S. Ali, Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski'yi inceledi.
 04 Mar 00:32 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Açıkça söylemek gerekirse derin tahlillerin, betimlemelerin sular seller gibi aktığı bir anlatıyı yorumlamak ya da üzerine bir şeyler yazmak çok da kolay bir durum değildir. Zweig, "büyük usta"ları bize anlatmaya çalışmış, şimdi biz de Zweig'in bize aktardıklarını mı dışarı aktaracağız.
Bu zor bir durum. Öyle birkaç satırla geçiştirilecek bir durum da değil. Uzun soluklu, hatta çoğu yerde satır satır aktarımların yapılıp, bunların bir ortamda
tartışıldığı 'ne demek istemiş' onu, bu şekil de mi anlatmış diyerek saatlerce hatta günlerce tartışma yapılacak kadar derin bir kitap.

Baştan sağma 'çok güzel olmuş' ya da 'bilmiyorum ne desem' veya 'beğenmedim' demek çok basit tanımlama olur diye düşünüyorum. 'Çok güzel olmuş' ne demek?
Sormak lazım 'hangi kısım, yer, konu veya kelime" güzel olmuş. Bunu okuyanların bunu da açıklaması gerekir. O yüzden bir kitap okunmuşsa, bir iki satır da olsa bir şeyler karalanmalı. Ya da ' beğenmedim' derken de aynı sıkıntı ortada.

Kitabı okuyup bitirdim. Peki akılda kalan neler? Ya da tek cümleyle özetlemek gerekirse, ilk akla gelen nedir? Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Hep okumak istiyordum, en sonunda 1000Kitap'ın da etkisiyle bitirdim.
"Yıldızın Parladığı Anlar" kitabıyla beraber bunu da beğendim. Ama şu novella tabir edilen kitaplarına ısınamadım Zweig'in.

Klasik biyografi kitabı ve o kalıba girmeyecek kadar yoğun roman analizlerinin yapıldığı bir kitap.

Zweig 'Üç Büyük Usta" diyor ama, ona göre sadece tek büyük usta var. O da.....(Bu kısımda bende saklı kalsın)

Kitapta 3 önemli romancının anlatı dünyalarına derinlemesine girilip, gerçek, kurgu, zaman ile iç içe geçen bir roman karakterlerleri sorgulaması yapılıyor.

Zweig, önsözde 'bu en büyük üç roman yazarını' seçmesinin öylesine alınmış bir karar olmayıp, rastlantı olmadığını belirterek, bir çeşit sonradan gelecek tepkilere
karşı bir savunma yapıyor. Bu, 'en büyük üç roman yazarı' Zweig'in kendi dünyasını, kendi bakışının sonucu oluşmuş bir üçlüdür. Bizim de aynı düşüncede olmamız gerekmiyor. Ama neden bu üçü sorusunun cevabını sayfalar içinde iğneyle kuyu kazarmış gibi çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Zweig'in belirttiği gibi on dokuzuncu yüzyılın 'bu en büyük üç roman yazarı' olan Balzac, Dickens, Dostoyevski farklı tarzlara sahip olsada, bunları seçmesindeki amacının "kişiliklerindeki karşıtlık" bakımından birbirlerini tamamlayan bir durum olduğunu, ama bunları yazarken de Tolstoy'u, Victor Hugo'yu, Goethe'yi, Flaubert' vb. diğer yazarları da unutmadığını ifade ediyor. Diğer yazarların da büyük ve etkili eserler verdiğini söyledikten sonra ama tercihim "bu üçü" diyor.

Zweig'in üzüldüğü bir konu ise Fransız (Balzac), İngiliz (Dickens) ve Rus (Dostoyevski)'nin kendilerine ait alanları olduğunu yani birinin 'toplum dünyası'nı, diğerinin 'aile dünyası'nı ve sonuncu olarak da Dostoyevski'nin ise 'bireyin ve insanlığın dünyası'nı anlatmaya çalıştığını ama bunların arasına bir Alman yazarını ekleyememesinin burukluğunu yaşadığını ifade ediyor. Maalesef "ne bugün ne de geçmişte bir isim bulamadığını" söylüyor.

Zweig kendi sıralamasını yapmış. İnsanın aklına türlü türlü sorular geliyor mesela, Zweig bu kitaba bir önsöz yazmasaydı ve bizde o önsözü okumasaydık, Zweig'in o yola çıkış sebeplerini ve kullandığı ölçeği bilmeseydik o zaman Zweig'in seçimlerini anlayabilir miydik? O zaman bolca soru sorabilirdik mesela, niçin bu üçü gibi? Neden bir diğeri değil de bunları seçmiş. Niye Fransız, İngiliz, Rus. Acaba Almanlara karşı bir düşmanlığımı var? Kendimize yani biz okurlara o zaman şu soruyu soralım? 19.yüzyıl romancılarını okuduğunda bu 'üç büyük usta'yı sen de seçer miydin veya senin sıralaman ne olurdu?

1799 yılında Balzac'ın doğuşu, imparatorluk kurulması Napolyon'un Mısır'ı fethi ve sonra Bonaparte oluşundan devamla, 19.yüzyıl Fransa'sından küçük kesitler sunuyor bize.
1799 yılında Fransa'nın Toule şehrinde doğan Balzac'ın yaşadığı dönem içinde cereyan eden siyasi, ekonomik, toplumsal olaylar kısa kısa anlatılarak zamanın panoraması çizilmektedir.

1919 yılında kaleme aldığı ama on yıllık bir zaman geçmişine sahip eserde, konuyla ilgili bilgileri toplamış, tasnif etmiş ve sonunda bu okuduğunuz eseri ortaya çıkarmış.
Öyle şıppadak ben yaptım edasıyla değil, yoğun emek isteyen bir durum ortaya koymuş. Kes, kopyala yapıştır olmayan döneme ait bir çalışma.
Anlatılan karakterlerin yapısı ve kitap içindeki işlenişi ve atıfta bulunduğu kişiler özelinde o zamanki Fransa tanıtılıyor.
Eğer Balzac'ın eserlerini daha önce okumuşsanız, bu kitapta geçen roman karakterlerini daha kolay bir şekilde anlayabilir ve yazılan yazıyla okunan karakter arasında bir bağ kurabilirsiniz.

Zweig, Balzac'ın hayatından kesitler sunmuyor size. Sadece Balzac'ın kendi dünyasında oluşturduğu karakterlerin yapısından yola çıkarak gerçek ile kurmaca arasında gidip gelinen noktalara değiniyor. Eğer Balzac'ın kitaplarını okumadıysanız çok da fazla bir şey anlamayabilirsiniz. Çünkü, burada klasik bir biyografi (kısa yaşam öyküsü, eserleri anlatılmıyor) yok. Daha çok ve özellikle "İnsanlık Komedyası" adlı ansiklopedisinden esinlenilerek, o zamanki Fransa ve burada yaşayan zengin, fakir, asker, Napolyon, kendisi ve karakterleri arasında bir ağdan bahsediyor.

Ve şunu ifade edebiliriz. "İnsanlık Komedyası"nda Fransa'nın Paris şehrinin dehlizlerinde, Balzac'ın kahramanları, Zweig'in kaleminde dolaşıyor. Onların içsel dünyalarına kısa bir yolculuk yapmak ister misiniz?


Dickens, 2. bölümü oluşturuyor ve 47.sayfada Zweig şöyle diyor: "Sevgi yalnızca konuşulan sözlerde soluk alır." Bu cümle bile başlı başına belki de sayfalar dolusu
yazı yazılabilecek derin anlamlar çıkarmamıza yol açabilir.

Balzac'a oranla, Dickens karakterleri daha halktan yana. İngiliz kültürü hakkında kısa bilgiler vererek, az da olsa bilgi sahibi oluyoruz bu kültür hakkında. Karakter yapısını iyi bir şekilde sergileyen Dickens'in romancılığı kıyaslandığında çağdaşlarına oranla bir adım öne çıkabildiğini ifade ediyor, Zweig.
Uzun uzadıya yazmadan, kısaltarak şunu diyebiliriz ki, Dickens'in karakterleri bu sefer Zweig'la İngiltere yolculuğuna çıkıyor. İngiliz tarihi, kültürü, kraliçeye duyduğu hayranlık had safhaya ulaşarak, methiyeler düzmesine bile yol açıyor.

Balzac'ın karakterlerin ana unsuru olan hırslı ve iktidar düşkünlüğü, Dostoyevski'de ateşli ve coşkulu insan tipinden, Dickens da ise daha sıradan, daha avam ve mütevazi bir kimliğe bürünüyor. "O kahramanlarını, alın yazılarını başka şairlerin hiç bir şey fark etmeden geçip gittikleri banliyölerin sokaklarında aradı. (s:59)", "Dickens, gündelik hayattan sade işçileri, kahraman yapmaktan çekinmedi.(s:60)" derken Dickens'in romancılığını anlatıyor. Yine eğer Dickens romanlarını okuduysanız bu kitapta anlatılan karakter örgüsünü daha da kolay bir
şekilde anlayabilir ve bazı durumlara daha kolay aşina olabilirsiniz.

Dostoyevski, 3. bölümü oluşturuyor. Kitabın en geniş tutulan yeri ayrıca. Zweig, yazmış da yazmış. Ordan girmiş, burdan çıkmış, üşenmemiş ve 83.sayfa da Zweig şunları söylüyor:"Fyodur Mihailoviç Dostoyevski ve onun iç dünyamız için taşıdığı önemi hakkıyla anlatabilmek zor ve sorumluluk isteyen bir iştir." Eğer Zweig böyle iddialı bir cümle ile Dostoyevski'yi ifade ediyorsa o zaman bizim çok fazla söyleyecek bir şeyimiz yok diye düşünüyorum.

Bu kitap, kendi döneminde bile orta derece okurun çok çok üstünde, bahsedilen eserleri okumamış insanların anlayamayacağı şekilde üst düzey yani
kısaca aristokrat okur kitlesine hitaben yazılmış. İçinden "alıntılacak" onlarca, yüzlerce söz, paragraf, duygu mevcut.


Bugün bile hala bu kitaptan bahsediliyorsa, okunuyorsa, alıntı yapılıyorsa ve çeşitli dillere çevrilip yayımlanıyorsa demek ki, "efsane" olmuş denilebilir. Daha yüzlerce yıl yine en çok basılan, okunan, satılan kitap olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Raskolnikov, Alyoşa, Fyodor Karamazov, Miskin,
19.yüzyıldan, 20.yüzyıla akıp geldiler ve yetmedi 21.yüzyıl da bile hala aramızdalar.

Kitap hakkında çok fazla söze gerek yok. Çünkü kitabı anlatmak, yazmak için Zweig kadar bilgimiz olması lazım. Bizim kuru, sığ bilgimizle ancak bu kadar birşeyler karalamaya çalışırken; derin, ayrıntılı, birbirine bağlantılı, yoğun betimlemeli, hem kendi içinde hem konu dışındaki yaptığı kıyaslamalarla edebiyat dünyasının baş köşesinde oturmayı hak ediyor.

Ezcümle: Eğer edebiyat alanıyla ilginiz varsa mutlaka faydalanmanız gereken 'temel' eserlerden biri sayılabilir. Öyle güzel, öyle akıcı, öyle derin, öyle büyük, öyle muhteşem betimlemeler yapmış ki Zweig, şaşırmamak elde değil. Bir kişi ve roman bu kadar dolu ve içten nasıl anlatılabilir. Örneğin Dostoyevski'nin romanlarında "ağır aksak bir akışla kıvrımları ve girdapları geçerek ilerlemeye devam eder olaylar, seller konuşmanın kum havuzunda saatlerce oyalanır, ta ki, yeniden kendi derinliğini ve tutkusunun en coşkulu yerini bulana kadar." der Zweig. Daha da ötesi yoktur diye insan düşünmeden edemiyor.

Akıcı bir dil, akıcı bir çeviri ile kitabın okunurluğu kolaylaşıyor. Edebiyatla haşır neşir, roman, hikaye türleri ağırlıklı okuyan kişilerin çok faydanalacağı ve mutlaka ellerinin altında bulundurması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Karşılaştırmalı edebiyat için ideal bir bilgi kaynağı. Zweig'a göre üç büyük ustanın nasıl üç büyük usta olduğunu adım adım okuyacaksınız.

