• HÜSEYİN NİHAL ATSIZ HAYATI
    12 Ocak 1905 - 11 Aralık 1975
    Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

    Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

    İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

    15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

    'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

    1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

    1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

    Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

    Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir. 

    Eserleri

    Romanları 
    Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941 
    Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946 
    Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949 
    Deli Kurt, İstanbul 1958 
    Z Vitamini, İstanbul 1959 
    Ruh Adam, İstanbul 1972 

    Öyküleri 
    'Dönüş', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , Orhun, sayı.10 (1943) 
    'Şehidlerin duası', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , Orhun, sayı.12 (1943) 
    'Erkek kız', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    'İki Onbaşı, Galiçiya...1917...', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) , Çınaraltı, sayı.67 (1942) , Ötüken, sayı.30 (1966) 
    'Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan', Ötüken, sayı.28 (1966) 

    Şiirleri 
    Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946 
    Afşın'a Ağıt 
    Aşkınla 
    Ay Yüzlü Güzel Konçuy 
    'Asker kardeşlerime', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938) 
    'Ayrılık', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Bahtiyarlık', Kopuz, sayı.10 (1944) 
    'Bugünün gençlerine', Atsız Mecmua, sayı.1 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938) 
    'Bugünün gençlerine' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    Davetiye 
    Dosta Sesleniş 
    'Dünden sesler: Yarın türküsü', Orkun, sayı.53 (1951) 
    'Dünden sesler: Koşma', Orkun, sayı.58 (1951) 
    'Dün gece', Orhun, sayı.1 (1933) 
    Eski Bir Sonbahar 
    Gel Buyruğu 
    'Geri gelen mektup', Orkun, sayı.44 (1951) 
    'Harıralar', Çınaraltı, sayı.2 (1941) 
    Kader 
    Kağanlığa Doğru 
    Kahramanların Ölümü 
    Kahramanlık 
    Karanlık 
    Kardeş Kahraman Macarlar 
    Korku 
    'Koşma', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) 
    'Koşma' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Kömen', Ötüken, sayı.2 (1964) , Ötüken, sayı.28 (1966) , Ötüken, sayı.95 (1971) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.79 (1970) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.82 (1970) 
    'Muallim arkadaşlarıma', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    Mutlak Seveceksin 
    'Nejdet Sançar'a ağıt', Ötüken, sayı.138 (1973) 
    'O gece', Orhun, sayı.2 (1933) 
    Özleyiş 
    Sarı Zeybek 
    Selam 
    Sona Doğru 
    'Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi'nin büyük hatırasına', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Topal Asker', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) , Kopuz, sayı.4 (1943) 
    'Toprak-Mazi', Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) , Kopuz, sayı.3 (1943) 
    Türk Gençliğine 
    'Türk kızı', Tanrıdağ, sayı.4 (1942) 
    'Türkçülük bayrağı', Ötüken, sayı.119-120 (1973) 
    Türkistan İhtilalcilerinin Türküsü 
    'Türklerin türküsü', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938) 
    Unutma 
    'Varsağı' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.9 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.10 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    Yakarış I 
    Yakarış II 
    Yalnızlık 
    'Yarının türküsü', Çınaraltı, sayı.10 (1941) 
    Yaşayan Türkçülere Ağıt 
    'Yolların sonu', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 

    Diğerleri 
    Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930) 
    'Sart Başı'na Cevap, İstanbul, 1933. 
    Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul, 1933. 
    XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî'nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934. 
    Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935. 
    Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935. 
    XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939. 
    Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri', İstanbul, 1940. 
    900. Yıl Dönümü (1040-1940) , İstanbul, 1940. 
    İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan eserini eliştirmek için yazılmıştı) , İstanbul, 1940. 
    Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940. 
    En Sinsi Tehlike (Faris Erman'in 'En Büyük Tehlike'ye karşılık vermek için yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan'a hitaben yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmılştı) , İstanbul, 1943. 
    'Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    'Şükrüllah, Behcetü't tevârîh', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949. 
    'Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    Türk Ülküsü, İstanbul 1956. 
    Osman (Bayburtlu) , Tevârîh-i Cedîd-i Mir'ât-i Cihân, İstanbul, 1961. 
    Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961. 
    Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil'e cevap) , İstanbul 1961. 
    Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966. 
    Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966. 
    İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. 
    Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968. 
    Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. 
    Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973. 

