• 197 syf.
    ·2 günde·8/10
    Yaklaşık olarak 140'lı sayfalara kadar kitapla ilgili pek olumlu düşünemedim, sanki aceleye gelmiş hadi bir an önce konuşulsun bitsin metinlerinden biri olduğunu sanmıştım, hatta 4.baskı yapmış! şeklinde veryansınlarda falan bulunarak gel-gitler içerisinde kalarak okumaya devam ettim..

    Ve fakat..

    Bir tablonun gizemi ve zaman biçimlemesi-zamanın defa kez yaşansa da aynı noktada farklı biçimlerde yeniden sevgiyle kendine garantileyeceğini bir tablo üzerinden kurgulayarak sanatsal açıdan ele alıp ifade edilen yüzyıllık dokunaklı aşk hikayesi.. Baba, diğer ölümcül şeyler-sevgili...

    şeklinde sonlandı. Güzeldi.
  • 448 syf.
    ·4 günde
    Yakın Ertürk kimdir? İlk önce bununla başlamak gerek.
    Cornell Üniversitesi'nden 1980 yılında kalkınma sosyolojisi alanında doktorasını alan, 1986'dan Ekim 2010'a kadar ODTÜ Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yapmış, daha önce Riyad Üniversitesi(1979-82) ve Hacettepe Üniversitesi'nde(1983-86) de görev yapmış, çeşitli kuruluşlara uluslararası düzeyde kırsal kalkınma alanında danışmanlık yapmış (1986-2003), Ekim 1997-Ekim 2001 arasında Birleşmiş Milletler(BM) araştırma ve eğitim kurumu olan INSTRAW'nun(Santo Domingo) başkanlığı, Mart 1999-Eylul 2001 arasında BM Kadının İlerlemesi Bölümü 'nün(DAW) başkanlığı ve 2003-2009 arasında BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü, Kırgızıstan Haziran 2010 olaylarına yönelik Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyeliği(Ekim 2010-Nisan2011), BM İnsan Hakları Konseyi Suriye'deki olaylara ilişkin Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyeliği, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi üyeliği görevlerini yürütmüştür(2009-13). Halen Haziran 2013'te kurucu üyesi olduğu, İltica ve Göç Araştırma Merkezi Derneği'nin (IGAM) yönetim kurulu üyesidir.

    İnsan Hakları Komisyonu - HRC (ECOSOC [Ekonomik ve Sosyal Konsey/United Nations Economic and Social Council] 'a bağlı İH Komisyonu. 2006 itibariyle İH Konseyi)
    ÖZEL PROSEDÜRLER:
    • Kadına Yönelik Şiddet Raportörlüğü 1994
    • İnsan Ticareti Raportörlüğü 2004
    • Kadına Yönelik Ayrımcı Yasa Çalışma Grubu 2010


    Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü 4 Mart 1994'te BM İnsan Hakları komisyonu(HRC) tarafından onaylanmış olup yukarıda gördüğünüz gibi "özel prosedürler bünyesinde yer almaktadır". Kadına Şiddet Özel Raportörü: Kadına yönelik şiddet, sebep ve sonuçları hakkında bilgi toplar, araştırma yapar ve hükümetlere bu tür şiddetin tasfiyesine ilişkin tavsiyelerde bulunur. Ve bu kişiler gönüllük esasına göre görev yapan bağımsız uzmanlar olarak insan hakları ihlallerini yakından takip edip anında müdahale etme yetkisine sahipler.

    İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine gönderilen şikayetlerden, kadına yönelik şiddetle ilgili olanları değerlendirir; ilgili hükümetlerden bilgi ister; yaşam tehlikesi içeren durumlarda, hükümetlerden acil önlem talep eder. Son olarak da ülke ziyaretleri yaparak yerinde incelemelerde bulunur.

    Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğünün iki temel normatif/yasal dayanağı vardır: Birincisi 1993 BM Kadına Yönelik Şiddetin Tavsiyesi Bildirgesi; ikincisi ise 1979 Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW).

    Diğer BM sözleşmeleri, insan hakları mekanizmaları ve bölgesel mekanizmalar da Raportörün çalışmalarına referans oluşturur. Ancak, Raportörün yetki alanı CEDAW ya da diğer sözleşmeleri onaylamış olan ülkelerle sınırlı değildir. Raportör, tüm ülkelerde gözlemlenen şiddet olaylarını kapsar ve olaylara iç hukukun tüketilmesi ilkesine bakmaksızın müdahale edebilir.

    1979'da yürürlüğe giren CEDAW şiddet konusuna değinmez. 1980'li yıllarda uluslararası kadın hareketinin çalışmaları sonunda, şiddet konusu gündeme gelebildi ve CEDAW Komitesi, 19. tavsiye kararıyla kadına yönelik şiddeti kadına karşı bir ayrımcılık olarak tanımladı.

    Kadına yönelik şiddet, 1993 Dünya İnsan Hakları Konferansında resmen bir insan hakkı ihlali olarak kabul edildi ve konferans sonrasında kabul edilen Bildirge ile KYŞ ilk resmi belge ile tanımlanmış oldu.

    Dolayısıyla, CEDAW ve 1993 Bildirgesi kadının insan hakları açısından birbirlerini tamamlayan ve destekleyen iki önemli mekanizma.

    • 1993 Kadınlara Yönelik Şiddetin Bertaraf Edilmesi Sözleşmesi:
    Kitapta belirtilen maddeler:
    - Madde 1, kadına şiddeti "... ister kamusal ister özel hayatta olsun... tehtit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi..." olarak tanımlar.
    - Madde 2, fiziki, cinsel ve psikolojik şiddet türlerini aile içinde, toplumda ve devlet kurum ve aktörlerince işlenen şiddet olmak üzere üç düzeyde detaylandırır. (...)
    Kadına Şiddet Sözleşmesi'nin 4'üncü maddesi, devlet sorumluluklarından bahsetmektedir. Buna göre devlet, kadınlara yönelik şiddeti engelleme yükümlülüğünü yerine getirmemek için herhangi bir örf ve âdeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri süremez.