Notlar:
+ Okuduğum kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yaınları'ndan çıkmış; Mart 2017 16. baskıdır.
+ Türkçesi: Nafer Ermiş. Güzel bir şekilde bize Zweig'i anlatmış. Ona da teşekkürler.
+ Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, baskı kalitesi olarak güzel bir çalışma ortaya konmuş.
+ Bu üç büyük ustadan kendimce en beğendiğim de bana kalsın diyorum.
+ Beğenerek okudum ve tavsiye ederim.
+ 5 - 12 Ocak 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve bugün itibarıyla kısa bir yazı kaleme alınmıştır.
+Yazan: A.B ya da A.K. 04/03/2018)

Dilekovski, Siborg Manifestosu'yu inceledi.
 23 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Donna Haraway'in 1985 yılında yayınladığı özellikle sosyalizm-feminizm üzerine yeni açılımlar sağlamayı hedefleyen pomo bir metindir. alt başlığı "science, technology, and socialist-feminism in the late twentieth century" (yirminci yüzyılın sonunda bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm) idir. ayrıca, haraway'in "simians, cyborgs and women: the reinvention of nature" isimli kitabında bir bölüm olarak da yer alır. agora kitaplığı da osman akınhay çevirisi ile metni yayınlamıştır. tanıtım yazısından, sözü donna'ya bırakalım:

"yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa
geldiğimizde, hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası, hepimiz siborguz.

siborg, hem ‘tahayyül’ün hem de ‘maddi gerçeklik’in yoğunlaşmış bir imgesidir. ‘batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, doğayı kültür ürünleri kaynağı olarak sahiplenme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği) organizma ile makine arasındaki ilişki, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan etmiştir. bu türdeki bir sınır muharebesinin paylaşılamayan toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür.

benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektedir. benim argümanım ayrıca, sosyalist-feminist kültür ve teoriye, postmodernist, natüralist-olmayan bir tarzda ve cinsiyetin olmadığı bir dünya -belki doğuşun olmadığı, belki sonu da olmayan bir dünya- tahayyül eden ütopik gelenek dahilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder. ikisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı yeğlerim."


davetsiz misafir'in ilkbahar2005 sayında, ünlü siborg manifestosu, kısa özgeçmişi ve kendisiyle yapılmış uzunca da bir söyleşi bulunan amerikalı feminist akademisyen. çalışmalarını university of california santa cruz'da history of consiousness bölümünde sürdürmektedir. son derece interdisipliner olan bu muhalif bölümdeki etkileşimlerinin sonucunda haraway, 2004 yılında the companion species manifesto adlı yeni bir manifesto kaleme almış, bu manifestoda köpekler ve insanlar arasındaki yoldaşlık ve karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ilişkisinden yola çıkarak tüm dünya halkları arasında bir kardeşliğin nasıl formüle edilebileceğine dair bir alternatif geliştirme uğraşısı içine girmiştir. öte yandan, kendisinin de dediği gibi, ülkesinin irak'ı işgal ettiği ve dört bir yana tehditler savurduğu böylesi bir çağda, biribirimizi anlamak, birbirimize karşılıklı olarak eşdeğer derecede saygı göstermek ve önem vermek ve en önemlisi farklı halklar olarak, var olabilmek için birbirimize muhtaç olduğumuzu unutmamak gerektiğini ısrarla vurgulamak gerekir ve bu son manifesto da böylesi bir dönemde bu fikirlere hizmet ettiği için oldukça anlamlıdır.


“Haraway’e göre Marksist yaklaşım tahhakkümün altında yatan sebepleri tespit etmekte başarılıdır. Fakat geç kapitalizmin öznelerinin bu tahakküm koşullarının yaratılmasındaki paylarını görmezden gelmektedir”. Kadınların kendi bakış açılarından kaynaklanan ve baskının meşrulaştırılmasını ve sürekliliğini sağlayan “nostaljik” yumuşak bakış açılarının tespit edilmesi gerekmektedir. Feminist yaklaşımın teknolojik gelişmelerle paralel bir şekilde modernize olarak varlığını sürdüren ya da yeni beliren baskı yollarının farkında olması önemlidir. Haraway’e göre feminizm hep kısmi kalmış ve belirli konular dışında başka gelişmelere odaklanamamıştır. Ona göre çözüm belki de ironik bir şekilde, bizi insan yapan genel geçer insani kozmos’tan kurtulmamız ve feminist bir bilimdir.”



