getirmektedir. İhlal etmeden imâ edebilmek, imâ ederek de ihlal edebilmek Şeyh Galib gibi erbab-ı nev rah'ın birincil mühimmatıdır. Çünkü bu ihlal ediş; inşa etmek için imha edilmesi gereken zeminin rapor tertibatıdır. Şeyh Galib rüştünü Hüsn ü Aşk ile ispat etmiştir. Mezkûr esere yaptığımız incelemede ( #103849183 ) zikrettiğimiz için Hazret'in şiirde "şeklen" yaptığı devasa devrim üzerinde pek durmayacağız. "Merd ana denür ki aça nev rah" *** 32 Kaside, 73 Târih, 13 Terc-i Bend, 8 Müseddes, 18 Tahmis, 3 Muhammes, 11 Şarkı, 10 Mesnevi, 1 Bahr-ı Tavil, 137 Gazel, 3 Lügaz, 43 Kıta, 64 Rubai, 74 Müfret Beyit, 3 Muzariat Beyit'ten teşekkül eden Şeyh Galib divanı, Türk edebiyatının en kritik eseridir. Ne çeşit meddahlık kisvesi giysek, bu eserin önemini tekellüme aciz kalırız. Hâlbuki bir yanıyla bu eser, edebiyatımızın hicap noktadır. Çünkü kıymeti hiçbir zaman bilinmemiştir. Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk ile beraber divan şiirini bambaşka bir boyuta çıkarmış ve tüm adetleri lağv etmiştir. Bu cihetle Hüsn ü Aşk, şairimizin birinci kanadı olacaktır. Mezkûr eserin mahiyeti, divan şiirlerindeki mazmun akışının tıkanıklığını gidermiş olmasıdır. Çünkü o yıllarda kadim divan nehrine derbentler çekilmiş ve o ferha nehir suları göle inkılap edip, kokmaya yüz tutmuştur. Merhumun ikinci kanadı ise işbu eserdir. Hüsn ü Aşk ile o köhne derbenti yıkan Şeyh Galib, yazdığı divan ile de kokuşan suları arıtacaktır. Şeyh Galib'in en çarpıcı müdahalesi aşk üzerine olacaktır. Herkes aşığın kahroluşunu, mahvoluşunu ve dahi viran oluşunu görmek ister. Zira aşk bahsinde kim daha çok perişan olmuşsa, âşıkların şahı odur. Başta divan şairleri olmak üzere, şiirimizin ve bütün bir dünya antolojisinin en muayyen kanaatidir bu. Çünkü Aşk, Mem'in Zin kahrıyla ölüme yürüyüşü, Kamber'in Arzu uğruna kavminden geçişi, Romeo'nun Juliet için zehri şerbet bilişi, Ferhat'ın Şirin muradıyla dağlar delişi, Tahir'in Zühre aşkından ayıp taşlarıyla recm edilişi, bülbülün gül dikeniyle kanat yitirişi, dervişin şeyh muhabbetiyle yamalı abasını canıyla birlikte ateşe verişi, Yunus'un Tabduk Emre eşiğinde kanı giryan, giryanı kan edişi, aşkı gagasında taşıyan güvercinlerin akçıl gerdanlarına, yakut rengi gerdanlıkları urgan eyleyip boynunlarına geçirişi ve daha nicesidir, nicesi gibidir. Çünkü hepsi kahır içre aşkı ikrar etmiştir. "Nev’iyâ dem-sâz-ı ışk oldun gibi Haylî sûz ile sürûdün var senün" (Nev'î) "Hâne-i dilde çü berk urdı yine envâr-ı ışk Şems-i enver tâli’ oldukça olur tekrâr-ı ışk" (Atayî) "Gamdan aglar âh ider sanman beni olmuş durur Dem-be-dem rûd-ı sürûdum âh ü vâveylâ-yı ışk" (Hayretî) Yukarıdaki beyitlerde görüldüğü üzere, aşk her zaman yakıcı, aşık ise her zaman bu aşk ile helak olucu konumdadır. Öyle ki şairler el ele verip adeta bir içtihatta bulunmuş ve aşığa gülmenin haram olduğu noktasında ittifak etmiştir. Fakat Şeyh Galip daha önce hiç duyulmamış bir şey söylemiş ve şu beyitleri yazmıştır; "Özrü nedir Azra’ nın Vâmık mı değilsin yâ Bu gam ne gezer sende âşık mı değilsin yâ Âşıkda keder neyler gam halk-ı cihânındır Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır" Şeyh Galip yalnızca kavramlar üzerinde değil, gelenekler üzerinde de müşahhas değişiklikler yapmıştır. Bunlardan biri de divan edebiyatındaki "maşuku yerme" türüdür. Evet, divan edebiyatında böyle bir akım vardır. Çok aramama rağmen ismini bulamadığım bu akım, Şeyh Galib'in de birkaç şiiriyle dahil olduğu akımdır. Lakin Merhum hiçbir zaman maşuku yermeyi doğru bulmamış ve mezkûr akımda da bir devrim yapmıştır: "Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırın hoş tut O murg-i başka bir sayyâd tutdu hâtırın hoş  tut Seninle ey sitem-hû germ-i ülfet olmayız artık Soğuk sözler beni candan sogutdu hâtırın hoş tut Gözümden çıkdı hûnâb-ı şirişk akıtdığım demler Hevâ-yı tünd-i gam kanım kurutdu hâtırın hoş tut Anıp ey şîr-i mestim gül hemân hâl-i dil-i zâra Şeker-handın çün ol çok zehr yutdu hâtırın hoş tut Perîşân etme zülfün senden özge bir siyeh îmân Uyardı çeşmimi bahtım uyutdu hâtırın hoş tut Bulup âyînesin tûtî-i tab-i Gâlibin söyler Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırîn hoş tut" Yergi varsa suç da vardır. Suç var ise müeyyide şarttır. İşte bu kaide mucibince, Şeyh Galib maşuku yermek, kem söz etmek yerine yalnızca Allahasmarladık der ve yergi kavramını siteme kalbeder. Şeyh Galib'e göre maşuk her zaman günahsız olandır. Hakeza Hüsn ü Aşk'ta da maşukun hocası "İsmet"tir. Öyleyse maşukun hocasını dinlemediği her fiilde, zelle failidir. Şeyh Galib hemen hemen divan şiirinin her unsurunda rakiplerine meydan okumuştur. Öyle ki en zor türlerden biri olan ve divan edebiyatında çok ama çok az rastlanan "bahr-ı tavil"le dahi yazmıştır. Üstelik zor olması hasebiyle bu kadar endemik bir tür olan bahr-ı taville toplamda 4 mısra birden yazmıştır. Fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzlerin arka arkaya sıralanarak yazılan bahr-ı tavile Şeyh Galib'in "bir mısralık" örneği şudur; BAHR-I TAVÎL MISRÂ-I EVVEL (Birinci Mısra) "Ey gülistân-ı letâfetle hezâr işve vü nâz ile yetişmiş gül-i ra’ nâ sana gûyâ ki edip müşk-i-sahâb ü mey-i Gülgün ü gülâbı dahı bârân edip enfâs-ı Mesîhayı nesîm eyleyip envâ-ı nezâketle tarâvatle verip perveriş etmişler o rûhsâreyi yüz reng-i bahâran ile bin gonce-i handanı mukattâr kılup el-hak bir aceb sûrete koymuş seni nakkâş-ı ezel kim ne gelir misli ne gelmek mutasavver görünür böyle bahâ bu hüsn ile yaraşmaz sana ki âşık-ı şûrîde-i bî-tâbını mahzûn edesin nâle ile ciğer-hûn edesin yâ bu mıdır kâide-i şehr-i mahâbbet bu mıdır târz-ı meveddet tutalım böyle imiş farz mı ol kaideyi eylemek icrâ ne olurmış bir iki gün dahı terk eyleyip ol resm-i cefâyı donadıp bezm-i safâyı oturup meclise begler gibi sen nûş-ı şarâb eylesen uşşâk-terâne ile dil ü sînesini nây ü rebâb eylese kimmenede hâşâ" Bu muazzam türe neden bu kadar az rastlanıldığı öyle sanıyorum ki artık herkesin malumudur. Şeyh Galib'in şarkıları ayrı bir hüviyete sahiptir. Yalın bir söyleyişi vardır ki; usandırmayan itirafların ağdasız tekellümüdür; "Ey nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benim Gördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benim Ben ne hâcet kim diyem rûh-ı revânımsın benim Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Derd-i aşkın ben senin bîhûde izhâr eylemem Lâf edip âh u enini kendime kâr eylemem Hâsılı âlem bilir bu sırrı inkâr eylemem Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Ey gül-i bâğ-ı vefâ malûmun olsun bu senin Hâr-ı cevr-i ile sakın terk eylemem pîrâmenin Ölme var ayrılma yokdur öyle tutdum dâmenin Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Gâhî ikrâr eyleyip gâhî dönüp inkârdan Aksini seyreylerim âyînede dîvârdan Gerçi bu sûretle pinhân eylerim ağyârdan Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim Beste kıldım sâz-ı efkârı o zülf-i sünbüle Oldu Gâlib perde-i âhım muhayyer sünbüle Her çi bâd-â-bâd bâğlandım hevâ-yı kâküle Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim" ( soundcloud.app.goo.gl/hSxxd ) Şeyh Galib'in en meşhur şiiri olan Terc-i Bend-i Diger şiiri de tüm heybetiyle bugün dahi insana haddini bildirmektedir; "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" Hem şair, şu bercesteden gayrı ne desindi? "Âh minel-aşk ve hâlâtihî  Ahraka kalbî bi-harârâtihî" *** Şeyh Galib.. Şiirin burcu olup giderken, haklı bir teyakkuz ile şu yakaza mısraını ardı sıra baktı; "İn dem ki zi şairi eser nist Sultan-ı sühan menem diger nist" (Bu devirde şairlikten eser yok, sözün sultanı benim diğerleri yok) Şairin şuuru, yapacağı ve yaptığı şeyden haberdar olmaklığıdır çoğu kez. Kendinden geçip cezbeye gelen şairlerle O'nu ayıran şey, belki de bu teyakkuzdu. Şiire bir hevesle değil bir hedefle girmişti. "Mer ana dinür ki aça nev rah" ahdiyle menzilini tayin etmiş ve maksuna ermişti. Şeyh Galib.. Şiir tedavülümün intisap noktasıdır. Alem-i şiirde önünde diz çöküp kendime şeyh saydığımdır. Onunla kurduğum rabıta, şiirdeki irtibatımı alazlandırıp menzilimi tayin ediyor ve beni bir öncüye arkçı olma masuliyetine mecbur kılıyor. Rıza makamında payidar olsun. *** Sözü böylece tamam edelim, Son bir tahammül ile bu miskine kulak verelim.. Görelim ki ne söyler? Belki de sehven-i kelâm etmiştir, Affınıza iltica eder.. Şeyh Galib hayli olmuştur Dar-ı bekaya irtihal edeli O varmıştır maksuduna Biz kalmışız bir geri.. Varacağız elbet mukadder bu Âmin diyelim, bulalım huzuru.. Hak Teâlâ bunları okuyanlara Versin hayırlı bir nihayet, Âmin diyelim, Yazan bulsun hidâyet.. Okuyalım Şeyh Galib Hazreti'nin Ruhaniyetine bir Fatiha, Ama evvel olsun Habib Zişan'a salat selâm.. El-Fatiha.. Measselam..
