• SARIYER BELEDİYESİ FAKİR BAYKURT ÖYKÜ YARIŞMASI ‘NA İŞTİRAK EDECEK OLAN YARIŞMACILARA 23.000 LİRALIK PARA ÖDÜLÜ DAĞITILACAK.(SON KATILIM TARİHİ.19 NİSAN 2019)…

    ’HERKESİN BİR ÖYKÜSÜ VARDIR’ AMAÇ: ”Herkesin bir öyküsü vardır” sloganı ve edebiyatın bütünleştirici etkisi ile halkımızın okuma yazmaya olan ilgisini artırmak amacıyla “Sarıyer Belediyesi Fakir Baykurt Öykü Yarışması” düzenlenmiştir.

    YARIŞMAYA KATILMA ŞARTLARI;

    1-1. Kategori: Ortaokul (10-14 yaş) Adaylar yarışmaya sadece bir öyküyle katılabilirler.

    2. Kategori: Lise (15-19 yaş) Adaylar yarışmaya sadece bir öyküyle katılabilirler.

    3. Kategori: Yetişkinler Kategorisi 1 (Ortaokul - Lise öğrencisi olmayan, 18 yaş üzeri ve bugüne kadar öykü kitabı yayımlanmamış olanlar) Adaylar yarışmaya sadece bir öyküyle katılabilirler.

    4. Kategori: Yetişkinler Kategorisi 2 (01.01.2018 – 19.04.2019) tarihleri arasında yayımlanmış olanbir öykü kitabıyla katılabilirler) .

    2- Yarışmacı bir A4 kâğıdını aşmayan özgeçmişini, nüfus cüzdanı fotokopisini ve bir adet fotoğrafını küçük zarfa konularak teslim edecektir. Küçük zarfın içinde bulunan özgeçmişe adayın yaşı, açık adresi, telefon numaraları ve e-posta adresi mutlaka yazılmalıdır. Küçük zarfın üzerine sadece yarışma kategorisi yazılacaktır. Adresi ya da yaş gurubu belirlenemeyen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır. Öykülerde, öykü yazarının kimliğini belirten hiçbir bilgi bulunmayacaktır.

    3- Yarışmaya katılacak öyküler ve özgeçmiş; 12 punto ile Times New Roman karakterinde, hem kâğıt, hem de CD’ye kaydedilmiş biçimde hazırlanacaktır. Özgeçmiş, bir adet vesikalık fotoğraf ile küçük bir zarf içine konulacak olup küçük zarfın üzerinde sadece yarışma kategorisi belirtilecektir. Öyküler (5 nüsha olarak), küçük zarf ve CD büyük zarfın içine konularak tek zarf halinde teslim edilecektir.

    4- Öykü konusu serbesttir.

    5- Öykülerin uzunluğu 1,5 satır aralığıyla 5 (A 4) sayfasını geçmeyecek boyutta olacaktır.

    6- 4. Kategoride (yarışmaya öykü kitabı ile) katılacak olan yarışmacılar 5 adet öykü kitabı ile yarışmaya başvuracaktır. 5 adet öykü kitabı, 1 A4 kağıdını aşmayan özgeçmişi, nüfus cüzdan fotokopisiyle birlikte büyük zarfta gönderilecektir.

    7- Önceki yıllarda düzenlenmiş öykü yarışmalarımızda eserleri dereceye girenler bu yıl yapılacak öykü yarışmasına aynı kategoride katılamaz.

    8- Yarışmaya gönderilen öyküler ve öykü kitapları iade edilmeyecektir.

    9- Birden fazla kişi tarafından yazılmış ortaklaşa öyküler yarışmaya kabul edilmez.

    10- Öyküler Sarıyer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü-Pınar Mahallesi, Günyüzü Caddesi, No.2 Maslak-Sarıyer-İstanbul adresine elden, APS, Kargo ve kurye ile gönderilebilir.

    11- Sarıyer Belediyesi yarışmada ödül kazanan eserleri yayınlama hakkına sahiptir.

    12- Yarışmada üç kategoride ilk üçe giren öykülere ödül verilecektir. Ayrıca ilk üç kategoride mansiyon ödülü verilecektir.

    13- Dördüncü kategoride Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü “ verilecektir.

    14- Yarışmaya gönderilen öykülerin bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığı, alıntı, kopya ya da başkasına ait olduğunun tespit edilmesi durumunda söz konusu öyküler yarışma dışı bırakılacak olup hukuki sorumluluğu da yarışmacıya ait olacaktır.

    15- Yarışmaya son başvuru tarihi 19 Nisan 2019.

    16- Yarışma sonuçları 09 Eylül 2019 tarihinde açıklanacaktır. Kazanan öykülerin sahipleri http://www.sariyer.bel.tr sitesinde yayınlanacaktır.

    17- Ödül töreni tarihi daha sonra ilan edilecektir. 18- Yarışmaya öykü gönderen yarışmacılar bu şartnameyi kabul etmiş sayılır.

    SEÇİCİ KURUL ÜYELERİ;

    1. ve 2. Kategori Seçici Kurul Üyeleri: İbrahim Balcı (Yazar) Cafer Hergünsel (Yazar) Tuncay Dağlı (Yazar) Bilge Karaduman (Yazar) Murat Gürbüz (Edebiyat Öğretmeni)

    3. ve 4. Kategori Seçici Kurul Üyeleri: Zeynep Oral (Yazar) Ayşegül Tözeren (Yazar) Halil Genç (Yazar) Özcan Karabulut (Yazar).