    Makaleleri 
    (Ahmed Naci ile birlikte) 'Anadolu'da Türklere ait yer isimleri', Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928) 
    'Türkler hangi ırktandır? ', Atsız Mecumua, sayı.1 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    'Hindenburgun sözleri', Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.11 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Millî Seciye' buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) 
    'Türk vatanını peşkiş çekenlere', Atsız Mecmua, sayı.15 (1932) 
    'Sadri Etem Bey'e cevap', Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı', Astız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Vâlâ Nurettin Beyden bir sual', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    ('Çiftçi-Oğlu H. Nihâl' imzasıyla) 'Dede Korkut Kitabı hakkında', Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932) 
    'Kuş bakışı: Orhun', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Kuş bakışı: Türk Dili', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV.Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'X meselesi', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Haddini bil! ', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dahilî savaşlar', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Ahmet Muhip Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Şarkî Türkistan', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Komünist, Yahudi ve Dalkavuk', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı Âlimler', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders', Orhun sayı.6 (1934) 
    'Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar' Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi', sayı.7 (1934) 
    'Baş makarnacının sırtı kaşınıyor' (Benito Mussolini'ye hitaben yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'İnkilâp Enstitüsü Dersleri', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Musa'nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:' (Yahudilere kasten yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Tavzih', Orhun, sayı.7 (1934) 
    Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934) 
    'İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerine Toplamalar', Orhun, sayı.9 (1934) 
    '16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    (Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri) , 'Namik Kemal', Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936) 
    On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938) 
    'Dede Korkut', Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939) 
    'Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad', Kopuz, sayı.3 (1939) 
    ('Çiftçi-oğlu' imzasıyla) 'Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir', Kopuz, sayı.5 (1939) 
    'Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? ', Çınaraltı, sayı.1 (1941) 
    'Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar', Çınaraltı, sayı.3 (1941) 
    'Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar', Çınaraltı, sayı.5 (1941) 
    'Türk ahlâkı', Çınaraltı, sayı.7 (1941) 
    '10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı', Çınaraltı, sayı.15 (1941) 
    'Büyük günler', Çınaraltı, sayı.16 (1941) 
    'İki mühim eser', Çınaraltı, sayı.17 (1941) 
    'En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı', Çınaraltı, sayı.19 (1941) 
    'Namık Kemal', Çınaraltı, sayı.22 (1942) 
    'Mühim bir dergi', Çınaraltı, sayı.27 (1942) 
    'Millî şuur uyanıklığı', Çınaraltı, sayı.33 (1942) 
    'Türk gençliği nasıl yetişmeli? ', Çınaraltı, sayı.35 (1942) 
    'İran Türkleri', Çınaraltı, sayı.36 (1942) 
    'Dil meselesi', Çınaraltı, sayı.38 (1942) 
    'Rıza Nur', Çınaraltı, sayı.42 (1942) 
    'Yeni bir Selçukname', Çınaraltı, sayı.52 (1942) 
    'Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri', Çınaraltı, sayı.58 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları', Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları II', Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942) 
    'Yeni eserler: 'Adana fethinin destanı'', Çınaraltı, sayı.82 (1942) 
    'Türk milletinin şeref şehrahı', Kopuz, sayı.1 (1942) 
    'Fatih Sultan Mehmet', Çınaraltı, sayı.88 (1942) 
    'Azizim Tevetoğlu', Kopuz, sayı.7 (1942) 
    'Türk Sazı', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Futbol Maçları', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkçülük', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere birinci teklif', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'İki büyük yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1', Orhun, sayı.10 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiye'nin Millî Futbol Maçları', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Büyük bir yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere ikinci teklif', Orhun, sayı.11 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Atletizm Maçları', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Savaş aleyhtarlığı', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'İki şanlı yıl dönümü', Orhun, sayı.12 (1942)
    'Türkçülere üçüncü teklif', Orhun 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3', Orhun, sayı.12 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) , 'Türkiyenin Millî Kılıç Maçları', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'Şanlı bir yıl dönümü', Orhun, sayı.13 (1944) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiyenin Balkanlararası Millî Güreş Maçları', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk kızları nasıl yetiştirilmeli', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere dördüncü teklif', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere beçinci teklif', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt' (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı) , Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Ülküler taarruzîdir', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Varsağı', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar) ', Orhun, sayı.15 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe) ', Orhun, sayı.16 (1944) 
    Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için 'Türkçü Başvekil' olarak tanınıyordu.
  • Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Köy Enstitüleri Dosyası
    Alt Başlık : Türk Rönesansı
    Yazarı : Ahmet Özgür Türen
    Yayınevi : Destek Yayınları
    Baskısı : 10.Baskı / Eylül 2018/ 263 Sayfa