Şeyh Galib Divanı
9.6/10
· 44 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
8
46
393 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
ATATÜRK ATEİST MİYDİ
Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi hakikati keşfetmektir. (#73093133) __________ En hoşlanmadığım hususların başında aklımla dalga geçildiği hissi yaşamak veya başka bir ifadeyle aldatılmışlık hissi yaşamak gelir. Bu hissi en çok yaşadığım hususların başındaysa Atatürk’ün şahsının ve onun icraatlerinin din ve laiklikle ilgili kısımlarının gizem bulutu arkasına saklanması veya kasıtlı/kasıtsız çarpıtılarak aktarılması gelir. Çünkü onun bu konudaki sözlerinin, yaptığı işlerin geçtiği ilk elden kaynaklara ulaşmak deveye hendek atlatmaktan daha zor olabiliyor. Eğer internet olmasa katiyen bu kaynaklara ulaşamayız. Böyle olunca onu sevenler başka sevmeyenler başka iddialarda bulunuyor ve her iki tarafta aslında gerçeği değil de kendi gerçeklerini yaratmaya çalışıyorlar. Örneğin, bir tarihçi defalarca basılan kitabında ve çıktığı televizyon programlarında Atatürk’ün, ordusuyla Filistin’e inerim dediği iddiasını ballandıra ballandıra dile getirebiliyor. Bu iddianın kaynağı olarak verdiği Hakimiyeti Milliye gazetesiyse iddianın geçtiği 1937 yılında yok! Sanırım üç yıl önce Ulus adını alıyor ancak bu gazetenin de o sene içinde hiçbir yayınında yine bu iddia yok. Ayrıca bu konu hakkında İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın falanca tarihinde Cumhurbaşkanına durumu haber ettiğini söylüyor lakin yine verdiği belgeye göre falanca tarihte değil, ondan birkaç ay öncesinde haber ettiği geçiyor ama Cumhurbaşkanına değil, Başbakanlığa haber ettiği görülüyor. Son olarak Atatürk’ün içinde tüm Hristiyan dünyasına adeta “adam ol, akıllı ol” tarzında verdiği bir demeci de yok. Olduğu rivayet edilmiş ve bu haber ta Hindistan’da bir gazetede de çıkmış. Bu tarz ortalıkta bir sürü haber, iddia dolaşır. Bunu Atatürkçü isimler çok yapıyor, bence amaçları halkın Atatürk’ü sevmesini veya ondan dini konulardan dolayı soğumamalarını sağlamak istemeleridir. Bir başka nedense buna kendilerini de inandırmaları olabilir. Ama şunu unutmamalılar ki, yalanların üzerine bina olunan sevgi ve saygı darmaduman olmaya mahkumdur. Eminim ki “gerçekleri Perinçek gibi bir adamdan mı öğreneceğiz” diyenleriniz oluyordur. Sizi anlıyorum, zira ben de kendisine güvenemediğim için yararlandığı kaynakları buldum ve bizzat kontrol ettim. Bu kaynakların başında şunlar geliyor: Türk Tarihinin Ana Hatları (Devlet Matbaası-1930), Atatürk döneminde liselerde okutulan Tarih kitapları (Devlet Matbaası-1931), Medeni Bilgiler Kitabı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. İkincil kaynaklar da dönemin hükümeti içinde önemli mevkilerde olan isimlerin Meclis’te veya birtakım çalışmalardaki beyanları. Bunlardan birisi örneğin; dönemin Samsun vekili Ruşeni Beyin (Barkur) Atatürk’e sunduğu ve Atatürk’ün de kenarlarına “Aferin” ve “Alkışlar” şeklinde notlar düştüğü ‘Din Yok Milliyet Var’ yazısıdır. Yazının alt başlığı “Benim dinim benim Türklüğümdür”, yanına “Aferin” notu düşülen son cümlesiyse “Ve türk olmak kadar ‘DİN’ mi var”. Bu yazı Kenan Evren tarafından “insanların inancını bozar” gerekçesiyle kilit altına alınıyor. Ayrıca kitap, yaklaşık 400 sayfa ama bunun yarısı ise kaynak ve Atatürk’ün kendi el yazmalarıdır. Bu el yazmalarının birinde Atatürk, bizzat Mısır’da tek tanrı inancının nasıl doğduğunu anlatır: "Masum ve cahil insanları, yüzlerce allaha taptırmak veya allahları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir."( #87566643 ve Türk Tarihinin Ana Hatları, s.220 ve Atatürk’ün elyazması: hizliresim.com/r8KIbt , daha fazla elyazmaları da Perinçek’in kitabının arkasında bulunuyor) Bunu şundan belirtiyorum: yazara bakıp ön yargıya kapılarak kitap hakkında okumadan yargıda bulunmayalım. Hatta bu tutum, genel bir ilkemiz olmalıdır. Bu arada ben, bahsettiğim tarihçinin yanlış bulduğum bir yönünü örnek vererek başladım yazıma lakin bu, onun eserlerini hiç okumayacağım manasına gelmiyor. Sadece okurken daha dikkatli olurum. __________ Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur. DENİS DİDEROT __________ Perinçek, Kemalist Devrimin iki dönemi olduğunu ifade etmiş. Bunlardan ilki, 1919-1924 arasındaki siyasal devrimdir. Bu dönem temel sorun: milli egemenliği hakim kılmak olmuştur. Bunun için dinsel ideolojinin temeli olan egemenlik kaynağının Allah olduğu savının çürütülmesi gerekiyordu. Sonuçta, Allah iktidardan uzaklaştırılmış oldu. Ayrıca bu dönemde M.Kemal, yer yer Allah, Muhammed gibi konularda olumlu beyanlarda bulunur. İkinci dönem ise 3 Mart 1924 Halifeliğin kaldırılmasıyla başlayan ideolojik hesaplaşma dönemidir. Siyasal devrimin her zaman toplumu dönüştürmeyi beraberinde getirdiğini ifade eden Perinçek, Kemalizm’in din, Allah, laiklik gibi konularındaki felsefe ve pratiğinin 1924 öncesine bakılarak anlaşılamayacağını söyler. Zira 1929-30’larda tarih üzerine araştırmalar yoğunlaşır. Atatürk’ün de el yazılarının ve yazdırdıklarının önemli bir kısmının dinler tarihi ve İslamiyet üzerine olduğu ifade edilmiştir. Türk Tarihinin Ana Hatları’nın hemen girişinde iki temel amaç belirtiliyor. İlki milli bir tarih yazmaktır. İkinci amacı direkt kitabın kendisinden alıntılıyorum: “İkinci bir maksadımız da kainatın teşekkülüne, beşerin zuhuruna ve beşer hayatının tarihi devirlerden evvelki mazisine dair, yakın zamanlara kadar itibarda bulunmuş yanlış telakkilerin önüne geçmektir. Yahudilerin mukaddes saydıkları efsanelerden çıkan bu efsanelerden çıkan bu telakkiler membaların tenkidi ile ve son zamanların ilmi keşifleriyle artık tamamen kıymetini kaybetmiştir. Tenkidi tarihe ve tabii ilimlere dayanılarak kurulan faraziyeler elbette Sifrittekvin’in haberlerinden daha ilmidir…”(s.2) Böylelikle dolaylı yoldan Kuran’ın evren ve insanın yaratılış anlatımlarını çürütüp yerine dönemin biliminin anlatımlarını koyma süreci başlar. Bunun arkasında ise sadece bilimsel konular değil, her alanda dinin yani İslam’ın hakimiyetini kırmak ve onu bireylerin vicdanına hapsetmek bulunur. Bu durum, Atatürk ve arkadaşlarının zihin yapılarını şekillendiren kişi, düşünce, dönem ve olaylara bakılırsa gayet anlaşılır bir durumdur. Onlar, Aydınlanma döneminin düşünürlerinden etkilenmişlerdir; zira Atatürk’ün kitaplığında bunların kitapları önemli bir yer teşkil eder. Örneğin: Montesquie’nin insan aklını “tek insanlık yasası” olarak görmesi, yasaların kaynağının din olamayacağı ve biricik kaynağın insanların ihtiyaçları olabileceği, bu ihtiyaçları ise belirleyen tek etkenin insanın aklı olduğu fikirleri Kemalizmin en temel kabullerinden olmuştur. Rousseau’nun hürriyetçi ve milli egemenlikçi fikirler kabul edilmiştir. Voltaire, D’Holbach, Feuerbach, Diderot gibi isimler de diğer önemli etkilenilen kişilerdir. Bunlardan Holbach, Atatürk’ü çok etkilemiş gözüküyor. Holbach, Hristiyanlığı eleştirmekle yetinmemiş, doğayı yaratan bir varlığı da kabul etmemiştir. Holbach için tanrı kavramı, ilkel insanların doğa olayları karşısında duyduğu korku ve cehaletten doğmuştur. Yani “dinin kökeni, çoğunluğun korkusu ve azınlığın yalanıdır,”(s.107). İnsanın ortaya çıkışı gibi bilimsel konularda Darwin’in kuramı etkili olmuş ve ders kitaplarına geçmiştir. Atatürk, kimi yerlerde “Tanrısızlığın İlmihali” adıyla anılan Jean Meslier’in Aklıselim kitabını ve Caetani’nin İslam tarihi ansiklopedisini Türkçeye çevirttirmiştir. Fransız İhtilali’ni ve ondan doğan fikirleri son derece önemli bulmuş ve bunu da dile getirmiştir: “Devrimlerin en önemlisi, en feyizlisi ve en doğurganıdır.” __________ Gerçeği her zaman savun, anlayan olmasa bile vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun. HG WELLS __________ Kemalizm’e göre din toplumsal bir konudur. Uzak geçmişte insanlar doğaya karşı kendilerini son derece savunmasız bulmuşlar, bunun sonucunda her şeyden korkmuşlardır. Anlam veremedikleri doğa olaylarını doğa üstü bir baba figürüne nispet etmişlerdir. Bu da aslında aile veya kabiledeki reisten duyulan korkunun tezahürü olmuştur. Topluluk halinde yaşamanın olmazsa olmazı düzeni sağlamak adına da bundan faydalanılmış, zaman içinde birtakım kurallar yaratılmış ve nihayetinde tüm bunlara kutsallık atfedilerek adına din denilmiştir. Aynı zamanda Atatürk’ün ifadesiyle "Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler Emeviler zamanında böyle idi."(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, ll, s. 146.) Bununla birlikte dini, bireysel özgürlüğü engelleyen güçlü bir etken olarak görmüşlerdir. Din, egemenliği bir monarka Tanrının verdiğini dikta eder ve sadece bunula kalmaz; toplumu hiyerarşik olarak düzenler. İnsanların 7/24 nasıl davranacaklarını kati suretle belirler. Özgür düşünceye, sorgulamaya ve araştırmaya kısıtlamalar getirir. Tüm bunların sonucunda birey diye bir şey söz konusu olamaz, insan ancak ait olduğu zümreyle bir varlık bulabilir. Ancak Atatürk ve arkadaşları, Fransız Devriminin temel dayanaklarından olan bireyin özgürlüğü ve doğal hak kavramına gönülden bağlılardır. O halde, dinin buna koyduğu engeller yıkılmalıdır. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabının Hürriyet bölümünü kendisi yazmıştır; ben Toplumsal Dönüşüm Yayınlarının 2010 tarihli 2. Baskısından Hürriyetin Tarihsel Gelişimi başlıklı bölümden konuyla alakalı bazı parafları alıntılamak istiyorum, dilerseniz siz de bizzat kaynağından bakabilirsiniz: “İlkel insan gruplarında, ata korkusu ve sonunda, büyük kabile ve kavimlerde, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır … İnsan, öncelikle tabiatın esiri idi; sonra, buna, gökyüzünden kuvvet ve yetki alan bazı adamlara esir olmak eklendi, insan toplulukları büyüdükçe ve devlet haline geldikçe, bireyler üzerindeki ağırlık o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, kayıtsız, şartsız kesin bir kudret olarak kabul ediliyordu … Doğanın, her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça doğanın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı. İşte, insanlar, bu anlayış derecesine yükseldikten sonradır ki “doğanın, insanda yarattığı bütün yetenekler, çalışmalarını serbest olarak yapmayı ve serbest olarak geliştirmeyi gerekli kılar; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır ”, düşüncesine ulaştılar … Bireysel haklar görüşü, tabii hak düşüncesi, Allahlık sıfatı düşüncesi temelinden gökyüzünden koparılarak yeryüzüne indirildikten sonra, meydana çıkabilmiştir.” Bunların aslında doğal sonucu da diyebileceğimiz dine karşı durulmasının diğer etkense milliyetçiliktir. Bilindiği üzere Osmanlıyı kurtarabilmek adına birtakım fikir akımları kullanılmış lakin başarılı olunamayıp Türkçülük akımının da etkili olduğu Kurtuluş Savaşı’yla yeni Türk devleti kurulmuştur. Devrimin kadrosu yeni ulus yaratımında mihenk noktası olarak da milliyetçiliği belirlemişlerdir haliyle. Din ise mevcut milyonlarca Müslüman alemin bulunduğu esaretten de anlaşılacağı üzere faydasız bulunmuş ve aynı zamanda tarih boyu Türklerin milli hislerini körelten ve giderek Araplaşmalarına neden olan bir unsur olarak görülmüştür. Zaten Türklerle İslam devletinin ilk karşılaşmaları sonucunda çokça kan akmış, Arapların yağmaları ve talanları hüküm sürmüş, Türklere zorla İslam’ı kabul ettirmeye çalışmışlar lakin Türklerin İslam’a kitle halinde girişleri, Türk komutanlarının İslam’da söz sahibi olmalarından sonra olmuştur. Nasıl Araplar, Türklerin İslam üzerindeki egemenliğinin sonucunda İslam’da gerilemenin başladığını düşünüyorlarsa, Türkler de tam tersini düşünüyorlar; devrimin kadroları ise uygarlığı Türklerin sağladığını ve İslam uğruna dört bir yanda Türk’ün evlatlarının kanlarını heba ettiklerini düşünüyorlardır. Sonuç olarak artık Türk milletinin mihenk noktasını din değil, milli his ve milliyetçilik belirleyecektir. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında şunları söyler: "Türkler arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların vesairenin türklerle birleşüp bir millet teşkil etmelerine hiçbir etki yapmadı. Bilakis türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi…”(#87543561) Yine devamında Medeni Bilgiler’de şunları der: “Türk milleti, milli' hissi; dini hisle değil, fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder.” Atatürk, verdiği demeçlerde “Türk yalnız tabiatı takdis eder,” der, buna gazetecinin Goethe’nin tabiatı tanrı olarak görmesi fikrini belirtmesine ise karşı çıkarak "Ben bu muammayı kabul edemem, takdise layık ancak insan toplumunun reisi olan kimsedir,” der. Öte yandan A.Comte ve H.G.Wells’ten de etkilenen Atatürk, insanlığa duyduğu güveni sık sık dile getirir. Bununla birlikte Kemalist devrim, dinin toplum üzerindeki etkisini kırmaya da çalışır. Çünkü ancak bu şekilde ağanın kölesi, kulu durumundaki insanlar özgürleşecek ve birey olabileceklerdir. Bu insanlar daha sonra işçi sınıfını oluşturacaklardır. Çünkü Atatürk devrimi de Fransız devrimi gibi burjuva merkezlidir. Çağını yakalamaya çalışır ve çağ da budur. Bu esnada dikkat çekici bir noktayı dipnot olarak eklemeliyim: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun"un görüşmeleri sırasında Meclis kürsüsünden hükümet adına aynen şunları söyler: "Dinler işlerini bitirmiş, vazifeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayatiyet bulamayan müesseselerdir.” Bu sözler mecliste alkışlanır. Şimdi olsa sanırım adamı döve döve kürsüden indirirler. (TBMM Zabıt Ceridesi. Dönem 4c. 24. i: 11, 3.12.1934, s.77). Kemalizm’in Allah kavramı ve onunla ilgili hususlara bakışını inceleyelim. Atatürk’ün talimatıyla ve gözetimiyle yazılan Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının girişinde belirtilen amaçlarını yukarıda alıntılamıştım. Buna bir örnek: #87666426 Sonra, insanın yaratılmadığı, onun doğanın çocuğu olduğu belirtilir. Bunlara temel olarak dönemim bilimsel gerçekleri alınmıştır. Yani eskilerin yaratılış efsaneleri yerini devrimin kitaplarında, bilimsel gerçeklere bırakmaktadır: #87667718 Şunu ise bizzat Atatürk yazmıştır: “Her halde, hayatın her hangi bir tabiat harici bir amilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.”