    ÖDÜLLER;
    Yarışmada dereceye girecek öykü sahiplerine şu ödüller verilecektir:
    1.KATEGORİ BİRİNCİYE: 1500 TL İKİNCİYE: 1000 TL ÜÇÜNCÜYE: 750 TL MANSİYON: 500 TL
    2.KATEGORİ BİRİNCİYE: 2000 TL İKİNCİYE: 1000 TL ÜÇÜNCÜYE: 750 TL MANSİYON: 500 TL
    3.KATEGORİ BİRİNCİYE: 5000 TL İKİNCİYE: 3000 TL ÜÇÜNCÜYE: 2000 TL MANSİYON: 1000 TL
    4. KATEGORİ Fakir BAYKURT Öykü Kitabı Ödülü: 5000 TL.

    SONUÇLARIN İLANI: 09 Eylül 2019.

    İLETİŞİM;
    Çağrı Merkezi: 444 1 722/ Özcan Aydın Dahili:3313 E- Posta: kulturvesosyalisler@sariyer.bel.tr Web: http://www.sariyer.bel.tr
  • 1. Ara sıra elimi havada asılı ışık parçacıklarına uzatırdım, ama parmaklarım hiçbir şeye dokunamazdı. (Syf. 43)

    2. ... ve bende kendimi kitaplara veriyordum. Gözlerim kapalı, tanıdık bir kitaba dokunuyor ve kokusunu derin derin içime çekiyordum. Bu beni mutlu etmeye yetiyordu. (Syf. 44)

    3. Sadece ölüler sonsuza dek on yedi yaşında kalıyordu. (Syf. 53)

    4. Geçen yıl hep yanımda olduğun için sana gönül borcum var. (Syf. 62)

    5. Yalnızlığı kimse o kadar sevmez. Sadece arkadaş edinmek için çaba harcamıyorum. Sonu hayal kırıklığı oluyor. (Syf. 72)

    6. Bir beyefendi, istediğini değil, gerekeni yapan kişidir. (Syf. 77)

    7. Herkes kendi çapında mutlu görünüyordu. Gerçekten mutlu muydular, yoksa sadece bu izlenimi mi veriyorlardı bilemiyordum. Ama bir şey varsa, eylül sonunun bu güzel ikindisinde herkes mutlu gözüküyordu. İçimi tanıdık olmayan bir yalnızlık duygusu kapladı, çünkü bu görüntünün dışındaki tek kişi benmişim gibi hissediyordum. (Syf. 107)

    8. Eğer içinde bir yara açtıysam, bu sadece senin değil, benim de yaramdır. (Syf. 115)

    9. Yeni insanlarla karşılaşmaktan ve yeni duygular yaşamaktan korkuyorum. (Syf. 211)

    10. Ben lanet olası devrime inanmıyorum. Sadece aşka inanacağım!

    11. İnsanlar ölünce arkalarında garip ve minik anılar bırakıyor. (Syf. 256)

    12. İnsan sıfırdan başlayınca, öğrenecek çok şey oluyor.

    13. Kuşlar ve tavşanlar iyi. Hoşça kal. (Syf. 302)

    14. İçimde bir yerlerde, onun için ayırdığım geniş, açık, dokunulmamış bölge hâlâ sadece ona aitti. (Syf. 343)

    15. Kizuki'nin ölümünden bir şey öğrenmiştim ve bunu hayatımın bir parçası, bir felsefe haline getirmiştim: "Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır." (Syf. 349)

    16. Naoko'nun ölümünden öğrendiğim şey ise şuydu: Hiçbir gerçek, bir sevdiğimizi kaybettiğimiz zaman duyduğumuz kederi gideremez. Hiçbir gerçek, hiçbir samimiyet, hiçbir güç, hiçbir nezaket bu acıyı geçiremiyor. Tek yapabileceğimiz şey üzüntüyü sonuna dek yaşamak ve sonunda bundan bir şey öğrenmek. (Syf. 349)

    17. Zaman zaman kendimi bir müze bekçisi olarak görüyorum, kimsenin uğramadığı devasa boş bir müze bu; ve bu müzeye kimse için değil, sadece kendim için bekçilik ediyorum. (Syf. 353)