    Tam metin incelemek isteyenler için link:
    http://www.turkkadinlarbirligi.org/tr/kurumsal/4/CEDAW

    "Kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu ve bunların bertaraf edilmesi için ne gibi önlemlerin alınması gerektiğini hukuken bağlayıcı bir metinde tanımlıyor olması, CEDAW'ı dünya kadınları için vazgeçilmez ve güçlü bir mücadele aracı yapmaktadır. Bugün, uygulamadaki tutarsızlıklar bir yana, Sözleşme'nin 188 ülke tarafından onaylanmış olması onun uluslararası önemini göstermektedir. Kadınların insan hakları mücadeleleri ne statik ne de tek-doğrusal bir gelişim gösterir. CEDAW'ın bu denli yaygınlaşmış olması, mualiflerini de beraberinde getirmiştir. Bugün bazı ülkelerde siyasi gruplar CEDAW'dan tümüyle çıkmanın daha hayırlı olacağı gerekçesiyle baskı yapmaktadırlar."(s.67)

    UYGULAMADAKİ GENEL EĞİLİMLER:
    • ÖNLEME: Hepimizin bildiği üzere tüm dünya devletlerinin hemen hemen hepsinde kadına şiddetin önlenmesi için, "özel yasalar", bilinçlendirme kampanyaları(örneğin ; poster, dergiler, internet siteleri, televizyon, radyo, spotlar) ve belirli meslek gruplarının eğitilmesinde yükümlülükler getirmiştir. Ancak bunlar görünürde bildiğimiz gibi sadece "kamusal" alanı kapsıyor. Kadın haklarının korunması önündeki en büyük engellerden biri, uluslararası hukukunda yer alan özel/kamusal alan ayrılığı olmuştur. Buna göre(!?)"özel" alanda bulunan hiyerarşik ilişkilerine devlet müdahalesi dışında bırakıyor/bırakılıyor.

    • KORUMA: Acil yardım hatları, sağlık hizmeti, danışmanlık merkezleri, hukuki yardım, sığınma evleri, tedbir kararları ve şiddet mağduru kadınlara maddi yardım gibi hizmetleri içermektedir. Ancak Yakın Ertürk bununla ilgili şöyle söylüyor: "Birçok ülkede koruyucu tedbirler kabul edilmiş olmasına rağmen, uygulamada gerekli özenin gösterilmediği ve ciddi tutarsızlıklar olduğu görülmektedir."

    Cezai soruşturmaların, polis ve yargı makamları tarafından yeterince uygulanmaması, sığınma evlerinin yetersizliği ya da olmamasının da sorun olduğunu belirtmekte ve özellikle Türkiye'nin çarpıcı bir örnek teşkil ettiğini herkes tarafından bilinen bir gerçek.

    • SORUŞTURMA ve CEZALANDIRMA: Özellikle polisin, savcıların ve hakimlerin kapasite ve yetkilerini pekiştirmek, yeni yasalar çıkarmak ve var olan mevzuatı değiştirmek şekilde yorumlanıp uygulanmasıdır. Ve Yakın Ertürk bununla ilgili de şöyle söylüyor: "Ülke ziyaretlerim sırasında konuştuğum kadınların pek çoğu, şikayette bulunma konusunda yetkililer tarafından cesaretlerinin kırıldığını ve şikayette bulunmamaları yönünde yıldırılmaya çalıştırdıklarını belirttiler." Yine hepimizin bildiği gibi! Yetkililer kadına yönelik her türlü suç konusunda İSTEKSİZ olmakla beraber yargıya intikal etmesi durumda dahi "indirim" ve "serbest" bırakmakla tanınıyor. Velevki özellikle tecavüz davalarında mağdur fail ile evlenmeyi kabul eder ise ve çocuk sahibi olursa(?!) mahkumiyet düşürülmekte! Sırf bu yüzden mağdur olan kadınlarımız daha fazla mağdur olma durumunu göz önünde bulundurmaktalar hatta susmaktalar.

    Kadına Şiddet Sözleşmesi Madde 4c: Devletler "İSTER DEVLET İSTER ÖZEL ŞAHISLAR TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLSİN, KADINA ŞİDDET EYLEMLERİNİ ÖNLEMEK, SORUŞTURMAK VE FAİLLERİ ULUSAL YASALARA UYGUN BİR BİÇİMDE CEZALANDIRMAK İÇİN GEREKLİ ÖZENİ GÖSTERMELİDİR."

    Cinsiyete dayalı ayrımcılık tüm toplumlarda farklı biçimlerle ortaya çıkmakta. Kültür, töre, gelenek, din gibi nedenlere sığınarak, kadına karşı yapılan her şey toplum içindeki konumunu ikincileştirmektedir. Yerleşik kültürlerde ön plana çıkan bu ayrımcılığın kadın-erkek eşitsizliğini meşrulaştırmakla beraber devletin isteksiz başarılarını/başarısızlıklarını uluslararası platformlarda ön plana çıkartıyor.

    1993 Viyana Deklarasyonu ve Eylem Programında belirtildiği gibi: "Bütün insan hakları evrenseldir, bölünmezdir, birbirine bağlı ve birbirleriyle ilgilidir. Uluslararası topluluk, insan haklarına aynı zemin üzerinde küresel olarak adil ve eşit bir şekilde ve aynı vurguyla yaklaşılmalıdır. Ulusal ve bölgesel özellikler ile çeşitli kültürel ve dinsel arkaplanlar göz önünde bulundurulurken politik, ekonomik ve kültürel sistemlerinden bağımsız olarak devletlerin görevi tüm insan haklarını korumak ve geliştirmektir. " ve bu doğal olarak "kadın haklarını" da kapsamaktadır.

    ".... köklerini evrensel ataerkil kültürde bulan kadına karşı tarihsel baskı, insan hakları hareketinin uğraş alanlarından biri olmuştur. Cinsiyet eşitsizliği ve bununla iliskili olan şiddet bütün "medeniyetleri" kapsayan, tarihin ortak bir öğesidir."(s.123)

    KADINA YÖNELİK ŞİDDETTE KÜLTÜR REFERANSLI(!?) YAKLAŞIMLAR:
    - Female Genital Mutilaltion - FGM/Kadın Sünneti

    - Kamerun ve komşu ülkelerde kadınların cinselliklerini kontrol edilmesine "göğüs yakma" adı verilen uygulamada artış olmuştur. Bu uygulamada genç bir kızın yeni gelişen göğüsleri üzerine yakıcı sıcaklıkta objelerin konulmasıyla kızın göğüslerinin gereken zamandan önce büyümesinin engellenmesi ve cazibesini yitirerek erken yaşta cinsel ilişkiye girmesi amaçlanmaktadır. Bu uygulama birçok yaralanmaya, yüksek ateş, göğüslerde deformasyon, kistlerin oluşumu ve apselere neden olabilmektedir. Araştırmacılar Kamerun'da 11 yaşından önce göğüsleri gelişen kız çocuklarının %38'inin bu uygulamaya maruz kaldığını göstermektedir. (s.125)

    - Hindistan'da sömürgeciler, çocuk evliliği ve "sati"(kocalarının ölmesi ile dulların ölen kocayla birlikte yakılması)

    - Töre, namus, insan kaçakçılığı/ticareti, seks sektörü...