    Köy enstitüleri konulu okuduğum bu üçüncü kitap. En çok da bu kitaptan istifade ettiğimi söyleyebilirim. Osmanlı dönemindeki eğitim sistemlerimizden anlatıma başlamış, köy enstitülerinin doğuşunu ve kapanışını, değişik kaynaklardan da alıntılar yaparak ortaya koymuş.
    Okuduğunuzda, bir toplumun inşasında, bireylerin yaşam sürecinde eğitimin ne kadar kutsal bir alan olduğunu anlayacaksınız.
    İkinci dünya savaşının çıktığı dönemlerde, bizlerin silahla değil, kitapla, kalemle, uygulamalı eğitimle mücadele etmesi ne kadar manidardır. Nüfusun %90’ının köylerde yaşadığı ve okuma oranının, mesleki deneyimin çok düşük olduğu bir tarih kesitinde, elbette ki eğitim hamlesine buradan başlamak gerekiyordu.
    Olağanüstü bir iyi niyet, planlama, özveri ve araştırmayla yola çıkılmıştı. Diğer ülkelerden heyetler geliyor, notlar tutuyor, bu mucizeyi kendi ülkelerine taşıyorlardı. Hatta İsrail bizden, bu sistemi uygulamak için öğretici heyet bile istemişti. Fakat biz ne yapmışız? Sistemi daha da genelleştirip
    kalitesini yükselterek tabana yaymamız gerekirken, “köylü uyanıyor, imajımız sarsılıyor, ağalığımız, aşiretimiz, şeyhliğimiz elden gidecek” bahanesiyle her türlü çirkin ithamı yakıştırarak, sistemin sarsılmasına neden oluyoruz. Şüphe, saldırı ve gölgelerle, dedikodu ve ithamlarla sistem ayakta ölüyor. Ve siyasi iradaye tek düşen şey, kabrini kazıp gömmek oluyor.
    Kapatıldı da ne oldu, daha iyisini mi açtık? Çocuklarımız internetin başında, gençler sevgilisiyle TV ve maç izleme telaşında, Orta yaşlılar, içki, kumar ve politikayla zehirlenmiş durumda çoğunlukla.
    Emeklilerimizin bir kısmı, kahve köşelerinde zaman öldürmekte. Bir kısmı da inançları yanlış kavrayıp uygulamakla tatmin.
    Oysa ki, köy enstitülerinde, insanlar üretirken öğreniyorlardı. Gence de iş var, emekliye de.
    Yaşamla iç içe bir üretim, mücadele ve dayanışma örneğiydi bu.
    Toprak ağaları, Kalkınmamızı istemeyen ABD, aşiretler ve imajı sarsılan şeyhler istemedi diye
    Kapısına kilit vurduk. Neden? Oy kaybederiz, partimiz tabela partisine döner, koltuğumuzdan oluruz çekincesiyle. İki partili dönemde, iki parti de bu konjonktür gereği hareket etmişlerdir.
    Amerikan hayranlığı başladığı bir dönemde, bir baş düşman seçmek gerekiyordu ve her muhalif düşünen “komünist” damgası yiyordu. Derini değiştirsen de bu suçlamadan kurtulamıyordun o dönemde. Ve Komünizmin yayıldığı bir kaynak olarak da köy enstitüleri seçilmişti.
    İşin ilginç yanı, “kendine yeten, bilinçlenen, kendi yağıyla kavrulan, devletle bütünleşen köylü kitleleri artınca, devrime taraftar bulamayız” endişesi ve çekincesiyle komünistler de bu eğitim projesine mesafeli durmuşlardır.
    Oysa ki buralarda, tarım, makine, elektrik, inşaat, edebiyat, fen, el sanatları, müzik, sağlık bilgileri, acil yardım gibi her aileye gerekli bilgiler öğretiliyordu. Amerika’ da sıcak bakmayınca kapattık hatta Ege gölgesindeki bir köy enstitüsü binasını Nato’nun emrine tahsis etmiştik. Şirinyer binasını şirin görünmek için Nato’ya feda ederek, bağlılığımızı pekiştirmiştik.
    Geldiğimiz süreçte ise Ne ABD ile dost olabildik, ne NATO ile tam müttefik. Komünist diye korkulu ve mesafeli durduğumuz Rusya’ya ise domates satıp, füze, doğalgaz, nükleer santral almaktayız.
    Kalkınmamızı, uçak yapmamızı, kendi yağımızla kavrulmamızı, demiryolu projemizin olmasını istemeyenler, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim hamlesini niye istesin ki? “sen üretme biz sana satarız hatta yardım ederiz” cümleleriyle, elma şekeriyle kandırılan çocuk durumuna düşmüştük.
    Köy enstitüleri, benim de günlük yaşam öngörülerimle benzeşen, tam teşekküllü insan yetiştirmekteydi. Buna karşı olmak, ahmaklığın ve ihanetin, zirve noktası olarak tanımlanabilir ancak.
    Cehaleti kabulleneceksin ve eğitim yuvasını daha da geliştirmek yerine kapatıp, kitaplarını da yakacaksın. Böyle bir şey kabul edilemez.
    Bir kısım, “oy alamayız” diye gözden çıkarmış. Diğer kısım, “ırgat, köle, mürit bulamayız” endişesiyle düşman gözüyle bakmış. “ Amerika ile iyi geçinelim” niyeti de aktif rol almıştır bu kapatma kararında. Topraklarımız elimizden gidecek, bir köy öğretmeni her şeyi biliyor. Gelip okulun inşaatını yapıyor. Tarım öğretiyor, peynir yapıyor, iğne vuruyor, yarayı pansuman yapıyor, kitap okuyor, okutuyor, bağlama çalıyor, hayvancılığı da biliyor. Köy ağası, köy imamı, diğer şıhların tahtı sarsılınca bu kadar işi gönüllü yapan öğretmen olsa olsa “komünist” olur düşüncesiyle dışlanıyor. Bu cehalet tablosunu ilk görmüyorum. Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı kitabında,