    https://www.soylentidergi.com/...n-sarkisi-alintilar/
  • İlginçtir ki, Şili askeri cuntasının iktidarı aldığı 11 eylül 1973'ten sonra ilaç ithali ve ilaç tüketimine değilde halk hareketine dayalı bir Şili tıbbının en açıksözlü yandaşı olan birçok kişi ilk bir hafta içinde katledildi.
  • Merhaba arkadaşlar. Bugün sizler ile 2008 yılında okumuş olduğum, Steve Coll’e Pulitzer ödülü kazandıran kitabı, Hayalet Savaşları’nı (Ghost Wars) incelemek istiyorum. Zaman zaman okumuş olduğum ve ben de güzel izlenimler, deneyimler bırakan değerli kitaplara incelemeler yazıyorum ve “Hayalet Savaşları” da bunlardan birisidir diyebilirim. Bu kitabın tümü, açık veya gizli belge ve söyleşilere dayanmaktadır. Okumuş olduğum ve önümde duran bu kitap, Amerika ve onun haber alma teşkilatı CIA’nin, 27 Nisan 1979 tarihinde Afganistan’da başlayan Sovyet İşgali sonrasında, 10 Eylül 2001’e kadar yürütmüş oldukları gizli faaliyetlerini ve rollerini ele almaktadır. Ayrıca gelişen bu süreçte, 1998 yılında kurulan ve yeni dünya düzeninde tüm dünyada insanlara terör saldırılarıyla korku salacak olan El-Kaide terör örgütü ile Bin Ladin’in Afganistan’da kimler tarafından, nasıl yaratıldıklarının “gizli tarihi”ni ele alınmaktadır.

    Ülkemizde Truva Yayınları tarafından basılan ve satışa sunulan Hayalet Savaşları kitabında dolu dolu ele alacağınız 664 sayfa içerik asla aldatıcı bilgiler ile süslenmemiştir. Aslına bakacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahil olması 9/11 olaylarından çok daha öncesine dayanmaktadır. Buraya, Afganistan’ın kızıl çorak topraklarına gelene kadar darbe üstüne darbe ya da hamle üstüne hamle (blow by blow) yapmıştır diyebiliriz. Bir gün, sabahın erken saatlerinde aniden New York ve Washington semalarında beliren uçakların, ülkenin önem arz eden yapılarını hedef almasıyla birlikte tüm dünyada hayat sanki resmen durmuş gibiydi. O gün ve o gün sonrasında medyanın ekranlarda sansürsüz yayınladığı bu algı propagandasını şahsen hiç unutmayacağım. Aslına bakacak olursak, ABD’nin merkezini sarsacak bu denli sansasyonel bir saldırıyı yürüten düşmanın 11.925 km ötede bir ülkeden gelebileceğini o güne kadar hiç kimse kestiremezdi.

    Steve Coll, bu kitabı ile biz okurlar için son derece usta bir şekilde Usame bin Ladin'in izini sürmekte ve Hollywood tarzı CIA operasyonlarını arayan okuyucu kitlesini içine çekecek detayların (operasyonların ve yaşanmışlıkların) kapısını aralamaktadır. Takvimler 4 Kasım 1979’u gösterirken, tüm dünyada insanlar, İran Amerikan konsolosluğunda yaşanan rehine krizine odaklanmış ve "Burada Öleceğiz" diye seslenen diplomatların akıbetlerini solukları tutulmuş bir şekilde takip etmekteydiler. Birçok Amerikalı, Tahran büyükelçiliğinde hapsedilen Amerikalılara odaklanırken, Coll aynı zamanda ortaya çıkan eşit derecede önemli bir olaya dikkat çekmekteydi. İlginçtir ki aşırı radikal Pakistanlı öğrenciler, anti-Amerikancılığın gelişmekte olan dalgasına kapıldıkları bu zamanda, Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin başşehri olan İslâmâbâd büyükelçiliği dışında eşzamanlı bir isyan başlattılar. Yaşanmakta olan bu protesto ve gerginliğin ufak hareketliliği, yerini kısa bir süre sonra ortaya çıkan, güvenlik çitlerini yırtarak aşacak olan silahlı öğrencilerin eylemine bırakacaktı. Ortaya çıkan bu öğrenciler, elçilik koruması olan ABD Deniz Muhafızları'nı alt ettiler ve elçilik ofislerinin iç mahallerine kadar ilerlediler. Diplomatik personelin Pakistan polisine acil durum bildirisi sonrasında, elçilik çalışanları prosedür gereği önem arz eden tüm yazışmaları, belgeleri yakmaya başladılar ve daha sonra hepsi güvenlik için yapılmış olan "acil durum odasına" çekildiler ve burada yerel polis güçlerinin gelmesini beklemeye koyuldular. Aslında burada bir umut beklemelerine rağmen, polis kuvvetleri elçilik binasında yaşanan olayları bastırmaya gelmedi. İsyancılar, zamanında 20 milyon dolar harcanarak yapılmış olan elçilik yerleşkelerinin neredeyse diğer tüm bölümlerini yakıp yıktılar. Hadisenin yaşandığı o gecenin ilerleyen saatlerinde, bir CIA ajanı diğer sağ kalan elçilik personelini güvenli bölgeye götürmek için yıkık elçilik binasından dışarı çıkarak bir araç çalmak zorunda kaldı. Nedendir bilinmez ama bu aptalca politikanın devamı olarak, Washington’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hodding Carter gazetecilere, “Alınan raporlara göre elçilikteki tüm personel Pakistan ordusu askerleri sayesinde kurtarılmıştır” (S. 43) diyecektir. Yaşanan bu elim hadisenin Amerikan diplomatik tarihin en yüksek can kaybına yol açmış olduğunu ifade edecek ve birçok Amerika’n vatandaşının yaşamını kurtardığı için Pakistanlı yetkililere tebrik üstüne tebrik sunacak ve teşekkür edecektir.