    ... TOPLUMLARINDA KADINLARIN KAMUSAL ALANDAKİ BİRÇOK KAZANIMLARINA RAĞMEN EV İÇİ ŞİDDETİN NEDEN HÂLÂ DEVAM ETTİĞİNİ AÇIKLAMAYA YARDIMCI OLSA DA BUNUN ADINA "KÜLTÜR" DENMEMEKTEDİR!"(s.131)

    Şöyle bir durumda var, yukarıda da belirtildiği gibi; devletler kadına yönelik şiddeti önlemek amacıyla pek çok uluslararası sözleşmelere dahil olurken, bilinçlendirme kampanyaları da yapıyorlar dedik... dedik ama medyanın kadını cinsel obje olarak yansıtması? Gerçek olmayan güzellik ölçütleri? Kültür hiçbir insan hakları ihlali durumunda gerekçe gösterilecek bir kolektif bir olgu değildir!

    "Kadına Şiddet olgusu ihtimalini güçlendiren üç yapısal faktör söz konusudur:
    - cinsiyete dayalı iş bölümü
    - günümüz neoliberal makro-ekonomi ortamı
    - savaş ve barış süreçleri "(s.140)

    • EKONOMİK VE SOSYAL HAKLAR
    - BARINMA HAKKI: Yeterli kapasitede olmamakla beraber erişilebilir sığınma evleri ve destek sistemi olmayan bir ülkede, bir kadının şiddet tehdidinden kendisini koruması düşünülemez! Her türlü aktif kentsel dönüşüm, baraj, köprü vs gibi yapılandırmalar pek çok insanı evsiz bırakırken(asker/polis gücüyle) devletlerinde uygulanan fiziki ve psikolojik şiddete ortak olduğu ortada.

    - GIDA VE SU HAKKI: Kadınların üretim kaynaklarına sınırlı erişimleri ve hane içi yiyecek/içecek dağıtımında erkeklere öncelik verilmesi gibi pek çok neden, kadın ve kız çocuklarının temel besinlere ve suya erişimlerini sınırlamakta ya da engellemektedir. Anadolu'da "kız boğazı kıl kadar, erkek boğazı kol kadar olur," sözü konudaki ayrımcılığın net bir ifadesidir.(s.145)

    - SAĞLIKLI YAŞAM HAKKI: Dünya Sağlık Örgütü(WHO), KADINA şiddeti sağlığı olumsuz etkileyen temel neden olarak tanıyor. WHO'nun çok ülkeli araştırmasına göre(2005) hayatının herhangi bir evresinde fiziki ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlar kalmayanlara kıyasla daha fazla sağlık sorunundan şikayet etmekte. Bu kadınlar,
    - ağrı
    - baş dönmesi
    - hafıza kaybı
    - düşük vb sorunlar yaşadıklarını ve yürüme, gündelik işlerini yapmakmakta güçlük çektiklerini belirtmişlerdir.(s.146)

    Dünyanın her yerinde kadınlar şiddete maruz kalmaya devam ediyor, cinsiyet ayrımcılığı ve kadın/erkek eşitsizliği de aynı şekilde. Kitabın hemen hemen her bölümünde okuduğum şu cümle çok önemli: "Kadın hakları söz konusu olduğunda siyasi iradenin her yerde yetersiz kaldığı ve genel olarak zayıf/tutarsız olduğu büyük bir gerçek.

    Yakın Ertürk 2003 ve 2009 yılları arasında tam 17 ülkeye resmi ziyarette bulunmuş. Bu ülkeler şunlardır:
    2004 - El Salvador, Guatemala, İşgal Altındaki Filistin Toprakları, Darfur, Sudan.
    2005 - Rusya Federasyonu(Çeçenya dahil), İran, Meksika, Afganistan
    2006 - Türkiye, İsveç, Hollanda
    2007 - Cezayir, Gana, Demokratik Kongo Cumhuriyeti
    2008 - Suudi Arabistan, Tacikistan, Moldova.

    Kitapta ise şu ülkeler var: El Salvador, Guatemala, İşgal Altındaki Filistin Toprakları, Rusya Federasyonu, İran, Türkiye(Batman, Şanlıurfa, Van intihar vakaları), Hollanda, İsveç, Gana, Demokratik Kongo Cumhuriyeti(bu seçilmiş ülkeler içinde okuduğum, lanetler yağdırdırdığım en kötü ülke!)

    • NE YAPILMALI?
    - Polis ve yargı sisteminde köklü düzenlemeler
    - Polis, savcı, hakim, doktor, hemşire gibi insan ilişkileri üzerinde aktif bulunan mesleklerde bilinçlendirme programlarının devinim halinde bulundurulmalı
    - Objektif siyasi İrade
    - Cinsiyet eşitliğine ilişkin eğitim müfredatı
    - İsveç 'te uygulanan, yakın ilişkilerde şiddet eğilimi ve davranışı gösteren erkeklerin değişmelerine yardım aracılıyla Fredman(Barışçıl Erkek) programını yürütmektedirler. Pekâlâ her ülkede uygulanabilir!
    - Yeterli ekonomik ve sosyal yardım

    Evet! Neler Yapılmalı? kısmına eklenmesi gereken pek çok madde bulabilir ama en temel gereksinimiz bunların olduğunu düşünmekteyim/iz. Kitabı okuyan arkadaşlarım ve okuyacak olan arkadaşlarımın burada yazılı olan her şeyi orada okuyacaksınız. Açıkçası bu kitaba inceleme yapmayı başta düşünmedim/düşünemedim, çünkü işinin ehlinden, aktif bir şekilde bu sahada rol almış olan bir uzmanın ve tamamen objektif bir şekilde yazılmış bu kitaba inceleme yapmak benim için çok büyük durum. Okuyan ve okuyacak olanlar için genel bir içerik göstermek istedim sadece. Ülkelere özellikle girmedim o zaman çok daha uzun bir yazı okuyor olacaktınız. Lütfen bu kitabı okuyun! Okumalısınız!