(#87669400) Aynı kitapta dönemin evrimsel bilgilerine dayanılarak insanın oluşumu açıklanır ve benzer şeyleri Atatürk de demeçlerinde söyler: #87676676 Yine Atatürk şunları söyler: "Doğa insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların doğaya egemenliğini şart kıldı. Doğaya egemen olmasını bilmeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Doğa, onları kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten cuda çekinmemiştir.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Il, s. 279.) ve "İnsanlar, sürfeler gibi sulardan çıktılar en önce ... ilk atamız balıktır. İşler daha ilerledikçe insanlar, primat zümresinden türediler. Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır."( Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, Türk Dil Kurumu Yayını .. Ankara 1954, s. 53. İnsanın oluşumunun Darwinci tezle açıklanması konusunda bir başka örnek için bkz. Felsefe Kurumu Seminerleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1977, s. 231 vd.) Atatürk ve Kemalistlerin aslında insanın oluşumu gibi konulardaki fikirleri şu cümle özetlenir ki bunu da Atatürk demiş, sonrasında da insanın mutlak özgür olmadığını, çünkü tabiatın da kanunlara tabi olduğunu belirtmiştir: “Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir etki ve karışması olmaksızın kesin olarak yapabilmesidir. Bu tanım Hürriyet kelimesinin en geniş anlamıdır. İnsanlar bu anlamda Hürriyete hiçtir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinir ki İNSAN TABİATIN YARATILMIŞIDIR. Tabiatın kendisi dahi kesin hür değildir, evrenin (kâinatın) kanunlarına tabidir.”(Medeni Bilgiler kitabının yukarıdaki baskısı, s.29) Ve Atatürk din konusunda yukarıda da alıntıladığım şu sözüyle net bir şekilde noktayı koyar: "Masum ve cahil insanları, yüzlerce allaha taptırmak veya allahları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir." Din konusunda Atatürk ve Kemalizm’in spesifik manada fikirleri nelerdir, yani İslam konusunda, bakalım: Atatürk, Lise Tarih kitabının "İlk vahiy" bölümünü bizzat söyleyerek yazdırmıştır. Atatürk, şu gerçekleri saptamaktadır: - Kur'an sureleri gökten indirilmemiştir. - Bu süreler Muhammed'in beyanlarıdır, yani Muhammed'e ait sözlerdir. - Kur'an süreleri, Muhammed'in uzun bir dönem süren dinsel düşüncelerinin ürünüdür. Kendisinde vahiy ve ilham düşüncesi yıllarca düşündükten sonra doğmuştur. - Muhammed, çalışıp, incelemeler yaptıktan sonra surelere edebi bir şekil vermiştir. - Peygamber ayetleri "lüzum ve ihtiyaçlara göre" kararlaştırıyordu. - Muhammed, şiddetli bir heyecana uğramıştı, kendisini tahrik eden içsel etkenin tabiatın üstünde bir varlık olduğu kanısındaydı.[5] (#87576959) Aslında bu alıntının yorum kısmında 1931 basım Lise Tarih-2 kitabından ilgili kısmın tamamını paylaşmıştım. Yine de bazı parafları alıntılamak istiyorum: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir … Muhammet birdenbire Allah’ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur … Kuranın içindekiler başlıca üç bahiste mütalea olunabilir … Hukuki hükümler zaman ve mekan içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekanın ihtiyacına göre lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedi olmayıp zamanla değişmeğe mahkumdurlar. Tarihe ait malumata gelince: yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatler en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır…” Gerek almadığım yerlerde gerekse de Medeni Bilgiler’de daha önce alıntıladığım kısımlardan Atatürk’ün, İslam’ı Arapların dini olarak gördüğü rahatlıkla görülebilir. Ayrıca vahiy diye bir şeyin olmadığı, bunları Muhammed’in toplumunda gördüğü aksaklıklar üzerine uzun uzun düşünmesi sonucunda kendisinin ürettiği ortaya koyulmuş olur. Nitekim, din Kemalistler için toplumsal bir vakadır. Yine Lise Tarih-2 kitabından bir paraf alıntılayalım: “Kabe bidayette mahalli bir mabet iken Mekke ahalisi burasını bir milli mabet derecesine yükseltmişlerdi. Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine celbedebilmek için Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini yahudi an'anelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmaili buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kabeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti; bu taş seradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.”(s.85) Tüm bunları destekleyici olacak sözleri ise Atatürk hayatının sonlarında Meclis kürsüsünden 1 Kasım 1937’deki konuşmasında beyan etmiştir: “Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Belki de Atatürk’ün dinde en çok karşı olduğu husus kaderciliktir. Bu konuyla ilgili paraf: “Atatürk, yabancı bir gazetecinin "kaza ve kader" meselesini sorması üzerine, "bu iki kelimenin arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini" söyler. Arkasından insanın talihinin kendi elinde olduğunu açıklar. Bunun için, uygulanması mümkün işlere düşünerek ve irdeleyerek başlamak, fırsatları büyük bir azimle değerlendirmek ve akla uygun bir yol izlemek gerektiğini belirtir.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 86.) Ahiret konusundaki paraf: “Medeni Bilgiler kitabına konması amacıyla kendi eliyle yazdığı notlarda, dini düşünceyi, " ... fani dünyaya kıymet verdirmediği" için eleştirir. Din, insanlara "sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl, hakiki mutluluğa öldükten sonra ahirette kavuşacağı" vaadinde bulunmaktadır; "feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahiretteki mutluluklarını düşünerek veya bir an evvel ölüm dileyerek ahiret hayatına kavuşmayı telkin etmektedir." Oysa, "millet uyandığı zaman, ... acı hakikati görmektedir."[30: Medeni Bilgiler, s. 367 vd. Afet İnan'ın yayımladığı kitabın sonundaki el yazıları bölümünde yer alan bu açıklamalar. Medeni Bilgiler kitabının 1929 ve 1932 baskılarında bulunmuyor.] Ayrıca ilgili bölümü beğenmeyip bizzat kendisinin kaleme aldığı ve nihai sözlerini iki kez daha alıntılamış olduğum Türk Tarihinin Ana Hatları’nın Mısır tarihi kısmında Atatürk, hem ahiretin hem de tek tanrı inancının doğuşunun nasıl olduğunu burada anlatır: “Mısırlılar, zamanla, ruhun ebediyeti hakkında şu fikre saptılar: her ölünün ruhu, Allah Osiris riyasetinde bir mahkeme huzurunda, muhakeme edilir; ruh tartılır; eğer fena amellerle yüklü ise mahvedilir; mahvedilecek kadar günahları çok değilse hayatında yaptığını itirafa mecburdu. Ruh, irtikâp etmediği fena işleri sayacaktı. Meselâ, evvelâ diyecekti ki "öldürmedim, mabutlara karşı vazifelerimde kusur etmedim., v.s Sonra da iyi işlere geçerek," açlara ekmek verdim, susuzlara su verdim, çıplaklara elbise verdim... v.s. diyecekti. Temiz olduğu sabit olan ruh, ebediyete kabul edilir ve serin, kokulu pir havada yaşar ve allahın sofrasında yemek yerdi. Ahiret, yahut hesap günü , mizan, sırat köprüsü, cehennem, cennet telâkkilerinin Mısırda uyanması böyle olmuştu.”(s.222) Ayrıca Mısır’da oldukça fazla tanrının sayısının zamanla üçe indirildiği ve bu üçlü tanrının Hristiyanlıktaki teslis inancını oluşturduğunu da yazar. Genel bir değerlendirme yapacak olursam: Atatürk, Fransız Devriminin ortaya çıkardığı fikirlerden, Aydınlanmacı düşünürlerden, Hristiyanlığı ve tanrı inancını sıkı şekilde eleştiren eski din adamları ve düşünürlerden, Caetani’nin İslam tarihi ansiklopedisinden ve benzeri unsurlardan etkilenmiş ve kendi dünya görüşünü oluşturmuştur. Öyle ki, henüz Çanakkale Savaşları sırasında yabancı bir bayan arkadaşına yazdığı mektuplarda dahi askerlerin inançlarının savaştaki faydasına değinirken aynı zamanda bunlardan kendisi inanıyor gibi bahsetmez. Harbiye’de okurken kendilerini zorla namaza kaldırdıklarından okuldan arkadaşı bahsetmiştir. Doğduğu, büyüdüğü muhit Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olup her fikir ve inançtan insanlar bulunmuştur. İlk mekteplerinden birisi dönemine göre oldukça modern egitim veren bir okuldur ve ileride de o dönem en iyi eğitimin verildiği askeriyede bulunmuştur. Bununla birlikte Şam’da görev yaparak Anadolu dışındaki İslam’ı da görmüştür. Gençliğinden beri devrimci olan Atatürk, nihayetinde fırsatını bulmuş; önce Kurtuluş Savaşı’na önderlik ederek halkını bağımsızlığa taşımış, ardından zihnindeki devrimleri yapabilmek için mutlak siyasi gücü eline geçirmiş ve aralıksız devrimlere başlamıştır. Bunu yaparken karşısında asırlar boyunca iyi kötü hükmetmiş bir ideoloji bulunuyordu. Bu ideoloji dinseldi, özelde de İslam’dı. Öncelikle 1924’e kadar İslam’ı bilime ve akla uydurmaya çalışmış lakin yaşanan olaylardan sonra bunun mümkün olmadığını anlayınca bundan vazgeçmiştir. Aynı zamanda dönemin modernist İslamcı isimlerini de okumuş ve bunların kitaplarına, onlara inanmadığını belli eden hatta kızan notlar düşmüştür. Aklı ve buna bağlı olarak bilimi her şeyin temeline alan Atatürk, nitekim manevi miras olarak hiçbir dogma bırakmadığını ifade etmiş ve hayatta en hakiki yol gösterenin bilim olduğunu belirtmiştir. Halifeliğin kaldırılması adeta dönüm noktası olmuş ve tepki de çekmiştir. Zira bir sene sonra birçok önemli silah arkadaşı, dine saygılı ibaresi adı altında bir parti kurmuşlar ve kısa sürede bu partiye gericiler dolmaya başlamıştır. Şeyh Sait isyanı sonucunda parti de kapatılmış, akabinde Atatürk’e suikast düzenlenmiş, bundan sonra da partinin kurucu isimleri tamamen tasfiye edilmiştir. Belki de devrimlerin arasında en önemlilerinden Medeni Kanun kabul edilmiştir. Bu kanun aynı zamanda İslam’ı, toplumsal hayatın dışına itmek ve hareket alanını daraltmak yönünde büyük bir adım olur. Çünkü bu adımla kadınlar erkeklerle eşit haklar almış ve kadınların özgürlük alanı genişlemiştir. İslam için bu, öldürücü darbedir. Öyle ki dönemin Adalet bakanı bu kanunun çıkarılması sırasında şunları söylemiştir: #87659117 Laikliği getiren Atatürk, laikliği sadece din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak algılayamayıp, din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak niteler ki normali de budur. Laiklik bir uzlaşmadır: din dünyevi işlerden uzak olacak, asıl gayesi olduğunu iddia ettiği uhrevi boyutla ilgilenecek ve din bireyin vicdanında yer alan bir şey olacaktır. Bundan dolayı, din fikirleri, vicdanda kaldığı sürece özgürdür. İnanca, inançsızlığa ve ibadetlere karışılmaz, gericiliğe müsamaha gösterilmez. Dini bireyin vicdanına bırakmayan ve bireyi kabul etmeyen tarikat, tekke gibi oluşumlarla mücadele edilir. Çünkü gaye, çağdaşlaşmak ve milli hakimiyetin yerleşimidir. Öte yandan tarih boyunca da laiklik halkın prangalarını kırmasının mücadelesi olmuştur. Yunancada laos sözcüğü, ruhbandan olmayan halkı tanımlar. Yani halka ait olandır. Batı dillerinde seculaire kelimesinin kökü çağ yani çağdaşlaşmadır. Bunlar için ise tarihin her devrinde, dinle ve onun adamları olan ruhban sınıfıyla mücadele gerekmiştir. Yani laiklik, dinsel ideolojiden kopuşu ifade eder. Siyasi boyutunda feodaliteye karşı mücadele bulunur. Burjuva feodalizmi yıkmak için öncelikle feodal beylerin yetkeyi tanrıdan aldıkları inancının yerine yetkenin milli hakimiyet olduğu inancını yerleştirmek için mücadele etmişlerdir. Aynı zamanda tanrının hakim olduğu yerde insanın özgürlüğü söz konusu değildir. Tanrının hakimiyeti demek de din adamları ile kralın hakimiyeti demektir. İlerleyen zamanlarda bilimin de dinle mücadele ederek ortaya koyduğu verilerin, dinsel mutlak doğru olduğu kabul edilen dogmaları çürütmesiyle din büyük yara alarak geriler. Dinin bulguları sonucu her şeye kadir tanrı inancı sorgulanır hale gelir ve tabular yıkılır. Sonuçta laikliğin özeti, ilahiyatın dünyadan kovulmasıdır. Ancak gerek Avrupa’da gerekse de Türkiye’de burjuva, laiklikle egemenliği ele geçirince bu gidişata dur demiştir. Çünkü aksi takdirde halk daha da uyanacak bu sefer kendileri için ayaklanacaklardır. Bunu da burjuva istemez. O halde kovulan dini geri çağırırlar. Haliyle devlette din olmaz, ama topluma din boca edilir. Böylelikle burjuvalar yeni tanrılar olur, toplum da kulluğa devam ederler. Atatürk’ün ölümünün ardından bu işlemler bir bir atılmaya başlanır. Zira bu bilgileri aktardığım onun emri ve gözetimiyle basılan ve okutulan kitaplar apar topar kaldırılır. Dine tavizler verilir sürekli, sonra bu sefer de halk Atatürk’ten soğumasın diye onun sözleri sansürlenir. Halen de öyle, bu kitapların yeni basımları olmaz ve bunun gibi işler… Atatürk, “Kara taassub seni parçalamaya bile kalksa, başını vereceksin fakat eğilmeyeceksin,” demiş ama adam ölür ölmez etrafındaki birçok insan taassubun içine atlamış. Atatürk de tarihe geçmiş pek çok lider gibi yalnız bir insanmış kısacası. 21. yy’ın ilk çeyreği bitti ama onun hem madden hem de manen özgürleştirdiği halkının bir kısmı onu hiç anlamayarak ona düşman olmakta, bir kısmı ona değer vermenin temel ölçütü olarak, onun ancak Müslüman hatta dindar olması veya onun din hakkında açık sözlerini ordaonudemekistemiyorculuğa tabi tutup yine dine uyumlu kılmak olarak belirliyor. Ama ikinci kesim farkında değil ki, şu an ordaonudemekistemiyorculuk yapabiliyorsa bunu yapabilmeyi, Atatürk’e ve onun aralıksız devrimlerine borçludur. Eğer devrimler olmasa bunu yapamazdınız, örnek istiyorsanız, daha geçenlerde Pakistan’da sırf tanrıya inanmıyor veya tanrıya sözüm ona hakaret ediyor diye birini idam ettiler. Bundan dolayı, tarihe ve bilhassa kendi tarihimize duygusallığı, hassasiyeti bir kenara koyup aklı, sağduyuyu ve bilimi baz alarak objektif şekilde yaklaşalım. __________ Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. 1 Kasım 1937- TBMM / ATATÜRK __________ EK: #87975735 EK: #60905701 İyi okumalar.