Donna Haraway, “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı yeğlerim,” diyerek primatoloji, felsefe ve biyoloji alanlarında tartışmalar yaratan “siborg” metaforunu bilim, teknoloji ve sosyalist-feminizm arasındaki ilişkiyi tartışmakta kullanmıştır. Haraway metnini kendi deyimiyle feminizm, sosyalizm ve materyalizme inanan ironik bir siyasal mit kurmak amacıyla kaleme almıştır (Haraway, 2006: 1).
Siborg manifesto, günümüzde kutsal sayılabilecek kadar yerleşikleşmiş, ezeli ve ebedi olduğu yanılsamasının yaşandığı toplumsal rol ve modellerin eleştirisine dayalıdır. Bu kutsal şeylere dil uzatma tutumu, insanı neredeyse belirli eşitsizliklerin sonsuza kadar sürdürülmesini sağlama eğiliminde olan, “toplumsal” ve “ahlaki” çoğunluktan koruyacak ve bir kırılmanın önünü açacaktır. Haraway’in metni ırksal, etnik veya dini kimlik üzerinden şekillenen kimlik politikalarını geçersiz kıldığı gibi, sabit ve mutlak bir kadın kimliği üzerinden yürüyen bir feminizmi de, radikal bir biçimde eleştirmektedir. Haraway’e göre siborgun, özne-nesne, olgu-kurgu, organik-mekanik, doğa-kültür, beden-zihin, özgür irade-belirlenmişlik, değişim-devamlılık, evrensellik-biriciklik ve tabii kadın-erkek gibi türlü kategorik karşıtlıkları hükümsüz kılan; bunu yaparken de her türden bütünsel ve yapısal tahakkümü yıkan potansiyeli, başta kadın olmak üzere, birçok tanımlı ve dolayısıyla kontrol edilebilir, denetim altında tutulabilir kimliği ortadan kaldırarak, yeni bir özgürlükçü politikanın önünü açmıştır (Güney, 2007).
Yazar “Siborg Manifesto”nda, bu dönüşümün ve tahayyül ettiği kırılmanın gerçekleşebileceğine dair düşüncesini “siborg” imgesiyle somutlamaya çalışmaktadır. Haraway’e göre tüm kategorik ayrımlar, toplumsal olarak inşa edilmiş kavramsallaştırmalardan ibarettir ve açıkça ataerkil, beyaz, batı merkezci düşüncenin, dünya üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırmaya hizmet etmektedir (Güney, 2007).
Bu sibernetik organizma, kurgusal ve toplumsal gerçekliğe ait bir yaratıktır. Toplumsal pratiklerle kurgulanan kadın ile yine üretilen, kurgulanan siborg arasında bir benzerlik söz konusudur. Haraway, “siborg”ta bir kadın görmektedir. Çünkü kadın ve kadınlığın da toplum tarafından kurgulanan bir yanı vardır. Lacan’a göre içgüdülere cinsel kimliğini kazandıran şey, bizzat kültürün baskısıdır (Tura, 2006: 63). Toplumsal pratiklerin dolayımıyla, “özne” çeşitli roller üstlenir ve doğal gerçekliğinden uzaklaşır. Kadının doğal gerçekliği giderek kendini kültürel bir gerçekliğe bırakır. Cinsiyet, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıklardır; toplumsal cinsiyet ise, toplumun bu farklılıkları bir toplumsal sisteme oturtarak yaptığı şeydir. Dolayısıyla doğuştan gelen kadın ve erkek cinsiyeti ile ilgili özellikler, zamanla içinde yaşanılan toplumun kültürü tarafından yorumlanarak yapılandırılır ve toplumun kadın ve erkekten beklentileri de buna göre şekil alır (Hill’den akt. Gürhan, 2010: 59). Kadınlık deneyimi kadına, sonradan empoze edilen bir özelliktir. İnsan organizması da artık, birçok teknolojik araç-gereçle bütünleşmiştir. Organizma bu yönüyle, bir makine-beden bileşenidir. Haraway’e göre siborg, bir toplumsal gerçeklik, canlı toplumsal ilişkiler ve önemli bir siyasal kurgu olmasının yanı sıra, dünyayı değiştirebilecek potansiyele sahip bir kurgudur da. Siborg imgesi her an kontrolden çıkabilecek ve sisteme başkaldırabilecek bir potansiyele sahiptir. Haraway’e göre “kadınlık” da, siyasal ve toplumsal bir kurgudur. Haraway, kadınların ezilme ve değersizleştirilmesine ön ayak olan bu kurgunun yarattığı adaletsizlikle, ancak ihtimallerin farkında olan bir bilincin ve hayal gücü gelişmiş bir kavrayış gücünün kurulmasıyla başa çıkılabileceğini ifade etmektedir. Bu kırılmanın önünü açacak ve bu dönüşümü sağlayacak olan da, tıpkı siborg gibi, “baba”sının zincirlerinden kurtulacak olan kadındır. Siborg, 20. Yüzyılın son döneminde, kadınların üzerindeki toplumsal baskının sürekliliğini sağlayan ve ataerkil toplumsal pratikler dolayımıyla kadına çeşitli sınırlamalar getiren sistemi, değiştirebilecek potansiyeli olan bir metafordur.
Teknolojik gelişmeler sonucunda organizma ile sibernetik organizmalar arsındaki fark giderek gözden kaybolmaktadır. Organizma artık, kendine yetmediği durumlarda teknolojik araç gereçlerle yapılan takviyelerle makineleşmeye başlamaktadır. Gözlükler, lensler, kalp pilleri, tekerlekli sandalyeler artık organizmanın temel organları gibi vazife görmektedirler. Haraway’e göre dünya artık organizma ile makinenin bir bileşenidir. Ağırlıklı olarak organizmanın denetiminde olan beden, makineleşme oranının artmasıyla herhangi bir kozmosa sahip olmayan bir “Siborg”a dönüşecektir. Bu siborg, toplumsal dayatmanın bir ürünü olan heteroseksizmi önleme potansiyeli olan, cinsiyeti olmayan bitki-hayvan karışımı bir yapıya sahiptir. Haraway 20. yüzyılda artık hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulayarak, hepimizin artık birer siborg olduğunu söylemektedir (Haraway, 2006: 4).
Batının ataerkil ve kapitalist üretim süreçlerine dayalı geleneği, kadına dayattığı toplumsal rol ve kadının üzerinde kurduğu tahakküm vasıtasıyla, insan yapımı siborg ile kadın arasındaki farkı minimum düzeye indirmiştir. Artık sınırlar birbirine karışmıştır. Haraway, tekilleştirmelerin olmadığı, öznenin üretilmediği (dişi-erkek, hasta-sağlıklı, iyi-kötü) ve sınırların birbirine karıştığı bu yeni dünyayı memnuniyetle karşılamaktadır. Haraway bu argümanıyla, sosyalist- feminist yaklaşıma, postmodernist sisteme dair karamsarlığından arınmış, yerleşik bütün kalıplardan kurtulmuş, cinsiyetin olmadığı ya da kategorileştirilmediği, doğum ve ölümün olmadığı ütopik bir dünya hayaliyle katkı sağlamaya çalışmaktadır.
Haraway siborgu toplumsal cinsiyet sonrası dünyanın bir aktörü, bir imgesi olarak görür. Siborg, patriyarkanın ve özel mülkiyetin beraberinde getirdiği aile içi baskıdan, kapitalist üretim ilişkilerinin pekiştirdiği kadın üzerindeki tahakkümden azat olmuş, her türlü bağımlılıktan kurtulmuş bir imgedir. Haraway’ın bahsettiği siborg imgesi mahremiyete, yerleşik ahlaki değerlere, bütünselliğe ve tamlığa muhaliftir. Bu yönüyle siborg geleneksel değerlere karşı çıkar. Siborg’un hayal gücü geniştir ve ütopyacıdır, kuralları çiğnemeye eğilimli “günahkâr” bir duruşu vardır. “Siborg kısmiliğe, ironiye, mahremiyete ve sapkınlığa, denebilir ki kararlılıkla bağlanmıştır. Dolayısıyla, siborg muhaliftir, ütopyacıdır ve masumiyetle hiç alakalı değildir” (Haraway, 2006: 6).
Siborg zincirlerinden kurtulmuştur, hayalinde geleneksel ailenin temellerini oluşturduğu bir toplumun varlığından söz edilemez. Siborgların hafızasında bütün toplumsal eşitsizliklerin hükümranlığını kurduğu bir kozmos ya da düzen yoktur. Üretim ilişkilerinin öznenin zihninde oluşturduğu yanlış bilince ya da tahakküm ilişkilerine de yer yoktur. Bu anlamda, siborgun hafızası boş bir levhadır. Haraway siborgları militarizm ve patriyarkal kapitalizmin gayrı meşru çocukları olarak niteler. Bu gayrı meşruluk, hiyerarşik bir tahakküm ilişkisine dayalı, baskıyla idare edilen ailenin temellerini kökten sarsacak bir dinamizm ve potansiyele sahiptir. Bu anlamda siborglar, özellikle kendi babalarının izinden gitmek zorunda değildirler ve bir devrimin öncüleri olabilecek imgelerdir. Burada rol model olarak babanın alınmayacak olması patriyarkanın yıkımını beraberinde getirecektir. Haraway manifestoda tüm gruplamalara, tekilleştirmelere, özellikle de biyolojik farklılıkların baz alındığı kimlik tanımlamalarına karşı çıkmaktadır. Haraway’e göre günümüzde, ABD’nin bilimsel kültüründe dilin kullanılması, toplumsal davranışlar ya da zihinsel olaylardaki değişikliklerle ile birlikte, artık insan ile hayvanı birbirinden ayıran sınırlar bile iyice belirsizleşmiştir. İnsanların diğer canlılarla kurdukları ilişkiler geleneksel davranış biçimlerini değiştirmiştir. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki dostluklar ya da insanların makinelerle geçirdikleri zaman düşünüldüğünde, hayvanlar ve makinelerin sosyal yaşamda insana olan ihtiyacı azaldığından söz edilebilir. Bu dönüşüm, bazı feminist gruplarca olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Haraway birçok feminizm kolunun, insan ile diğer canlı yaratıklar arasında kurulan ilişkilerin verdiği hazza, olumlu bir gözle baktıklarını belirtmektedir (Haraway, 2006: 7). Haraway’e göre, son yüzyıllarda gelişen biyoloji ve evrim teorisi aynı zamanda bilgi nesneleri olarak modern organizmaları da üretmiş, insanlar ile hayvanlar arasındaki çizgiyi silik bir iz derecesine düşürmüştür. Biyolojik determinist ideoloji, bilimsel kültürde insan ile hayvan arasında fark olup olmadığını tartışmaya açan yaklaşımlardan biridir.
Marksist ve Sosyalist Feministler, post-yapısalcı ve post-modernist teorileri, her şeyi metinleştirdikleri ve okumanın kişiye/mekâna göre değişebileceği savlarından ötürü, çok anlamlılıkla beraber gelen anlamsızlığın serbestleştirilmesini ve buna bağlı olarak da, tahakküm ilişkilerini ve buna yol açan sebepleri göz ardı ettikleri gerekçesiyle eleştirmektedirler. Haraway’in siborg miti de, bu post-modernist stratejileri yıkıma uğratmaktadır (Haraway, 2006: 10). Siborg manifestoya göre, post-modernist yaklaşımda olduğu gibi birçok sınırın ortadan kalktığı ya da belirsizleştiği, her şeyin birbirine karıştığı gerçek ile simülasyonun, fiziksel olan ile olmayanın, uzak ile yakının ve bir çok disiplinin birbirine karıştığı bir çağda yaşamaktayız. Fakat bu dönüşüm siborg manifestoda post-modernist teorideki gibi her şeyin son bulduğu ve artık sadece hiper gerçekliğin yeniden üretildiği bir çağda yaşadığımız anlamına gelmez. Siborg metaforu manifestoda bir “big bang” tir. Her şey, tüm sınırlar gerçekten yok olmuştur ama bu aynı zamanda bir başlangıçtır da.
Haraway’ın siborg dünyası kadınlar üzerindeki sistematik tahakküme karşı topyekun bir savaşın başlatıldığı alandır. Bu dünya; insan, hayvan ve makineler arasındaki sınırların kalktığı, kimliksel, ırksal ya da biyolojik faklılıkların hiçbir türün aleyhine argümanlar olarak kullanılmadığı bir bilincin oluştuğu dünyadır. Siborg manifestoya göre kimlikler, pozitivist bir tutumla açıklanamayacak ve sınıflandırılamayacak kadar kompleks yaratılardır. Nasıl şekillendirildikleri ve toplumsal pratikte oynadıkları rolleri nasıl üstlendikleri hala bir muamma olan toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf gibi olgular, tahayyüldeki ideal nihai uzlaşının temellerini oluşturamazlar. Biyolojik benzerliklerin ve hatta aynılıkların, herhangi bir türün tanımlanıp toplumsalda konumlandırılmasında referans kaynağı olarak belirlenmesi ayakları yere basmayan bir yaklaşımdır. Haraway’e göre, zaten aynı diye bir şey de yoktur. Bu anlamda, kadınların homojenleştirilerek toplumsalda konumlandırılmasındaki bağlayıcılığı hükümsüz kalır. Haraway’e göre “dişi”yi, kadınları doğal olarak birbirine bağlayan bir terim olarak öne çıkarmanın hiçbir anlamı yoktur” (Haraway, 2006: 16).
Post-yapısalcı Feminist düşünür Judith Butler “Cinsiyet Belası” adlı kitabında, kadınların aynı karakteristik özelliklere sahip bir grup olarak değerlendirilmesine karşı çıkmaktadır. Butler, cinsiyetin siyah ve beyaz gibi, griye veya farklı tonlara yer vermeyecek şekilde kategorilendirilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmektedir (Gauntlett, 1998). Çünkü bu gruplama eğilimi, insanın cinsiyetini özgürce seçmesi konusunda bir sınırlama getirmektedir. Kimlik veya cinsiyet modelleri, iktidarlar tarafından dayatıldıklarından ve onların sundukları seçenekler olduklarından, özgür bir seçim söz konusu değildir. Bu seçimin sonucunda ya kadın ya da erkek olunabilir. Başka bir sınıfa dahil olma alternatifi ile kendi cinsiyetini seçme özgürlüğü, sunulan iki seçenek nedeniyle “özne”lerin ellerinden alınmaktadır. Erkekler erkek grubuna, kadınlar kadın grubuna dahil olmak zorundadırlar. Bu biyolojik farklılıklara dayalı bir gruplamadır. Haraway’ın siborg metaforu cinsiyet sonrasıdır. Ne erkektir ne de kadın, hiçbir gruba dahil olamaz. Haraway siborg metaforuyla bu gruplamalara savaş açar.
Butler da bu şekilde bir gruplama yapan feministlerin, biyolojinin bir kader olarak değerlendirilmesi sonucunu doğurduğunu savunmakta, bu düşüncenin farklı seçimlerin önünü tıkadığını ve direnmeye imkân tanımadığını söylemektedir (Kirby, 2006: 22). Haraway, bu tür doğa- kültür, fiziksel-fiziksel olmayan, özne-nesne, insan-hayvan, makine-insan arasındaki sınırların iyice belirsizleştiğini ve bunlara ait mecraların birbirine karıştığını söylerken, kişileri tanımlanmış kimliklere ve bunların toplumsal pratiklerine hapseden, bu dayatmacı yaklaşımın, insan ve diğer türlerin doğasını açıklamakta yetersiz kaldığından bahsetmektedir. Heteroseksüelliği zorunlu kılan bu yaklaşım, kişilerin hür iradeleriyle seçim yapmalarını ve bu yönde gelişebilecek herhangi bir eğilimin önünü kapatmaktadır.
Haraway’ın eleştirdiği dünyada, sunulan seçenekler arasından bir seçim yapmak esastır. Bu seçimi yapmayan ya da bu seçenekler dışında, iktidarı elinde bulunduran baskıcı çoğunlukça kabul edilmeyen alternatif bir seçeneğe yönelmek suçtur ve bu suçun cezai yaptırımları vardır. Dışlanma, izole edilme, hastanelere kapatılma, horlanma bunlardan bazılarıdır. Bu bir özne yaratma eğilimidir. Fouault da iktidarın özne yaratma pratiklerinden bahseder ve ona göre öznenin üretimi öznenin nesneleştirilmesidir. Öznenin nesneleştirilmesinin bir yolu da ayırma (dividing) pratikleridir (Rabinow’dan aktaran Sancar). Deli-akıllı, hasta-sağlıklı, serseri-efendi, yoksul-zengin, tembel-çalışkan ayrımı, birincileri tecrit edip kapatmak ve böylece normal-anormal ayrımı yapmaktır (Sancar, 146: 147). Bu yönüyle siborg manifesto, feminizmin klasik kadın erkek mücadelesine dayanan ve biyolojik farklılıklar üstüne temellenen sabit bir kadın kimliği yaratma yaklaşımını da “siborg” metaforuyla eleştirir. Siborgun cinsiyetsizliğiyle cinsiyetin sınırlarının ötesine geçilir.
Haraway’e göre toplumsal cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci; üretim ilişkileri, özel mülkiyet ve patriyarkadan kaynaklanan ve bir kişi, sınıf veya zümrenin, toplumun diğer üyelerini egemenlik altına alma içgüdüsü sonucunda ortaya çıkmış şeylerdir. Bir diğer deyişle, bunlar doğal gerçeklikleri olmayan kültürel gerçekliklerdir. “Toplumsal cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci, patriyarkanın, sömürgeciliğin ve kapitalizmin çelişkili toplumsal gerçekliklerinin bize yaşattığı korkunç tarihsel deneyimlerin kazanımlarıdır”(Haraway, 2006: 16).
Feminist yaklaşımlar, toplumsal cinsiyet sorununun sebep ve kökenlerine dair düşüncelerinde ve alternatif çözüm arayışlarında birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Radikaller sorunun sınıfsal reform ya da özel mülkiyet reformu gibi bireysel eylem ya da toplumsal değişme yoluyla ortadan kaldırılamayacak denli köklü olduğu konusunda oydaşma içindedirler (Jaggar’dan aktaran Küçük, 2005: 127). Radikallerin önde gelenleri, erkeklerin ve kadınların farklı doğalarla doğduklarını varsayarak “patriarka” terimini, erkeklerin kadınlar üzerinde doğuştan ve evrensel olarak tahakküm kurmalarının tüm yollarını kapsayacak şekilde ele alırlar ( Millet’ten aktaran Küçük, 2005: 127). Radikal yaklaşım, kadınların maruz kaldığı baskıyı açıklarken sadece “patriarka”ya odaklanarak, sınıfsal baskı ve emek kavramını göz ardı eder. Haraway, bir kadın kimliği yaratarak kadınları totalleştirme eğiliminde olan radikal feminizmin, kadın kimliği teorisini eleştirmektedir. Aynı şekilde Marksist yaklaşımın da, kadınların radikal farklılıklarını görmezden gelerek, sorunun kaynağı olarak sadece özel mülkiyet ve sınıfsal baskıya odaklanmalarını eleştirir.
Küçük’e göre liberal feministlerin çoğu, çabalarını kadınların entellektüel gelişim ve başarı fırsatlarını geliştirecek yasaları yaratmaya ve değiştirmeye hasreder. Erken dönem liberalleri kadınların eşit oy ve mülkiyet hakkı için çalıştılar. Günümüzün liberalleri eşit ücret ve istihdam gibi konular için savaşmaktalar (Küçük, 2005: 133). Hem Marksist hem de sosyalist feministler, kapitalizm koşulları altında sınıfsal baskının kadınlar üzerindeki baskıda temel bir etken olduğuna inanırlar. Ortodoks Marksistler, sınıfsal baskıyı sorunun başlıca kaynağı olarak görürken, sosyalist feministler patriyarkanın sınıfsal baskıyl aynı oranda önem taşıyan bir etken olduğuna inanırlar (Küçük, 2005: 143). Haraway’e göre feministler arasındaki bu bölünmeler, sorunun çözümü için gerekli olan dikkatin dağılmasına neden olmuş ve kadınların birbirleriyle mücadele ettikleri bir mecranın oluşmasına sebep olmuştur. Feministler arasındaki (kadınlar arasındaki demeye hiç gerek yok) acı verici parçalanma, 'kadın' kavramını ele avuca sığmaz bir niteliğe büründürmüş, kadınların birbirleri üzerinde kurdukları tahakküm matrisinin bir bahanesine dönüşmüştür” (Haraway, 2006: 16).
Haraway Siborg Manifesto’da gruplamaları, tekilleştirmeleri, sabit tanımları eleştirir ve siborg metaforunun da tüm bunları yıkıma uğrattığını ifade eder. Siborg bunlara karşı topyekun bir savaşı başlatacak kıvılcımdır ve kadınlar üzerindeki toplumsal baskıyı kıracak muhalif bir bilincin sembolüdür. Haraway, “beyaz ırktan olmayan kadınların” oluşturduğu siyasal sesi bu muhalif bilince örnek olarak verir. Chela Sandoval’ın teorisine göre bu ses umut verici, muhalif bir siyasi kimliğin sesidir. Bu kadınların yarattığı post-modern kimlik, Haraway’in de eleştirdiği grup bilincini yadsımanın bir ürünüdür. Bu kadınların kurduğu birliktelik dişilik temelli değildir. Bu muhaliflik, ezilmişliğin, herhangi bir ırk, sınıf ya da cinsiyete dahil olmaları engellenmiş bireylerin iktidarı yorumlama ve sorgulama pratiklerinden doğmuş bir kimliktir. Bu kimlik ötekilik, farklılık ve özgüllükten doğan bir kimliktir. Burada önemli olan, bu kadın gruplamaların dişilik temelli olmayışı ve bir tekilliğe indirgenmemiş olmasıdır. Post- yapısalcı ve post-modernist teorilerle örtüşen bu fikir, kadın olmanın dişi olmakla eşit olmadığı anlamına gelir ve bir meta anlatının yıkımıdır. Haraway manifestosunda, siborg’un bu farklılıkları ortadan kaldıracak birleştirici niteliğine atıfta bulunur. Haraway’de de, biyolojik farklılıkların gruplama için yeterli, belirli temeller teşkil edemeyeceği fikri egemendir. Bunun yanında siborg manifestoda önemli olan, tahakkümün, patriyarkanın ve kadınların lehine işleyen kapitalist üretim süreçlerinin, bir siniklik yaratma potansiyeli olmasına rağmen bunun gerçekleşmeyişi ve aksine giderek bir başkaldırı mecrasının oluşmasıdır.
Sloterdijk, burjuva manipülasyonundan, cehaletten ve içinde bulunulan koşulların farkında olunmamasından kaynaklandığı öne sürülen Marksist ‘yanlış bilinç’ kavramını tersine çevirerek, aslında çağdaş bireylerin olan biten her şeyin, her türlü tahakküm ve eşitsizliğin farkında olduğu halde, buna karşı koymaktan kaçınan bir tür ‘aydınlanmış yanlış bilinçle’ hareket ettiklerini dile getirmektedir (Güney, 2007). Haraway, eşitsizliklerin alabildiğine yürüdüğü ve neredeyse Sloterdijk’in aydınlanmış bilinçlerinin bile var olan eşitsizliklere katkıda bulunup yeniden ürettiği içinde bulunduğumuz dönemde, siyasal birliğe her zamandan daha fazla gereksinimimizin olduğunu söylemektedir. Haraway,“Ben tarihte, 'ırk', 'toplumsal cinsiyet', 'cinsellik' ve 'sınıf üzerinden kurulan tahakkümlerle etkili bir şekilde baş etmeye çalışmak üzere siyasal birliğe daha fazla ihtiyaç duyulduğu başka bir zaman dilimi bilmiyorum” (Haraway, 2006: 21) demiştir.
Haraway’ın kadın olarak düşlediği “siborg” metaforu bütün bağımlıklardan, tahakküm ilişkilerinden, içselleştirimiş meta anlatılardan arınmış olduğu için, içinde bu ideale ulaşmayı sağlayacak bir özü barındırır. Haraway’e göre Marksist ve sosyalist Feminist yaklaşımların esas başarısı, emek kategorisini, kadınların gördükleri işleri de kapsayacak şekilde genişletmek olmuştur. Marksist ve sosyalist feminist yaklaşımların, özellikle kadınların evde yaptıkları işleri de bu kategoride değerlendirmeleri, kadınların yeni kazanımlar elde etmelerinin önünü açacak niteliktedir. Marksist ve sosyalist yaklaşımın emek ve patriyarka kavramlarını kullanıp, kadınlar üzerindeki toplumsal baskının ardında yatan temel sebepler olarak sunmaları, kadınları doğallaştırmaktansa, birlikler oluşturma eğilimi yaratması açısından önemlidir.
Haraway’a göre, çağımızda tanrı ve tanrıça da dâhil herkes ölmüştür. Ve bunlar mikro-elektronik ve biyo-teknolojik siyasetle yüklü dünyalarda tekrar hayata dönmüşlerdir (Haraway, 2006: 30). Artık hemen her şeyin bir simülasyonu mevcuttur. Teknoloji öncesi yeniden üretim mekanizmaları post-modern çağda bir evrim sürecine girmiştir. Örneğin organizma biyotik bileşene, yeniden üretim çoğaltmaya, ev fabrikaya ve zihin yapay zekâya doğru evrilmektedir. Artık cinsel üreme bile insanların doğal üreme yöntemlerinden biri olmaktan çıkmaya başlamıştır. Teknoloji, zaman ve mekân farklılıklarından ileri gelen sınırları da yok etmektedir. Gruplar arasındaki sınırların karıştığı ve “kutsal” sayılan sınırların çiğnendiği bu tahayyül edilen dünyada, artık kendi başına hiç bir nesne mekân ya da beden kutsal değildir (Haraway, 2006: 33).
Haraway, iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin kadınlar üzerindeki toplumsal baskıyı arttıran bir yanının da olduğunu ve var olan eşitsizliğin sürdürülmesinde etkin bir rol oynadığı üzerinde de durur. Kadınlar toplumsallaşma ve yenidünya düzeninde bir yer edinme adına teknolojik gelişmelere ve kapitalist sisteme entegre olmak zorunda kalırlar. Baudrillard’a göre, günümüzde toplumsallaşma iletişim araçlarıyla kurulan ilişkiyle ölçülmektedir (Baudrillard, 2013: 119). Kadınlar da, toplumsallaşabilmek adına görevi sistemin devamını sağlamak olan iletişim araçlarının, kendi aleyhlerine doğurduğu sonuçları yadsıyarak, sistemin bir parçası haline gelirler ve onu yeniden üretirler. Tahakküm ilişkileri bu mecrada da yeniden kurulur ve kadınların aleyhine işlemeye devam eder. Kadınların fiili durumu, tahakkümün enformatigi denen, dünya çapındaki bir üretim/yeniden üretim ve iletişim sistemiyle bütünleşme ve o sistem tarafından sömürülme durumudur. Ev, işyeri, piyasa, kamusal sahne, beden; bunların hepsi, kadınlar ve başkaları nezdinde doğurduğu kapsamlı sonuçlarla birlikte neredeyse sonsuz, çok şekilli biçimlerde dağıtılabilir ve birbirlerine bağlanabilirler (Haraway, 2006: 34). Zihin ile beden, hayvan ile insan, organizma ile makine, kamusal ile özel, doğa ile kültür, ilkel ile uygar arasındaki ikiliklerin hepsi ideolojik bakımdan sorunludur (Haraway, 2006: 33,34). Feministlerin, tahakkümün enformatiğinden kaynaklanan yeni tahakküm ve baskı yöntemlerine odaklanmaları, kadınların aleyhine işleyebilecek yenidünya düzenini iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Haraway’e göre sosyalist feminist politikayı yeniden inşa etmenin önemli yollarından birisi, bilimin ve teknolojinin toplumsal ilişkilerine eğilen teorik ve pratik aracılığıyla ortaya çıkacaktır (Haraway, 2006: 34).
Althusser’e göre, kapitalist düzende emek gücünün yeniden üretimi, bir başka deyişle, sistemin devamını emeğiyle sağlayacak olan sistemle uyumlu bireylerin yetiştirilmesi, aile ve okul gibi devletin ideolojik aygıtları dolayımı ile sağlanır. Emek sahibi, okullarda bir yandan üretimin devamında kullanılacak teknik bilgi ile donatılmakta iken, diğer yandan yurttaş olma bilinci, mesleki vicdan, ahlak kuralları, bir diğer deyişle, toplumsal-teknik işbölümüne saygılı olma kuralları ile sınıf egemenliğinin yerleştirdiği düzenin kurallarını çiğnememeyi öğrenir (Althusser, 2008: 158). Bu sayede, kapitalist düzenin olmazsa olmaz koşullarından olan toplumsal işbölümü yüceltilir. İşbölümünün her görevlisinin tayin edildiği yere göre uyması gereken terbiye kuralları, görgü kuralları vardır. Bu kurallar toplumsal pratikler dolayımıyla nesilden nesile aktarılır. Sosyalist feminizme göre, kadınların üzerindeki toplumsal baskı ve tahakküm, patriyarka’yla beraber kapitalist düzen, sınıf ve özel mülkiyetle de ilintilidir. Bunların üzerine temellenmiş toplumsal pratikler bir kozmos yaratır. Haraway siborgu, bu kozmosun tersyüz edilmesini sağlayacak bir metafor olarak görmektedir. Siborg, bir yıkım ve tekrar dirilmedir. Biyolojik farklılıklardan ya da kozmoslardan ileri gelen bir ortaklık bilinci yoktur. Post-modern kolektif ile kişisel benliktir (Haraway, 2006: 34). Feminizmin kendini yeniden inşası için, koda çevirmesi gereken benlik de bu benliktir.
Atiğe göre Marx'ın büyük sanayi üretiminde makineleşme ile birlikte, sermayenin, ek emek gücü olan kadın ve çocuk emeğine de el koyduğu tespitini, Haraway de izlemektedir. Gelişmiş ülkelerin kadınlarının gözünde, sömürge ülkelerindeki kadınların, bir düşman gibi sunulduğunu ve kadın emeğinin dünya üzerinde bir ırk ayrımı rejimiyle dengede tutulduğunu da Haraway gözlemlerine ekler. Kadın emekçiler arasındaki bu beyaz ve beyaz olmayan ayrımına karşılık olarak, Haraway siborgluğun birleştirici ontolojisini tüm kimliksel ayrıştırmaların önüne koyar (Atik, 2008: 67). Yeni sanayi devrimi ve teknolojik gelişmelerle yeni bir işçi sınıfı, yeni ilişkiler ve farklı etnisiteler ortaya çıkmaktadır. Kadınların da iş gücüne katılmaları, bu güne kadar ev işlerinde ücretsiz olarak çalışan kadınlara nispeten bir rahatlık sağlasa da, bu onların ev içindeki işlerden uzaklaştıkları ya da patriyarkal tahakkümden kurtuldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü özellikle üçüncü dünya ülkelerinin iş gücüne katılan emekçi kadınları evlerinin dışında da “kadınsı” işlerde istihdam edilmektedirler. Haraway’a göre “Kadınsılaşmış” demek son derece kırılganlaşmış bir nitelik taşımak anlamına gelir. Bu da bu nitelikteki bir emek dağıtılabilir, toplanabilir, yedek iş gücü olarak sömürülebilir, kadınlara işçilerden ziyade hizmetçi gözüyle bakılabilir anlamlarını taşımaktadır (Haraway, 2006: 40). Bu şekilde kadınlar için fabrika ile ev arasında hiç bir fark kalmamaktadır. İşgücüne katılan kadınlar giderek ailelerinin tek gelir kaynağı haline gelmeye başlamaktadırlar. Robotlar ve onunla ilintili teknolojiler gelişmiş ülkelerde erkekleri devre dışı bıraktığı ve üçüncü dünyanın kalkınmasında yeni erkek işleri yaratılamadığı için, yine bu süreçte, otomatik bir düzene sahip olan ofis işleri emek fazlası ülkelerde bile kural haline geldiği için çalışmanın kadınsılaşmasında yoğunlaşma olduğu kuşkusuzdur (Haraway,2006: 43).
Aynı şekilde Amerika’da da siyah erkeklerin kadınsılaşmasıyla ücretli işlerde çalışan kadınların sayısı giderek azalmaktadır. Haraway’e göre, kadınların ve ezilen kesimlerin aleyhine işleyen bu süreç, cinsiyetler ve ırklar arası dayanışma ve birliklerin önünü açacaktır ve bu dayanışma bir zorunluluk haline gelecektir. Bunu sağlayacak olan da “siborg kadın”dır. Yeni teknolojiler, kamusal hayatın yok olmasına, militarizasyonun, özelleştirme ve özel mülkiyet sahasının genişlemesine sebep olmaktadır. Bu şekilde, kadınların kültürel ve ekonomik açıdan zarar görmesini sağlayan ve gelişmesi özel mülkiyet kavramına da bağlı olan geleneksel sağcı aile modeli yaygınlaşmaktadır. Yeni iletişim teknolojileri, 'kamusal hayat'ın herkes için silinmesinde temel bir öneme sahiptir. Bu da kalıcı ve ileri teknolojili askeri düzenin -çoğu insanın, fakat özellikle kadınların kültürel ve ekonomik bakımdan zararlarına olacak şekilde- mantar gibi yayılmasını kolaylaştırmaktadır (Haraway, 2005: 45).
Haraway manifestosunda video oyunlarının etkisinden bahseder. Haraway’e göre, bu tür oyunlar bireysel rekabet kavramını öne çıkarır ve bunun propagandasını yapar. Video oyunları toplumsal cinsiyete dayalı oyunlardır. Bu oyunlarda bütün felaketlerden bilim kurgu ile kurtulabilineceği mesajı egemendir. Aynı şekilde, yeni teknolojiler cinsellik ve üreme pratiklerini de yıkıma uğratırlar. Bedenler üzerinde görsellik uğruna yapılan değişiklikler, özel bir tatmin sağlayarak bedenin araçsallaşmasına hizmet etmektedirler. Yeni teknolojiler bu anlamda bütün etnisitelerde, kadın ve erkek ikiliğine dayanan bir toplumsal yapının oluşmasına sebep olurlar. Bu sebepten dolayı sosyalist feminist politika, bilimsel-teknik söylemleri, süreçleri ve nesneleri kurup inşa eden bilim ve teknoloji üretimindeki kadınlara hitap etmelidir (Haraway, 2006: 47). Bu femninist bir bilimin kurulmasını sağlayabilecek bir yol bulma girişimi ve bu potansiyele sahip bilim kadınlarının ilerici toplumsal gruplarla ittifak kurmaları gerektiğinin ifadesidir. Haraway’e göre sosyalist feministler, bilim ve teknoloji alanlarına da odaklanmalı ve bu alanlarda da etkili bir politika geliştirmek zorundadırlar. Bu adım, teknoloji ve iletişim alanındaki gelişmelerle küreselleşen yenidünya’da, kadınların bu yenidünya’yla entegre olarak değersizleştirilmesinin önünü alacaktır.
Haraway’in bahsettiği “Beyaz ırktan olmayan kadınlar” bilim tabanlı endüstrilerde istihdam edilebilecek özelliklere sahiptirler. İngilizce bilmek, buralarda istihdam edilecek ucuz iş gücü için önemli bir kıstas ve tercih sebebidir. Okur-yazarlık (özellikle İngilizce olarak okuyup yazabilmek) ucuz kadın emeğini çok uluslu şirketlerin gözünde son derece cazip kılmaktadır (Haraway, 2006: 59).
Haraway’e göre Marksist yaklaşım tahhakkümün altında yatan sebepleri tespit etmekte başarılıdır. Fakat geç kapitalizmin öznelerinin bu tahakküm koşullarının yaratılmasındaki paylarını görmezden gelmektedir”. Kadınların kendi bakış açılarından kaynaklanan ve baskının meşrulaştırılmasını ve sürekliliğini sağlayan “nostaljik” yumuşak bakış açılarının tespit edilmesi gerekmektedir. Feminist yaklaşımın teknolojik gelişmelerle paralel bir şekilde modernize olarak varlığını sürdüren ya da yeni beliren baskı yollarının farkında olması önemlidir. Haraway’e göre feminizm hep kısmi kalmış ve belirli konular dışında başka gelişmelere odaklanamamıştır. Ona göre çözüm belki de ironik bir şekilde, bizi insan yapan genel geçer insani kozmos’tan kurtulmamız ve feminist bir bilimdir.
Haraway’e göre kimliğinden soyunmuş olan piç ırk, kenarda köşede kalmışların gücünü ve Malinche gibi bir annenin önemini öğretebilir bize (Haraway, 2006: 63). Haraway toplumsal pratiklerin sonucunda, sınırlı seçenekler arasından edinilen kimliklerden kurtulmanın bakış açımızı değiştireceğini ifade eder. Buradaki kimlik dilsel pratikler aracılığıyla söylemler sonucunda oluşmuş olan kimliktir. Bu eşitsizliklerden ve ikiliklerden beslenen iktidarın, bizlere dayattığı kimliktir. Kabul edilmediğinde cezai yaptırımı olan kimliktir. Bu kimlikten arınıldığı zaman siborg olunacaktır ve nihai çözüm gayrı-meşru siborg olmaktan geçer. Haraway çözümün, ikiliklerden kurtulmuş ve seçimlerini sunulan “ahlaki” olanlar arasından değil, hâlihazırdaki ahlaki değerlerden uzak olsa bile özgür bir seçim yapabilen siborglardan geçtiğini ifade eder. Haraway, kadınların geçirgen olmayan tamlığı sağlayacak organik bütüncülüğe (holism), total kadına ve onun feminist çeşitlemelerine ihtiyacının olmadığını söyler (Haraway, 2006: 67). Haraway’e göre, feminist bilim kurguda yer alan siborglar, belirli bir ırkın üyesi olmaya aday değillerdir. Kadın veya erkek olmaya zorlanamaz ve bir seçim yapmak durumunda bırakılamazlar. Bu kadın-adam ya da adam-kadın ya da her neyse sınırlamalara, evrimini tamamlamış bir bütünlüğe bir başkaldırı niteliğindedir. Siborg tasavvuru, makineleri, kimlikleri, kategorileri, ilişkileri ve uzay hikâyelerini hem kurmak hem de yok etmek demektir. Haraway ikisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı tercih ederim demektedir (Haraway, 2006: 74).