    Adem ve pek çok arkadaşımız tarafından başlatılan İstanbul Sözleşmesi Yaşatır etkinliği kapsamında Kadına Yönelik Şiddet'i içeren kitapları içeren okuma etkinliğine bağımsız bir katılımcı olarak #80024404 bende dahil oldum. Lisetede bulunan; İstanbul Sözleşmesi + Cinsel Şiddeti Anlamak + Sınır Tanımayan Şiddet kitaplarını okumakla beraber, listede bulunmayan birkaç kitap daha okudum. Kitap için ayrıca Adem teşekkür ederim.

    "Adalet çağırısı yapanlar, ""eşitliğin" olmadığı bir yerde "adaletin" birilerinin merhametinin ötesine gidemeyeceğini artık görmelidirler.
    Mücadele düzeyimiz ister ulusal ister uluslararası düzeyde olsun, sonuç itibariyle kadınlar olarak ortak hedefimiz bu kısır yaklaşımlara meydan okumak ve hegemonik emperyal ya da yerel baskıcı güçlerin çıkarlarından uzak ataerkil ötesi bir cinsiyet rejimi tasavvur etmek, tasarlamak ve uygulamaktır."

    Yakın Ertürk
  • Modern bireyi baştan çıkaran ve efsunlayıp kendine bağımlı kılan bir başka özellik ise dijital ürünlerin otomatikleşmesidir. Her otomatikleştirilmiş nesnenin bizi çoğunlukla hiç değişmeyen kalıplaşmış davranışlara sahip olmaya itmesi, otomatikleştirme arzusunun sorgulanmasını engellemektedir. Çünkü insana kullanmaktan çok otomatikleştinneyi arzulamaktadır. Otomatikleştirme, gündelik yaşantının içine o kadar kök salmiştır ki, ulaşmış olduğu biçimsel kusursuzluk düzeyinin, teknoloji ve gereksinimlerin gelişmeye açık yapılarının karşısına bir engel gibi dikilmesinin nedeni otomatikleştirdiği nesneyi insan benzetmek istemesidir. Çünkü otomatikleştirilen nesne ”kendi başına çalışır ve durur”, bu yüzden bizi bağımsız bireyle kendi arasında benzerlik kurmaya zorlar ve onu büyülü bir şeye benzetmemize yol açar (Baudrillard, 2011b: 139-140). Bu bağlamda hem ”mutlak baskı" hem de otomatikleşmenin yarattığı bir baştan çıkana güç, modern birey üzerinde ”görünmez el” etkisi yaratmaktadır.

    Modern dönemin ”görünmez e " etkisi, sanal efendiliğin kendisidir. Sanal veya siber teknoloji, gerçekliği soğurmakta ve kendi etki alanım her geçen an artırmaktadır. Sanal veya siber teknoloji etkisine aldığı gerçekliği yeniden üretmekte sınırlı kalmamakta onu ölümsüzleştirmektedir. 4D, 4K ve full HD'li teknolojili bir televizyon veya bilgisayar ekranında izlenilen bir Vietnam savaşı konulu film ya da her türlü efekte boğulmuş cengaver savaşçıların bilim kurgusal savaş oyununun Play Station'da oynanması savaş gerçeğini değil ortadan kaldırmak, yeniden üretmekte ve hatta onu ölümsüzleştirmektedir. Bunu siber teknolojinin karşı konulmaz ve tartışılmaz gücü olarak okumak oldukça mantıklı görünmektedir.
  • 188 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    DİN VE İDEOLOJİ- ŞERİF MARDİN


    İletişim Yayınlarından 17. baskı olarak 2008 yılında çıkmış elimdeki kitabın “metodolojik not” başlıklı ilk bölümünde yazar temel olarak modern davranış bilimlerinin tarih bilimleri ile birleştirilebileceğini iddia etmiş. Burada sosyal antropolojinin yapı ile fikir arasındaki ilişkileri anlatan tetkiklerinden esinlendiğini ifade etmiş. Yazarın “yapı” olarak adlandırdığı şey insan ilişkilerinin belirli düzenlilikleridir. Bunlar elle dokunulur varlıklar değil bir eşya değil analitik inceleme araçlarıdır. Bu nispetle geçicidirler ve ileride daha ince kavramlar geliştirildiği zaman başka şekilde izahlara kavuşabilirler. Weber de sosyolojisinde meşruiyet şekilleri ile ilgili bütün toplumu ve tarihi kapsayan tanımlamalar yapılamayacağını ifade etmiştir. Meşruiyet şekillerinin birinin nerede bitip öbürünün nerede başladığı belli değildir. Nihayet bölüm sonunda yazar gayesini şu kelimelerle açıklar: “Biz, bu eserimizde Osmanlı-İslâm toplumunun ve bugünkü Türkiye’nin Batı toplumlarından ayrılan bazı özellikleri olduğunu gösterebiliyorsak en önemli gayelerimizden birine varmış sayılırız.” (sy 9)

    Bununla birlikte yazar ikinci basıma yaptığı önsözde kitabındaki fazlaca “davranışsalcı” değininin -yeniden düşündüğünde- bir miktar rahatsız edici olduğunu vurgular. Toplum bilimlerinde düşüncenin ayrıntılı incelenmesinin öneminden bahseder

    1. Bölüm- Din ve İdeoloji

    Kimilerine göre çağımız, ideolojilerin batış devri olarak ilan edilmiş ise de bu pek isabetli değildir. Sert ideolojiler yok olmak üzere olsa bile yumuşak ideolojilerin işleyişiyle ilgili sorunlar yeni ele alınmaktadır. Buradaki sert ideoloji, teorik muhtevası olan kuvvetli yapıları imlerken yumuşak ideoloji ise kitlelerin daha çok şekilsiz inanç sistemlerine karşılık gelmektedir. (sy 14)

    Burada vaziyet alış (attıtude) kavramını ele alan yazar yumuşak ideolojiler kapsamında da değerlendirilse insanların bir takım vaziyet alışları olduğunu, illa da insanların fikirlerinin sistemli bir ideoloji etrafında kümelenmesinin şart olmadığını ifade etmektedir.