Din ve Allah
6.2/10
· 35 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
16
68
144 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
KABİL TANRIDAN NEFRET EDENDİR
Tanrı'nın varlığını bile büyük bir cesaretle sorgulayın; çünkü, eğer varsa, gözleri kör eden korkuya bağlılıktan ziyade akla bağlılığı daha çok onaylamak zorundadır. THOMAS JEFFERSON __________ Jose Saramago, Portekizli 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi dünyaca ünlü bir yazardır. Körlük romanıyla tanıdığımız Saramago’nun farklı yazım stili, eserlerinde ustaca kullandığı metaforlar, mizahi ve eleştirel dili, dinlere yaptığı hicivler ve kara mizah kendisinin başlıca özellikleridir. 1991’de İsa’ya Göre İncil romanı yüzünden aforoz edilmiştir. Kabil romanı ise son kitabıdır. Bu kitabında İsa’ya Göre İncil’e benzer şekilde din tarihini, kurgu içinde eleştirmiştir. Baştan uyarmam gerekiyor: Dini inancında hassas olan insanların yer yer rahatsız olabileceği kısımlar bulunmaktadır. Bununla birlikte okurken unutulmaması gereken en önemli husus ise Saramago’nun Hristiyan bir coğrafyada büyümüş olmasıdır. Haliyle bir zamanlar kendisi bir Hristiyandı. Sonrasında dini terk etmiş ve hayatını bir ateist olarak tamamlamıştır. Bundan dolayı, kitapta din tarihi hakkında olayları ele alış şeklini, Kuran bazlı düşünmemek gerekir. Yazarın ele aldığı olayları Tevrat perpektifinden düşünmek elzemdir. Üç semavi din aynı peygamber ve anlatılara sahip şeklinde bir savla buna karşı çıkılabilir veya Tevrat değiştirildi, tahrif edildi savıyla keza karşı çıkılabilir. İlkine karşı şunu diyebilirim: Aynı peygamberler ve anlatılar var olsa da bunların üç dinin kaynaklarında geçme şekilleri birbirleriyle birebir aynı değildir. Kuran’da yüzeysel geçilen pek çok konu Tevrat’ta detaylı olarak geçmektedir. İkinci sava karşı ise şunu diyebilirim: Tevrat’ın değiştirilmesi veya tahrif edilmesi sadece bir iddiadır, yani herhangi nesnel bir kanıtla desteklenmemektedir. Tabi, bana göre baştan sona insan ürünü bir kitaptır. Farklı zamanlarda yazılmış ve nihayetinde bir dinin kutsal kabul ettiği bir kaynak haline gelmiştir. Gerçekte ise tarihsel, sosyolojik bir metinler bütünüdür. Bunlar dışında kitapta ele alınan başat konu, kötülük problemidir. Bundan sonra, insanın özgür iradesinin durumu, kutsal olduğu kabul edilen bu metnin ne kadar güvenilir olduğu gibi başka konular gelmektedir. Bu tarz konular daha çok felsefik konular olması sebebiyle salt kutsal metinler özelinde ele alınamayacağı için her inançtan veya inançsızlıktan insanın yorumuna, eleştirisine açıktır. O halde kitabın içeriğine geçelim. __________ Tanrı, ya kötülükleri ortadan kaldırmak ister de kaldıramaz; veya kaldırabilir, ama kaldırmak istemez; ya da ne kaldırmak ister, ne de kaldırabilir; yahut da hem kaldırmayı ister hem de kaldırabilir. Eğer ortadan kaldırmak istiyor da kaldıramıyorsa, O her şeye kadir değildir; ki bu durum Tanrı’nın karakteriyle uyuşmaz; eğer ortadan kaldırabiliyor, fakat kaldırmak istemiyorsa, O kötü niyetlidir; ki bu da aynı şekilde Tanrı ile uyuşmaz; eğer O ne ortadan kaldırmayı istiyor, ne de kaldırabiliyorsa, hem kötü niyetlidir hem de her şeye kadir değildir; bu durumda da Tanrı değildir; eğer hem ortadan kaldırmayı istiyor, hem de kaldırabiliyorsa – ki yalnızca bu Tanrı’ya uygundur–, o zaman kötülüklerin kaynağı nedir? Ya da o kötülükleri niçin ortadan kaldırmamaktadır? EPIKUROS __________ Adem ile Havva mutlu mesut şekilde Cennette dolaşırken bir gün Tanrının kendilerine yasak ettiği bilgelik ağacının elmasından yerler ve mutsuzluğun kapısı ilelebet insanlık için açılmış olur. Bundan önce ise kitabın henüz ilk sayfalarında Saramago’nun dinsel metinlere ve tanrıya üç farklı eleştiride bulunduğunu görüyoruz. Bunlardan ilkinde “… kesinlikle kendine öfkelenmiş olmalı, çünkü cennet bahçesinde bu büyük mü büyük hatadan sorumlu tutabileceği başka kimse yoktur,” denilerek Tanrının Adem ile Havva’nın seslerinin olmayışlarına kızması ele alınır. Bunun üzerinden kör saatçinin işlerini yeterince yetkinlikte yapmadığını, unuttuğu şeyler olabileceğini ve bunlardan dolayı da sinirlendiğini dile getirir. Peki kime sinirlenir? Her şeyi an be an kendisi yaratmıyor ve kontrol etmiyor mudur; o halde tek sorumlu kendisidir. Yok eğer, tek bir noktayı tek bir an bile kendi kontrol etmiyorsa, kendi tanımıyla çelişmiş olur. Yok kontrol ediyorsa o halde eksiklikler, hatalar veya yolunda gitmeyen her bir nokta, onun sorumluluğundadır. Nitekim birkaç sayfa sonra Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına sebebiyet veren ağaçtan bir şey yenilmemesi isteniyorsa o halde “… ikinci olarak, efendinin öngörüsüzlüğü apaçık ortadadır, çünkü bu meyvenin yenmesini gerçekten istememiş olsaydı çare basitti: Ağacı hiç dikmemesi, başka yere yerleştirmesi veyahut dikenli tellerden bir çitle etrafını çevirmesi yeterli olurdu,” denilir. Sonra ilk alıntının geçtiği aynı sayfada “… biraz da tesadüfen kayda geçirilmiş yazılar …” denilerek aslında bu metinlerin mutlak bir plan çerçevesinde yazılan şeyler olmadığı işaret edilerek hemen ilerleyen satırlarda “… çaresizce sapkın hayal güçlerinin ürünü olan o uzak dönemlerin olayları …” denilerek metnin tarihsel ve insan ürünü olması, buna ek olarak ilerleyen kısımlarda daha detaylı ele alınarak görüleceği üzere içeriğinde nahoş olayların geçtiği vurgulanır. Adem ile Havva’nın çocuklarını yüz otuz sene sonra yapması olayından hareketle aslında daha genel bir eleştiri yapılır: 13.5 ila 14 milyar yaşında olan evrende, dünyanın oluşumu 4.5 milyar yıldan fazla sürmüş, bu dünya üzerinde de çağdaş insan formu sadece son 200 bin yıldır dolaşmaktadır. Peki, aradaki bunca milyar sene ol deyince olduran tanrının inşaat ve yapım süreci miydi? Tanrı bir sürece giriyorsa zaten kendi tanımıyla çelişmez mi? Çünkü, süreç denilen kavramın öncesi, şimdisi ve sonrası olacak, Tanrı ise öncesiz, sonrasız bir iddiadır. Yok, o zamandan ve mekandan münezzeh ve onun için süreç yok ve kendisi adeta her şeyden üstte bulunuyor denilebilir. Ancak, süreci başlatmak için bile olsa zaman ve mekan sınırlamasına dahil olması gerekecektir. Melekler gibi aracılarla iş yapsa bile bu sefer kendi isteği ve takdirini buna dahil etmiş olacaktır. Öte yandan mükemmellik olan Tanrının bir şeyin olmasını istemesi aslında kendisinin mükemmelliğine zarar verecektir. Adem ve Havva’nın henüz yaratılmamış cehennemle tehdit edilmeleri ve ortada henüz olmayan iyi ve kötü gibi yargılarla hesaba tutulmaları yine eleştiri konusu olur. İyi, kötü yargıları insan için vardır. Yani topluluk halindeki insanları bir düzene koyabilmek için, ama daha iki tane insan var ve onlar da her şeyin hoş olduğu cennetteler, haliyle bu iki insanın yargılandıkları iyi ve kötüden haberleri bile yoktur. Denilebilir ki, Tanrı onlara yemeyin diyerek kötüyü gösterdi ve iyi ile kötü Tanrının onlara iyilik ve kötülük atfetmesiyle olur. O halde insanlar nedenleri irdelemeden Tanrının talimatlarına uymakla yükümlü otomatlara döneceklerdir. Zaten Tanrının onların her yaptığı eylemi önceden biliyor olması gerekir. Biliyorsa yani özelde, bu ağaçtan ikisinin zaten yiyeceklerini biliyorsa onlara yasaklamanın bir anlamı kalmıyor. Ayrıca insanların en kılcal damarına ve zihninin en derin ucuna kadar dizayn eden de Tanrıdır. O zaman Tanrı adeta insanlarla oyun oynuyor gibidir. Başı belli, gidişatı belli, sonu belli olan bir oyun ama insanlar özgür(!) Sonra, “üçüncüsü ise adem ile havva çıplak, çırılçıplak olduklarını tanrının emrine itaat etmedikleri için keşfetmiş değillerdir. Yatağa girdiklerinde de tamamen çıplak, çırılçıplaktılar ve eğer efendi böyle bir edep eksikliğini fark etmemişse, bunun kusuru, tohumluk olan kendisinin körlüğündendi; tedavisi olmayan bu aynı körlük, sonuçta bizim de öz evlatlarımızın başkalarının evlatları kadar iyi ya da kötü olduğunu görmemizi engelleyecektir,” denilerek yazarın baş yapıtındaki en önemli metaforu burada Tanrı için kullanır. Sadece kitaptan üç beş sayfayı ele alınca bu sorgulamalara ulaştım. Daha kitabın kahramanı Kabil’in adı bile geçmedi. Demem o ki, tabu haline getirdiğimiz cinselliği, bir yazar, mizahının içinde yer verdi diye, salt bu noktaya mercek tutup buraya takılı kalırsak, pek çok şeyi göremeyiz. Bak yine bir körlük… Saramago kurgusuna yerleştirdiği cinselliklerle 'kör' okurları ayıklıyordur belki de kim bilir ... __________ Kimileri inandıkları şeyi anlamayı sever. Kimileriyse anladıkları şeye inanmayı. STANISLAW JERZY LEC __________ Kabil ile Habil herkesin bildiği üzere Tanrıya kendi yetiştirdikleri veya besledikleri şeylerden sunarlar. Tanrı Habil’inkiler kabul eder ama Kabil’inkileri reddeder. Sonrasında Kabil Habil’i öldürür. Bunun üzerine Tanrı Kabil’in alnına bir damga vurur ve onu yersiz yurtsuz olup ölene kadar dünya üzerinde gezgin olmakla cezalandırır. Bu esnada Kabil, Tanrıya kendisinin özgür iradesinin sakat olduğunu, çünkü istese kendi eylemini onun engelleyebileceğini ifade ederek kendini savunsa da kar etmez. Sonuçta kahramanımız kardeş katili Kabil’le büyülü bir yolculuğa çıkarız. Büyülü diyorum, çünkü Saramago onu farklı zaman dilimlerindeki Tevrat'taki çeşitli olayların içine sokar. Ancak bu olaylardan ilkinde normalde bir arada olmayan iki önemli figürü evli olarak gösterir: Nuh ile Lilith. Bu ikisinin çocuğu olmamaktadır. Lilith’ten kısaca bahsedecek olursak: İki dinin apokrif metinlerde Adem’in ilk eşi olarak geçen Lilith, Adem’le eşit olduğunu düşünür. Yani kendisine ilk feminist diyebiliriz. Adem’le ilişkiye girmeyi de reddeder, bundan dolayı da lanetlenir. Kökeni ise Sümerlere dayanır. Sonuçta katı ataerkil bir toplum olan İsrailoğulları, bu güçlü ve bağımsız kadın figürünü lanetli, kötü olarak efsanelerine dahil etmişlerdir. Saramago’nun birazdan göreceğimiz üzere iki lanetli, kötü karakteri sevgili yapması önemli bir noktadır. Yani, Lilith ile Kabil sevgili olurlar, uzun uzun sevişirler ve nihayetinde bir de çocukları olur. Ama halk çocuğu Nuh’tan bilir, her ne kadar işin aslının başka olduğunu fark etseler de, Kabil ise her ne kadar Lilith’in yanında keyfi yerinde olsa da kendi cezası gereği burada duramaz ve yolculuğa devam eder. Bundan önce, şunu belirtmem gerekiyor: Nuh, insanlığın ikinci babası olarak kabul edilir. Çünkü tanrı insanlara kızarak tufanla insanlığı ortadan kaldırınca Nuh ve onun soyundan gelenler dünyadaki tek insan soyunu oluşturmuşlardır. Saramago ise bu soyu kurgusunda Kabil’e bağlamış olur Lilith’le ikisini seviştirerek. Dikkat edilesi bir noktadır. Kabil eşeğine atlar ve yolculuğundaki bir sonraki durağa gelir. Geldiği yerde bir adam oğlunu almış ve elindeki bıçağı onun boynuna indirmek üzeredir. Kabil yetişir ve buna mani olur. Bu adam İbrahim, oğlu ise İshak’tır. Bu sırada tanrının yani kitapta daha çok geçtiği ismiyle Efendinin gönderdiği melekler rötar yapmıştır. Bundan dolayı ilahi planını Kabil kurtarmış olur. İbrahim’in inancını sınamak için ondan oğlunu kesmesini buyuran Efendi hakkında şunlar denir: “… emirlerine uymayanlara felaket ya da hastalık gönderir, demek ki efendi kinci biri …” ve bir başka parafta bu sefer İshak’ın ağzından şunlar söyletilir: “sorun ölüp ölmediğimi bilmek değil, sorun şu ki, böyle bir efendi tarafından yönetiliyor olmamız, kendi çocuklarını yiyen Baal kadar acımasız bir efendi bu.” Tevrat'ta bizzat Efendinin kendisi Musa’ya, kendisinin kıskanç olduğunu, intikam almak istediğini söyler. Aynı Efendi bir başka yerde İbrahim'le güreşir hatta ona mağlup olur. Diğer tanrılarla rekabet içinde olan Efendi, İsrailoğullarını kendine seçer ve diğer tanrıları yok etmeye çalışır. Yani bu Efendi antropomorfiktir: insanlar onu kendilerinden hareketle dizayn etmişlerdir. Zira bu Efendi Tevrat'ta zamanla bu özelliğinden yavaş yavaş uzaklaşarak aşkınlaşacaktır. Bir nevi Efendi de evrim geçirmiştir. Öyle ki bir noktadan sonra kendisine insanların adıyla hitap etmemesini isteyecek, “ben benim” diye bunu kodlayacaktır. Life of Brian filminin şu sahnesinde Efendinin adını söyleyen birisi recm edilecektir. Bu esnada yanlışlıkla haham veya rahip de efendinin adını söyler ve kendisi de recm edilmekten kurtulamaz: youtu.be/bDe9msExUK8 __________ Bir insanın ahlaki davranışları anlayışa, eğitime ve sosyal bağlara dayanmalıdır; hiçbir dini temel gerekmez. İnsan, eğer ölümden sonra ceza korkusuyla ve ödül umuduyla kontrol altına alınmak zorundaysa, şüphesiz kötü bir yoldadır. ALBERT EİNSTEİN __________ Kabil bundan sonra İbrahim’in akrabası olan Lut’un yanına gider. Lut’un üç misafiri vardır, kapıya ise şehir halkı birikmiş ve Lut’tan o erkekleri istemektedirler. Çünkü bu şehrin halkı kadınları bırakıp erkeklerle cinsel ilişki yaşamaya tutkundur. Lut ise onlara şunları söyler: “Yalvarırım dostlarım, bu cinayeti işlemeyin, iki bekar kızım var, onları dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz, ama bu adamlara kötülük etmeyin, çünkü onlar