Kaynakça:
Althusser, L. (2008). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (çev. Alp Tümertekin).İstanbul: İthaki Yayınları
Atik, Alperen (2008). Marx'da Makine Metaforu. T.C Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.
Baudrillard, Jean (2013). Simülakrlar ve Simülasyon. Ankara: Doğu Batı Yayınları.
Gauntlett, David (1998). http://www.theory.org.uk/ctr-butl.htm Erişim tarihi: 21.11.2014 12.50.
Güney, K. Murat(2007). http://davetsizmisafir.org/...-siyaset-arayislari/ Erişim tarihi 15/11/2014. 10.30.
Gürhan, N. (2010). e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi -http://www.e-sarkiyat.com- ISSN: 1308-9633 Sayı: IV, Kasım 2010.
Haraway, Donna. (2006). Siborg Manifestosu. Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm. Agora Kitaplığı, Feminist Kitaplık Dizisi
Kirby, Vicki (2006). Judith Butler: Live Theory. London: Continuum International Publishing Group.
Küçük, M. (der. Çev.), (2005).Medya, İktidar, İdeoloji. Ankara: Bilim ve Sanat.
Sancar, Serpil (2008). İdeolojinin Serüveni, Ankara: İmge Kitabevi
Tura, S. M.,(2005). Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Kanat Kitap.