    Köy köy eşekle dolaşıp gönüllü olarak kitap dağıtan Mustafa Güzelgöz’ ü kıskananlar ona yapmadığını bırakmamışlardır. Beyaz zambaklar Ülkesinde adlı kitapta Finlandiya’da geçen cehaletle savaş hikayesi manidardır. Bizdeki de bir nevi Türk Rönesansı başlangıcıydı. Dar, cahil ve sapkın kafalar özümseyemedi ve çöpe gitti.
    Buradan nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Fikir, duygu ve düşünceler müzakere edilmiyor, mizaçlar, kinler, çıkar, makam ve beklentilerin çarpıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal depremleri önleyemediğimiz gibi, fiziki sarsıntılara da neden oluyoruz.
    İhanet, gaflet, cehalet, rezalet ve melanet gibi kavramlar gündemimizden hiç düşmüyor.
    Yüzlerce tarihsel vaka vardır. Tek tek listelemek zor. Adam asmaktan, parti kapatmaya, demokrasiyi askıya almaya, taşeronluk yapmaya kadar varıyor.
    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 15 Temmuz tarihleri ilk hatıra gelenlerdir.
    Tarım ve hayvancılık ülkesi olamadık çünkü et, bakliyat, buğday ithal ediyoruz.
    Sanayi ve teknoloji ülkesi de olamadık. Bu alandaki üretimimizin çoğunluğu montaj. Tam turizm ülkesi de olamadık. Bunun yanında, ülkemizde turizm amaçlı 20 kentimizi gezme ihtiyacı hissetmeden, 50 kez yurt dışında tatil yapanlarımız da var.
    Daha önceki eğitim makalelerimizde bahsedip kitaplarıma da aldığım bir konuyu burada kısaca özetleyeyim. Gençlerimiz çok duyarsız, dalgın, unutkan, beceriksiz, niteliksiz ve milli heyecansız yetişiyor. Üretim ve uygulama ile iç içe eğitime ağırlık verileceğini yeni Milli Eğitim Bakanımızdan duymak sevinç ve mutluluk kaynağı.
    Meslek Liselerinin Orta okul bölümü açılmalı. Lisenin ilgili mesleki alanından mezun olanlar, ilgili fakülteye ek puanla öncelikle girebilmeli.
    Ticaret, Endüstri, Turizm, Tarım, Sağlık, imam hatip gibi meslek lisesi mezunları, son iki sınıfta, sanayi, ticaret ve diğer kurumlarla içi içe uygulamalı eğitim almalı.
    Ayrıca genel beceri, donanım ve kültür için son iki sınıfta diğer meslek okullarının derslerine de seçmeli olarak girebilmelidir. Bir veli evladını imam hatip lisesine gönderiyor fakat ticaret, tarım ve elektrik bilgisi de olmasını arzu ediyor. Bu veli ve öğrenciye bu hakkı versek ne kaybederiz?
    Lise 3. Sınıfta 20 saat dersi gidip endüstri meslek lisesinde alsın. 10 Saat dersi gitsin tarım meslek lisesinde alsın. Lise 4. Sınıfta ticaret lisesinde gitsin ticaret ve finans bilgisi öğrensin.
    Okul servisleri de ücretsiz olsun. Buyurun, alın size Köy Enstitülerinin çağa uydurulmuş şekli.
    Üniversiteyi istemese de kazanamasa da, kendi işini kursa da, sanayide çalışsa da, el becerisi, genel kültürü, üretim kafası olan bir gençlik yetiştirelim. 100 m2 lik bir tarlası olsa bu genç, kimseye muhtaç olmadan evini geçindirir en azından. Bunlar yok da ne yapıyor. Yırtık bir kot pantolonla, elinde 5bin TL’lik cep telefonuyla, sinemeya gitmek için durakta sevgilisini bekliyor.
    Tamam bu da olsun peki 10 yıl sonra ne olacak, aç kalacak ve “ kurtar bizi devlet baba” diyecek.
    Bir de bu açıdan eğitime bakın istedim. Ben 36 yıl önce Teknik Lise Elektrik bölümünde okudum.
    Öğrendiğim teknik bilgiler ve öğretmenlerimiz adları halen aklımda. 42 yıl önce orta okuldan mezun oldum. Öğrendiğim temel bilgiler ve müzik notaları halen aklımda. Bugün bu kalite ve ilginin, bilinç seviyesinin yüz kat daha iyi olması gerekmez miydi?
    Taş yerinde ağırdır. Beraber iteklersek, dünyayı yerinden oynatabiliriz?
    Ne dersiniz, en azından hak verin, yalnız olmadığımı bileyim.
    02.12.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozeyis
  • Evrensel Aydın ve Yerli Malı Aydın
    Aydın, evrensel olarak her şeyi sorgular. Türkiye' de ise her
    şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak "hain" olmakla olanaklıdır:
    Örneğin, İslamı sorgularsanız, Müslümanlara göre
    hainsinizdir. Komünizmi sorgularsanız, Marksistlere göre hainsinizdir.
    Kemalizmi sorgularsanız, Atatürkçülere göre hainsinizdir.
    Dolayısıyla, ülkenizde hain olmak istemiyorsanız, evrensel
    ölçülere göre aydın olmaktan vazgeçmeniz gerekir.
    O zaman geriye kalır, yerli malı aydın olmak.
    Yerli malı aydın olmanın birinci koşulu, hemen bir düşman
    bulmak, seçmek ya da bulamazsanız, icat etmektir.
    Ancak, düşmanlara ya da hainlere saldırarak ve bir şeyleri,
    yani üstün ve çok değerli bir şeyleri koruyarak aydın olduğunuzu,
    (yani yerli malı aydın olduğunuzu) kanıtlayabilirsiniz.
    Bu "Evrensel Aydın ve Yerli Malı Aydın" bölümünde sözümü
    bitirirken bir noktaya önemle değinmek isterim: Burada
    sözünü ettiğim yerli malı aydın, "kötü" aydındır. Yani Batılı
    değil, Batıcı aydındır.
  • ** YILMAZ GÜNEY **