    Steve Coll, bizleri kitabı ile Sovyet komünist Afganistan işgalini baltalamak adına, eski bir CIA şefi olan William Casey’nin gizli bir operasyonuna götürüyor. Bu operasyon Amerika'nın yürütmekte olduğu dünya hâkimiyetinin bir başka ayağı olarak başlayan ve Sovyetlerin Kafkaslarda genişlemesini engellemeyi amaçlayan bir programdı. Bu yakın tarihte yürütülen operasyonda, yerel Afgan isyancılarına ve güçlerine CIA tarafından yüzlerce milyon dolarlık silah ile birlikte para yardımı da yapıldı. Tüm bunlar, Casey'nin “Sovyetler Birliği'ne karşı savaşı sürdürmek” konusundaki değişmez planıydı ve her ne olursa olsun bu plan amacına ulaşmalıydı. Bu plan, Sovyetlerin 1988'de Afganistan'dan çekilmesiyle başarılı oldu, ama aslında hesapta olmayan bir şeyi daha beraberinde getirdi! Bu savaş sonrasında ABD tarafından yapılan yardımlarından geriye kalan binlerce tehlikeli silah karaborsada serbestçe dolaşmaktaydı ve zafer sarhoşluğu sonrası yeniden yapılanma, kalkınma planı olmayan isyancılar Afgan hükümetini ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklediler. Bu yaşananlar size tanıdık geliyor mu? (Günümüz Irak ve Suriye’si!) :))

    Taliban ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Afganistan'ın CIA'nin komuta merkezi, Beyaz Saray ve Langley'de bulunan ABD'li yetkililer, dikkatlerini kolayca tanımlanabilecekleri bir düşmana çevirmektense, tercihlerini diğer Rus hareket ve faaliyetlerine yönelttiler. Analistler, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunan İslami cihatçıların Amerika'ya ve günün birinde sivillere ulaşabileceği ihtimaline kör kaldılar. Kitapta bizleri bekleyen birkaç yüz sayfa, Afganistan'daki Taliban'ın 1989'dan Aralık 1997'ye kadar yükselişini okuyacağız.

    Bu kitabın ikinci bölümünde, biz okurlara Coll'ün yavaş, titiz ve teğet geçmeyen yazma tarzını, ABD’nin dünyaya karşı olan gerçeklerini yansıtır. Zaman zaman okuduğunu detaylar ya da yaşanmışlıklar bir okuyucuya ne kadar saçma gibi görünse de, aslında birebir tarihe kayıt geçmiş politik ve sansasyonel hadiselerdir. Kitapta Usame bin Ladin’nin kendisinden, onun ailesinden gelen muazzam zenginliğinden ve Amerika'ya karşı artan nefretinden söz edilmektedir. Bin Ladin birçok yönden Coll'ün kitabının temel taşını oluşturmaktadır. Okuyucular, Bin Ladin’in bu terör sapkınlığı sürecinin nasıl geliştiğini ve kendisinin dünyadaki en sofistike istihbarat topluluğunu nasıl yendiğini okuyacaklardır.

    1997'den 10 Eylül 2001'e kadar uzanan üçüncü bölüm ise adeta zirve tırmandıran bölümdür. 1990'larda Yemen’de yaşananlar, 12 Ekim 2000 tarihinde el-Kaide tarafından USS Cole savaş gemisine düzenlenen saldırı, El-Kaide'nin Beyaz Saray'a duyurmak istediği ayak sesleriydi. Coll, 1996'da, CIA tarafında Bin Ladin biriminin kurulmasını ve 11 Eylül'e kadar olan bu yükselişi etkileyici bir şekilde, detaylıca anlatıyor. ABD hükumeti bu konuda çok hızlı değilse de sonunda uyanıyor! CIA, İslami cihadın altyapısını kırmak niyetinde olsa da, Başkan Clinton'ın diğer başkanlara nazaran bu dış politikada çok da etkili ve ilgi olmadığını öğreniyoruz. Ayrıca Başkanın bu konuya olan yaklaşımı, CIA'nin bütçesini ve ulusal güvenlik önceliklerini de önemli ölçüde etkilemekteydi.

    CIA direktörü George Tenet, El-Kaide ve bin Ladin girişimlerine karşı verilen bu yeni öncelik ile Bin Ladin'i bulunduğu yerden operasyon ile almak için Clinton'ın güvenlik ekibine çok sayıda plan sunduysa da, ABD bu gibi fırsatların hepsini kaçırdı. Tenet'in sunmuş olduğu tüm planlar önemli güvenlik riskleri taşımaktaydı. CIA, tüm çabalarına rağmen deyim yerindeyse, Bin Laden'in “iç çemberine” asla giremedi ve Afgan ajanlarının kendileri ve ABD hükumetine karşı olan dürüstlüğünden şüphe duyar oldu. Bunların dışında, CIA hakkında yürütülen sıkı kongre incelemeleri, Bin Ladin'e karşı yürütülecek olan suikast planlarını ve paramiliter operasyonları engelledi. CIA, her fırsatta yaratıcılığıni ve seçeneklerini boğan yasal kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD, ulusal casusluk ve medeni haklar konusunda geniş çaplı bir tartışmaya girerken, 1990'ların sonlarından itibaren yaşanılanlardan alınan dersler, CIA’ye uygulanan yasal sınırlamaların işlerini yapmasını engellediğini ve 11 Eylül’ün gerçekleşmesine izin verdiğini gösteriyor.