gelip benim çatımın altına sığındılar.” (#87296744) Alıntının yorum kısmında paylaştığım üzere Saramago bunları kafasından sallamıyor, Lut’a söylettiği bu sözleri kurgu içine aynen tevrattan alıp monte etmiştir. Devamında bu misafirlerin melek olduğunu anlarız. Bunlar, Lut’a bu şehrin helak olacağını, sadece kendisinin ve ailesinin kurtulacağını bildirir. Lut ve ailesi şehirden ayrılırken onun eşi meraktan helak olan şehre dönüp bakar ve tuzdan heykele dönüşür. Saramago ise bu durumu, Efendinin insanların doğalarının bir gereği olan merak duymalarina bile tahammül edemediği şeklinde yorumlar. Nitekim bilgelik ağacından Adem ile Havva da meraklarından elmayı yemiş ve cennetten kovulmuşlardı. Yani kendi yarattığı insanlardan mutlak itaat bekleyen Efendi, onların merak etmesine, bilgiye ulaşmasına karşıdır. Zaten bilgiye ulaşan birçok insan da asırlar sonra ondan uzaklaşacaklardır. Şehir helak olmadan evvel İbrahim Efendisine şehirde masumların olduğunu söyleyerek, ondan af diler ve Efendi de şu kadar masum varsa affedeceğim der lakin Efendinin nasıl biri olduğunu geçirdiği yolculuklar ve kendi deneyimleri sayesinde bilen Kabil ise Efendinin kafayı şehri yok etmeye bir kez taktığını, İbrahimle ancak görünüşte bir anlaşma yaptığını söyler. Nitekim Kabil haklı çıkar. Şehir yok olduktan sonra ikili arasında geçen konuşmada şunlar denilir: “Çocuklar, dedi kabil, oradaki çocuklar masumdu, Tanrım, diye mırıldandı İbrahim, sesi bir inilti gibiydi, Evet, o belki senin tanrın ama çocukların değil.” Sıkı bir dindar olan Dostoyevski’nin de Tanrı konusunda kafasını en çok kurcalayan konu yeryüzünde acı çeken çocukların durumu olmuştur hatta onun şunu söylediği veya bir karakterine söylettiği rivayet edilir: “Yeryüzünde tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa, Tanrı yoktur!” Çocukların akli baliğ olmadığı için iyi ve kötüyü ayırt edemezler ve masumdurlar. Bundan dolayı onların cezalandırılması Tanrının iyi ve adil özelliğiyle çelişir. Tevrat'ta Efendinin, babalarının günahlarından dolayı çocuklarını da cezalandırabileceği geçer ancak o zaman İshak’ın dediği üzere böyle bir efendinin kontrolünde bir hayatın kendisi cehennemdir. Genellikle ölen çocukların doğrudan cennete gittikleri kabul edilir lakin buna dair kesin bir veri yoktur dinsel metinlerde ki olsa bile bu sefer de adalet aksar. Çünkü ben çocukluğu atlatarak sınava tabi tutulurken bir başkası Tanrının takdiriyle henüz çocukken ölüp ne olduğunu anlamadan doğrudan cennete gitmiş olur. Sonuçta bu konu insanlık ve Tanrıya inanç var oldukça tartışılmaya ve eleştirilmeye devam edilecektir. Lut ve kızları kendilerini kurtardıktan sonra soluğu bir mağarada alırlar. “Bir gün, büyük kızı küçüğüne dedi ki, Babamızın hali harap, yakında burada ölecek, civarda evlenebileceğimiz tek bir erkek yok, bir fikrim var, babamızı sarhoş edeceğiz, sonra onunla yatacağız ki bize soy versin. Böyle yapıldı, lut farkına varmadı, kızının yatağa ne zaman girdiğini ne zaman kalktığını bile anlamadı, aynı şey ertesi akşam küçük kızla da tekrarlandı, yaşlı adam o kadar sarhoştu…” (#87305502) Yine yorumda paylaştığım üzere Saramago, kurgusunun içine Tevrat'tan ilgili olayı olduğu gibi monte etmiştir. Devamında ise Kabil, kendi cinsel deneyimlerine dayanarak Lut’un kızlarıyla cinsel ilişki yaşarken bilincinin yerinde olmadığı savının mantıklı olmadığını ifade ederek Efendinin sonradan yasaklayacağı ensesti insanlığın başlarında üremek adına serbest bıraktığını belirtiyor. Aynı şekilde eğer ilk insanlar sadece Adem ile Havva idiyse insan soyunun devamı bunların çocuklarının birbirleriyle cinsel ilişki yaşamalarından sağlanmıştır. Bu durumda insanlığın kökeni enseste dayanır. Bence ‘maymundan gelmek’ çok daha makbul ve güzeldir. __________ İnsanlar kötülüğü hiçbir zaman, dini inançları uğruna yaptıkları zamanki kadar eksiksiz ve neşeli yapmazlar. BLAISE PASCAL __________ Kabil eşeğine atlayıp yolculuğunda yeni bir durağa gelir. Musa dağa Efendiyle görüşmeye çıkmış ve kırk gündür ortalıkta yoktur. Kardeşi Harun, halkın başındadır lakin onları kontrol etmekten uzaktır. Çünkü halk, Musa’nın geri dönmeyeceğini düşünmeye başlamış, kendilerinin yine korumasız kaldıklarından endişe duymaktadırlar. Bu endişe yerini öfkeye bırakır ve Harun’ndan kendilerine tanrı yapmasını isterler. Harun dirayetli davranamaz ve onlardan topladığı altınlardan bir buzağı yaparak onların eski alışkanlıklarına dönmesine neden olur. Sonunda Musa dağdan iner ama bu sürpriz manzarayla karşılaşır. Haliyle kardeşini azarlar. Bu duruma çekidüzen verdikten sonra Efendinin mesajını iletir. Bu mesajda Efendi, onların her birinin ellerine kılıç vesaire alarak falanca yere gidip kapı kapı dolaşarak kardeşlerini, dostlarını, komşularını öldürmelerini ister. Onlardan pek çoğu da bunları yaparlar. Nitekim daha sonra gelecek olan İsa’nın komşunuzu sevin mesajı bu olay üzerinden bir kat daha anlamlı hale gelir. Katliamlar bununla sınırlı kalmaz. Kabil, Yeşu’nun ordusuna nalbant olarak girer ve bu sayede İsrailoğullarının birkaç seferine tanıklık eder. Efendinin emriyle ele geçirdikleri şehirlerde kadın çocuk yaşlı demeden katliamlar yaparlar. Efendi için altınlar, gümüşler toplarlar. Kimi şehirlerden genç kadınları ganimet olarak aralarında pay ederler. Bu yapılanlara daha fazla katlanamayan Kabil buradan uzaklaşır ve İsrailoğulları Efendileri için daha pek çok şehri, kadın çocuk yaşlı demeden hatta içindeki hayvanlarla katletmeye devam ederler. Bu noktada ahlakın, sorgulanmadan salt Tanrının sözüne bağlanmasının zararlarını görmüş oluruz. İyi ve kötü, doğru ve yanlış = Tanrının ise Tanrının masumları öldürün emri de iyi ve doğru olur. Tanrının öldür dediği masum olamaz, o kesin suçludur denebilir lakin bu da yine salt az önceki durumun ön kabul yapılmasından kaynaklanan bir savdır. Saramago bizzat Tevrat'tan aktardığı olaylar üzerinden kadınların, çocukların, yaşlıların ve hatta hayvanların bile Tanrının yok edin emriyle kötü ve yanlış olarak nitelenmelerine neden olabileceğini ortaya koymuş olur. Umberto Eco’nun bu konuyla ilgili şu sözleri de oldukça anlamlıdır: "Peygamberlerden ve hakikat için ölmeye hazır olanlardan korkun, çünkü onlar kendileriyle birlikte başkalarının da ölmesini bir kural olarak dayatırlar; sıklıkla onlardan önce, bazen de onların yerine." __________ İddia ediyorum hepimiz ateistiz. Ben yalnızca, sizin inandıklarınızdan bir eksik tanrıya inanıyorum. Siz öteki tanrıları neden göz ardı ettiğinizi anladığınızda, benim de neden sizinkini göz ardı ettiğimi anlayacaksınız. STEPHEN HENRY ROBERTS __________ Kabil bundan sonra zenginliği, iyi ve dindar oluşuyla nam salmış Eyüp’ün yanına gider. Şeytan, efendiye Eyüp’ten bu kadar emin olmamasını, onun sahip olduğu her şeyi onun verdiğini, bunları kaybettiği veya başına felaketler geldiğinde kendisine beddualar yağdıracağını söyler. Efendi ise Eyüp’ü sınamasını söyler ona ve şeytan da Eyüp’ün başına felaketler yollar. Bu noktada Saramago, doğa olaylarına sadece Efendinin değil şeytanın de müdahale edebildiğine dikkatleri çeker. Sadece doğa olayları değil üstelik, Efendi Sodom üzerine felaket yollayabiliyor ama şeytan da aynılarını yapabiliyordur. O halde yoksa Efendi şeytanın ta kendisi midir? Ya da Efendinin şeytandan hiçbir farkı yoktur. Kabil ise şunu der: “Lucifer tanrıya isyan ettiğinde ne yaptığını iyi biliyordu, kimileri bunu hasetten yaptığını ileri sürer ama doğru değil, moruğun kötü doğasını bildiği için yaptı,” (#87304850) Sonuçta Eyüp biraz dirense de sonunda dayanamayarak beddualar yağdırır. __________ "İnsanlardan sürekli "Ah, Tanrı korusun" diyen mektuplar alıyorum. Geçmişte hiç yapmamıştı, gelecekte yapacağına nasıl olur da inanıyorlar bilemiyorum." BERTRAND RUSSELL __________ Ve Kabil son durağına gelir. Yine Nuh’un yanındadır ama bu sefer başka bir zaman diliminde ya da kitaptaki tabiriyle şimdiki zamanların birinde. Nuh’a haber gelmiştir. Efendi kendi yarattığı insanlardan bıkmış ve onları toptan yok etmeye karar vermiştir. Bunun için çok yakında tufan yollayacaktır. Nuh’a ebatlarını bizzat kendisinin verdiği bir gemi yapmasını ve içine her hayvandan birer çift koymasını söyler. Tabi, bu ebatların pek çok açıdan kullanışlı olmadığını Kabil söyler ama dinletemez. Hazırlıklar meleklerin yardımıyla devam ederken Kabil geçirdiği onca yolculuktan sonra Efendiye ve onun düzenine karşı son derece öfke duymaya başlamıştır. Meleğin biriyle dertleşir. Yanlış olmasın bu aktaracağım konuşma Eyüp yolculuğu sırasında vuku bulur: “Dikkat, kabil, çok konuşuyorsun, efendi seni er ya da geç işitir, seni cezalandıracaktır, Efendi işitmez, sağır o, her yandan ona yakarıyorlar, yoksullar, bahtsızlar, talihsizler, dünyanın kendilerine çok gördüğü yardımlar için ona yakarıyorlar, ama efendi onlara sırtını dönüyor, ibranilerle ittifak kurdu, şimdi de şeytanla anlaşıyor, bunun için tanrı olmaya gerek yok,” Kabil artık Efendiden ne korkuyor ne de sözünü sakınıyordur zaten aslında baştan beri böyledir. Gemi yapılır ve Kabil de biner gemiye. Tufan da başlar. Bu esnada yine garip cinsel olaylar olur, Kabil daralmaya başlar. Nihayetinde sular çekilir ve Efendi onları karşılayacaktır. Lakin Efendi büyük bir sürprizle karşılaşacaktır. Gemiden ne Nuh ne de bir başkası iner, sadece Kabil iner. Efendinin geçirdiği şok, Lotr’un şu sahnesinde orkların geçirdiği şoka benzer: youtu.be/ZcuZsyLlB-0 (0.34-1.20 arası) Kabil gemiden Aragorn gibi iner ve Efendiyle şu konuşma geçer aralarında: “Nuh ve yakınları nerede, diye sordu efendi, Şurda burda öldüler, cevabını verdi kabil, Öldüler mi nasıl olur, öldüler ha neden, Nuh hariç, o özgürce, gönüllü olarak boğuldu diğerlerini ben öldürdüm, Katil, benim projeme karşı çıkmaya nasıl cüret ettin, habil’i öldürdüğünde senin yaşamını esirgemiş olmama böyle mi teşekkür ediyorsun, diye sordu efendi, Bir gün birisinin seni gerçek yüzünle karşı karşıya bırakacağı gün gelmeliydi, Ya ilan ettiğim yeni insanlık, Bir tane oldu, bir daha olmayacak ve kimse da buna üzülmeyecek, Sen Kabil’sin, kötüsün, alçak kardeş katilisin, Senin kadar kötü ve alçak değilim, sodom’daki çocukları hatırla. Büyük bir sessizlik oldu. Sonra kabil konuştu, Şimdi, beni öldürebilirsin …” __________ Din, yaptığınız her şeyi, her günün her dakikasında izleyen gökyüzünde yaşayan görünmez bir insan olduğuna insanları gerçekten inandırmıştır. Ve bu görünmez adamın yapmanızı istemediği on maddelik özel bir listesi vardır. Ve eğer bu listedekilerden herhangi birisini yaparsanız, sizi yaşamanız ve acı çekip yanmanız ve boğulmanız ve çığlık atmanız ve sonsuza ve "zamanın sonuna kadar" ağlamanız için göndereceği özel bir yeri vardır, içi ateşle ve dumanla ve yanmayla ve işkenceyle ve ızdırapla doludur... Fakat O sizi sever! GEORGE CARLİN __________ Yeniden her şeyin başlangıcına gidelim mi? Yani Kabil’in habil’i öldürdükten sonra Efendi ile konuşmasına. Efendi ona kızar, Kabil ise “Evet, doğru infaz eden kol bendim, ama hükmü sen verdin,” der. Sonrasında Efendi Kabil’den açık olmasını istediğinde Kabil şunları söyler: “Basit, ben habil’i öldürdüm, çünkü seni öldüremezdim, ama benim niyetimde sen ölüsün.” Eğer böyle bir Efendi varsa Saramago’nun kurgusunda Kabil’in duruşu en asil duruştur. Baştan kendine kuklalar yapan, daha sonra kendi yarattığı bir başka kuklayı kendine rakip düşman olarak edinip insanlar üzerinden bahisler oynayan, çocukları bile katledebilen, kızan, kibirlenen, kıskanan, güvenmeyen, başka tanrılarla yarış halinde olan, insanları sevdiğini söyleyip onlara her fırsatta öfke kusup onlarla dilediği gibi oynayan, cinselliği tabu haline getirten, en büyük günahlar arasına ekleyen ama kendi seçtiği üst insanların her türlü cinsel ilişkilere girmesine serbestlik tanıyan, ensesti yasaklayan ama en baştan insanların soyunu enseste bağlayan, bir kesim insan topluluğunu kendine seçip diğerlerinin üzerine savaşa yollayan, buradan kendine ganimet isteyen … bir efendi varsa Kabil’e yapacak tek bir şey kalır ve o, başta da sonda da aynısını yapar. Ve, “Kabil, tanrı’dan nefret edendir.” (#87319261) Ama yukarıda saydığım özellikler Tanrıdan ziyade insana benziyor öyle değil mi? İlginç, düşünmeye değer… __________ SONSÖZLER: Voltaire: Eğer Tanrı gerçekten yoksa, onu yaratmamız gerekir. Mikhail Bakunin: Eğer Tanrı gerçekten varsa, onu yok etmemiz gerekir. Nietzsche: Tanrı öldü! NOT: Az önce sözünü alıntıladığım George Carlin’in o sözleri söylediği stand-up gösterisini buraya almak isterdim lakin bu kadar emek verip yazdığım incelemenin sırf ‘hassasiyet’ yüzünden şikayet edilerek kaldırılmasını istemem. Bence buraya koysam da kaldırılacak bir şey yok lakin malum 1k’nın garip bir şikayet değerlendirme ‘algoritma’sı var. Ama bu algoritmayı çok güzel örneklendiren bir şarkıyı paylaşabilirim: youtu.be/98plycP955Y İyi okumalar..
Kabil
7.4/10
· 8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
13
109
434 syf.
