• Mevlana, 17 Aralık 1273 Pazar günü, güneş batarken, bu mülk aleminden meleküt alemine göçtü ve son sözleri de şu oldu:
    "Sevgilimden içi zehir (ecel) dolu bir kadeh geldi. Ondan gelen herşeyi sevinçle, zevkle karşılayacağız. Bu gün, aynanın üzerini kaplayan toz silinecek ve hayal gerçeğe dönecektir. Ruh olarak göklerin üzerine çıkacağız, cisim olarak yerin altına gireceğiz. "
  • Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” efendimizin halîfe iken, arkasına bir çuval un alarak götürdüğünü, hazret-i Ömer görüp sebebini sormuşdu. Yâ Ömer! Çoluk çocuğumun ihtiyâçlarını kazanmak lâzım değil mi buyurdu. Hazret-i Ömer, halîfenin bu cevâbını son derece beğenmekle berâber hayretle karşıladı. Resûlullahın halîfesinin bütün insanlara hizmet etmesi lâzımdır. Bu hizmeti yapabilmesi için beytülmâldan, ya’nî devlet kasasından halîfeye ma’âş verelim dedi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu sözü uygun görüp halîfeye beytülmâldan lâzım olan malın verilmesi kararlaşdırıldı. Ebû Bekr hazretleri, herkes gibi yaşayacak kadar alır, artarsa, geri verirdi. İkinci halîfe Ömer “radıyallahü anh” da böyle idi. İslâm orduları Kudüs-i şerîfi ve etrâfını aldıkları zemân Avrupa devletleri tarafından, Kudüse gönderilen çok bilgili ve tecribeli bir sefîr, halîfe ile konuşup, dilekleri kabûl edilmemiş olduğu hâlde, kendi hükûmetine, hazret-i Ömerin ahlâkını, adâletini övmekden kendini alamamış ve (öyle bir pâdişâh ki, yüksek ilmi ile ve dehşeti ile birlikde, ne bir serâyı, ne de süslü elbiseleri yokdur. Elbisesine dikkat etdim. Onsekiz yerinde yama vardı. Böyle zînetsiz, gösterişsiz, hep harbe, gazâya hâzırlanan bir kahramâna karşı koyulmaz) dediği, Avrupanın teassub gütmeyen târîhlerinde yazılıdır. Celâleddîn-i rûmînin [604 hicrî yılında Belh şehrinde doğmuş, 672 [m. 1273] de Konyada vefât etmişdir] kırkyedibinden çok beyti bulunan (Mesnevî) kitâbı bütün yabancı dillere çevrilmişdir. Burada diyor ki, Rum imperatorunun gönderdiği sefîri, Medîneye gelince, halîfenin serâyını sorar. Bir kulübeyi gösterirler. Oraya gidince, halîfeyi bağçede, kuru toprak üstünde, bir taş parçasını yasdık yapmış yatıyor görür.Hazret-i Ömer Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” uyanıp ilk bakışının dehşet ve şiddetinden sefîr titremeğe başlamışdır. Kendine gelip, konuşup, halîfeden ayrılırken, halîfenin muhterem zevcesi, bir yerden onsekiz dirhem gümüş para ödünç alıp, yapdığı bir hediyyeyi kendi tarafından sefîre verip imperatorun zevcesine göndermiş, imperatorun zevcesi buna karşılık, kıymetli ve mücevherlerle süslü hediyye göndermiş. Her işinde hak yoldan ayrılmayan halîfe, gelen bu hediyyeden yalnız onsekiz dirhem gümüş değerindeki parçasını zevcesine ayırıp, geri kalanını beyt-ül-mâla göndermişdir.
  • Üzülmeyin, kaybettiğiniz her şey başka bir biçimde geri dönecektir
    Mevlana Celaleddin Rumi(ö. Ms 1273)
  • Sevgiliye Kavuşma Gecesi Kutlu Olsun,
    Sevenlerin kavuşma zamanı kutlu olsun,
    Ayrılık acısıyla yana yana döne döne savrulan Aşıkların,
    745 yıldır süren Düğün Gecesi kutlu olsun


    17.12.1273-17.12.2018-745.yıl
    Muhammed Celâleddîn-i Rumi
  • Ben mekânsızlıktan gelme kutsal bir doğanım;
    Avlanmak ve avlamak için kalıp bağladım.
    Yakınlık Kaf’ının Ankası'yım, varlık tuzağından kurtulmuşum
    Arş bağının yuvasından uçmuş bir tavusum.