    2001'in yaz aylarına girerken, ülkede ve dünyada neler olduğunu bilenler arasında CIA'deki korku durumu o kadar yüksekti ki, bazı memurlar istifa etmek ve bazı bilgiler ile kamuoyuna gitmek istedi. Çoğunlukta olan istihbarat çalışanları, El-Kaide'nin ABD'ye her an saldırmayı planladığını dile getiriyorlardı. Bu sadece bir an meselesiydi. 10 Eylül'de CIA’nin Başkanı, Başkan Bush'un günlük istihbarat toplantısında, Bin Ladin’in ABD’ye karşı kesin bir saldırı talimatı emri verdiği ve ABD’nin El-Kaide ile girişeceği gizli savaşın sonuçları görüşüldü.

    Steve Coll, temelde 9/11 komisyonlarının bulgularını birleştirmek, pekiştirmek adına kitabı burada sona erdirir. Kitap, CIA’nın tahrip gücü yüksek teknolojik silahlarla yenilgiye uğratmaya çalıştığı Sovyetleri, desteklediği yerel güçler ile yenerek şok etkisi bıraktığını anlatmaktadır. Bence burada, bu kitapta zor olan tek şey, okuyucunun sonuna kadar sabırlı davranabilmesidir. Steve Coll, okuru ile çıkmış olduğu bu yolculukta kendisine yardımcı olmak için kolaylık sağlamışsa da, tanımadığınız, bilmediğiniz birçok şey ve detay sizi belki sıkabilir. Ama Hayalet Savaşları kitabı, tarihte belli bir döneme ışık tutacak bir ders kitabı niteliğinde, bugünün derslerinde akademik olarak ele alınabilir. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 2000 yılında yetişkin nüfusun en zengin %1’lik bölümü dünyadaki zenginlerin %40’ına sahipken, en zengin %10’luk kısım dünyadaki toptan mal varlığının %85’ini elinde bulunduruyordu. Söz konusu nüfusun daha fakir olan yarısı küresel varlıkların sadece %1’ine  sahipti.

    Katar'da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve' dekinin 428 katıdır.

    Hayatta kalmak ve  kabul edilebilir bir yaşam sürmek için gerekenlerin gittikçe zor bulunur ve zor ulaşılır olması bunları tedarik edenler ile terkedilmiş muhtaçlar arasında gırtlak gırtlağa mücadeleye yol açacağından Rocard ve arkadaşları eşitsizlik uçurumunun derinleşmesinin başlıca kurbanının demokrasi olacağı konusunda bizi uyarıyor.

    Daily Telegraph’ın editör yardımcısı Jeremy Warner, “ABD'de en zengin %10’un ortalama geliri en fakir %10’unkinin şu anda 14 katıdır” itirafında bulunuyor ekliyor: “Artan gelir eşitsizliği sosyal açıdan istenmeyen bir durum olsa da eğer herkes zenginleşiyorsa sorun yaratmayabilir. Ancak ekonomik gelişmenin nimetleri zaten yüksek gelirli olan nispeten az sayıda kişiye gidiyorsa, ki esasen bugün olan da budur, bir sorun olacağı barizdir.

    ABD deki milyarderlerin sayısı 2007'ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerika'nın toplam varlığı 169 milyar dolardan bir buçuk trilyon dolara yükseldi. 2007'den sonra ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu: 2011'de ABD deki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1210’a çıktı ve bunların 2007 yılında  üç buçuk trilyon dolar olan toplam varlıkları 2010'da  dört buçuk trilyon dolara yükseldi.

    Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir.

    Günümüzde nüfusun en zengin %20’si üretilen malların %90’ını tüketirken en yoksul %20’lik kesimde bu oran %1’dir. Ayrıca dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor.

        Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor.

        1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırsları ile değil, büyük ölçüde sosyal çevreleri ile doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeri ile belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir. Büyük bir şirket avukatının oğlunun kendisini 40 yaşından önce ülkesinin en zengin%10’una dahil edebilecek bir maaş alma ihtimali, ara sıra iş bulabilen kıdemsiz bir çalışanın oğlununkinden 27 kat fazladır. Bunlardan ikincisinin ortalama bir gelir elde edebilme şansı bile sadece 8 de 1 dir.

    Kongre Bütçe Dairesi’nin yaptığı bir çalışma Amerikalıların en zengin %1’inin varlığının toplam 16,8 trilyon dolara ulaşarak nüfusun alttta kalan %90’ ınun toplamı varlığını 2 trilyon geride bıraktığını ortaya koymuştur.

    Dünya nüfusunun en fakir %10’u sık sık aç kalıyor. En zengin %10 ise ailelerinin geçmişinde herhangi bir açlık anı hatırlamıyor. En fakir %10 çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin %10 çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler. En fakir %10 neredeyse sürekli hiçbir sosyal güvenliğin ve işsizlik geliriinin olmadığı yerlerde yaşıyor, en zengin %10 ise işsizlik geliri ile yaşamaya çalıştıklarını hayal bile edilmiyor. En fakir %10 şehirde günlük işler bulabilirsen ya da kırsal alanlarda çiftçilik yaparken, en zengin %10’un aylık maaşı garanti altında. Bunların da üstünde, zenginlerin zengini olanlar varlıklarının ürettiği faiz dururken maaşla geçinmeye tenezzül bile etmiyor.