    (1937-1984) Asıl adı Yılmaz Pütün'dür.
    1937'de Adana'ya doğan Yılmaz Pütün (Güney), Çocukluk yıllarında bisikletiyle sinemalarda sinemaya 16 milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek için,
    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bırakır, ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine yazılır.
    Sinemaya olan sevgisini şöyle özetliyor Yılmaz Güney :
    "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği Fukara sinemalarında gidiyorduk.
    Kendimizi daha rahat hissediyorduk,
    bu sinemalarda.
    Mesela bir Galatasaray Sineması vardı,
    çok güzeldi. Önünde geçer geçer bakardık, ama, çok lükstü gitmeye korkardık.
    Îstesek parasını verip girebilirdik. Ama,
    ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya."
    Yılmaz Güney, oynadığı filmlerde haksızlığa uğramış, halktan insanları sefil ve yoksulları canlandırdı.
    Yılmaz Güney, Türkiye'de, Toplumu, gerçekçi Sanatın Sinemadaki İlk temsilcilerindedir.
    Oportonistçe bir söylem olan, Sanatın tarafsızlığı, siyaset üstü sahtekarlığını açığa çıkarmıştır.
    Suya sabuna dokunmuyan, Sömürücü Tüccar ve Kervancının develerini ürkütmiyen,
    halktan emekten kopuk,
    egemenlerin yakışıklı artistlerinin ve karşısına; hayatın, üretimin içinde, Halkın, yoksulların çirkin kralı döneme damgasını vuruyordu.
    Adana'da, Pamuk tarlalarında çapa ve pamuk toplama işlerinde, boğaz tokluğuna ve kış aylarındaa, elçiler aracılığı ile kaporası verilerek, Bir üretim aleti, aracı gibi satın alınıyordu, tarım işçileri, sigortasız güvencesi. Kürdistan bölgesi, yani Doğu ve Güney doğununun yoksul topraksız köylülerinin, Adana'ya yolculuk boyunca, traktör ve kamyonlarda kırıla kırıla, Köle koşullarında sömürü ve acılarını,
    Sınıf çelişkilerini beyaz perdeye aktarıyordu.
    Komrodor burjuvazinin ve Toprak Ağalarının ahlaksız yaşam ve Zulmünü teşhir ediyordu, filim ve sanatıyla.
    Adı, çirkin krala çıkarken;
    Egemenlerin de şimşeklerini üzerine çekiyordu. 1974'te Yumurtalıkta, egemenlerin kanuni bekçisi, krala fazla kralı olan Savcının sözlü saldırı ve hareketleriyle yaratığı pravaksiyon sonucu yaşanan arbede ölmesi sonucu, Yılmaz Güneyin, sinema sanatı ve üretimi engellenmiştir .
    Güney, yapımcılığını, yönetmeliğini, senaryo yazarlığını ve oyunculuğunu üstlendiği
    Seyit Han/Toprağın Gelini (1968) filmiyle ileride kendi adıyla anılacak olan film türünün ortaya çıkardı.
    Bu filmde, sevdiği kıza kavuşmak için tüm kötüleri tek tek ortadan kaldıran, ama sonunda bilmeden sevgilisini de öldüren bir yalnız Kahramanı canlandırıyordu.
    Daha sonraki dönemlerde, genellikle Spagetti Westernler ile benzerlik gösteren bazı filmlerde rol aldı; Bu tür filmleri yazdı ve yönetti. Bu açıdan Türk sinemasının en Özgün kişilerinden biri olarak görülmektedir.
    Güney, sonraki Aç Kurtlar (1969) Umut (1970) Umutsuzlar (1971) Acı (1971) Ağıt (1971) gibi filmlerinde ülke gerçeklerine değinen ve ezilen insana Odaklanarak,
    Sinemayı halkla buruşturarak, yoksullar kendilerini beyaz perdede izliyor, Bu yaşamın köleci karakterini sorgulatıyordu.
    Sınıfsal bir anlatım geliştirdi, ve bugüne kadar, sefillere kader diye sunulan yaşamın Sınıf hokkabazlığını teşhir ediyordu, seneyo ve oyunculuğuyla.
    Yaşamı olanca gerçekliği içinde yansıtmaya çalışan bir sinema, sanat yolu çizdi.
    Sanatı ve sinemayı sömürüye karşı Halk için sanatı, özgürlük ve mücadele Platformuna çevirdi, 1968 devrimci gençlik rüzgarı, emekçilerin sanatınıda etkilemişti.
    Bir yönüyle, 2. Dünya Savaşı sonrasında İtalya'da gelişen yeni gerçeklik akımını, bir yanda da geleneksel halk destanlarını anımsatmaktadır.
    Yılmaz Güneyin yoksul köylü ve emekçilerin yaşamı sorgulatan, filimleri burjuvaziyi çileden çıkarıyordu.
    Kapitalist yoz kültürü pompalayan sinema sanatı, yerini Emekçilerin ezilmişliği ve orta çağ karanlığının devamı olan kadercilik ve Din tüccarlarının kulluk kültürünü sorgulatıyor geleneği sarsıyordu.
    Ki, faşist,12 Eylül darbecileri, Yılmaz Güney'in Filimlerini yasakladı, ele geçirilen filmlerinin devrimci etkisini yıkmak için yaktıdı.
    Güney, 1974'te yönettiği Arkadaş'ta ve daha sonra hapse girdiği için Şerif gören tarafından tamamlanan Endişe'de (1974), gene hapse girdiği için sadece senaryosunu yazdığı, Şerif gören tarafından yönetilen Yol'da (1982), ölümünden önce yurtdışında yönettiği son filmi Duvar'da (1983) kendine özgün tema ve anlatım biçimlerini geliştirerek uyguladı.
    Yurtdışına çıktıktan sonra kurgusunu yapıp gösterime çıkardığı Yol 1982 Cannes Film Şenliği'nde kayıp (missing) adlı filmle ile birlikte büyük ödül alan Altın Palmiye paylaşarak Türk sinemasına tarihinin en önemli ödüllerinden birini daha getirdi. Güney 1974 yılında Yumurtalık savcısını öldürme suçunda 18 yıla mahkum oldu. 1981 sonunda izin alarak ayrıldığı Isparta cezaevine dönmeyene Güney, daha sonra yurtdışına, Fransa'ya çıkarak sürgün hayatına başlamış, 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 9 Eylül 1984'te Kanserde öldü, ve Fransa'da toprağa verildi.
    Oyuncu olarak 114 filmden rol aldı.
    26 filmin yönetmenliğini yaptı.
    15 filmin yapımcısı oldu.
    Ödülleri :
    1.Adana Altın Koza Film şenliği, 1969. En iyi erkek oyuncu Seyit Han
    2. Adana Altın Koza Film şenliği, 1970. En iyi senaryo Umut
    En iyi erkek oyuncu Umut
    3. Adana Altın Koza Film şenliği, 1971 En iyi erkek oyuncu Acı
    En iyi Senaryo Ağıt
    En iyi yönetmen Ağıt.
    4. Antalya film şenliği 1967
    En iyi Erkek Oyuncu Hudutların Kanunu 7. Antalya Film Şenliği 1970
    En iyi Erkek Oyuncu Bir Çirkin Adam.
    12. Antalya Film Şenliği, 1975
    En iyi Senaryo Endişe
    Berlin Film Festivali 1979
    En iyi Senaryo Düşman.
  • Çünkü bu berbat zihniyet, Turgut Özal’ın o çirkin ‘vizyon’larından kaynaklandı. Rahmetli, 12 Eylül darbecilerinden çok daha fazla kötülük etti bu memlekete. Çünkü darbeciler gibi işkence yoluyla bedenlere hasar vermekle yetinmedi, kafalara da zarar verdi. Zenginleri sevdiğini açıkça söylemekten hiç utanmayan bir adamın etkisine kapılıp para hırsına teslim olan, kültürü önemsemeyen, tiyatroya, klasik müzik konserine, resim sergisine gitmeyen, kitap okumayan bu gençlerin, sanatın insana verebileceği hazırdan yoksun kalmaları yüreğimi parçalıyor.
  • Günümüzde toplum gençleri ancak yaşlandırmıştır . •
    Kapalı salonlarda hiç kimsenin dinlemediği, ya da insanların
    zorla getirilip oturtulduğu konferanslar düzenlenerek
    gençlere sahip çıkılmaz.
    Toplumda yükselmenin en meşru yolu olan yükseköğrenim
    kapılarını beş liseliden sadece birine açarak gençlik eğitilmez.
    Hele hele toplum depolitize edilirken, ilkokul çocuklarını
    yağmurda, karda kışta, Başbakan karşılamaya çıkarmakla,
    gençliğe hiç sahip çıkılmaz.
    Gençliğin kimlik kartı katılımdadır. Bir toplumda ne yapılıyorsa,
    gençlerin o yapılan işlere katılımı ile gençliğe sahip çıkılır.
  • Osmanlı Devleti zamanında, Ahmed Cevdet Paşa Başkanlığındaki ilmî bir heyet tarafından, İslam Hukûkuna bağlı kalınarak hazırlanan ve asil ismi Mecelle-i Ahkâm-i Adliye olan ünlü kânun. Mecelle, lügatte; içinde hikmet bulunan sâhife, ciltlenmiş kitap, dergi vs. anlamlarına gelir. 1877’de Abdülhamit Han zamanında tatbik edilmeye başlanmış. 1926'da yürürlükten kaldırılmıştır.