Trobadour ve Trovere'ler
"12. ve 13.yy.da fransa’da yaşamış lirik şairler ve şair müzisyenlerin genel isimleri. bu şair ve müzisyenler almanyada minnesanger ve meistersanger, fransa’da jongleur ve menestrel gibi adlar da alırlar. troubadourlar fransa’nın güneyinde yaşamış ve provencal dilinde (langue d’oc) eserler yaratmışlardır. trovereler ise fransa’nın kuzeyinde yaşayıp fransızca eserler yazmışlardır. kullandıkları dil de fransızcadır. (longue d’oil).

trobadour şarkılarının ilk merkezi poitierz’dir. ama en sıklıkla görüldükleri alan atlantik sahilinden bordeaux’nün kuzeyi ve batıda alplere ve italya’nın doğusuna kadar olan bölgedir. ayrıca italya’nın güneyinde ispanya’nın güney doğusunda ve katagonya’da troubadour okulları vardır. bununla birlikte troubadour şiir ve müziğinin etkisi çok daha geniş bir alanda gözlenmektedir.
meşhur müzikologlardan pilled ve carstens (1933) günümüze kadar 460 tane troubadour, 2206 civarında da şiir ulaştığını bulmuşlardır.

belli başlı troubadourlar şunlardır

aimeric de peguilhan (1175-1230), arnaut daniel (1150-1200), arnauth de mareuil(1170-1200)
bernarth de ventadorn (1130-90), bertran de born (1145-1210), folquet de marseille (1150-1231), gaucelm faidit (1150-1220), guillaume ıx duke of aquitaine(1071-1127), girauth de bornelh (1140-1200), guiraut riquier (1230-1300), jaufre rudel (1250), marcabru (1110-1150), peire cardenal (1180-1278), peire vidal(1175-1210), peirol (1160-1221), raimbaut de vaqeiras (1150-1207) raimon de mıraval(1180-1215) ve sordel (1225-69).

bütün bu bilinen troubadourlar ve şarkıları alfabetik olarak pilled ve carstens’in 1933 tarihli bibliographie adlı çalışmasında listelenmiştir.
troubadourların şarkıları üzerine yapılan en iyi ve genel çalışmalardan bir tanesi 1961 yılında davenson tarafından yapılmıştır. bununla birilikte daha eski olan troveres et troubadours(1909-aubry) adlı çalışma çok daha geniş bir içeriğe ve bilgiye sahiptir.1973 yılında boldin tarafından yapılan çalışma ile bir araya getirilen antoloji ise bir diğer önemli kaynaktır.

troubadourlara ilk kez fransa’da rastlıyoruz. şovalye ve prens troubadourlar olduğu gibi şatodan şatoya dolaşarak müziğini dinleten gezgin şarkıcılar da vardır. bu gelenek giderek bütün avrupa’ya yayılır. orta fransa’dakilere troubadour, kuzey fransa’dakilere trouvère, almanya’dakilere minnesinger, italya’dakilere travatore adı verilmiştir. ingiltere’de harper, ispanya’da trovador olarak bilinirler. troubadour sanatında dönüm noktası 12. ve 13. yüzyıldır.bu dönem boyunca şiir, teknik ve stilde büyük ilerlemeler görülür.kilise müziğine karşı alternatif olarak büyük bir güç kazanan troubadour geleneği, haçlı seferlerinin ardından gücünü yitiren kilise karşısında söz sahibi haline gelen halkın müziği olarak büyük bir kitleyi etkisi altına almıştır. bu büyük etki halkı arkasına alan bir şiir ve müzik dili oluşmasını doğurur. şiir ve müzik sanatı latin kilise şarkılarında bulunmayan özellikler kazanır. temalar tanrıdan insana doğru evrilir. limoges ve toulouse en önemli müzik merkezleri haline gelir.

troubadour geleneği müzisyen ve şairler arasında yayıldıkça müzik üzerinde kalıcı formüller aranması gerektiği ortaya çıkar. o dönem için oldukça ileri sayılabilecek notasyon yöntemleri geliştirilir. 9. yüzyılda tek çizgili olan porte, 12. yüzyılda dört çizgiye çıkar (beş çizgili porte ancak 16. yüzyılda kullanılmaya başlanır).perde sorununu büyük ölçüde çözen porteden sonra süre sorununu da çözmeye yarayan kuyruk ve saplar eklenir. 11.yüzyıl başında iki zamanlı birimlere ayrılarak yazılan süreler 12. yüzyılın başlarına gelindiğinde üç zamana kadar ulaşır.trovere ve troubadour’lar ritimli müziğin meydana gelmesine de yardım etmişlerdir;bundan başka bu şairler,eski gregorius makamlarını da yavaş yavaş bırakmışlar, kullandıkları modlara arıza işaretlerini ve bilhassa fa diyez ve do diyezi sokmak suretiyle bu günkü tonalitenin hazırlanmasına yardım etmişlerdir.

troubadourların en sonuncusu adam de la halle’dir ve 1287 yılında ölmüştür. en ünlü eseri olan “leu de robin et marion” oparanın habercisi olarak kabul edilir. bu eser ard arda gelen birçok madrigalden oluşmaktadır. opera’nın gerçekten hayata geçmesi için gereken 300 yıl zarfında bu tür eserler daha da sıklaşmış, dramatik aksiyon artmış, heyecan ve anlatımın yanı sıra işlenen konularda büyük bir genişleme görülmüştür.

daha önceki genel kanı, troubadourların yalnızca hayatlarını sürdürmeye çalışan zavallı şair ve müzisyenler olduğu yönündedir. oysa 19. yüzyılda yerleşen bu romantik bakış açısı troubadourların gerçek niteliklerine tamamen ters düşmektedir. aubry ve ezra pound’un çalışmalarında tamamen orijinal metin ve bilgilere dayanılarak ortaya çıkartılmış genel karakteristik özelliklerine göre troubadourlar son derece iyi yetişmiş, eğitimli, ciddi, ağırbaşlı ve soylu kişilerden oluşmaktadır.

örneğin bir troubadour olan jeufre rudel ( ? – 1250), blaye prensidir ve sosyal yaşam içerisinde oldukça önemli bir mevkidedir. buna karşın diğer troubadourlar arasında daha da önemli kişilere rastlanmıştır. genellikle “troubadorların ilki” olarak anılan aquitaine’lı ıx. guillaume, bir düktür ve büyük kız kardeşi aquitaine’lı eleanor ilk önce fransa kralı vıı. louis ardından da ingiltere kralı ıı. henry ile evlenmiştir. raimbaut d’aurenga ise bir diğer önemli troubadour olarak birçok kaleye sahip olan bir soyludur. sosyal yelpazenin diğer tarafında ise cercamon (1135-45) yer alır. cercamon hayatını jonglörlük ve şarkıcılıkla kazanan profesyonel bir müzisyendir.

troubadourlar hakkındaki en kesin bilgi, bu insanların müzik ve şiir sanatını fin’ amors (saf aşk) hizmetinde icra etmiş olduklarıdır.

stil ve teknik

troubadourlarda olduğu gibi bilinçle ve kendinden emin olarak oluşturulmuş repertuvarların sayısı oldukça azdır. teknik tartışması şiirlerde önemli bir yer tutar ve troubadour şairler tarafından yaratılan şiirlerin tamamı dante hariç olmak üzere ortaçağ şiirinin en yetkin örneklerini oluşturur. “toulouse’lu yedi troubadour” tarafından oluşturulan bir konsül bütün birliği sistematik hale getirerek “gai-savoir” yani öğrenme/öğrenim derecelerini bachelor ve doctor ünvanları ile derecelendirmiştir.

troubadour şarkılarının büyük çoğunluğu descort hariç olmak üzere strophic yani dönüşlü veya tekrarlıdır. bu formda belirli bir kalıp parça boyunca tekrar ederek sürer. melodi sabit kalmakla beraber sözlerde değişiklikler olur. son kıta veya eserin son melodisinde tekrarlı kalıbın değişmesi karakteristiktir. bu formu: a – a – b , c – c – b şeklinde formüle etmek mümkündür.

ilk kez dante tarafından dile getirilen ve tüm troubadourların desteği ile etraflıca ele alınan sözlerin müzikle ilişkisi konusu ortaçağ’dan itibaren tüm şiir anlayışını temelinden değiştirecek bir ilerlemenin kaynağı olmuştur. sözlerin müzikle ilişkilendirilmesinden önce şiirin kendi içerisinde ritmik açıdan tutarlı olması gerekliliği görülmüş ve bu sayede müzikle sözlerin çok daha kolay uyumlu hale getirilebileceği fark edilmiştir

soylu aşk ve troubadour şarkılarının kökeni

geçtiğimiz 100 yıl içerisinde troubadour şarkılarının içeriği ve bu içeriğe dayanarak troubadour deneyimlerine dikkat çeken birçok çalışma yapıldığını görüyoruz. yaşantı ve duyguların yapısı açısından teknik ve yapısal olarak birçok hipotez bulunmaktadır ancak bu teorilerden hiçbirisi genel bir kabul görmemiştir. yanıtlanması gereken sorular çok fazladır ve doğru yanıtları bulmak oldukça güçtür. örneğin troubadour şarkılarının kökenine ilişkin bir araştırmada “köken” ile “etkilenim” arasında bir ayrım yapmak neredeyse mümkün değildir. buna karşın bugün her biri kendi içerisinde tutarlılık gösteren sekiz teoriden söz etmek mümkün.