    Aynı zamanda, Steward Lansey, “Eşitsizlik: ekonomik sorunlarımızın esas nedeni” başlıklı son demecinde Stiglitz ve Dorling’in görüşlerini destekleyerek, zenginlerin daha da zenginleşerek topluma katkı sağladıkları yönündeki zorlama dogmanın hiçbir ahlaki tutarlılığı bulunmayan kısıtlı bir yalandan başka bir şey olmadığını belirtiyor.

    Son 30 yılda aldığımız temel ders toplumun en zengin üyelerinin pastadan gittikçe daha büyük pay almasına izin veren bir modelin önünde sonunda kendi kendini yok edeceğidir. Öyleyse görünüyor ki bu dersi almak için daha gidecek çok yolumuz var.

    The Spirit Level: Why More Equal Societies almost Always Do Better (Örnek Seviye: Daha Eşit Toplumlar Neden Her Zaman Daha İyi İşler) adlı aydınlatıcı çalışmanın yazarları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, Dorling’in kitabına ortaklaşa yazdıkları önsözde “nadir yeteneklerin topunun geri kalanına fayda sağladığı gerekçesiyle zenginlere astronomik maaşlar ve primler ödemenin haklı olduğu” inanışının düpedüz yalan olduğunu belirtiyor. Günahı boynumuza, itidalle ve nihayetinde, canımız pahasına yuttuğumuz bir yalan…

    Bireylere değer vermemizin nedenlerinden biri tümünün aynı olması değil, hepsinin farklı olmasıdır. Bence eğer bunu yapabilecek potansiyelleri varsa çocuklarımızın uzamasına, bazılarının uzayarak diğerlerini geçmesine izin vermeliyiz. Çünkü hem kişinin kendi çıkarı hem de bütün olarak toplumun menfaati için her bir vatandaşımızın potansiyelini tam olarak kullanabileceği bir toplum  yaratmalıyız.

    Thatcher tıpkı boylarımız gibi farklı yeteneklerimizin de doğuştan kaynaklandığını açıkça kabul ederek insanda kaderin hükmünü değiştirebilecek kudret olmadığını veya çok az olduğunu ima ediyor.

    Çoğumuz çoğu zaman isteyerek (bazen neşeyle, bazen isteksizce, sövüp sayarak veya öfkeden dişlerimizi gıcırdatarak) bize sunulana kucak açıyoruz ve hayat boyu görevimiz olan,  elimizden gelenin en iyisini yapmayı terk ediyoruz. Peki, yolumuzu değiştirmek için düşüncemizi; gerçeği değiştirmek içinse yolumuzu değiştirmek yeterli mi?

    İstekayı tutanın bilardo masasında canı nereye isterse gönderdiği bilardo topları değiliz; deyim yerindeyse, özgür olmak için yaratılmışız ve seçim yapmanın zahmetlerinden kendimizi ne kadar kurtarmak istersek isteyelim, önümüzde daima, gidebileceğimiz birden fazla yol olacak.

    Atalarımız tarafından alınan ve uygulanan kararlardan mıdır bilinmez, 21 yüzyılın başında dünyamız beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli değil.

    Yaygın bir şekilde “bariz” olduğu ( kanıt gerektirmediği) düşünülen,  burada daha yakından incelenmek üzere  seçilmiş üstü kapalı varsayımlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır;

    İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunların (ve her bir sorunun) üstesinden gelmenin ve bunları çözebilmenin tek yolu ekonomik büyümedir.

    Sürekli artan tüketim ya da daha doğru bir ifade ile yeni tüketim nesnelerinin dolaşımını hızlandırmak insanın mutluluk arayışına tatmin etmenin belki de tek, muhtemelen esas ve en etkili yoludur.

    İnsanların eşit olmaması doğaldır ve insan hayatındaki olasılıkları kaçınılmazlıklara göre düzenlemek hepimiz için faydalıdır; yaşamın kaideleri  ile oynamak herkese zarar getirir

    Rekabet (iki yönüyle: hak edenlerin yükselmesi ve hak etmeyenlerin elenmesi/alçalması) hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanması için aynı anda gerekli ve yeterli koşuldur.


    Ekonomik Büyüme


    Seçmenlerin diğer kriterleri ve tercihleri ne olursa olsun, seçimleri belirleyen şey diğer etkenlerden ziyade, “ekonomik büyümenin” varlığı ya da yokluğudur.

        Doğru dürüst tatmin edici ve onurlu (kısacası yaşamaya değer) bir hayat sürme ihtimalinizin resmi “ekonomik büyüme” rakamlarına bağlı olduğu yönündeki, son zamanlarda iyice yaygınlaşıp yerleşik hale gelen kanı göz önüne alındığında Yukarıdaki ifadeye şaşırmamak gerekir.

    Keynes’e göre “para hırsı ahlaksızlıktır,  tefecilik suçtur ve para tiksindiricidir... Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.”