    Mecelle, 1851 maddeden meydana gelmiş bir kânun olup, İslam devletlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış, bugünkü manasıyla medenî hukûkun ve hukuk usûlünün birçok bölümünü içermektedir. Osmanlı Devleti, kurulduğu târihten îtibâren İslam Hukûku esaslarına bağlı kalınarak idâre olunmuştur. Gerek kamu hukûku ve gerekse özel hukuk sahalarında, bunun dışına çıkılmamıştır. İslamiyet'in bildirdiği ilâhî kurallardan hiç ayrılınmamıştır. Osmanlı Devleti, yüzyıllarca süren idarî, askerî ve iktisâdî üstünlüğünü, İslamiyet'e bağlı kalmasına ve tam tatbik etmesine borçludur. Bu kurallara bağlılıkta gevşeklik baş gösterince, devletin yükselmesi durmuş, ilimde, fende, askerlikte daha önce gösterilen başarılar, yok olmuş, bir duraklama ve gerileme dönemi başlamıştır. Devletin her bakımdan yara alması, Tanzimat hareketinden sonra daha çok olmuştur. İslam dînine yabancı kalan, Avrupa kültürü etkisi altında yetişen ve kurtuluşu Batılılaşmakta görenler basta M.Reşid Paşa olmak üzere, Fuat ve Âli Paşalar, Avrupaî tarzda birtakım yenilik hareketlerine giriştiler. Bu yenilik fikrini, devletin yönetildiği kânunlarda da göstermeye kalkıştılar. Bunlardan Özellikle Âli Paşa, Fransa'da 1.Napolyon zamanında tedvin edilmiş olan Fransız Medenî Kânunu'nun tercüme edilerek, Osmanlı Devletinde de tatbik edilmesi fikrini ileri sürüyordu. Buna mukâbil Ahmed Cevdet Paşa ve bâzı ileri gelen ilim insanları İslam hukukunun zengin ve islenmiş bir dalı olan Hanefî fıkhının kânunlaştırılması tezini müdâfaa ediyorlardı. Bu 2.fikir gâlip geldi ve tahakkuk ettirilmesi için, “Mecelle Cemiyeti” adıyla ilmi bir heyet toplandı. Başına Cevdet Paşa reis yapıldı. Memleketin en değerli İslâm bilginlerinin (fakihlerin) iştirak ettiği bu cemiyet, Osmanlı Devleti'nin Tanzimat döneminde en mühim içtimaî, sosyal olaylarından birini oluşturan ve Türk fikir hayâtinin ölmez ve muhteşem âbidesi olan Mecelle-i Ahkâm-i Adliye'yi meydana koydu.