    “Örneğin birisi kendini muhafazakar olarak tanımlar, biz de onun bu muhafazakârlığın esaslarının bize anlatmasını istersek o da buna karşılık tek izah olarak “insanlar kendi başlarına karar veremezler, onları dürtecek bir kervancıya ihtiyaç vardır” diye cevap verirse bu kişinin fikirlerinin bir ideoloji etrafında kümelendiğini söyleyemeyiz çok muhtemeldir ki bu şahsın ideolojisi çok müphem, kendisinin de nereden geldiğini bilmediği fakat muhtelif sebeplerden dolayı sıkı sıkıya sarıldığı bir “vaziyet alış”a indirgenebilir.” (sy 15)

    Mardin kitabında ideolojileri belirli bir düşünürün fikir sistematiği olarak almıyor. İdeolojiden kastı “idare edilen”ler arasında yaygın belirsiz fikir kümeleridir. Yazara göre Tocquville ve Marx gibi müstesnalar hariç siyaset bilimi açısından ideolojilerin ele alınması yeni bir hadisedir. Bu da davranışsal siyasal bilimlerin ortaya çıkardığı bir durumdur. Siyasal bilimler tabiatı itibariyle normatif bir yaklaşım gösterse de genel olarak olanla ilgili muhtevanın bilinmemesi zaaf teşkil eder. (sy 20)

    Tabiat içindeki düzenliliklerin ifade edilmesi, bu düzenliliklerin diğer türde düzenliliklerle ilişkisinin kurulması ve bu ilişkilerin kurallar ve teoriler şeklinde ifade edilmesi… Bilimselliği bu kriterlerle açıklayan yazar sosyal bilimcileri bakımından “insanlara istikamet vermeye yarayan birer harita” olarak ideolojilerin dikkate alınmamasını makul bulmaz. (sy 24-25)


    Mardin, Robert Lane'nin Politikal İdeology adlı çalışmasına işaret ederek “sokaktaki adamın” eğilimlerini incelemek suretiyle bugüne kadar “yöneticiler” katında tespit etmeye alıştığımız ideolojilerin, bu çalışma ile “yönetilenler” katında da mevcut olduğunun ortaya çıkarıldığını vurgular. (sy 8-9)

    “Sokaktaki adamın dünya görüşü mantıki bir tutarlılığa sahip değilse de yaşadığı çerçeve içine konulduğu zaman bir tutarlık kazanmaktadır.” (sy 29)

    Yazara göre bilim sosyologları ideolojileri siyasal bilimcilerin elinden kaçırıp sahaya indirmişlerdir.

    “Öğrenim sosyalizasyon kültür semboller ve düşünce arasındaki ilişkileri yönelen çağdaş anlayış bize ideolojilerin incelenmesi için 19. yüzyıldakilere nispetle çok daha esnek bir inceleme çerçevesi temin etmiştir.” (Sy 34)

    Mardin burada Max Weber'in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinden yola çıkarak Weber'in ideolojik unsurlarınn etkisine yüklediği güce işaret etmiş.

    “Protestanlığın kalvinist şeklinde insanın kendi amaçları için değil Allah'ın verdiği tabiatin intizamını gerçekleştirmek için dünyaya geldiği inancı bu sistem içindeki insanları toplumun rasyonel yönlerini geliştirmeye yöneltmiş ve böylece pazar mekanizmasının rasyonellik unsurlarını bir Allah görüntüsü olarak kabul edip onları kullanmaya sevk etmiştir. Elde edilen zenginliklerin şahsi çıkarları için kullanılamayacağı fikri ise birikmeye yol açmıştır.” (35)

    Yazar her halükarda Karl Max'ın “grup çıkarları” yaklaşımının ötesine geçtiğimizi, sosyal grupların sadece çıkarlar motivasyonuyla hareket etmediğini ileri sürer.

    Yazarın bir başka çarpıcı yaklaşımı Cumhuriyet için fertlerin kişilik ve kimlik krizlerini başarısız kaldığı, alt sınıfların bu değer boşluğunu İslami olarak bildikleri itikatlara sarılmakta çözdükleri şeklindedir.

    2. Bölüm: Din Sosyolojisi ve Dinsel Davranış

    Yazar katı pozitivist denilebilecek Feuerbach ismini dikkate arz edip Marks ve Freud’un bu isimden etkilenmiş olabileceğine dikkat çekiyor. Bunun karşısına koyduğu Erikson ve Durkheim gibi isimlerin daha farklı toplum tahlilleri yaptığı tespitini yapıyor.

    “Durkheim, toplumun tüm varlığını düzen ve yapılarını dinde ifade edildiği kavramı ile anlatıyor. Din toplumun minyatürleştirilmiş modelini veren bir kurumdur. Dini ayinler ise o toplum içinde yaşayan insanların zaman zaman kendi yapılarının sosyal anayasasını hatırlamalarını mümkün kılan bir “toplum değerleri doğrulaması”dır.” (Sy 45)

    Dinsel şeylere saygının otoriteye karşı saygıdan başka bir şey olmadığını düşünen Durkheim’a göre dinsel tapmanın asıl nesnesi toplumun kendisidir

    Malinowski isimli bir araştırmacının Trobrianda adalarında yaptığı araştırma verilerine göre ilkel büyüsellik sisteminin dahi bütünlük sağlamaya çalışan bir sistematiği olduğunu ifade etmiştir. Malinowski araştırmasının özetinde “belirli bir dini anlamak için, din faaliyet halinde incelenmelidir” prensibini benimsemiştir. Bir köken olarak ya da bir kültür olarak dini ele almanın doğruluğuna ilişkin ipucu veren bir ilke.