1- arap kökenli
2- kelt kökenli
3- katar kökenli
4- din kökenli
5- feodal-sosyal kökenli
6- klasik latin kökenli
7- goliard (ortaçağ latin) kökenli
8- folklorik kökenli

dönem, tema ve motifler

troubadour şarkılarını dönemlere göre sınıflandırmak oldukça gereklidir. dönemin şairleri form ve stil üzerinde büyük bir hakimiyete sahiptir ve yapacakları şey üzerinde son derece tutarlı ve emin tavırları vardır. ayrıca retorik sanatı üzerine aldıkları eğitim onların şiiri diğer yazın türlerinden temelde çok da farklı olmadığını; normal prosedürün bilinen bir konuyu alıp bu konuyu uygun bir dekoratif form ve stil üzerinde uygun bir dille iletişimi mümkün olan en etkili hale getirmek olduğu şeklinde ele almalarını getirmiştir. bu bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir ancak, büyük şairlerin sıradışı orijinalliği yalnızca “kişisel” ve “tek” deneyimlerinin duygusal dışavurumunda gizli değildir bu post romantik lirik şairlere özgü bir durumdur, troubadour, trouvere veya herhangi bir ortaçağ şairinin ilk amacı veya konusu kendisi değildir ve hatta aşk duyguları beslediği belirli bir kimse de değildir. konu aşkın kendisidir.

troubadour aşk şiirlerinde belirlenen motifler arasında; aşk ve soyluluk, aşk ve düşmanlar (karşıt güçler, kişiler vb.), bir idol kadın peşinde aşka hizmet, tutkular ve duygusal güçlüklere direnç, aşk uğrunda hastalanma ve ölüm, aşkın verdiği mutluluk-sevinç (özellikle ilham kaynağı olarak), kadının gücü, aşkın kişileştirilerek hasım, tanrı ve benzeri kılıklarda işlenmesi gibi konular yer alır. bu ve benzeri motiflerin ifade şekilleri troubadour şiirinde dönemleri meydana getiren unsurlardır. ancak, şiire seçilen temanın uygunluğuna bağlı olarak bu motifler zaman zaman ait olmadıkları dönemlerde de işlenir.

troubadour şiirini dönemin terminolojisi ile dönemlere ayıracak olursak:

1- canso: soylu aşk şarkısı.özellikle provençal tipi sözlerin ana stili. canso, daha önce görülmemiş ciddiyet ve yüksek stilde eserler verilmesine olanak sağlayan bir dönemdir.

2- dansa: dans formuna dayanan popüler şarkı. en önemli örneği: “a l’entradadel tens clar”.

3- descort: uyumsuz şarkı. kişisel, uyumsuz, ritmik ve melodik olarak çeşitlilikler içeren ayrıca birçok farklı dilin bir arada kullanıldığı bir türdür. birçok sequence barındırmasına karşın düzensizliği en karakteristik özelliğidir. rimbaut de vaqeiras beş dil içeren bir descort yazmıştır.

4- escondig: aşık olan kişinin aşık olduğu kadına karşı sergilediği davranışlar karşısında özür ve mazeretlerini içeren bir tür canso. en önemli örneği: “ıeu m’escondisc, domna, que mal no mier”.

5- gap: kahramanlık ve cesaret duygularını içeren bir şiir.

6- pastorela: çoğunlukla şovalye ve çobanları konu edinen popüler stilde şarkılardan oluşur. en tanınmış örneği macabru’ya ait “l’autrier jost’ una sebissa”dır.

7- partimen: tenso ile aynı özelliklere sahiptir.

8- planh: kral veya önemli kişilerin ölümü üzerine yazılan ağıt. cercamon’un kont 8. guillaume’ın ölümünden sonra yazdığı “lo plaing comenz iradamen” adlı eseri en önemli örneklerden biridir.

9- sirventes: politik, ahlaki veya edebi konularda hicivli şiirlerden oluşan ve alıntı melodiler üzerine kurulan bir tür. bertran de born’un “un sirventes on motz no falh” adlı eseri tanınmış örneklerden biridir ve giraut de bornelh’in bir melodisi kullanılmıştır.

10- tenso, partimen, joc-partit: çeşitli formlardan oluşan şarkılar. iki kişi tarafından yaratılan örneklere de rastlanır ancak parçalar birbirinin devamı olmak durumunda değildir.

11- vers: çoğunlukla ilk troubadourlar (1100-1150) tarafından canso ve benzeri şarkılarını tanımlamak amacıyla büyük ihtimalle edebiyattaki karşılığından esinlenilerek kullanılmış bir terimdir.

trouvere şiiri

trouvère şiirinde kullanılan dil fransızca olmakla birlikte merkez paris’te konuşulan ve standartlaşmış fransızcadan oldukça farklıdır. trouvère şiirinde kullanılan dil daha çok çeşitli diyalektlerin bir arada kullanılmasından meydana gelen bir fransızcadır. bu diyalektler arasında champagne, picardy, normandiya ve ingiltere edebi açıdan en üretkenler olduğu için trouvère şiirinde sıklıkla kullanılırlar. ilk trouvèrelerden olan chrétien de troyes, champagne’de yetişmiş ve diğer trouvèrelerden farklı olarak oldukça iyi bir anlatımcı şair olduğu için trouvère şiirinin merkezi diyalektini champagne bölgesinde kullanılan fransızca olduğunu söylemek mümkündür.

diğer önemli trouvèreler

blondel de nesle (1180-1200), chastelain de couci (ö. 1203), colin muset (ö.1230), conon de béthune, (1160-1220), gace brulé (1160, 1213), gautier de coincy (1177-1236), raoil de soissons (1215-1270), richard de fournival (ö.1260), roi de navarre (1201-1253).

raynoud tarafından 1955 yılında yapılan standart bibliyografik çalışmada 2130 civarında şaire yer verilmiştir.

sosyal durum ve içerik

troubadour ve joglar arasındaki ayrım, trouvèreler ile jonglörler arasında da bulunur. trouvère şair-müzisyendir ve bazen yüksek sosyal bir tabakadan olduklarına rastlanır, örneğin ıv. thibaut de champagne, navarre kralı’dır. jonglör ise genellikle yaşamını gezgin olarak sürdürür ve profesyonel çalgıcılık, şarkıcılık ve aktörlük yapar. burada da ikisi arasındaki ayrım net değildir. örneğin bir jonglör olan colin muset yeteneği sayesinde tanınmış bir şair ve besteci olmuştur. trouvèreleri troubadourlardan ayıran en temel özellik formlarından ziyade sosyal çevrelerinde görülür. troubadourlar daha soylu bir çevreden insanlardan oluşan ve soyluluk çerçevesi üzerinde şekillenen bir yapıya sahipken trouvèreler için biraz daha halka yakın oldukları söylenebilir. her iki grup da aşk temasını eksen olarak kullanır. trouvère geleneğinde karşımıza çıkan fine amors troubadourlarda görülen fin’ amors’un kuzenidir ve kuşkusuz bu anlayış doğrudan troubadourlardan geçmiştir. trouvère şiirinin sosyal içeriğinin daha yoğun olduğu belirgin özelliklerden biridir. trouvèreler için aşk, sosyal olmanın önemli bir sonucudur ve bu açıdan bakıldığında sosyal veya halk temaları üzerine kurulu bir anlayış aşkın varlık olarak doğrulanması anlamına gelecektir ki ancak bu şekilde kökleri var olabilmektedir. trouvère geleneğinin dönemleri de troubadour geleneğinin bir uzantısı şeklinde ele alınmalıdır.

stil ve teknik

trouvèreler de troubadourlar gibi dil üzerinde oldukça yetkin ve hakimdir. trouvère stilinde en göze çarpan yapısal özellik şiirin veya müziğin veya her ikisinin birden varyasyon formunu kullanmasıdır. trouvère stil ve tekniği troubadour stil ve tekniği ile büyük benzerlikler gösterir.troubadourlar için söylenenler trouvereler için de geçerlidir

fin’ amors amacı

truobadourların arayış ve tutkuları tam olarak “saf aşk” etrafında toplanmıştır. her ne kadar saf aşk konusu 12. yüzyılda yeni bir eğilim değil ve sadece batı avrupa ile sınırlı değilse de yüksek tabaka ve aristoktatik çevrelerde yeniden önem kazanması bu dönemde olur. 19. yüzyıl akademisyenlerinin daha sonra “soylu aşk” olarak isimlendirdiği bu akımın özünde bulunan “saf”lık teması gerçek aşk peşinde herşeyini feda etmeyi göze alan bir takımın ruhunu yansıtmaktadır.

troubadour ve trouvere şarkılarındaki tema, vurgu ve motifler orta çağ boyunca farklılıklar gösterir. bu akımın karakteristik özelliklerini belirleyen çerçeve ancak 12. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tam anlamıyla belirginleşir. bu özelliklerin belirlenmesi büyük ölçüde troubadour şairlerin eserleri ile mümkün olur.

kaynak:
the new grove dictionary"

https://eksisozluk.com/entry/18815758

Süheyl Karakaya, bir alıntı ekledi.
 01 Haz 2017

16.Yüzyıl ve Dil
Fransızca, Strasbourg antlaşmasından beri Fransızcadır ve lise mezunu bir Fransız on altıncı asır yazarlarını anlayamaz. İngiliz aydını, Shakespeare'i sökebilmek için hususi bir tahsil görmek zorundadır. Neden?

Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 50)Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 50)
Mehmet Y., Sultanın Casusları'ı inceledi.
23 May 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Sultanın Casusları, tarihçi akademisyen Emrah Safa Gürkan imzalı bir kitap. Yayın dünyasına ilgi çekici bir giriş yapan ve bastığı tarih kitaplarıyla dikkatleri çeken Kronik Kitap etiketiyle piyasaya çıkan Sultanın Casusları’nın alt başlığı ise ‘16. Yüzyılda İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları.’

Gürkan, kitabı çok uzun yıllara yayılan, titiz bir çalışma sonucunda yazmış. Neredeyse tamamı 16. Asra tekabül eden casusluk araştırmaları var.

Yazar kitabında bazı tezler ortaya koyuyor. Onlardan birkaçını paylaşmak icap ederse; mesela günümüzdeki yaygın kanaatin aksine, aslında o dönemde İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında kalın duvarlar yok. İnsanlar seyahat edebiliyorlar ve hatta imparatorluk yapıları nedeniyle bazı yerlerde iç içe yaşıyorlar.

Kitap ağırlıklı olarak Osmanoğulları- Habsburg rekabeti üzerinde işliyor. Yani Kanuni-Şarlken ya da Osmanlı-Kutsal Roma-Germen de diyebiliriz. Bu rekabette Venedik, Fransa gibi devletlerin yardımcı rolleri ile Safevi, Kuzey Afrika, Kırım Hanlığı ve Balkan toplumları gibi etkenler de kendilerine yer buluyor.

Uzun yıllar ayakta kalabilen ihtişamlı bir devlet olarak Osmanlıların, istihbarat teşkilatı olmadığını düşünmek mümkün değildir. Ta kuruluş aşamasından bu yana bu vardır. Osmanlı istihbaratının insan kaynağını ağırlıklı olarak muhtedilerin oluşturduğunu söylemek lazım.

Tarihi romanlar ya da filmlerde gördüğümüz casusu karakterlerinin gerçekte bir karşılığı olduğunu söylemek lazım. Kılık değiştiren, çok dil bilen, farklı bağlantıları olan, bir bölümü devşirme bu karakterler arasında ikili oynayanlar olduğu gibi yakayı ele verenler de var, bir ömür başarıyla mesleğini icra edenler de…
Yazar, eserindeki bütün isim ve bilgileri belgeye dayandırıyor; kitabın akademik bir makale havası olduğu kadar popüler bir araştırma eseri havası da var. Zaman olarak 16. asır ağırlıklı olmakla beraber mekan olaraksa Akdeniz havzasının merkezde tutulduğunu söylemek lazım.

