Olanı inkâr ettikçe, olmayanın pençesine düşerdi insan, boşluğu doldurmak için hep birden üşüşen zorlantıların, fantazilerin ve dehşetlerin pençesine düşerdi
Kadm adama inandı ve inandığını öfkeyle inkârdan gelmeyi seçti. "Ne olmuş yani? Belki başından beri de öyleydi, rüyalardan ibaretti her şey! Ne olursa olsun, her şey yolunda. Olacağı olmayan bir şeyi oldurabileceğini sanmıyorsun herhalde? Ne sanıyorsun ki sen kendini! Dünyada hiçbir şey sebepsiz yere olmaz, olacağı yoksa hiçbir şey olmaz. Hem de asla! Bunun adına ister gerçek de, ister rüya, ne fark eder ki? Hepsi aynı kapıya çıkıyor - değil mi?"
Bana yalnızca içinde yaşadığım toplumu ve kendimi değil, -şimdi bir an için- feminizmin kendisini de eleştirme gücünü veren de yine feminizm oldu. "Ya kitap ya bebek" mitosu yalnızca kadın düşmanı değil, aynı zamanda feminist bir takıntı da olabilir. En çok saygı duyduğum kadınlardan, kadın dayanışması ve umudu açısından güvendiğim yayınları yazan bazıları, heteroseksüellik heteroseksizmle aynı şeymiş gibi "heteroseksüel bir kadının feminist olmasının fiilen imkansız" olduğunu ve lezbiyen, çocuksuz, Siyah ya da Yerli Amerikalı kadınlarınki gibi bir toplumsal marjinalliğin feministi oluşturmada "zorunlu göründüğünü" iddia etmeye devam ediyorlar. Bu yargıları kendime uygularken, bu noktada yazan bir kadın olarak bir şeyler yapabilmek için feminist olmam gerektiğine inanmış biri olarak, kendimi bir kez daha dışlanmış hissediyorum, sanki yokmuş gibi.
Bana gelince: Üç çocuk doğurup yaklaşık yirmi kitap yazarak (Tanrı'ya şükür tersi olmadı) "ya kitap ya bebek" kuralına alenen karşı çıktım. Irk, sınıf, para ve sağlığın getirdiği