    Mardin, ele aldığı kültür bahsinde sembollere değinerek sembollerin kişi tarafından anlaşılıp ona göre hareket etmesine davranış; sembollerin bir toplum ilişkilerine ortak bir şekil kazandırmasına ise kültür adı vermiş. teknoloji sistemleri, siyasal ve iktisadi meşruluk modelleri, çocuk büyütme, eğitimi görgü usulleri, hukuk sistemleri gibi kültür unsurları arasında din unsurunu da saymış ve hipotetik olarak dinin afyon fonksiyonunun teknolojik bir sistemin afyon fonksiyonundan farklı olmadığını ifade etmiş. (sy 53)

    Mardin kendi alanı bakımından yapılacak din araştırmalarının malzemesinin Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmi yayınlardan uzak olduğunu bilhassa alt tabakada olan din algısının konu edinilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

    3. Bölüm Din Sosyolojisi Açısından İslam


    Yazar bu bölümde amacının İslami inançların Türkiye'de halk katındaki gelişme şeklinin etkilerinin incelemek ve bu fikri kalıplar ile toplumsal ve siyasal eylem arasındaki bağları kurmak olduğunu olduğunu ifade eder. (sy 65)

    Burada Gibb’den uzun bir alıntıyla Batı tarihinde siyasal birimleri kökenleri bakımından siyasal ya da ırkla ilgili olduğu; doğuda ise siyasal bünyenin temelinin genellikle ideolojik olduğu ifade edilmiş. İslam dini İslam toplumlarında yapısal-pekiştirici bir rol oynamıştır dolayısıyla İslam dininden ayrılanlar İslam devletinin de dışında kalmıştır.

    Özellikle hakimiyet ilişkileri bakımından dinin etkisi konu şöyle edilmiş:

    “Dinini İslam toplumunda ifa ettiği en büyük ve sembolik başka bir ifade ile ideolojik şekli insanın şeriata teslimiyetidir. Teşekkül eden bir cemaatin başında bir idareci değil Allah'ın kendisi mevcuttur. İslamiyeti kabul eden bir kavmin başkanı peygambere “Sen bizim hükümdarımızsın” dediği zaman Peygamber ona “hükümdar Allah'tır ben değil” cevabını vermiştir. (Sy 70)

    Allah’ın toplum hayatına nezaret ediciliği yanında Mardin’in vurguladığı diğer bir kendine haslık İslamiyetin beraberinde getirdiği bir diğer özellik toplum içinde örgütlenme şekillerinden bazılarını kabul etmeyişidir.

    Durkheim’in dilinden “ikincil yapılar” olarak ifade edilen bu kurumlar Batı’da görülen devletle fert arasında olan, kanunlardan muaf kendi otoritelerinin olduğu yerde devletin hukuki yetkilerini kullanan örgütlerdir. Roma’da bu kurumlar, kilise, feodal beyler, serbest şehirler, belediyelerdir. “Şehir ortadoğu’da Batı’da olduğu şekilde müstakil, siyasi bir güce sahip kendi kanunlarını çıkaran ve özel mahkemeleri olan bir birim değildir.” (72) Tüzel kişiliklere doğuda örgütlenme, meşruiyet ve hareket serbestisi tanınmamıştır. Bunun yerini alan din “sığınılacak, kendisinden kuvvet alınacak, meşru toplum eyleminin yapılarını tanımlayacak olan, hem koruyucu zırh hem de “had”dir.” (75)

    Mardin İslami toplumlarda din’in bir inançtan daha çok bir kimlik olduğunu vurgular ve bu fikirlerini şu cümleyle neticelendirir:

    “İslami toplumlarda, Batı toplumlarında çok daha önemli bir fonksiyonu olan “değer”lerin yerine “normlar” geçmektedir. Kişisel planda tercihler daha azdır. İnsanlar Riessman’ın ifadesiyle “dışa doğru” dönüktür. Ne yapmaları gerektiğini kendi vicdanlarıyla yaptıkları muhasebeden çok, toplum normlarında ararlar.” (78)


    Bununla birlikte yazara göre; bireyin etrafındaki insanlarla nasıl ilişki kuracağı sorunu, eser verebilme sorunu, kendi bütünlüğünü gerçekleştirme sorunu inancın etkisiyle bunalımsız olarak geride bırakılır.
    Burada sayılan faydaları açımlayan, “eser vermekle” ilgili yukarıdaki savının göstergesi olarak “Gaza” kavramını ele alan Mardin, gazayı, kişiyi toplumun dar iktisadi çevrelerinden çıkaran, yaratıcı olmasını sağlayan en başarılı şekli olarak tavsif eder.

    Bu kuşatıcı islam-din-toplum’dan sıyrılmanın tarihteki tek alternatifi olarak yazar “sufilik”ten bahsetmiştir. “Sufilik alternatif bir islam alemi olarak resmi islamın “negatif”i olarak onunla yanyana ve içiçe yaşamıştır” (91)

    Bir halk İslamı olarak tasavvuf resmi kuruluşlarla ortaklık kurduğu oranda sosyal yapının pekiştirici gücü olarak fonksiyonunu icra etmiştir. Celali isyanlarında görüldüğü gibi halkın rahatsızlığının ifadesi haline geldiğinde ise resmi kurumlarla çatışma içine girmiştir.

    Yine resmi İslamla halk İslamı arasındaki farklılık Osmanlının gerileme sebepleriyle ilgili olarak ortaya çıkmıştır. Resmi İslamı temsil eden düşünür-alim-ıslahatçıların daha rasyonel olan yaklaşımına rağmen tasavvuf-tarikatler gerilemeyi “Allahın gazabı”yla açıklamayı tercih ederek -Patrona, Kabakçı isyanı örneklerinde görüleceği üzere- merkezi otoriteye karşı isyanın ideolojisi olmuşlardır.

    Dini kültürün Weber’in meşruiyet türlerinden olan “karizmatik liderlik”olgusuna dinsel bir güç katarak tahkim ettiği de yazarın işaret ettiği başka bir gerçekliktir.

    4. Bölüm- Osmanlı İmparatorluğu Yapı ve Kültür

    Bu bölümde yazar üç bahis üzerinde durmuştur: iktidar dağılımı, “medeni toplum”un yokluğu, Türk kültür dünyasındaki bölünmüşlük.

    Osmanlı’nın günümüz Türkiye’sinde de etkisini hissettiren “patrimonyal” bir egemenlik üslubunu benimsediğini söyleyen yazar Halil İnalcık’a atıfla Osmanlı toplumundaki asker ve reaya biçimindeki ayrımı konu edinir.