    Men şahbazi kudsem ez la mekan reside
    Behri şikarü saydi der kaleb aremide
    Simurgi yeterli kurbem ez dami kevn ceste
    Tavüsi baği arşem ez aşiyan peride

    Mevlana


    Mevlevilik ve Mevlevi büyüklerinden söz eden "menakıp" adı verilen kitaplarda Mevlana'nın özgeçmişine ait bilgiler çok noksandır, tarihlerin çoğunda doğruluk yoktur. Ancak, ölüm tarihleri mezar kitabelerinde bulunduğu için doğru kabul edilir; geri kalanın doğruluğuna güvenilemez,
    "Mevlana" unvanı birçok bilgine verilir. Hala Hindistan ve bazı ülkelerde bilgin yerine kullanılırsa da bu nitelik salt ve soyut olarak kullanılınca Mevlana Celalettin Rumi anlaşılır. "Mesnevi" terimi şiir türü iken salt Mesnevi denilince yine Mevlana'nın yapıtı ve salt "Türbe" denilince Mevlana Türbesi hatıra gelir. Terimlerdeki bu ayrışma, Mevlana'nın büyüklüğüne ve evrenselliğine özgü bir ayrıcalıktır.

    Menakıplara göre, Mevlana Muhammet Celalettin Rumi 6 Rebiyülevvel 604 Hicri (30 Eylül 1207) tarihinde Afganistan'ın kuzeyindeki Belh53 şehrinde doğmuş ve 5 Cemaziyelahir 672 Hicri yılında, Pazar akşamı Konya'da gözlerini dünyaya kapa¬mıştır. Ölüm tarihinin 23 Kasım 1273 yılına rastladığını hesaplayan varsa da genel olarak ve resmi şekilde 17 Aralık 1273 gününe rastladığı kabul edilmiştir.54

    Mevlevi büyüklerinden Şeyh Galip bir şiirinde Mevlana'nın, ebcet hesabıyla, "Aşkı Samet" söylemine karşılık gelen bir tarihte doğduğunu, bu tarihin '"Huda" sözcüğünden bir tek noksan olduğunu, yaşının "saz" ve "sultanı aşıkan" sözcüğüne karşılık geldiği bir tarihte öldüğünü yazar.

    53-) Belh, Hindukuş daglarının kuzey yamaçlarında Afgan Türkıstanı denilen
    bölgededir. Bu bölgede Türkçe konuşan Türkmenler ve Ozbekler yaşar, (ED)
    54-) Yazar, M.C.D. bu tarihi 1275 olaIak hesaplamıştlr (ED)
  • Bildiğiniz gibi büyük, hatta büyük kelimesinin küçük geldiği bir zât-ı şerîf olan Hz. Mevlânâ, 1207 yılının 30 Eylül’ünde doğdu. Dolayısıyla 2007 yılı, doğumunun 800. yıldönümüydü. Âhirete doğumu ise 1273 yılının 17 Aralık’ı. 1973 yılı, Hz. Mevlânâ’nm âhirete doğumunun 700. yıldönümü olması münâsebetiyle, UNESCO tarafından yine “Mevlânâ Yılı” olarak ilan edilmişti. Bildiğiniz gibi BM’in kültür işlerinden sorumlu teşkilâtı UNESCO, bir milletin şahsiyetine ait olsa dahi, dünya mîrası olarak kabul edilen ve insanlığın istifâde edebileceği kıymetli şahsiyetlerin, eserlerin uluslararası düzeyde korunması, hatırlanması için onların namına yıl tahsis eder.
  • MEVLANA HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ

    Mevlana hakkında ne biliyoruz?
    Önce defalarca düzeltilmesine rağmen ‘galat-ı meşhur’ haline gelen bir yanlış bilgiyle başlayalım.
    “Gene gel, gene gel!
    Her ne olursan ol, gene gel!
    Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.
    Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”
    Bu dizeler Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilir, ama bu doğru değildir.
    Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlana Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlana rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış.
    Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısraını (‘Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlana yazmış, geri kalanı o söylemiş, son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmıştır.
    Mevlana’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlana’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlana’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.
    1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlana’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.
    Mevlana’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.
    MEVLANA ‘DEHRİ’ MİYDİ?
    İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlana’nın ‘dehri’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar.
    Gerçekten de Mevlana Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek’ demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kuran’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlana uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.
    Sünni-Hanefi vurgusunu yaptım çünkü Mesnevi’de (VI: 777-805) Halep’teki Şiilere ve 680’deki Kerbela olayının yasını tutanlara ise müsamahalı olmayacağını söyler: “Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla” (802), “Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi?” (III: 3201).
    Buna karşılık, Mevlana, 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlana, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.
    Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay süren bir halvet döneminden sonra Mevlana’nın artık tüm zamanını Şems’le geçirmesi, ders ve vaaz vermeyi kesmesi, Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi külah giymeye, sema ve raksa başlaması hem Sünni ulemayı, hem ailesini, hem öğrencilerini hem de halkı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlık giderek Şems’e kine dönüşür. Öyle ki, Şems 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitmek zorunda kalır. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamaz. Şems’e durmadan mektuplar yazar. Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i bulur ve Konya’ya getirir. Yıl 1247’dir. Ancak tepkiler devam eder çünkü Mevlana sema ve raksa devam etmekte, bu sefer de yas tutanlara has siyah giysilerle gezmektedir. Üstüne üstlük testilerle şarap içmektedir. İddialara göre bu işret âlemlerine karısı ve oğlunu da katmaktadır. Sonunda olan olur. Şems 1247 yılının sonunda ortadan kaybolur. (Ahmet Eflaki’ye göre, Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre uzun yıllar İran’da yaşamış, doğal yollardan ölmüştür.) Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana, bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmaz. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cezbedicidir ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başlar. Sema bidat sayılmaya başlar.
    Son olarak, Mesnevi ve Fihi Ma Fih (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hint, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığı ve kıssalar çıkarmak için yazıldığı ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”
    Özetle Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biri ne de ‘dehri’dir… Belki de zaman zaman hepsidir.
    MEVLANA NEREDE DOĞDU?
    Mevlana ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlana’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlana Celaleddin-i Belhi derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde büyük restorasyonlar yapmayı düşünmektedir.
    İlk olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlıklar yüzünden Mevlana’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaeddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken…” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlana da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur. Babası, Mevlana 5 yaşında iken (yani 1212’de) Semerkand’a göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder.
    MEVLANA FARS MI, TÜRK MÜ, RUM MU?
    Mevlana, doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Fars (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”
    Bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, âşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “Çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım…”
    Peki, Mevlana Türk ise Celaleddin-i Rumi’deki Rumi nereden gelir? 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud ya da 13. yüzyıl yazarı Yunus Emre için de, 15. yüzyıl yazarı Nizameddin Şami için de, 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali için de Anadolu ‘Rum ili’, ‘Rum diyarı’dır. Dolayısıyla Mevlana’yı Anadolu’ya mal etmek isteyen eski yazarların taktığı addır bu.
    Ancak Mevlana kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında: “Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”
    BABASI KİMDİ?
    Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in, Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunması gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yok. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir. Eğer göçün tarihi doğruysa, Abdülbaki Gölpınarlı’nın önerdiği gibi Mevlana’nın doğum tarihini geriye çekmek gerekecektir.
    FERİDÜDDİN ATTAR’LA KARŞILAŞTI MI?
    Bir diğer yanlış bilgi, Mevlana’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın Mevlana’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlana, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi, ne Mevlana’dan 40 yıl sonra yazmış olan Sipehsalar ne de Mevlana’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflaki’nin eserlerinde Mevlana’nın Attar ile karşılaştığından bahsedilir. Bu iddia ilk kez Mevlana’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.
    CENAZE NAMAZINI KİM KILDIRDI?
    Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: “Ölüm günüm, düğün günüm olacaktır” diyen Mevlana’nın 17 Aralık 1273 Pazar (5 Cemaziy’el-ahir 672) günü bu âlemden göç etmesiyle cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır. Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün, Mevlana’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlana’nın ölüm günü her yıl 17 Aralık’a rastlamaz.
    Mevlana, babasının Horasan çamurundan yapılmış kabri üzerine defnedilmiştir. Rivayetlere göre Mevlana defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona başucunda yer vermiştir. Bunu destekleyen fiziki kanıt ise sandukaların pozisyonudur. Kanuni Sultan Süleyman Mevlana’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlana’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın, babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir.

    Kaynakça: Franklin Lewis, Mevlana: Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı: Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, 1953. |