    Mecelle ve Ahmed Cevdet Paşa: Mecelle, bir heyet tarafından telif edilmiştir. Bu bakımdan onu sâdece Ahmed Cevdet Paşa'nın eseri olarak göstermek yanlıştır. Cevdet Paşa zamanında, medenî hukuk alanında 2 zıt fikir vardı:
    1)- İslam Hukuk (fıkıh) kâidelerinin bir kânun metin hâline getirilmesi,
    2)- Fransız medenî kânununun tercüme edilerek kabul edilmesi.

    O zamanlar İstanbul'da en etkili ve nüfuzlu elçi, Fransa elçisiydi. O ve onun entrikalarına kapılanlar 2.fikrin tatbikat alanına konulmasını temin etmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. Fakat, 1.teze taraftar olanların başında bulunan Ahmed Cevdet Paşa'nın ve diğerlerinin gayretleriyle, İslam fıkıh kitaplarından, zamanın icaplarına uyan meselelerin Mecelle-i Ahkâm-i Adliye adıyla asrî bir kânun seklinde yazılması fikri kabul edildi. Ahmed Cevdet Paşa, bu isi yapacak ilmî cemiyete reis seçildi. Paşa'nın yazdığına göre, Frenk hayranları, câhil softalar, ecnebî kışkırtmalarına âlet olanlar, bu hayırlı isi baltalamak için çok dalavereler çevirmişlerdir. Nihâyet Mecelle, 1868'de neşrolundu. Ahmed Cevdet Paşa çetin bir mücâdeleden gâlip çıkmıştı. Aşağıdaki satırlar onun bu sıradaki hissiyatını ifâde etmektedir:

    “Avrupa kıtasında en önce tedvin olunan kânunnâme, Roma Kânunnâmesi'dir ki, Kostantiniye (İstanbul) şehrinde ilmî bir cemiyet tarafından tertip ve tedvin olunmuştu. Avrupa kânunnâmelerinin esasidir ve her tarafta ünlü ve mûteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-i Adliye'ye benzemez. Aralarında pek çok fark vardır. Çünkü o, 5 altı kânun bilen zat tarafından yapılmıştı, buysa 5 altı fakih (İslam Hukûkunu bilen) zat tarafından, Allah'ın koymuş olduğu yüce İslam dîninden alınmıştır. Avrupa hukukçularından olan ve bu kez Mecelle'yi mütâlaa ve Roma kânunlarıyla mukâyese eden ve her ikisine de sâdece birer insan eseri gözüyle bakan bir kişi dedi ki: “Dünyâda, ilmî bir cemiyet aracılığıyla 2 kez kânun yapıldı. İkisi de İstanbul'da oldu. 2.si; tertibi, düzeni ve içindeki meselelerin hüsn-i temsil ve irtibatı dolayısıyla öncekinden çok üstün ve müreccahtir. Aralarındaki fark da, insanin o yüzyıldan bu yüzyıla kadar uygarlık âleminde kaç adim atmış olduğuna bir ölçüdür.” (Târih-i Osmanî Mec. No. 47, s. 284)

    Mecelle'nin hazırlanmasında hizmeti olan kimseler:
    1)- Filibeli Halil Efendi
    2)- Seyfeddin İsmail Efendi
    3)- Sirvanizâde Seyyid Ahmed Hulûsi Efendi
    4)- Ahmed Hilmi Efendi
    5)- Bağdatlı Muhammed Emin Efendi
    6)- İbn-i Âbidinzâde Alâeddin Efendi
    7)- Gerdankıran Ömer Hulûsi Efendi
    8)- Şeyhülislâm Kara Halil Efendi
    9)- İsa Ruhî Efendi
    10)-Yunus Vehbi Efendi
    11)-Abdüllatif Şükrü Efendi
    12)-Ahmed Hâlid Efendi
    13)-Karinâbadli Ömer Hilmi Efendi
    14) -Abdüssettar Efendidir.
    Bu zevatın bâzıları Ahmed Cevdet Paşa'yla birlikte bugünkü Mecelle'nin hazırlanmasında gerçekten de değerli mesâi sarf etmiş, bâzılarıysa daha az çalışmışlardır.

    Mecelle'nin yazılması sırasında pek çok fıkıh kitaplarına ve fetvâ mecmualarına mürâcaat olunmuştur. Bu kitapların adları, merhûm Ebü'l-Ulâ Mardin'in Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Pasa unvanlı eserinin 167.sayfasında ve Kayseri eski müftüsü Mes'ûd Efendinin Mir'at-i Mecelle kitabında yazılıdır.

    İslam Hukûku denilince birçok kimsenin hatırına Mecelle gelirse de, İslam Hukûkunun tamâmı Mecelle'den ibâret değildir. Mecelle, yalnız Hanefî mezhebinin muâmelâta âit hükümlerini içermektedir. İslam Hukûku denilince, Hanefî mezhebiyle birlikte diğer 3 mezhebin hükümleri de anlaşılır. Bu hâliyle İslam Hukûku, dünyâda benzeri hiç bulunmayan bir hukuk deryâsıdır. Bilâhare Mecelle'nin eksik bahislerinin tamamlandığı söylenmişse de şu ana kadar ortaya çıkmamıştır.