    İktisadi olarak “ideolojik” politikalar yürüten Osmanlı’da -Batı’dakinin tersine- tüccarlar değil esnaflar desteklenmiş, tüccar kapitalist oligarşinin oluşmasına izin verilmemiştir. Buna paralel olarak ithalata karşı hayati bir ilgi varken ihracata ilgi gösterilmemiştir. Teorik olarak tüm topraklar padişaha ait kılınmış, tebaaya sadece bu topraklar üzerinde intifa hakkı tanınmıştır.

    Köprülü ve İnalcık’ın tespitlerinde 16. Yy’da Osmanlı’da zengin tüccarlar zümresinin mevcudiyeti ortaya konsa da bu tüccarların Batı’daki gibi tüccar oligarşisi meydana getiremedikleri ifade edilmiş.

    İkinci bahis olan medeni toplumun oluşmaması hakkında yazar Osmanlı’nın merkeziyetçi çizgisine dikkat çekmiş. Esnaf loncaları, vakıflar, aşiret teşkilatları, ahilik teşkilatı gibi kurumlardan bahsedilse de bunların faaliyetlerinin devlet kontrolünde gerçekleştiği üzerinde durulmuş.

    18. yüzyılda “ayan” olarak bilinen mahalli nüfus sahipleri aynı zamanda devlet bürokrasisi içinde sıkı bir yer edinmiş olduğundan sivil bir nitelik arz etmemiştir. İlerleyen yıllarda devletin artık geçindirmeye gücü yetmeyen savaşçıların bir kısmını maiyetlerine almalarını gerekmiştir. Bu insanların servetlerinin ölümle birlikte müsadere edilmesi de yine kapital birikiminin önüne geçen başka bir unsur olmuştur. Eşraf “devlet yetkilerini kullandığı sırada çevresindekilere baskı yapan, bu yetkileri elinden çıkardığı zaman baskı altında tutulan oldu.” (sy 123)

    Osmanlı’da yönetici sınıfın köylülere karşı keyfi davranışları bu baskıyı engelleyecek bir mekanizma olmaması temel zaaflardan biri olmuştur. Modern gazetecilerin yeni roller ithal etmesi halk kavramını gündeme getirmiştir. Tanzimat sürecinde “uyruk” kavramı devlet nezdinde de geçerliğe kavuşmuştur. 1877’de meclis-i mebusan’ın toplanmasıyla küçük şehir eşrafı ve esnaf sözcüleri şikayetlerini ifade etmek için bir yol bulmuşlarır. Taşralılar en başta devlet vergileri yüzünden eyaletlerin fakirleşmesini ve vergi adaletsizliğini gündeme getirmişlerdir.

    1890’larda Abdülhamid’le mücadele eden Genç Türkler bürokrasiyi modernleştirme amacını güderler.Ziya Gökalp esnaf haklarının savunulması gerekliliğini savunur. Bu bir çeşit batılı sosyoloji okuması olsa da Durkheim’in toplum teorisinde güçlerin çatışması/dengesi başat bir teoriyken Gökalp’ta seçkinler için ayrılmış alan olan siyasal alana karışmayan yurttaşlık bilinci söz konusudur.

    Osmanlı meclis tecrübesiyle “ikincil grupların” etkisini kerhen -mali sorunların çözülememesinin getirdiği zayıflıkla- kabul etmiş ve patrimonyal yönetim biçimine aykırı düşen yeni örgüt biçimleri ortaya çıkmıştır.

    Yazar modern “medeni toplum” tecrübesinin cumhuriyetle dahi gerçekleşmediğini şu cümlelerle savunur:

    “Marx’ın devletle toplum arasındaki “gerçekliğe dayanan çelişme”ye verdiği önemin Türk düşünürlerince anlaşılması henüz zordur, zira bu çelişme Türk yaşantısının bir verisi değildir. Kemalizm ideolojisi bunu tekrar eder. (...)

    (medeni toplumun oluşmasında) ikinci bir zorluk, büyük yığınların siyasal katılmasını kabul etmekte gösterilen isteksizlik olmuştur. Birçok Türk bürokratları ve aydın seçkinler daha Batı’nın yaşadığı uzun hayal kırıklığı sürecinden geçmeden siyasal temsilin, halk iradesi ve demokratik sistemin üstünkörü gizlenmiş sahtecilikler olduğunu pek çabuk keşfettiler. Bu keşfin yapılmasındaki hız, bir kılıf uydurma çabasının varlığını akla getirmektedir. İnsanların kılavuzsuz yapamayacakları konusunda tavır zor geçmektedir.

    Türkiye’de devlet “yüksek memurlarına her zaman iktisadi fırsatlar sağlamıştır; akıllıca kullanılırsa, bunlar, özel teşebbüscülük için doğrudan doğruya işe atılmaktan daha iyi bir atlama taşı olmaktadır. Bu maaşların yüksek oluşundan değildir. Gerçekte devlet hizmetleri yapanlara verilen maaş yetersizdir. Fakat bürokrasi ile ilişkiler iş hayatında şart olan kapıları açmaktadır. Türkiye’de özel sektörde başarı göstermenin en iyi yolu devlet memuru olarak başlamaktır.

    Son olarak Türk aydınlarının tek bir ortak kültür yaratmak için halk kültürü köklerinden yaralanma yönündeki büyük çabaları gerekli olan iki kültür arasındaki ayrılığı giderme işinin yavaş, kesintili ve akla olmayan bir yoldan ilerlemesine sebep olan bir kasılma ve ters züppelik içinde yürümektedir. Geleneksel seçkinler kültürünün narsizm ve kısırlığı, ayırıcı görüş açısı onu modern bir demokrasi için kullanışsız yapmıştır. Özellikle seçkinlerin yapmacıklı dilinin basitleşmesi gerekti. Bunu Türk modernleştiricileri anladılar fakat bu yöndeki ilk çabaların başlamasından beri yüz yıl geçmesine rağmen seçkinlerin dili ile halkın dili arasındaki uçurum giderilmemiştir. Tersine Türk edebiyatının dili saray dilinin bir taklidi gibi olmuştur. Çapraşık, yapmacıklı ve katı... ” (139-140)


    5. Bölüm - Cumhuriyet Devrinde “Volk” İslamı

    Yazar Cumhuriyet’in özelliklerinin anlamını Osmanlı yapılarında arayacağını ifade ederek bölüme başlamaktadır. Bu benzerliklerin Cumhuriyet Türkiye’sinin önemli özelliği olduğundan bahsedilmiş.

