Kitabı elime aldığımda bu kadar adından söz ettiren bir eseri okumak için acaba geç mi kaldım diyordum. Fakat ilk bölümün daha ilk sayfalarında okumaya devam etmek konusunda kendimle büyük
"İşleneceği Herkes Tarafından Bilinen Bir Cinayetin Hikayesi" adlı eser Türkçeye "Kırmızı Pazartesi" olarak çevrilmiş. Kitabın daha ilk sayfalarında ne yaşanacağı, nasıl yaşanacağı ayrıntılarıyla gözler önüne serilmiş olsa bile elinizden bırakamayacağınız bir roman.
Doğru duydunuz (yada okudunuz) Santiago Nasarın, Pablo ve Pedro Vicario kardeşler tarafından delik deşik edilerek öldürüleceğinin ilk sayfalardan belirtildiği bir eser. Ve bu gerçeğin, yaşanacağı ana kadar Santiago Nasar ve annesi haricinde tüm kasaba tarafından bilinmesine karşın neredeyse kimsenin hiçbir şey yapmadığı bir cinayet.
Kitabı okurken aklımda tek bir soru zihnimi derinlemesine kemirdi durdu. Gerçek katil kimdi. Namus cinayeti işlemek zorunda kalan fakat bu cinayetin durdurulması için karşılarına çıkan herkese Santiago Nasar'ı öldüreceklerini söyleyen Pablo ve Pedro Vicario kardeşler mi? Yoksa gerçekleşeceği kesin olarak bilinen bir cinayete göz yuman kasabalılar mı? Ben karar veremedim belki siz verirsiniz.
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,3bin okunma
İnsanlar yaşadıkları hayatı acımasızca ve her yönüyle eleştirdiklerinde onlara ve bazen de kendime şöyle söylerim: "Beğenmeyerek yaşadığın bu hayat, belki de bir başkasının dualarındaki hayattır. Kıymetini bil..." Nitekim bu kitabı okuduktan sonra kendime nacizane hak da verdim.
Bu esere başladığımda bir yazarın zihninde kurguladığı ve akıcı şekilde birleştirdiği yazılar bütününü okuyacağımı düşünmüştüm.
Nihayetinde kitabı elimden bırakıp belirli belirsiz bir nefes alarak derin düşüncelere daldığımda ise ne derece büyük bir yanılgıya düştüğümü anladım. Çünkü kitabın anlattıkları sadece bir zihnin ürünü değildi. Yazarın zihninden taşan; dünyanın, mezepotamyanın daha doğrusu insanlığın büyük ayıplarının gözler önüne serilmesiydi. Benim ayıbım, senin ayıbın, onların ayıbı, daha doğrusu insanlığın ayıbı. Bu ayıbı ise kitapta yüzlerce, binlerce belki de yüz binlerce çocugum çığlıklarını 9 yaşındaki bir kız çocuğunun ölüm anındaki tek bir cümlesiyle anlatmış yazar. "BEN BİR İNSANDIM."
HuzursuzlukZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2017117,5bin okunma
Benim için kitabın başlangıcından sonuna kadar ütopya mı, distopya mı sorularının amansız bir münakaşaya tutuştuğu süreci anlatıyor bu eser. Nihayetinde distopya olduğuna karar verdiğim eserin, yazıldığı dönem itibariyle gerçekten ilerici bir görüşle ele alınmış olduğu da aşikar.
Sizin için herşeyin düşünülmüş, kararların verilmiş, yapacağınız işlerin bile siz doğmadan(labaratuvar ortamında tüplerden çıkarılmadan) önce belirlenmiş olduğu bir dünya. Öyle ki sizin yalnız kalmanız, sanat yapmanız, dini öğrenmeniz, acı çekmeniz, mutsuz olmanız, anne ya da baba olmaniz yasaklanmış. Ne yaparsanız yapin, hangi
işe layık görülmüşseniz görülün mutlu olmanız için tasarlanmış bir hayat. Eğer bunu başaramıyorsaniz sizi mutlu etmek için SOMA adında devlet tarafından onaylanmış ilaçlar kullanmak zorundasınız. Bunu reddetmeniz durumunda ise sürgüne gönderildiğiniz bir yaşam. Sonsuz mutluluk için karar verme yetinizin elinizden alındığı, haz almaktan başka bir amacınızın olamadığı tasarlanmış bir dünya.... Karar sizin. Ya kararlarınızı siz verip mutluluk kadar acı, hüzün, korku ve diğer tüm olumsuz duyguları yaşayacaksınız. Ya da bir kaç kapsül Soma alıp kendinizi yapay bir mutluluğa bırakacaksınız.