·
Beğendi
"Aşk, bir bedende iki kişi." “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi Şapkandan bir kumru havalansın Bana öyle büyük ki bu kalp, Gelsin yüreğime yuvalansın” Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi. Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor. Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş. Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim. BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI --Sevgi, Kilidi olmayan tek hazinedir.- -Sevgisiz kalp ışık girmeyen mabet gibidir.- 1. -Mutluluğu aramaktan, İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok.- . -Mutlu geceler, neden sadece bir kadının kirpikleri kadar uzun olur?- . -Ne mutlu...! Gün doğumunun mutluluğunu, gün batımına taşıyabilenlere.- . -Hanımlar, Beyler...! Biraz da bana yağar mısınız mutluluğunuzu? . -Her güleni mutlu mu sanırsınız?- -Ne her güleni mutu, Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.- . Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların, Umutsuz evlilikleriyle doldu. Sevmemek için bahanemiz hazır, ya çok yoğunuz ya çok yorgunuz (!), uyumak için önümüze sonsuzluğu sermişken kâinat. Oysa bir kıvılcımın parlayıp sönmesi kadardır, bahanelerle geçiştirdiğimiz şu hayat. . Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!)) . Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu. -Ömürlük sevgilere hasretiz.- İnsanın insanı sevmeye vakti olmadığı zamanlardayız. . Herkes sevilmek istiyor, (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.) Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok. Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz. -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.- Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten, Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz. Oysa, -Yaşamak tüketti bizi, ölmek değil. Güvenmek tüketti bizi, sevmek değil.- -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır. -Tüm yaratılmışların özetidir.- -İnsan olmak sevmekle başlar. -İnsanı sevgi besler.- -Sevdiklerinizi ihmal etmeyin, Çiçekler bizi sulayın diye miyavlayamaz.- . -İnsanın, paraya olan ihtiyacından daha çoktur sevgiye ihtiyacı. Kredi kartı limitsizi değil, yüreğindeki sevgi limitsiz insanı sevin.- . -Hiçbir kazak, hiçbir hırka, bir insanın sevgisi kadar ısıtamaz insanı.- . Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır, Sadece uzanıp alması yeter. İllaki ilaçla iyileşilmez, sevdiğin bir sesi duymakla da iyileşilebilir. İllaki dudakla öpülmez, bir kaç çift güzel sözle de öpülebilir. İllaki sarılmak gerekmez, sevdiğinin hayaliyle de insanın ayakları yerden kesilebilir. Çünkü, -Sevmek, mesafeyi kaldırmaktır.- . Lütfen, Zengin fakir, genç yaşlı demeden, Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden, Tüm insanları ve diğer canlıları Yormadan, kırmadan dökmeden, Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız, Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin. . . Ortalıkta, sahte seni seviyorumlar uçuşuyor, Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi. Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun, Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun. Zira hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez. -Sevmenin sevilmenin yükü ağırdır.- . -Sevgiyi, sömürüyle de karıştırmayın, Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin Sevgiyi kaybedersiniz.- Çünkü sahiplik sevgiyi öldürür. Yani, Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin. -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.- Sevecekseniz güzel sevin. -Sevgi-siz-siniz...! Sadece sevmeyle yetinmeyin, İnsan bir kitaptır, okuyup anlamayı da deneyin.- Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun. Tene herkes dokunur, yüreğine dokunun. Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın. Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin. Çünkü... -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.- . Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın: Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan, Nefesiniz kesilinceye kadar sevin. Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum. -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.- . Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir. Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin. . -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.- -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.- . Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...! Mutluluk ancak öyle bulaşır. . Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi, Sadece yüreğin sevmesi yeter. . Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere, Yağan yağmura esen yele, Yanan ateşe, doğan güneşe, Daldaki yaprağa, açan çiçeğe, Uçan kuşa, börtü böceğe, Koyuna kuzuya, kediye köpeğe, Havaya suya toprağa teşekkür edin, tebessüm edin, selam verin. Teşekkürü günlük yaşamınızın bir parçası haline getirin.) . Bu arada (-Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.- bunu da bilin.) . Ancak, Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez. Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim. . Çiçekle arının ilişkisine de benzemez. Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir, Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak Özenle koruyup kollamak, besleyip sulamak gerekir. -Sevgi, tarlada kendi kendine ot gibi bitmiyor.- Kadın...! . -Ne olur...! Beni yalnızca çicek açtığımda sevme.- 2. Bir şeyi güzel ve özel yapan; O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir. Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir. . Eğer, Bir kadın seviliyorsa mutluysa, O kadar güzel ve içten güler ki, Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor. . Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım. Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım. Dolayısıyla, Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği. . Aç parantez (Size bi’şey söyleyeyim mi? -İnsanın yarısı kadın yarısı erkektir, Bütün olmayan, yarım insan hiçbir şeydir.- -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir. Dolayısıyla, Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur. Çünkü, Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-) Kadına Şiddet...! . Kadına Şiddet Tüm İnsanlığa Şiddettir. 3. Bu bataklığın suyu da çamuru da; -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran, -Ve bunca kötülük dururken, öpüşmeyi ayıpla, sevişmeyi ahlaksızlıkla eş tutan bir zihniyetten gelir. . (-“Namus davası” deyip: babam boynuma ip, annemse ayaklarımın altına sandalye oldu.-) . -Bazıları, kadını varlığında değil, yokluğunda fark eder.- . Kadınların pahasına, kadınların sırtında gezinenler, inmeyi bir türlü kabul edemediler. Kadını toprak gibi gördüler, İliklerine kadar sömürdüler. . -Bir kadın bir erkeğin gülümsemesine hasret.- Bazı erkekler, kadını sevmek için değil yok etmek için adeta çırpınıyor. Oysa, Sevmek için bilek değil, yürek lazım. . Asırlardır Kadın...! Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi, Evlerinin bekçisi, toplumun günah keçisi olarak görülüyor. Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında, Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor. Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor. . Sadece fiziksel şiddetle değil, Zihinsel ve duygusal istismarla defalarca bıçaklanmalarına rağmen, Yaralarını gösteremiyor kadınlar, Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor. . Çoğu kadın kendini, Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor. Oysa kafeslere göre degil kadın, En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor. . -Sevgi özgürlüktür, bir pranga degil.- Kafesine kuş arayanlara duyurulur...! -Şiddetin olduğu yerde sevgi olmaz.- -Evlilik güç gösterisi, ego savaşı değildir.- -Mutlu evlilikte üstünlük savaşı yoktur, kıskanmak yerine güvenmek vardır.- . Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak da değildir. Evlendik diye, başımıza heykel dikmiyoruz, Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz. . Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.) Ahh adam olamamış erkekler...! erkeksiler…! Ya da erkeğebenzerler…! Delik deşik olduk...! Siz öldürmekten yorulmadınız mı? Biz ölmekten yorulduk...! 4. Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem. -Dikili taş gibi duygusuz.- . Kadını güçsüzlükle yaftalayıp aciz ve zavallı, Kendini ise kavanoz kapağı açıyorum diye güçlü gören bir zihniyete sahip. Zaten, -Görece, erkekte acıtma, kadında acıma duygusu daha yoğundur.- . Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez, Ha cahil ha alim olmuşsun. Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı koymuşsun.) -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.- . -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.- Papatya yürekli adama (!)... (seviyor/sevmiyor) Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin. Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin. İşine gelince seveceksin, Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın. Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın, O senin saçının teline kıyamazken, Sen onun canına kıyacaksın. . Sözde en çok anneleri seveceksin, Lakin en çok annelere söveceksin. Aç parantez (-Hiç kapanmaz, kadın olmadan anne olmaya zorlanan kız çocuklarının yarası.- bilesin.) . Hayalleri peşinde koşmaktan başka, Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar? . Yapma !.., Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz. Yapma !... Sen ne zaman Adam olacaksın? Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez. -Ahlaklı insan, ahlaksız iş yapmaz.- -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.- Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin. -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.- (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.) . -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.- . Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme, Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !... . Parantez içi (-Bir kadın için en acısı, Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkmasıdır.-) . Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme. Be Adam (!) -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin, Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.- Kaldı ki, -Kadın dövülmek için değil, Sevilmek için yaratılmıştır.- -Kadının kan gurubu sevilmektir.- . Güle kurşun sıkılır mı? Güle dikenleri var diye kızılır mı? . Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine, Ayaklarının altına cennet serili kadına, Cehennemi yaşatıyorsun. Bravo sana(!), Cehennem yaratma konusunda Tanrıyla yarışıyorsun. -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.- . Hem unutma ki...! Mazlumun çığlığını serçeler taşır, Dört nala koşar şiddet gören kadının ahı Arş-ı Âlâ’ya ulaşır. Ve mutlaka tecelli eder ilahi adalet, Bu vahşet er yâda geç yapanların ayağına dolaşır. Çekip gidenlere bir bak, mezar taşları ne anlatır. Bil ki.., Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir. Ne de senin gibi, Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir. . Kimseyi yalandan sevme !... Seveceksen adam gibi sev, Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !... . Yalan demişken, şunu da söyleyim ki; (Çok iyi tanıdığımı sandığım insanların, Zamanla hiç tanımadığım insanlara dönüşmesi, en büyük hayal kırıklıklarım. Nasıl da boşmuş dolu sandıklarım, Birer yalan rüzgârıymış, bu hayatta hakikat diye inandıklarım. . Oysa doğada yalan yok, atılan tohum filiz veriyor. . Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır. -Yalan suya benzer, en çok da yayılmak ister.- -Yalan önce herkesi kendine inandırır. Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.- Ve her zaman kendine bir ortak bulur. Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur, Tek başına hep ayakta durur. Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter. Onu arayanla er ya da geç buluşur.) Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri; Adliyeleri, Hapishaneleri, Hastaneleri.) . Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!) . Yani diyeceğim şudur ki; -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz.- -Yürek yarası dikiş tutmaz, Bazı acılar, kalp sökülüp atılmadıkça bitmez.- . Bir yürek: Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir. Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir. . Aç parantez (Unutmayın, içinizdeki firavunu dizginleyin. Her insanın karanlık bir tarafı vardır. İçindeki kafeste bir vahşi besler. Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner. Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, psikopatla, sosyopatla dolar. . -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-) Göster onlara okyanusun öfkesini...! -Başını güneşe dayayanlar, karanlığa kafa tutanlardır.- 5. Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir, Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için. Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için. . -Gerçi suskunluk...; -Bazen yıkım, bazen çözümdür.- -Bazen cehaletin gürültüsü, Bazen de bilgeliğin türküsüdür.- . (Benim düsturuma göre; -Gereksiz konuşmak kadar, Nedensiz susmak da bir zulümdür.-) . Bir zamanlar, susmak; Kadınların konuşma diliydi. Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi. . Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.- Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez. Kalbe sığmayan dile hiç sığmaz.) . Tek savunma silahları, Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi. Sığınabilecekleri biricik mekân, Ya mezar ya da ana baba evleriydi. -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.- Oysa, -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.- -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.- . Ki kadınların çığlıkları ışık, Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete. . Parantez içi ( Ancak yine de, Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir, Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.) . Diyeceğim şudur ki... -Sevdiğinizin gölgesinde yaşamayın, gelişemezsiniz.- -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.- -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.- -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.- -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.- -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.- . Kurtarıcı aramayın, -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.- -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.- Zira, -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.- . -Zaferlerin en kıymetlisi: Düştüğünde yardım almadan kendi kendine kalkabilmektir.- -En iyi intikam, intikam arzunu bitirmektir.- Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer. Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun, Karanlıklarında yönünü bulsun diye. . -İstiyoruz ki, Hayat hep bana güneş açsın, Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.- Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın. . Sakın unutmayın...! -Durgun sular çürütür.- -Kişiye değil, kişiliğe önem verin.- -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.- -Yüzde olan sözde olur, Özde olan gözde olur.- -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.- -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.- -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.- Kitap gibi kadınlara sayfa sayfa şiirler yazılır ama, -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.- -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.- -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.- Öz Benlik !.. -Onur; Kendi çölünde yanmayı, Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.- 6. İnsan önce... Kendine dost, kendine deva olmalı, kendini, sevmeli, saymalı, Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı. Kısacası... İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı. -Çünkü insanın kendine, Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.- Ama yeri geldiğinde de, -İnsan önce kendine meydan okumalı.- Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür. . İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur; Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için. Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi, Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi, Kendine merhamet etmesi yeter. . Önce kendimizin kimsesi olucaz, Sonra sesi kısılanların. -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.- . Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim. Kendimle didişiyorum, yıllardır kendimin peşindeyim. Yaşam telâşından, çoğu zaman, En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye, En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz. . Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek istiyor. Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek istiyor. Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş bulup, biraz olsun ara verip dinlenmek istiyor. . Ancak, -Hayat dediğin siyah-beyaz. Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.- Otomatiğe bağlarsan, çok fazla hata verir. Ve hazır bir senaryosu da yoktur. Onu sen kendin yazıp oynayacaksın. Şayet, -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.- -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar, kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.- Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...; Çölde bahar, Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır. Yaşamın rengini matlaştırmak, Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır. -İçi renksiz olanın, dışarda gökkuşağı araması beyhudedir.- . -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.- -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.- -İnsan en çok kendi karanlığında kaybolur.- -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.- -Yani perdeler kapalıysa: Gündüz olmuş gece olmuş, Güneş batmış, güneş doğmuş Hiç farketmez.- . Mesela ben, -Yürümeyi unuttum, Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.- Oysa, -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.- -Gerçek mezar: İnsanın ölürken değil, Yaşarken içine düştüğü boşluktur.- 7. -Havaya sıçrayana kadar, her şeyin su ve denizden ibaret olduğunu sanan bir balıktım.- -Saksına alışamamış bir toplumun yaban çiçeği ürkekliğindeydim.- -Sanki evrenin kanunlarını ben yazmışım gibi. Bütün dertleri yıktı üstüme felek, Koca dünyada bir tek ben varmışım gibi.- . -Cemre, havasına suyuna, toprağına taşına düşüyor da, Bir tek yüreğimin kışına düşmüyor.- . Sanki dünyayı omzumda taşıyorum, çoooook yorgunum...! Ama felek dışında, ne kimseye dargınım, ne de kimseye kırgınım. Kaderin seçtikleriyle, benim seçtiklerimin uyumsuzluğunda bütün sorunum. . -Gerçi benim sandım en büyük dert, Hiç tahammül edemedim, dertlerimden hep iğrendim. Fakat gün geldi, hasta ziyaretlerinde bedenimi sevmeyi, saymayı öğrendim.- . Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !... Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan, Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni. . Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya, Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin. . Aç parantez (Çok şey öğreniriz bu hayatta, kalbimizi defalarca kıranlar yüzünden. Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer. Zira, Kırık bir kalbi kime satabilirsin ki?) . Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer. Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır. . Ancak, -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz, Herkesin sessizliği kendine yapışır.- . -Ah bu Dünya !... Camlar kırılır sesten durulmaz. Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.- Bu arada, -Makine değiliz, medcezirlerimiz var. İçimizde gece ve gündüz, güneş ve ay.- . -Bazen su yanar, ateş donar.- -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın. Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.- İnsan dertler senfonisi, Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını. Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.) . Unutmayı unutan herkesin bir yangını var, Kustukça sönen sustukça yanan. Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından. . Mesela, -Benim derdim; Sağımdaki solumdaki, Önümdeki arkamdakilerle değil içimdekilerle.- Ancak, -Arkaya bakarak ileri gidilmez.- -Asıl enerjimizi tüketen unutamadıklarımızdır.- İnanın bu hayatta, -Sözden daha ağır hiçbir şey yoktur.- Tonlarcaymış gibi insanı ezer. Bazen yaralar, bazen yara sarar, Bazen tek bir söz hayat verir, Bazen de tek bir söz uğruna hayat verilir. Hatta, -Bazı sözler kanserli hücre gibidir, İçinize atarsanız metastaz yapar.- . Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz. . Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile. Sık sık konuşmak gerek vakti gelince, Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce. . Gerçi, -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama, Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün. -Gönlün yakıtı muhabbettir.- . Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir. Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de. Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.) -En yoksul insansınız: birinin vazgeçilmezi değilseniz, bir seveniniz, bir düşüneniniz, bir özleyeniniz, yolunuzu gözleyeniniz yoksa.- . -Benim yüreğimde dağ gibi hasret çektiklerim vardır: bayramlarda ayrı düşünce üzüldüğüm. Benim yüreğimde masmavi denizler vardır: dalgalarında hayallerini yüzdürdüğüm. Benim yüreğimde güneş gibi dostlarım vardır: bir merhabasına kırk kış ısınmayı sürdürdüğüm.- . -İnsan insanın gönlünde ikamet eder.- Öyleyse, Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın. Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın. . Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak, Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de sulayacak insanlarla dost olun. . -Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.- . -Her dost nefes almak için bir penceredir.- . -Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında, Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.- . -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.- Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki, Herkes ağzına kadar dolu. Üstelik bazılarının hamurunda ya hiç tuz yok, Ya da zehir gibi tuz çok. . Kimileri yüreği acıyla dolunca, Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar. (Ki şiir, şairin yüreğinden savrulan bir yapraktır Ve düşünebildiklerimiz kadardır yazdıklarımız. Yine de iki kitap kapağının arasına, koskoca dünya sığar.) Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır. Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir. Ancak benim kelimelerim çıplaktır. . Aç parantez (Şairim ben…! Benim mekânım gecelerdir. Şairim ben…! Benim kelâmım hecelerdir. Şairim ben…! Benim meramım acılardır. . Çünkü Şiir, acıdan dili tutulanların dilidir. -Şiirsiz bir dünya, şuursuz bir dünyadır.- -Acı ekilen bir ülkenin toprağından, ancak şiir biçilir. Bu topraklarda ilaç diye sadece şiir içilir.-) Yine de siz siz olun, -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz. Çünkü bazılarının her şeyi vardır ama gerçeği yoktur. -İnsan karada boğulduğunu, bir türlü anlatamaz denize.- Çünkü -Çok fazla insan, Çok fazla gürültüdür.- -Herkesi dinleyin, Ama çok azını ciddiye alın.- -Bataklığa batmış birine yardım edecekseniz, çamurun size de bulaşacağını asla unutmayın.- Baraklık içinde temiz kalmak zordur. . -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek, Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.- . Esasen konuşmak değil susmak, Aldanmak değil inanmak, Düşmek değil kalkmak, Savrulmak değil sarılmak, Sarhoşluk değil ayılmak, En çok da; Sevmek değil ayrılmak, Ölmek değil yaşamak yorar insanı. Ancak, Yine de unutmamak gerekir ki, Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı. Gözleri buğulu, saçları yağmurlu kızıma. 8. Ah Biz Erişkinler...! Hem kendimizi, Hem de başucunda bir bardak su gibi beklediğimiz çocuklarımızı çok üzdük. Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik. . Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık. Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip, Duygu dünyalarına bile karıştık. Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına, (Büyüyünce biçmek için.) Çok nasihat ettik çok konuştuk, Az okşadık, az sarıldık. . İyi iletişimi öğrenemedik, Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik. Görmezden geldik hep, Sizin fikriniz nedir diye sormadık. Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık. . Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı, Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik. Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik. Doğru sandık kendi eğrimizi, Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik. . Sonuç: Nasıl da yabancıyız birbirimize. Oysa, her şey çok farklı olabilirdi. Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza. . Eyvah...! eyvah...! Bir travmadır çocuk kalmış kalpler için büyümek Küçüktük...; Mucizelere dil çıkaran, bir varmış bir yokmuşlarla büyütülmüş hayat dolu çocuklardık. Elma şekerine, tavşan balona, pamuk helvaya havalara uçardık, Saklambaç oynardık, ip atlardık, seksekle zıp zıp zıplardık. Çocuk öldürmez tahta silahlarımız, füzeden hızlı sapan taşlarımız, bomba sesinden korkmaz kağıt kuşlarımız vardı. Düşünmezdik bu dünyanın kara yüzünü, tüm kötülüklere inat içimiz dışımız bahardı. Minicik yüreklerimize, kocaman dünyaya yetecek kadar sevgi sığardı. Büyüdük...; Ne sihirli güçlerimiz, ne çocuksu düşlerimiz, ne de yürekten gülüşlerimiz kaldı. Nereden bilecektik, büyüyünce hayatın bizi sobeleyeceğini, Su katılmamış acılarla canımızı yakacağını, büyüdükçe mutlu günleri elimizden alacağını. -Gözleri buğulu, saçları yağmurlu kızım, ne olur büyütme çocuk yanını...!- Çocuk ve Umut !... Bir fincan umudunuz var mıydı, biz de kalmamışta? 9. Bir andı, Yelkovan kuşlarına özendim. Umut yaşamdan yanaydı, Gittim çocuk oluverdim. . -Mutluluk arayışındaysanız, Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.- Bir çocuğun kahkahasından daha güzel ne olabilir ki...? -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.- -Ha bir çocuğun kalbini, Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.- Neyse benimkisi, Çocukça bir mutluluktu geldi geçti. Bir umuttu, Bir ışıktı karanlığı deldi geçti. Şimdi de uykumu bekliyorum, birazdan gelir. . -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.- . Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır, Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim. . Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına, Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına, Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır. -Öğrenmek asla bitmez, her yer okuldur.- Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir. Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir. Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir. Benim de düşlerim vardı. -Ama ben, saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.- -Hayatı, büyüklerin anlattıkları sanırdım.- . Arkamdan hiç su dökenim olmadı. Gerçi, -Denize kavuşmaksa yolun sonu, Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.- . Bir sokak çocuğu misali, (Ki sokaklar; Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-) Hangi bankta sabahlasam, Üşüyen sokak lambaları gibi, Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum. Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum. Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum, Bir anne yüreği düşler içinde uyurum. . -Dışımız kar kış olsa ne yazar, Varsın olsun, içimiz hep bahar.- . (Elbet baharı olacak her kışın. Kış, yularından tutamadığımız bir attı, bembeyaz dişlerini göstererek gitti. Dağıldı örtü, çözüldü çiçekleri tutan kar, Kollarında uyuyan serçeleri uyandırdı çamlar, Kurtuldu ltihaplı tanelerinden yaraları kanayan nar. Gözümüz aydın...! Toprakta havada suda, taptaze bir çoşku var. Erik dalları gülüyor, lirik çiçek tarlaları filiz veriyor, Demek ki sütten kesilmemiş, Dörtnala doğurgan bir bahar geliyor.) . Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler. Yine de seviyorum Dünyayı, Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter. Olsun !... Biliyorum bir yerlerde bir gül var, Hayalimdeki kokusu da yeter. . Zaten ben, -Olmadık hayaller kurarım; Mesela içimden bir ses, Ya yağmur damlası, ya da serçe ol diyor...! Gönlümse, Kuşlar konar çiçek açarım... Ağaç dalı olmak istiyor...! (Ben ki, Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.) . Dökülen yapraklar Ya kelebek olsun Ya da serçe…! . Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı, Saçağından hep şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşler, İkinci bir şansa değil, ikinci fırsata inanırım.- -İnsan dediğin... Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.- -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz, Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.- . İnsanoğlu zaman zaman, Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar, Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar, Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar. . Geceleri yıldız gibi parlayan, Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan. Kimi güneşin batmasıyla hiç olur, Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur. . Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir. Ve -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir. -Ne uyur, Ne yorulur, Gezinip durur. . Zira, -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir- -En zavallı kelime “vazgeçmektir”.- -Gerçek karanlık, dışınızdaki ışıksızlık değil, içinizdeki umutsuzluktur.- -İçi umut dolu olmayan, Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır, Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.- -Umudun tükenmesi, yaşama sevincinin bitmesi, ölümlerin en sessizidir.- . -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.- . -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa; Hayalleriniz yıkılmaya, Siz de yere çakılmaya hazır olun.- . Ancak yine de, -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran. Hayallerdir insanı umutlandıran.- Siz siz olun, -Kuş olup uçamıyorsanız, bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.- . Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz. Uçmayı beceremeyenler kanat kırmayı pek becerirler. Bir bilseniz, Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki. Hayalsizler ülkesine döndük.) . -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan. Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.- Ki ben, -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.- . Garip ne zaman mutlu olacak olsa, Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın. . İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor. Ama yine de, Ben, -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.- Siz de öyle yapın. Zaten, -Mutluluk denizinde yüzelim istemiyoruz, Bir damla da yeter bize.- . Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz. . Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep. Her kapıya gerçekleşebilir bir umut koyacağım süt şişesi koyar gibi. Kim bilir...! Belki cin fakirlere, bu ömürleri gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.) Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli. Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar. Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı, Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar. . Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir. Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını. Ve bir gün, -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.- . Zira, -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.- -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.- . Yani, -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.- Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir. . Kaldı ki, Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir. -Zenginlik cepte değil, kalptedir.- . -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen. İyiyse gül biten, kötüyse diken.- Rastgele !.. Ben, Annem ve Babam !... 10. Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim, bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden. Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden. . Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları, Ağaçlardan kuş sesleri toplarım, Rüzgârla uçup gitmesinler diye. Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm, Unutulup yitmesinler diye. . Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan. Masal var mıdır içinde çocuk olmayan? . Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz. En çok annemin dizini özledim…! . Annem...! Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı. Tüm anneler gibi onun da binlerce karatlık bir yüreği vardı. Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine, mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar, Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı. Ne zaman kardeşim balkondan sarksa, Ellerinden önce gözleriyle tutardı. Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı. . -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.- (İnsan yüreği ki, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.- Ve -En dürüst yerimiz kalbimiz.-) . -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.- . Bilirsiniz... Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır. . -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.- Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri. -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.- -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.- -Herkes herkesi terkeder, Tek istisnası anneler.- . Duaya durmuş annelerin, Avuç içlerinde hep çocukları vardır. . Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan. İki kadını çok sevdim bu hayatta. Biri kan bağından, diğeri can bağından. . İnsan ömür boyu, Ana sırtına binerken duyduğu güveni, Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor. Bu açıdan, Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.) En çok babamın gülen yüzünü özledim…! . Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile, Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla, Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi? . İşte o benim Babam...! . Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam; Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar, Lunaparka benzerdi benim babam. . Tomurcuklandığım dalımdı, Dağlara baş eğmeyen yanımdı, Gurbet kokardı, annemse memleket. . Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım. Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama, Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım. . -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.- . Bilir misiniz ? Babam, Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı, Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı. . Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor. -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...- -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.- Bana gelince, Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini, Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım. Kaldırmaya kıyamadığım, Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım. Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime, Bir sarılıp, bir vedalaşırım. . Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum, Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım. İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde, Enkazlarını hâlâ kaldıramadım. . Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım. . Hayatta en çok, Anne ve babamın üstüne, kürekle toprak atmak yaktı canımı. . Hayatta en çok, Anne ve babamın sesini duymayı Ve onlara tekrar dokunmayı özledim. Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil, gözleri kapalıyken görüyor.-) . Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına, ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm. Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.) . Zaten, Gidenler hep kalanları ağlatır Kalanlar hep gidenleri anlatır. Aşk ve Duygu Dünyam 11. -Bazılarının insan fobisi var, Adına yalnızlık diyorlar.- . -Yalnızın kapısı, açılacak olmasından değil, yıkılacak olmasından gıcırdar.- . -Boşuna arama, Gölgesi yoktur yalnızın...!- . Modern çağın virüsü yalnızlık !... İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından(!) biridir. -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.- -Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer. - -Sararıp dökülen yaprak misali solarsa insan, yalnızlıktan solar. Dolarsa yalnızlığın boşluğu, bir tek sevgiyle dolar.- Esasen, Yalnızlık, ruhsal açlık, tek tedavisi sevgi olan bir hastalıktır. -Yalnızlık mutsuzluktur.- -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.- . İnsanın kapısını hep geceleri vurur. Kapıyı açsanız da açmasanız da, Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur. Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana, Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine, kara kara düşündürür, Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur. . Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin, En zoru yürek yalnızlığıdır.- Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama. -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-) . Her neyse, -Koskoca bir ömür aşksız, yalnızlığın kucağında ölmek değil, Yanağından öptüğüm bir aşkın, kurumuş yaprağı olmak istedim.- Gerçi, Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı. Her sabah uğurlar akşam karşılardı. Tek sorun, -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.- . Esasen kimse cansız, canansız hayat sürmesin, Ömrünü yalnızlıkla çarçur etmesin. Hem, en harika duygu sevmek sevilmek varken, Yalnız yaşamak israfların en büyüğü değil midir?- . Yani, -Yalnızlığın panzehiri sevmektir.- -Sevgisiz bir gönül kuraktır.- -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır. -Sevgisiz bir hayat zay olmuştur.- Şükür ki biz de aşık olduk, aşkta şifa bulduk. Yalnızlığı kendi kendiyle baş başa koyduk. Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne. Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.) . Bu arada, -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.- . Neyse, Daha sonraları medeni durum, Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi. Şimdi sevmek zamanı, -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı: Ey aşk...! Bir mucize gerçekleştir şimdi Şapkandan bir kumru havalansın. Bana öyle büyük ki bu kalp, Gelsin yüreğime yuvalansın. . -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.- Zira, -Yüreği, insanın bahçesidir. Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.- A ş k !... -Güneş de sanıyor ki bir tek o yanıyor.- 12. Öyle bir şehirdir ki aşk, Alevden daha sıcak, nefesten daha yumuşak. Öyle bir düştür ki aşk, Yüzyıl uyanmak istemiyiz bu düşten, bir kere uyursak. (Yani aşk bilinç kaybıdır.) . -Aşktan daha anlamlı bir şey yok, Her şey aşktan, her şeye değer aşk.- . -Aşık olmak için öyle çok sebep var ki; Mesela, dalından düşen bir gül yaprağı beni sev diyor. Gönül bahçesi hariç, tüm bahçelerin gülü solar, Rüzgar gibi seyyah olma, bir insanın gönlüne gir diyor.