    Mardin’e göre halk kültürü ile aydınlar kültürünün iki ayrı kültür olarak var kabul eden Osmanlı aydınının zihin yapısı Cumhuriyetle birlikte tevarüs edilmiştir. Cumhuriyet kadroları da kapitalist zümrelere az şans tanıyarak kapital birikiminin devlet çıkarlarını engelleyeceği yönünde hareket etmişlerdir

    Halk kültürü ile seçkinler kültürü arasındaki farklılık “halk islamı”nın (hurafe) kuraldışı sayılması sonucunu doğurmuştur. Bu İslam’ın önemli fonksiyonlar gördüğünü idrak edememe anlamına gelmiştir.

    “Kemalizm kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır.” (sy 147)

    “Ümmet dünya görüşünün Cumhuriyet aydınlarına tevarüs etmiş olan şekli sosyal hakikatlerin basit hakikatler olduğu fikridir. Bundan dolayı kendi içinde bir anlam taşımayan “hurafe” kavramı ülkemizde birçok aydınlar için yeterli bir izah teşkil etmektedir. Fakat bu “hurafe”lerin bir sistem olduğu da karşısına geçilmez basit bir gerçektir. Bu yapı, gücünü, sembolik fonksiyonunu halk katlarında sürdürmesinden almaktadır.” (sy 150)

    Türkiye bir kitle toplumu oldukça, halkın eldeki sembolik imkanlarla bir dünya görüşü imal etme çalışması seçkin zümrenin de kültürünü etkilemektedir.

    Siyasal partilerin eski ortodoks İslamı eski şekliyle desteklemesinin mümkün olmadığını söyleyen yazar uzun vadede Batılı davranışın din düşüncesinin teşkilatlanmasında gerçekleşebileceğini söyler.

    6. Bölüm - Ampirik Kanıtlar:

    Mardin bu bölümde eserindeki düşünce izleğini açık bir özet şeklinde sıralamış. Şöyle ki:

    1. Din Sosyolojisi bakımından

    Dinin gerek kişi katında gerek toplum yapısı katında bir fonksiyonu vardır.
    Dinin kişi katındaki etkisi şudur: kişi din aracılığıyla kontrol altına alamadığı bazı kuvvetlere tabi oldu hissine karşı bir kişisel güvenlik mekanizması kurar.
    Dinin toplum katındaki fonksiyonu:
    etrafındaki dünyayı anlamasına yarayan bir model temin etmesinde
    toplum ilişkilerini pekleştiren yönler vermesinde belirir.

    2. İslami inanç bakımından

    dinselle dinsel olmayana islamiyette birbirinden ayırmak zordur. Her durumda kişinin sosyal kimliği dinsel kalıplara teşekkül eder.
    Dini dogmanın İslami toplumlarda ideolojik bir mütenazırı vardır; o da ümmet dünya görüşüdür.
    İslamiyette seçkinler dini - halk dini şeklinde başlangıçtan beri bir ayrılık olmuştur.
    Allah’ın kapsayıcılığı ve kişilerin Allah önünde eşitliği anlayışı bu ikiliği kapatma fonksiyonu görür

    3. Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısı bakımından.

    Osmanlı imparatorluğunda halk kültürü ile seçkinler kültürü arasında ayrılık kendini din alanında da belli etmiştir. Bir seçkinler dininin yanında bir halk dini olmuştur.

    4. Türkiye cumhuriyeti bakımından

    Cumhuriyetin modernleştirici aydınları bu dini ikiliğe önem vermemişlerdir.
    Teklif ettikleri hal çarelerinde ümmet yapısına sandıklarından çok daha bağlı kalmışlardır.
    Türkiye Cumhuriyeti’nde tüzel kişiliğin hukuk teorisine girmesi ve Batılı hukuk normlarının tatbiki, ilk defa olarak dine, devletten ayrı olarak teşkilatlanma şansını tanımıştır.” (156)

    Philip Converse’in söylemlerinden yola çıkan yazar ideoloji üzerine yapılan araştırmada ideolojik olarak nitelendirilebilecek davranışın oy verenlerin çok küçük yüzdesine geldiği bilgisini paylaşır. Buna göre ideoloji bilimsel-sosyal-psikolojik-sosyolojik tutarlılığa dayanıyorsa bu “ideolog”luk yüzde üç buçuk civarında bir seçmen davranışına denk gelirken, grup menfaati yüzde 45, zamanın özelliği yüzde 22, ideoloğa yakın olanlar yüzde 12 şeklinde davranış kalıpları ortaya çıkmıştır.

    1968 yılında Türkiye’de İzmir’de fabrika işçileri arasında yapılan araştırma hakkında yazarın değerlendirmesi şöyle: “Genellikle bir insanın kendini “müslüman” olarak görmesiyle birlikte bununla tutarlı bazı inançların geldiğini görüyoruz. Bu inançların uzun vadede “müslüman”ların eylemini etkilendirmesi zorunludur. İnanılanların kendi içinde tutarlı bir küme etrafında toplanmaması, Converse’in tezinin, sert ideolojiler için geçerli olsa da yumuşak ideolojiler için geçerli olmadığını göstermektedir.”(164)

    Sonuç kısmında eserindeki görüşleri özetleyen yazar şu cümlelerle kitabı bitirir:

    “Toplumun sorunları hiçbir yerde entelektüel seviyede vazedilmiş soyut problemler olarak ortaya çıkmaz. Halk bu sorunları ihtiyaçlarının tatmini olarak görür. Türk aydınları bu hakikatlerden hareket etmedikçe bir taraftan toplumdan uzaklıklarını sürdürecekler, diğer taraftan sürprizlerle karşılaşmaya devam edeceklerdir.” (167)
  • Hakikaten de sevgili Portuga,bana her şeyi çok erken anlattılar.
    José Mauro de Vasconcelos
    Sayfa 183 - Can yayınları
  • Bir şeylere inanmaya hazır olmadıkça her şeye baştan başlamak zordu.
    José Mauro de Vasconcelos
    Sayfa 179 - Can yayınları
  • Asıl acı,kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi.
    José Mauro de Vasconcelos
    Sayfa 169 - Can yayınları