    Evrensel refah için çalıştığı hayal edilen “piyasaların görünmez eli” (devletin serbestleştirme politikasının daha önce özgürlüğü ve hareketini kısıtlamak için taktığı yasal kelepçelerini çıkardığı el) gerçekten görünmez olabilir; ancak bu elin kime ait olduğuna ve komutlarını kimden aldığına şüphe yok. Bankalar ve para akışı üzerindeki “düzenlemelerin kaldırılmas”ı zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, sömürmek için en uygun, en iyi ve en çok kar getiren alanları arayıp bulmalarına ve böylece servetlerine servet katmalarına olanak tanıyor; bununla birlikte, işgücü piyasalarındaki “düzenlemelerin kaldırılması” ise fakirlerin bu nemalanmaları takip etmesine ve sermaye sahiplerinin (borsa dileğiyle yatırımcıların) hareketlerinin durdurulması bir yana, en azından yavaşlatılmasına bile fırsat vermiyor; bu nedenle fakirleri daha da fakirleştireceği kesin. Gelir seviyelerine indirilen darbeyi ek olarak iş bulma ve yaşamlarını sürdürebilme şansları da servet peşinde koşan sermayedarların keyfine kalmış durumda. Artan rekabetin neden olduğu istikrarsızlık, akut ruhsal rahatsızlıklar sürekli endişe ve kronik mutsuzluk ise, kısa süren güvenli dönemlerde bile fakirlerin yakasını bırakmıyor.

    Gün ışığına çıkarmak yerine saklıyorlar. İstatistiklerin gizlemeye çalıştığı en önemli gerçek “toplam varlıktaki” artışın derinleşen sosyal eşitsizliğe paralel giderek, sosyal piramidin üstü ile altının varoluşsal güvenliği ve genel refahı arasındaki kapatılmaz farklı daha da genişlettiğidir.

    Aslında 2007'deki kredi çöküşünden bu yana ABD'de Gayri Safi Milli Hasıla’daki artışın  neredeyse tamamını, %90'ından fazlasını, Amerika'nın en zengin %1’i kaptı.

    julie Kollewe’nin yakın tarihli hesaplamalarına göre, uçurumun genişlemesi ve “ekonomik büyüme” den aslan payını alan  mültimilyarderler grubunun arayı gittikçe açması  hızlanarak ve önlenemez bir biçimde devam ediyor. Dünyanın en zengin sadece 10 kişisinin varlığı 2,7 trilyon dolara ulaşarak büyüklükte dünya beşincisi olan Fransız ekonomisini neredeyse yakaladı. Bu kişiler arasında yer alan, Indıtex’in kurucusu ve Zara mağazalarının sahibi Amancio Ortega 2011 Ekim’inden bu yana sadece 12 ayda servetini 18 milyar dolar (günde ortalama 66 milyon dolar) ekledi. İngiltere'deki yüksek ücret komisyonu tarafından açıklanan resmi verilere göre ülkedeki üst düzey yöneticilerin kazançları son 30 yılda 40 katına çıkarken ülkedeki ortalama maaşlar sadece 3 katına çıkıp şu anki 25.900 pound seviyesinde durdu. Yüksek Ücret Komisyonu Genel Başkanı Deborah Hargreaves şöyle diyor: “İngiltere'de iş dünyasının zirvesinde kriz var ve bu durum ekonomiyi kemiriyor. Üst düzey yöneticilerin maaşlarının Kapalı kapılar ardında belirlenmesi ve şirketin başarısını yansıtmaması büyük bir eşitsizliği tetikleyerek  toplumun üst tabakasından yayılan derin bir rahatsızlık yaratıyor.” Benzeri görülmemiş bir tasarruf döneminde toplumun yüzlü 0,1’lik  kesimine ait servetin inanılmaz derecede artması geriye kalan 99,9 un yarasına tuz basmak dan başka bir şey değildir.

    Küresel eşitsizliğin gelecekti resmi hayli iç karartıcı.  Her şey olduğu gibi kalırsa değişim için neredeyse hiç umut veya ihtimal yok. Gerçekçi bir açıdan bakacak olursak eşitsizlikler sürecek ve ulus devletler bunları meşrulaştırmaya devam edecek gibi görünüyor.

    Ekonomik büyüme çoğumuz için daha iyi bir gelecek vaat etmiyor Bunun yerine, hızla artan sayıda insan için daha derin ve şiddetli eşitsizliğe şu ankinden bile daha istikrarsız koşullara ve dolayısıyla daha fazla çöküşe, hüsrana, hakarete, aşağılanmaya, sosyal bir yaşam için daha fazla mücadele işaret ediyor. Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, varlık ve gelir hiyerarşisinde aşağıda kalanlar şöyle dursun sıralamada kendilerinden hemen sonra gelenleri bile faydası yoktur; varlığın yukarıdan aşağıya yayılacağını söyleyen hayali “merdiven” gittikçe tıkanmış bir eleğe aşılmaz bariyeri dönüşüyor.

    Tüm bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur; “Kredi veren ve finansal kuruluşların serbestleştirilmesi ve özelleştirilmesi yüksek kazançlar,  komisyonlar ve primler sağlayarak finans endüstrisinin tepesindekilere kolay para kazandırırken” “ reel ekonomide”  yaşayan ve çalışan, aynı zamanda hayatlarının seyri ekonomideki iniş çıkışlara bağlı olan milyonlarca kredi lehtarının zaten yetersiz olan varlıklarını daha da kurutmaktadır.