    Mecelle yazılmadan önce, yüzyıllarca bütün İslam memleketlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış olan İslam Hukûkunun bâzı hükümleri, Mecelleyle her an herkesin mürâcaat edip, kolaylıkla anlayıp tatbik edebileceği sâde maddeler hâline getirilmiş ve bu durum büyük bir hizmet olmuştur.

    Mecelle'nin içindeki konular: Mecelle, İslam medenî kânununun akitler ve borçlar kânunuyla sivil muhâkeme usûlünü içine alan bir kânunnâmedir. (Bkz. Kânunnâme). Bu, Osmanlı Medenî Kânunu olmak üzere 17 Eylül 1876 (26 Şâban 1293) târihinde îlân olunmuştur.

    Mecelle kitabında, bir başlangıç ile 16 kısım vardır. Hepsi 1851 maddedir.

    Başlangıç,
    1.Kısım, Fıkıh Temel bilgileri olup, 101'den 403. Maddeye kadardır.
    2.Kısım, Kirâ bilgileri olup, 611. Maddeye kadardır.
    3.Kısım, Kefil Olmak bilgileridir. 672. Maddeye kadardır.
    4.Kısım Havâle bilgisi, 700. Maddeye kadardır.
    5.Kısım, Rehin olup, 761 maddeye kadardır.
    6.Kısım, Emânet'tir. 832. Maddeye kadardır.
    7.Kısım, Hibe bağışlamaktır. 882. Maddeye kadardır.
    8.Kısım, Gasp ve Zarar'dır. 942. Maddeye kadardır.
    9.Kısım, Hicr ve Ikrâh'dir. 1044. Maddeye kadardır.
    10.Kısım, Şirketler ve Sosyal Bilgilerdir. 1448. Maddeye kadardır.
    11.Kısım, Vekâlet'tir. 1530. Maddeye kadardır.
    12.Kısım, Sulh ve Afv'dır. 1571 maddeye kadardır.
    13.Kısım, İkrâr'dır. 1612. Maddeye kadardır.
    14.Kısım, Dava'dır. 1675. Maddeye kadardır.
    15.Kısım, İspat ve Yemin'dir. 1783. Maddeye kadardır.
    16.Kısım, Hâkimliktir. 1851. Maddeye kadardır.

    İktisâdî ve Ticârî İlimler Dergisinin 1969 da basılmış, 23.sayısında, Profesör Dr.Yılmaz Altuğ diyor ki: “İsrail Devleti'nin hukûku, memleketin târihi gelişimini aksettirir hâldedir. Temel medenî kânun, Osmanlı Devleti zamanından kalma Mecelle'dir. Mecelle, Filistin'in İngiliz yönetimine geçtiğinde, aynen bırakılmış, sonra 1948'de İsrail Devleti kurulunca değiştirilmemiştir.”

    Mecelle, Osmanlı Devleti'nin resmî kânunnâmelerinden biriydi. 1918'den sonra Osmanlı Devletinden ayrılan memleketlerde, daha sonra buralarda kurulmuş olan devletlerde (yeni kânuna tâbi olarak) Mecelle hükümleri cârî kalmıştır. Bu ülkelerde Mecelle, modern lâik mahkemelerce medenî kânun olarak tatbik edilegelmistir. Nihâyet Lübnan'da, Suriye'de ve Irak'ta Mecelle'nin yerini yeni medenî kânunnâmeler almıştır. Daha önce 1878'de Osmanlı Devletinden ayrılmış olan Kıbrıs'ta ve İsrail ile Ürdün'de hâlâ medenî hukûkun esâsini, Mecelle teşkil etmektedir.

    Türkiye'de 1926’da, Mecelleyle birlikte bütün İslam Hukuku ve Şer'i Mahkemeler kaldırılmıştır. Ayni şey, 1928'de de Arnavutluk'ta yapılmıştır. Bosna ve Hersek'te de yalnız suf'a müessesesi muhâfaza edilmiş olmakla birlikte Mecelle kaldırılmış, İslam Hukûku bâzı bakımlardan ahvâl-i şahsiyye (statut personnel) vasiyet ve vakıf gibi konularda Müslümanlara uygulanmaya devâm etmiştir. Bütün bunlara normal mahkemelerde bakılmıştır.

    Mecelle cemiyeti, vakitsiz kapatılmış olduğundan, bu mühim eser de tamamlanamamıştır. Medenî kânunun mühim konularından olan evlenme, boşanma, gaib, mefkud, vakıf, vasiyet, miras mevzuları Mecelle'de eksik kalmıştır. yalnız bu konular fıkıh kitaplarında geniş olarak yazılmıştır. Her meselenin dindeki hükümleri açıklanmıştır.

    Mecelle'nin yazılış tarzı: Mecelle'nin üslûbu bir kânun kitabi olarak şâheserdir. Fesâhet ve belâgatle yazılmıştır. Bilhassa basındaki 99 fıkıh kâidesinin çoğu, dilimize ezberlenmesi kolay cümleler hâlinde girmiştir. Bunlarda Ahmed Cevdet Paşa'nın akıcı ve düzgün ifâdesi hissedilmektedir. Fakat o dönemin Türkçesi hakkında ve o konularda bilgisi olmayanlar Mecelle'yi kolayca anlayamazlar.

    Mecelle'nin basındaki küllî (genel) kâidelerin çoğu, İslam fakihlerinden İbn-i Nüceym'in Esbah ve'n-Nezâir adlı eseriyle Mecâmi Şerhi'nden alınmıştır.