Meşhur Uluç Ali Reis’in bir devşirme olduğunu öğrenmek benim için hayli şaşırtıcıydı. Kitap bunun gibi pek çok ilginç bilgiyi de içeriyor. Örneklendirmek gerekirse; Osmanlılar o dönemde savaş zamanı düşmanla işbirliği yapma potansiyeli olan bazı etnik grupları başka yerlere gönderiyormuş. İslam’dan dönen kişi sayısı hayli az olmakla birlikte ihtida edenlerin sayısı fazla. Ama bunların ne kadarı hakikaten İslam olmuş, bilinmez. Casusluk faaliyetleri tahmin ettiğimizin de ötesindeymiş. Nitekim, büyük devletlerin ayakta kalabilmesi için doğru istihbarat alması ya da istihbaratı engellemesi gerekmekte. Kitabın bir bölümünde on farklı casusun ilginç hayat hikâyeleri belgeler ve isimler verilerek anlatılıyor; alın size casusluk roman senaryoları…

Tüccarların, esirlerin, diplomatların, aynı dine mensup olunan halkların, denizcilerin, bizatihi askeri kaynakların casusluk faaliyetlerindeki rolleri örneklerle anlatılıyor.

Velhasıl, Sultanın Casusları, koca bir yüzyıl boyunca Akdeniz havzasındaki ilgi çekici hadiseleri istihbarat ağlarını ön plana çıkararak anlatan başarılı bir eser.

O.Ö, bir alıntı ekledi.
24 Mar 2017

BİZİM ÇOCUKLAR NEDEN OKUMAZ?
Okumayan bir toplumuz, sanatçımız, teknokratımız,
bürokratımız, hekimimiz, yargıcımız, öğretmenimiz, işadamımız,
askerimiz, sivilimiz, dahası bilginlerimiz ve de
maalesef öğrencilerimiz hep az okuyor. Üniversitede önerdiğim
en kısa makaleleri bile öğrenci çoğunluğu tarafından
pek iltifat görmediğini söyleyebilirim.
Üniversite koridorlarında boş gezinen ve çene çalan öğrenci
kalabalığı, sınırı Balkanlarda başlayan manzaradır zaten.
Öğrencilerin kitap okuma alışkanlığı yoktu, kitabı kullanmayı
da pek bilmiyorlardı. Bir konuyu veya deyimi aramak
için, kitabın indeksine bakıp ilgili sayfayı bulmak ve gerekli
bilgiyi edinmek, açık kitap sınavlarında bile beceremedikleri
bir işti. Çoğun kalabalıkça bir sınıfta klasiklerle ilgili sorular
cevapsız kalıyordu. Niçin okumuyorsunuz sorusuna, “kitap
pahalılığı, vakit yokluğu veya iyi beslenememe, gürültülü yurt
ve yatakhane” gibi yürek parçalayıcı cevaplar da veriliyordu.
Bu sorunların çözülemediği ve çözümü için herkesin politik
tercihini yapması, konuya birinci derecede ilgi duyması gerektiği
malum. Ama doğrusu bu sızlanmaların hiçbir zaman soruma cevap olmadığım ve yüreğimi parçalamadığını da
belirtmeliyim. 19. asır üniversitelerinin okuyan öğrencileri,
Viyanacla, Paris’te, St. Petersburg’da açlık ve soğukla
boğuşarak kitap karıştırıyordu. Dahası var, Auschvvitz’de,
Dachau’da bile insanlar son günlerine kadar bulabildiklerini
okumuşlar, kâğıda duvara resimler yapmışlardı. Okumak
başka bir alışkanlık, zenginlikle, demokrasiyle, dinle doğrudan
ilgisi olduğunu da sanmıyorum. Bir toplumda okumak
veya okumamak illeti tek yanlı, tek boyutlu açıklamalarla
anlaşılacak bir sosyo-kültürel olgu değil.
“İnsanlarımız öğrenmeye üşeniyor” diye yakınmak da
açıklayıcı değil. Öğrenme isteği, okumak için gerekli ama
yeterli olmayan bir ön şart. İnsanlar öğrenmek ister kuşkusuz,
ama neyi nasıl öğrenmek ister. Yeniçağ insanının öğrenme
isteği günlük dedikodu ve rivayetin ötesine uzandı. Sözlü
kültür öğrenme düzeni için artık yeterli değil, ama bazı toplumlar
henüz bu aşamanın ötesine geçemedi.
Dinin okumayı değil, din adamlarının anlattıklarını ezberlemeyi
buyurduğu veya teşvik ettiği söylenegelir. Ancak,
böyle bir gerçek sadece İslam dini için değil her dinin örgütlenme
ve eğitme tarzı içinde geçerlidir. Okumanın yayılması
ve farklı düşünceleri beslemeye başlaması, Hıristiyanlık, Judaizm
veya herhangi bir dinin toplumdaki kontrolünü, bireyin
ruhunda değilse bile eğitiminde ve düşüncesindeki yerini ve
hükmünü kaybetmeye başlamasına paralel olarak gelişmiştir.
Geleneksel toplum demek bir bakıma okuyan ve kaydeden
değil, fazla düşünmeden ezberleyerek öğrenen ve nakleden,
sözlü kültür geleneğine sahip bireylerin oluşturduğu bir toplum
demektir. Bizim kültür tarihimizin sloganlarından biri,matbaayı yobazların kurdurmadığıdır. Ne var ki Türkiye’de
matbaa yobazlara rağmen 18. asır başlarında kurulduktan
sonra da bir yüzyıl boyu basılan kitap sayısı ne Avrupa ne de
Rusya’nın basım tarihi ürünleriyle karşılaştırılamayacak bir
sayı ve nitelik fakirliği içindedir. 19. yüzyılda da bu sayı üç beş
bin civarında kalmıştır (kanun metinleri, askeri talimname
ders kitabı, standart dini metinler de dahil). Sayı ancak 20.
asır başında 35-40 bini bulmuştur. Osmanlıca kitap mirası
budur. Eğer Osmanlı -Türk toplumunda 16-17’nci asırlarda
beş on bin kadar kitap düşkünü olsa, yobazlar matbaaya izin
vermese de her şeyin ticaretini yapan Venedikliler istenen
ve aranan kitapları Venedik’te bastırır ve getirip satarlardı.
Türk niye az okurdu? Aslında bu az okuma bütün Osmanh
kavimlerinin ortak illetiydi. En belirgin gösterge, geçmiş
yüzyıllardaki çocuk edebiyatının fakirliğidir. Bugün de öyle.
Bizde dişe dokunur çocuk hikâyeleri ve okuma kitaplarının
bir nebze yaygınlaşması İkinci Meşrutiyeti döneminde pedagogların
çabaları sonucundur. Çocuk edebiyatının basım
hayatında önemli yeri olması gibi bir olgunun üç yüz yıl
öncesine uzandığı Avrupa’ya göre önemli bir noksandır bu...
Osmanlı Türk toplumu, kurumlaşmış bir aristokrasinin,
oturmuş bir intellijensiyanın bulunmadığı bir toplumdu,
bugün de durum daha değişik değil. Bugün olduğu gibi o gün
de herkes oğlunu okutmak(!) merakındaydı. Ama okumak ve
okutmak ne demekti? Çocuk nasıl ve niçin okutulur, sorusuna
düşünceli ve farklı cevap pek yoktu. Okumak: Diploma
(icazet), imtiyaz ve mevki sağlamak demekti. Okumanın
gerçek sonuçlarını bilseler, bu kadar okuma lafı etmeye çekinirlerdi
belki de. 19. asırda okuyanların eski okuyanlardan farklılaştığı görüldü. Aydınlanıp kafa tutmaya başladılar. Ama
boyuna mektep açan devlet, mektebi ve ilmi, teknik bilgiyi
haydi çok çok doğabilim olarak anlatmaktan öte gidememişti.
Ailede çocuk okutmak demek, ailedeki okumuş üyelerin,
ebeveyninin katkısından çok, çocuğa çarşıdan cepken
almak gibisinden bir sorumluluktu. Osmanlı toplumunda
çocuk okutan baba imajı için Yahya Kemal’in “çocukluk
anıları”ndaki çizgileri kullanmak açıklayıcı olacaktır sanırım.
Şair çocukken Üsküp’te, önce ilkel bir okula yollanır. Zaman
geçer bir şey öğrenemez. Okul değiştirilir ve bir süre sonra
okumayı söker. Çocuğun artık okumaya başladığı, akşam
babaya söylenir. Babası Küçük Yahya Kemal’in okumasını
şöyle bir sınar; sonuç olumludur, baba pek keyiflenir, o akşam
daha fazla rakı içer. Aynı ilişkiye Yeniçağ Avrupa’sında
göz atalım, müzisyense çocuğuna saatler boyu ders veren,
okuryazarsa her gün saatler boyu kitap okutan, Odysseus ve
İliada’yı anlatan, dindarsa İncil okutup, menkıbeler nakleden
orta sınıf Avrupalı baba tipinden farklı bir tiptir yukarda
çizilen baba tipi. Bürokrasinin, yönetici zengin tabakanın
kendi içinde hızlı devinim geçirdiği, yani bir kuşak içinde
yoktan varolup zirveye tırmanan, ertesi kuşaklarda da tepetaklak
olduğu; Diplomalıların Rönesans anlamında entelektüel
olmadığı bir toplumda, çocuğun ailedeki eğitimi zayıf
kalmış; okula terkedilmiştir. Oysa bireyin okuma alışkanlığı
büyük ölçüde çocuklukta ailede verilen eğitimin sonucudur.
Osmanlı ailesinde çocuğun eğitimi, okuma yazma bilmeyen
anaların, nenelerin, dadıların aktardığı sözlü kültüre, çok
çok menkıbe, masal anlatımına ve basit dini bilgiye dayanır.
Sonuç olarak, toplumumuzda okuma, yabancı dil öğrenmek,
eleştirici bir dünya görüşüne yönelmek ve çevreyi incelemek bilincinin elde edilmesi olarak anlaşılmamıştır,
halen de anlaşılmıyor. Kuşaktan kuşağa aydın olarak kurumlaşan
bir sınıfımız yok. Bu toplum, çocuklarını okuyarak
büyüten ve çocuk okumaya yönelik bir edebiyatı yaratabilen
bir toplum değil. Litteras denen yazılı kültürün, okumaya
dayanan eğitimin verilemediği bir toplumda, hiç kimse “bu
asır başka asırdır” diye bilgisayarların mucizeler yaratmasını
beklemesin. Aslında böyle bir gelişme çürük temele gökdelen
dikmek gibisinden garip ve tamiri mümkün olmayan
sonuçlar da yaratabilir.

Yakın Tarihin Gerçekleri, İlber OrtaylıYakın Tarihin Gerçekleri, İlber Ortaylı

Yakın Tarihin Gerçekleri / İlber Ortaylı
BİZİM ÇOCUKLAR NEDEN OKUMAZ?
Okumayan bir toplumuz, sanatçımız, teknokratımız,
bürokratımız, hekimimiz, yargıcımız, öğretmenimiz, işadamımız,
askerimiz, sivilimiz, dahası bilginlerimiz ve de
maalesef öğrencilerimiz hep az okuyor. Üniversitede önerdiğim
en kısa makaleleri bile öğrenci çoğunluğu tarafından
pek iltifat görmediğini söyleyebilirim.

Üniversite koridorlarında boş gezinen ve çene çalan öğrenci
kalabalığı, sınırı Balkanlarda başlayan manzaradır zaten.
Öğrencilerin kitap okuma alışkanlığı yoktu, kitabı kullanmayı
da pek bilmiyorlardı. Bir konuyu veya deyimi aramak
için, kitabın indeksine bakıp ilgili sayfayı bulmak ve gerekli
bilgiyi edinmek, açık kitap sınavlarında bile beceremedikleri
bir işti. Çoğun kalabalıkça bir sınıfta klasiklerle ilgili sorular
cevapsız kalıyordu. Niçin okumuyorsunuz sorusuna, “kitap
pahalılığı, vakit yokluğu veya iyi beslenememe, gürültülü yurt
ve yatakhane” gibi yürek parçalayıcı cevaplar da veriliyordu.
Bu sorunların çözülemediği ve çözümü için herkesin politik
tercihini yapması, konuya birinci derecede ilgi duyması gerektiği
malum. Ama doğrusu bu sızlanmaların hiçbir zaman soruma cevap olmadığım ve yüreğimi parçalamadığını da
belirtmeliyim. 19. asır üniversitelerinin okuyan öğrencileri,
Viyanacla, Paris’te, St. Petersburg’da açlık ve soğukla
boğuşarak kitap karıştırıyordu. Dahası var, Auschvvitz’de,
Dachau’da bile insanlar son günlerine kadar bulabildiklerini
okumuşlar, kâğıda duvara resimler yapmışlardı. Okumak
başka bir alışkanlık, zenginlikle, demokrasiyle, dinle doğrudan
ilgisi olduğunu da sanmıyorum. Bir toplumda okumak
veya okumamak illeti tek yanlı, tek boyutlu açıklamalarla
anlaşılacak bir sosyo-kültürel olgu değil.

“İnsanlarımız öğrenmeye üşeniyor” diye yakınmak da
açıklayıcı değil. Öğrenme isteği, okumak için gerekli ama
yeterli olmayan bir ön şart. İnsanlar öğrenmek ister kuşkusuz,
ama neyi nasıl öğrenmek ister. Yeniçağ insanının öğrenme
isteği günlük dedikodu ve rivayetin ötesine uzandı. Sözlü
kültür öğrenme düzeni için artık yeterli değil, ama bazı toplumlar
henüz bu aşamanın ötesine geçemedi.