    Tek bir ses komutu ile harekete geçen veya 2 parmak hareketi ile resimleri büyüten elektronik aletler gibi, piyasadaki teknoloji ürünleri sevdiğimiz nesnelerden beklediğimiz ancak nadiren,  Belki de hiç alamadığımız her şeyin ete kemiğe bürünmüş halidir.  Bunların en değerli özelliklerinden biri de asla çok uzun süre piyasada kalıp kendilerinden bıktırmamaları ve Başımızdan savdığınızda size musallat olmamalarıdır. Elektronik aletler sevgiye hizmet etmekle kalmazlar;  diğer sevgi nesnelerine gösterilip karşılık bulamayan sevgileri de kabul edecek şekilde tasarlanmışlardır.  Sevgi için en sakıncasız nesneler olan elektronik aletler Aşk ilişkilerinin başlatılmasında ve bitirilmesinde, ister elektronik ister canlı, ister hayvan ister insan olsun, sevgi yönetilen diğer nesnelerin göz ardı edebileceği standartları ve kalıpları belirler.  Tek riskleri elenmek ve reddedilmektedir.

    Sevginin elektroniği uydurulmuş halinin sevgi ile hiçbir ilgisi yoktur;  tüketicilere yönelik teknolojik ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme  yemiyle müşterileri yakalar.

    Aldatıcı iddiaların aksine, tükeitici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil,  narsisizmdir.

    Gelgelelim,  aynı mesajlar ekranlardan ve hoparlörlerden her gün aralıksız sel olup akmaya devam ediyor.  Mesajlar bazen göze batacak kadar açık,  bazen de zekice gizlenmiş oluyor; fakat ister aklı, ister duyguları, ister bilinçaltındaki arzuları hedeflesinler, her seferinde,  mağazalarda satılan ürünleri satın almanın,  sahiplenmenin ve kullanmanın içine yedirilmiş mutluluğu, vaat ediyor, öneriyor ve ima ediyorlar.

    Mesaj daha açık olamazdı:  Mutluluğa giden yol alışverişten geçer.  Mesaj hem tepedekilere hem de en altta kalanlara,  ayrım yapılmaksızın herkese gönderilir.

    11 eylül saldırısının ertesi günü George W. Bush’ un, travmadan kurtulup normale dönmeleri için Amerikalılara seslenirken bulabildiği en iyi tavsiye “alışverişe devam edin” olmuştur.

    Beşikten mezara kadar, mağazaları yaşamlarımızın ve ortak yaşamların tüm hastalıklarını ve ıstıraplarını iyileştirecek ya da en azından hafifletecek ilaçlarla dolu eczaneler olarak görmeye alıştırılıp, bu yönde eğitiliyoruz.

    Alışveriş yapmamak,  güncellenmiş versiyonlara sahip olmayan kusurlu tüketiciler için,  değersizliğin ve işe yaramazlığın bir işaretidir, yaşanmamış bir hayatı simgeleyen çirkin ve cerahatli bir lekedir.  Sadece  zevkten yoksulluğun değil, insan haysiyetinden yoksunluğun da lekesidir. Nihayetinde, insanlıktan, kendine ve başkalarına saygı zemininden yoksunluğun lekesidir.

    Zengin ülkelerdeki sosyal eşitsizlik,  eşitsizlik doktrinlerine inancın sürmesi sayesinde hayatta kalabiliyor ve yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabileceğini fark etmek insanları hayrete düşürebiliyor.  Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi  ya da kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin “doğanın bir kanunu” olarak görüldüğü gibi, günümüzdeki çok büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor.

    Örneğin,  ortaçağda köylüler kendi yaşam koşulları ile  efendilerininkiler arasında bariz eşitsizlikle genel anlamda barışıktı  ve ne kadar zahmetli,  ne kadar gereksiz olursa olsun kendilerinden beklenen  kölelik hizmetlerine ve angaryalara itiraz etmezlerdi; fakat efendilerin talep baskılarındaki en ufak artış bile,  saldırıya uğrayan mevcut durumun,  diğer bir deyişle “ geleneksel hakların” savunulması için köylülerin ayaklanmasını  ateşleyebilirdi. Bir diğer örnekte, modern fabrikalardaki sendikalı işçiler benzer özellikler gerektiren, aynı sektördeki  başka bir fabrikada çalışan işçilere verilip de  kendilerinden esirgenen zamma tepki olarak ya da beceri bakımından kendilerinden daha aşağıda gördükleri işçilerin maaşları kendilerininkinin  seviyesine çıkarıldığında greve giderlerdi: her iki durumda da itiraz ettikleri ve karşı koydukları “adaletsizlik”, “normal” veya “doğal” olarak görmeye alıştıkları statü hiyerarşisinde istenmeyen bir değişikliktir, nisbi kayıp durumudur.
  • İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Savaşı dönemi içinde iki ayrı evrede hizmet  görmüşlerdir:  a. 11 Eylül 1920-17 Şubat 1921 (8 mahkeme)  b. 30 Temmuz 1921- Ekim 1923 (5 mahkeme)
    Bu iki evrede verilen toplam idam kararı, 3.811'tir; bunun 2.827'si tecil edilmiş (ertelenmiş), 1.054 idam kararı ise infaz edilmiştir.