- . -Ben nasıl ölünürü bilmiyorum, Ama nasıl aşık olunuru biliyorum. İçim aşka dair heves ve arzu dolu, Kalp çarpıntısı yapan düşler kuruyorum. Ben nasıl ölünürü bilmiyorum, Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.- Ve hatta, Aşkın kulu-kölesi, tiryakisi oldum, Aşk nedir, nerde bulurum diye Pirime sordum. Dedi: -Aşk görebilene her yerdedir. -İhtiyacı yoktur hiçbir tarife de. -Tüm canlıların ortak kullandığı bir dildir. -İkametgahı kalp, sembolü güldür. -Allah’ın, yarattıklarına bahşettiği en büyük ödüldür. . Aşk aradım ben de her fırsatta, duramadım. Çöl sıcağında yüzme değen kar tanesi gibiydi, Aşktan daha güzel bir şey bulamadım. Aşk, herkesin bildiği sır, Bazen gerçek bazen yalan, Bazen bir asır, bazen bir an. . -Herkesin yüreğinde, Uyandırılmayı bekleyen bir aşk yatar.- -Gerçekse, aşk bir nimettir.- . Aşık, aklı kalbine teslim olmuş kişidir. Yani, -Aşk, zincirsiz tutsaklıktır.- . Asıl olan aşktır, Sözle tarif edilmez. Tarifsiz bir tattır, Azıyla yetinilmez. . -Aşk, Tüm canlıların ortak kullandığı bir lisanın adıdır.- -Aşk, karnı hep aç bir kedidir. . Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır. -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.- . -Aşk, sakin bir tanışma değil, Şiddetli bir çarpışma halidir.- -İnsanın kendi kendine çözemediği tek problemdir.- . -İnsanı dünyanın en güçlü mıknatısı gibi çeker.- Okuduğunuz şiirin her mısrasında, sevdiğiniz size göz kırpar. Nefesinizi tutsanız, taklacı güvercine dönen kalbiniz yanardağ gibi patlar, Ne eve, ne sokağa, ne de koca kente sığamazsınız. Kılcal damarlarınıza kadar, mola vermeksizin onu düşünmekten uyku girmez gözünüze, günlerce uyuyamazsınız. (Zaten, -Aşıkken uyumak haramdır, uyuyan da haindir. -) . -İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince. İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder, içinden aşk çıkınca.- . Aşk insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür. Aslında, -Aşk bir ölüm halidir.- -Ne zaman ki aşk biter, İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.- Ya da, -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.- . -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir, ve sadece gönül gözüyle izlenir.- Dolayısıyla, -Aşkın dili gözcedir.- Ve -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.- . Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.- Gerçi, -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama, Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-) Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz, Yine de dağlara hiç baş eğmedik. Kana kana içip yaşarken öldüğümüz, Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik. Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik, Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz, İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik. . Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik. Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik. Ve Güzeldir yardan gelen, Ondan gayrı ne varsa haram olsun Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm, Ondan gelirse belâm olsun dedik. . Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz. -Aşk; su arayan ateştir.- Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir. . Ve -Aşk, İçi ateş dışı buz, Girer yanarsın, çıkar donarsın. Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.- . -Aşk bir denizdir, batmadan yürüyebilene aşk olsun...!- . Ve yine -Aşk, Defter arasında bir tutam gül kokusu.- Ve -Aşk on üçüncü ay, beşinci mevsimdir.- . Çooook büyüksün aşk...! . Ya olmasaydın, Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere? . Gün yanıyor, gece sular altında, Bana öyle güzel bakma...! Taşa donerim sevmezsem, Allahım, Aşsız bırak ama, Ne olur beni aşksız bırakma...! 13. -Biz, suyla yanıp ateşle sönenlerdeniz. Pervane misali, ölünceye dek sevdiğimizin etrafında dönenlerdeniz.- -Boyun bükmüş papatyalara kıyamadığımızdan, Sevilip sevilmediğimizi hiç öğrenemedik, hüznümüz ondan.- . -Aşk akıl işi değildir.- -Aşkta pazarlık edilmez, Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.- -Durup dinlenmeden yenilenir, Her demdir aşk. Her şeyin üstünde, Elbette bir erdemdir aşk.- -Makul bir kıskançlık, aşkın en temel şartıdır.- . -Seven ne boya, ne soya bakar.- -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.- . Kimileri, diriler şöyle dursun deyip, Çiçekleri bile ölülere alırken. -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.- -Acaba kaç yaşındadır seni seviyorum demek?- . Yaşanmışlıklar ve kör yıllar, Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir. Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz, Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir. . -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere. Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.- -Zira gönül bahçesine baharı getiren de, götüren de yârdır.- . Parantez içi (Haydi...! Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar. -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir. Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-) . -85 yaşındaki kadın kocasına sordu: Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun? Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı: Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?- . Eyy yaşadığı şehri şiir kılanım, Gülüşüne serçeler konanım. Benim senden başka şiirim mi var ki...! . -Sevmek, ne mucizevi bir kelime, Sevenlere selam olsun, doğumdan ölüme.- Bazı yaralar kansızdır... Kaderin ayakları altında ezilenlerin. Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin. Bazı duygular vatansızdır... Sevda, sadakat, hasret Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...! . Ölene kadar seni seveceğim diye yola çıkanlar, Göz açıp kapayıncaya kadar yoldan çıktılar. Aşk bizim neyimize kalk gidelim gönül, ne kadar az sadakat var...! . Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli. . Fakat ben kirlettim; Bütün hata benim, Önce gözlerine iman ettim, Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim. Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam. Kıymet bilmez başka biri uğruna, Bataklıkta çırpına çırpına tükettim. . Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin. Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin. Oysa, -Birazcık sadakat, Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.- -Tek bir kavuşmanın sevinci, Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.- -Ağaçlardan da mı öğrenmedin? Bir adımlık hasreti, Bir ömürlük sadakati.- . Yani..., -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur. -Kansızdır sevda kesisi, el sürülerek iyileşmez.- Anladım ki, -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.- . Eyy aşk, Azıcık dur, yetişemiyorum...! Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme, Gözyaşlarımdan öp beni. . Aşık oldum, dünyaya vuruldum. Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım. . Sonuçta AŞK İŞTE...! Sadece bir yanılsamadan ibaret. . Gün olur yalan, gün olur hakikat sanıyor insan. Gün olur küller içinde, gün olur güller içinde kalıyor insan. Aşk işte...! Neylersin...! Aşktan başka, bizim diyebileceğimiz neyimiz var şu dünyada? -Şu masmavi gökyüzü bizim Güneş bizim, ay bizim, yıldızlar bizim Kapkara yeryüzünde bu kavga niye? 14. -Büyüdükçe Kirlendik, Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.- -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.- -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri rmümkündür.- . Gerçekte biz, Darağacında simsiyah gölgeydik. İndirdik masmavi göğü yere, Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları Ama’ya gökkuşağı önerdik, Kara kara insanlara rengarenk güller verdik. Oysa güneşin saçları sarı sarı, -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.- (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.) . -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek Çünkü gelişmek değildir büyümek.- Ve Her çocuk zamanla adam olur. Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek, Sadece reçel yanaklar kaybolur. Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-) . Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük. Parantez içi (İlk cinayetimiz.) Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti. Yer açtıkça günahlarımıza, İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti. Şimdi alacakaranlık kuşağı, Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti. . Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar. Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar. Serçe olursun kanatlarını kırarlar. Ah şu insanlar...! Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar. Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...! 15. Sabır, erdem, adalet. Vefa, vicdan, merhamet. Sevgi, sadakat, samimiyet. İşte sermayem, işte onurum, İşte şerefim, işte şöhretim, işte servetim. . Benim maksadım, Para-pul, makam-mevki sahibi olmak değil, Her türlü kirlenme arasında insan kalmak. . Toplumlar adaletsiz, sevgisiz, duyarsız, çürümüş ve kirli bir atmosferin boyunduruğu altında. . Doğanın yanında, insanın insandan bıkması da, Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da, İnsanın insana çok uzak olması da, Çağımızın en büyük sorunu. -İnsanın, insanla konuşmadığı, Arı kovanı gibi kentlerde, ayrık otu gibi yaşadığı bir çağdayız.- Kimsesizliğiyle baş başa kalmış, kılavuzu yalnızlık olan hayatlar, Sürgündeymişçesine kendi yurtlarında gurbeti yaşıyor. Kalabalıklaştıkça kentler, insan insana yabancılaşıyor. . (Ey insanoğlu…! Güneş yüzüne değil, yüreğine vursun ki İçindeki buzullar erisin.) . İnsan zor bir ülke, adeta duvar insan insana, Hangi ara kaybettik, nerede gülen yüzlerimiz? Menfaat çağındayız kusurların fazilet gibi gösterildiği, nasıl bu hale düştük biz? Ağlama demeyin insanlara, dünyanın arınmaya çok ihtiyacı var. Gerçi bozulan dünya değil, aslında kalplerimiz. . Bunca kirlenme arasında, Erdemli bir insan olarak kalmak zor. Hamuru bozulmuş, Zehirli bir sarmaşık gibi insanoğlu, İnsan, insana hasret yaşıyor. . Son zamanlarda; Utanır olduk insanlığımızdan, Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki, Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak. . Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti, Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın. Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik, Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu. Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu. (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.) -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.- Çünkü, Küçük insanlar, küçük şeyleri büyütür. Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir. Oysa, -Ego yönetimi bir sanattır.- Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız, Sonunuz ya duvar ya uçurumdur. -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık. Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını, İyi insan olmak için cebin değil, Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.- . Ancak, Kötüler iyi görünmede ustalaştı. Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi. İyileri kötü, kötüleri iyi, Delileri dahi, dahileri deli gibi gören, Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik. -Ki bir yerde kötülük yaygınsa, Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.- . Aç parantez (İyilik arttıkça kötülük azalır. Ancak, Ne iyilik, ne kötülük umurunda, Çağımız imaj çağı, -İnsan insana, hep kendini beğendirmek arzusunda, Ömür tüketiyor aynanın karşısında.- Maskeli bir yaşam sürdürüyor, Ve çok büyük bir uçurum var dışarıya göstermeye çalıştığı imajla, arkasındaki gerçeklik arasında.) ‘Eskidi at, yenisini al kültürü’ ilişkilere egemen olmaya başladı. -İnsan insana bir nesne gibi bakıyor.- Bırakınız doğayı, diğer canlıları... İnsanlar bile kullanıp atmalık. Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan. Bir sanayi ürünü muamelesi çekiliyor insana. Error verirse format atılacak hard disk, Canın isteyince açılacak cep uygulaması, Okuyunca kenara koyulacak kitap, Merdiven basamağı, Araştırma projesinde denek, Satranç tahtasında piyon, Ya kurşun asker, ya kukla... Beyinler kopya, kalpler kopya. . İnsanlar standartlaştı, Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü, Zihinler sömürge, işgal altında. Zihinsel enfeksiyon dorukta. Beyinlerimize işlenen mitlerden arınmak, takılan çiplerden kurtulmak mümkün değil. Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor. Her şeyin başı itaat, sorgulamak sizin ne haddinize, ne düşerse bahtınıza deniyor. (Nelere köle ettiler bizi nelere, hiç düşündünüz mü?) . Oysa, -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!- Onlar ne yaptı? Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı. . -Ağaçların bile serçeleri var, rüzgarları var, yağmurları var. Bizimse hayallerimizi dahi elimizden aldılar, her şeyimizi çaldılar.- . Her şey olabiliyor insanın olduğu yerde. Mesela ben, deva diye sunuldum her derde: Ateşe attılar kül oldum, toprağa ektiler gül oldum, pazarda sattılar kul oldum. . Çaresizlik, hayal kırıklığı, insan yerine konmama, Tutunabilecek bir dal bulamama, İnsanları içten içe çürütüyor. . Aç parantez( Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.) . -İnsanlar mal değil, -İnsanlar baston değil.- -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.- -Kalabalığın değil, kalbinin gösterdiği yola gitmeli.- Çünkü zihnimizi ele geçirebilirler ama kalbimizi asla. Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız Üzerimize konan sinekler bile, Ya kahrından, ya utancından ölür oldu. . Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz. İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık. İnsanlık insanı tanımak zorundadır. Mesela ben insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum. Ancak anladım ki, İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar. Her yer insan, ancak insaniyet kayıp. . Böyle giderse, bir yıkım ve çürümüşlük içindeki insanlık kayboluşun eşiğinde demektir. Eyy İnsan…! Çürüyen zeytinin bile çekirdeği var, sen ölürken ne bırakacaksın? . Tekrar aç parantez (Her şey kötüye gidiyor insanoğlu sevgisizleştikçe. Ve beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı. Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum. -Bıktım usandım, Önden kucaklayan, Arkadan bıçaklayan, Dost görünümlü iki yüzlülerden.- -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu, Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-) . -Yeryüzü çok kirli, göğe bakmak istiyor insan.- . Esasen, -Hayat susunca, dünyaya küsünce, İnsanın saklanıp sığınabileceği bir yeri olmalı, Ki nefes alabilsin, huzur bulabilsin, kendiyle baş başa kalabilsin.- -İnsan, bazen akşam güneşi gibi kaybolup gitmek istiyor.- Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya, antidepresansız yaşamak için uygun bir yer değil.- İnsan ne kadar sevebilir ki. . (Meğer masala kanan bir çocuk gibi kanmışım dünyaya. Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, Bu yaşama işini beceremiyorum çamura bulanarak. Kendimi sihirbaz şapkasına sıkışıp kalmış tavşan gibi hissediyorum.) Sanal Alem ve Maddeci Toplum İnsanlar zenginleştikçe, ruhları fakirleşiyor. 16. Gerçekle yapayın savaşı başladı, Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü. . Sanal alemde yaşayan, En büyük silahın para olduğu, Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz. Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor. Biz teknolojiyi değil, teknoloji bizi kullanıyor. . Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu. Çünkü, -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.- . -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız. Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake. Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok. . Aç parantez (-Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-) . -Herkes birbirine akıl vere vere, Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.- . Parantez içi (Aklı gelgitlilerden değil, Zihni parazitlilerden korkmak gerek.) Çocuklarımızı, telefon ışığıyla aydınlanan yorgan altı küçücük bir dünyaya hapsettik. Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası. İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı. Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı, Cep cebe iletişim her yeri sardı. Oysa biz; -Cam cama değil, can cana, Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.- -Muhabbetin makbulü, cam cama olanı değil, yan yana olanıdır.- . Bir kalbimizin olduğunu unuttuk, Duyguların önemi yok artık, -Maddiyatın veremeyeceği insani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.- . Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik. -Bazılarında, bir çay kaşığını dolduracak kadar bile vicdan yok, merhamet yok.- Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk. . Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-) . Başarı ya da başarısızlık, Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu. Madde egemen bir toplum düzenine geçtik. Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor. -İnsanoğlu, maalesef, onur, şeref, merhamet, vicdan gibi manevi kayıplarından ziyade, en çok maddi kayıplarına üzülüyor.- . Halbuki önemli olan, -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında, İnsan olmayı başardım diyebilmektir.- -İnsan olmayı eline yüzüne değil, özüne bulaştıracaksın.- . Dolayısıyla son zamanların sorusu şu; Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin, İnsan olmayı becerebildin mi peki? Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız. Gözlerimiz görse de, kalplerimiz görme engelli. . Parantez içi (Vitamin eksikliği diyoruz vitamin alıyoruz. Ya insani değer eksikliklerimiz için ne yapıyoruz? Mesela, bende tevazu, hoşgörü, empati eksikliği var deyip çare arayan var mı? Merhamet eksikliği var, neden ben vicdanlı birisi değilim diye doktora giden var mı? Hiç doktor kapısı çaldınız mı, neden aşırı kibirliyim diye?) . Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik. (Laf aramızda, -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-) Oysa, -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.- -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez. Yürekle, vicdanla ölçülür.- . Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş. . Herseye rağmen siz iyi insan olun, Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize, Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye. . -Dilinizi susturabilirler, ya zihniniz ne olacak?- . -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın. Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.- -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.- . Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir. (Mesela ben: Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum sımsıcak bir kalp yeter bana.) Şişko Dünyayı Zulüm Tarlasına Çevirdik 17. -Buca zulme bunca acıya bunca haksızlığa, bunca hukuksuzluğa katlanmak için Keşke bir mamut ya da dinozor olarak dünyaya gelseydim.- . -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.- -Acılar koyulaştıkça, çayın demi de koyulaşır.- -Biriken acıların ağırlığı, bu dünyayı batıracak bir gün.- . -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.- . Ölüm her yerde kol geziyor. Ne büyük vahşet, ölecek olanı öldürmek. Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni? . Oysa çocukken, Savaşın başına barış ören, Tüm mermileri çiçeğe çeviren, Düşmana kurşun yerine gül veren neferlerim vardı benim. En güzel ben yenilirdim, Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim va
Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir
Okuyacaklarıma Ekle
83
1.354