Dinin okumayı değil, din adamlarının anlattıklarını ezberlemeyi
buyurduğu veya teşvik ettiği söylenegelir. Ancak,
böyle bir gerçek sadece İslam dini için değil her dinin örgütlenme
ve eğitme tarzı içinde geçerlidir. Okumanın yayılması
ve farklı düşünceleri beslemeye başlaması, Hıristiyanlık, Judaizm
veya herhangi bir dinin toplumdaki kontrolünü, bireyin
ruhunda değilse bile eğitiminde ve düşüncesindeki yerini ve
hükmünü kaybetmeye başlamasına paralel olarak gelişmiştir.
Geleneksel toplum demek bir bakıma okuyan ve kaydeden
değil, fazla düşünmeden ezberleyerek öğrenen ve nakleden,
sözlü kültür geleneğine sahip bireylerin oluşturduğu bir toplum
demektir. Bizim kültür tarihimizin sloganlarından biri,matbaayı yobazların kurdurmadığıdır. Ne var ki Türkiye’de
matbaa yobazlara rağmen 18. asır başlarında kurulduktan
sonra da bir yüzyıl boyu basılan kitap sayısı ne Avrupa ne de
Rusya’nın basım tarihi ürünleriyle karşılaştırılamayacak bir
sayı ve nitelik fakirliği içindedir. 19. yüzyılda da bu sayı üç beş
bin civarında kalmıştır (kanun metinleri, askeri talimname
ders kitabı, standart dini metinler de dahil). Sayı ancak 20.
asır başında 35-40 bini bulmuştur. Osmanlıca kitap mirası
budur. Eğer Osmanlı -Türk toplumunda 16-17 ’nci asırlarda
beş on bin kadar kitap düşkünü olsa, yobazlar matbaaya izin
vermese de her şeyin ticaretini yapan Venedikliler istenen
ve aranan kitapları Venedik’te bastırır ve getirip satarlardı.

Türk niye az okurdu? Aslında bu az okuma bütün Osmanlı
kavimlerinin ortak illetiydi. En belirgin gösterge, geçmiş
yüzyıllardaki çocuk edebiyatının fakirliğidir. Bugün de öyle.
Bizde dişe dokunur çocuk hikayeleri ve okuma kitaplarının
bir nebze yaygınlaşması İkinci Meşrutiyeti döneminde pedagogların
çabaları sonucudur. Çocuk edebiyatının basım
hayatında önemli yeri olması gibi bir olgunun üç yüz yıl
öncesine uzandığı Avrupa’ya göre önemli bir noksandır bu...
Osmanlı Türk toplumu, kurumlaşmış bir aristokrasinin,
oturmuş bir intellijensiyanın bulunmadığı bir toplumdu,
bugün de durum daha değişik değil. Bugün olduğu gibi o gün
de herkes oğlunu okutmak(!) merakındaydı. Ama okumak ve
okutmak ne demekti? Çocuk nasıl ve niçin okutulur, sorusuna
düşünceli ve farklı cevap pek yoktu. Okumak: Diploma
(icazet), imtiyaz ve mevki sağlamak demekti. Okumanın
gerçek sonuçlarını bilseler, bu kadar okuma lafı etmeye çekinirlerdi
belki de. 19. asırda okuyanların eski okuyanlardan farklılaştığı görüldü. Aydınlanıp kafa tutmaya başladılar. Ama
boyuna mektep açan devlet, mektebi ve ilmi, teknik bilgiyi
haydi çok çok doğabilim olarak anlatmaktan öte gidememişti.
Ailede çocuk okutmak demek, ailedeki okumuş üyelerin,
ebeveyninin katkısından çok, çocuğa çarşıdan cepken
almak gibisinden bir sorumluluktu. Osmanlı toplumunda
çocuk okutan baba imajı için Yahya Kemal’in “çocukluk
anıları”ndaki çizgileri kullanmak açıklayıcı olacaktır sanırım.
Şair çocukken Üsküp’te, önce ilkel bir okula yollanır. Zaman
geçer bir şey öğrenemez. Okul değiştirilir ve bir süre sonra
okumayı söker. Çocuğun artık okumaya başladığı, akşam
babaya söylenir. Babası Küçük Yahya Kemal’in okumasını
şöyle bir sınar; sonuç olumludur, baba pek keyiflenir, o akşam
daha fazla rakı içer. Aynı ilişkiye Yeniçağ Avrupa’sında
göz atalım, müzisyense çocuğuna saatler boyu ders veren,
okuryazarsa her gün saatler boyu kitap okutan, Odysseus ve
İliada’yı anlatan, dindarsa İncil okutup, menkıbeler nakleden
orta sınıf Avrupalı baba tipinden farklı bir tiptir yukarda
çizilen baba tipi. Bürokrasinin, yönetici zengin tabakanın
kendi içinde hızlı devinim geçirdiği, yani bir kuşak içinde
yoktan var olup zirveye tırmanan, ertesi kuşaklarda da tepetaklak
olduğu; Diplomalıların Rönesans anlamında entelektüel
olmadığı bir toplumda, çocuğun ailedeki eğitimi zayıf
kalmış; okula terk edilmiştir. Oysa bireyin okuma alışkanlığı
büyük ölçüde çocuklukta ailede verilen eğitimin sonucudur.
Osmanlı ailesinde çocuğun eğitimi, okuma yazma bilmeyen
anaların, nenelerin, dadıların aktardığı sözlü kültüre, çok
çok menkıbe, masal anlatımına ve basit dini bilgiye dayanır.

Sonuç olarak, toplumumuzda okuma, yabancı dil öğrenmek,
eleştirici bir dünya görüşüne yönelmek ve çevreyi incelemek bilincinin elde edilmesi olarak anlaşılmamıştır,
halen de anlaşılmıyor. Kuşaktan kuşağa aydın olarak kurumlaşan
bir sınıfımız yok. Bu toplum, çocuklarını okuyarak
büyüten ve çocuk okumaya yönelik bir edebiyatı yaratabilen
bir toplum değil. Litteras denen yazılı kültürün, okumaya
dayanan eğitimin verilemediği bir toplumda, hiç kimse “bu
asır başka asırdır” diye bilgisayarların mucizeler yaratmasını
beklemesin. Aslında böyle bir gelişme çürük temele gökdelen
dikmek gibisinden garip ve tamiri mümkün olmayan
sonuçlar da yaratabilir.

Türkçe
YAZI VE DİL DEVRİMİ'NİN EN BÜYÜK NEDENİ AŞAĞIDAKİ ŞU İKİ DÖRTLÜKTEN RAHATLIKLA ANLAYABİLİYORUZ ASLINDA
17.Yüzyıl Halk edebiyatçılardan Karacaoğlan'ın yazdıkları:

''Nedendir de kömür gözlüm nedendir ?
Şu geceki benim uyumadığım
Çetin derler ayrılığın derdini
Ayrılık derdine doyamadığım''
Yukarıda ki dörtlük 16.ve 17. yüzyılda yazılmış ve günümzde rahatlıkla okunabiliyorken

Aynı dönemlerde yazılmış Arapça Farsça ağırlıklı bir dörtlük yazan Nefi'nin çok sadece yazılmış bir örneğini verelim.

''Girdi miftâh-ı der-i günc-i ma'ânî elime
Âleme bezz-i gevher eylesem itlâf değil
Levh-i mahfûz-ı suhandir dil-i pâk-i Nef'î
Tab'-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil''

Günümüz de bunu anlayabilecek kaç insan mevcuttur acaba ?
Mesele yazı değil tamamen dil meselesidir.Önceleri Türkçe olarak adlandırılan dil zamanla Arapça ve Farsça'nın hücumuna uğraması sonucu Osmanlıca olarak adlandırılmak zorunda kalmış ve sanki yeni bir dil gibi davranılmış. Türkçe, Osmanlı'da artık sadece halkın konuşma dili olarak bırakılmış ve çok uzun süre uyku haline geçmiş. Ve 1928'de yeniden Mustafa Kemal'in uzun çalışmaları ve kurulan heyetler ile Türkçe uyandırılmıştır. Bugün de dilimize Batı dillerinden bir tecavüz söz konusu belki de 50 sene sonra Türkçe yeniden bir uyku dönemine geçebilir. Türkçe'ne sahip çık.

Kıvanç Yıldız, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
 24 Oca 2016 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi · 9/10 puan

İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

"Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı
2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası
3. Koyu, parlak siyah"
Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
Akçe: 1. Küçük gümüş para
Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
Akreb: Akrep burcu
Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
Âlem: Evren
Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
Aleyhillane: Lanet ona
Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
Âlim: Bilgin
Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
Alman Ektileri: ???
Alman Eküleri: ???
Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
Aza: Vücut parçası, organ
Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
Azat: Serbest bırakma,
Azül Taşı: ???
"Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:

“Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesi’nin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”"
Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
Banlamak: Bağırmak
Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
Barka: Büyük sandal
Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
Beher: Her bir 
Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
Bet: Kötü
Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
Bezen: (Bezek) Süs
Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
Biçare: Çaresiz
Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
Billur: Kesme cam, kristal
Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
Bucurgat: Vinç
Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
Camgöz: Takma gözlü.
Cedi: Oğlak burcu
Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
"Cendere: 1. Pres
2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek."
Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
Ceriha: Yara
Cevza: İkizler burcu
Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
Cühela: Bilgisizler, cahiller
Cümbüş: 1. isim Eğlence
Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
"Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai"
Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
"Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür.
2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)"
Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
"Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi.
2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır."
Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
"Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir."
"Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı
2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse"
Damla: Kalbe inen inme, felç
Damlalı: Felçli
"Daniska: Danimarkalı
Âlâ (İyi, pekiyi)"
Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
"Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü

Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
"Darülfülfül:
Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekteaynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
"Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.

Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
"Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
Keyfçi
Şarap İçen"
Demlenmek: İçki içmek
Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
Devi: Kova burcu
Devletlû: Devletli
Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
Dikke: İğne.
Dirim: Hayat, yaşam
"Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra ""Kesenize bereket"", ""Allah daha çok versin"", ""Ziyade olsun"" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
“Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır."
Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
"Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.

Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır."
Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
Düstur: Genel kural
Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
"Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
"Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir."
Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
Efkâr: Tasa, kaygı
Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
Efsun: Büyü
Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
Ehli işret: İçki içme erbabı
"Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun
2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi"
Ehlikeyf: İçki.
"El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça ""el-kimya""(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, islam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.

Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çağunlukla amacı ""Filozof Taşı"" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
Simya nedir?
Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir."
Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
Envai çeşit: Çeşit Çeşit
Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
Esed: Aslan burcu
Esedi Altınlar: Yabancı altını
Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
"Esrefî: 1. Mısır altını.
2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı."
Esvap: Giysi
Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
Evliya: Ermiş
Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
Fasıl: Bölüm, kısım, devre
Fasıla: Aralık, ara, kesinti
Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
"Ferman: 1. Buyruk, emir
2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık"
Feryad: Bağırıp çağırma
Feryat: Haykırış, çığlık
Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
Filuri: Eski Ceneviz para birimi
Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
Fuzuli: Yersiz, gereksiz
Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
Gaflet: Aymazlık
"Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.

Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir."
Gark olmak: Gömülmek, Batmak
Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
"Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz"
Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Gök Kubbe: Gök
Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
Güden: Kalınbağırsak
Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
"Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz
2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz
3. Kontrolsuz."
"Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur."
Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
"Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları."
Hamel: Koç burcu
Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
"Hasılat: 1. Ürün
2. Gelir, kazanç"
"Hasım: 1. Düşman, yağı
2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf"
Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
"Hınzır: 1. Domuz
2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz
3. Yaramaz, haylaz
4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar
5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan"
"Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi,
parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir.
Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değistirme ustasıdır. Sadece
yakalanmamasının değil, onun meslekteki basarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir."
Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Hışım: Öfke, kızgınlık
Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
Husye:  Er bezi, testis.
Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
Hut: Balık burcu
Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
Hüsnühal: İyi hâl.
Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
İblis: Şeytan
İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
"İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak
2. erişmek, ulaşmak
3. algılamak"
İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
"İhtimam: 1. isim Özen
2. Özenli bakım"
"İkircikli: 1. İşkilli
2. Kararsız, mütereddit
3. Kararsız, mütereddit bir biçimde"
İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
İncitmebeni:  Kanser.
İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
"İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması"
İptila: Düşkünlük, tiryakilik
İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
İstifrağ: Kusma.
İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
İtalik: Yatık Yazı
İtdirseği: Arpacık
İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
İtimat: Güven, güvenç, emniyet
"İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer)
2. Sapa"
İzzetü İkram: Ağırlama
Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
"Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek
2. iskeleti görünmek"
Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
"Kâfir: 1. Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
"Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse
2. Yahudilerin din reisi"
Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
"Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı
2. Mimar yardımcısı
3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın
4. İptidailerde hoca yardımcısı
5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse"
Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
"Karina: 1. Gemi omurgası
2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü"
Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
"Kasideci: 1. Kaside yazan şair
2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse"
Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
Kasnak: Enli çember
"Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan
2. Çok fazla olan, aşırı"
Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
Kavs: Yay burcu
Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
Kem: Kötü
Kenef: Tuvalet
"Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti
2. Derece, radde"
Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
Keşmekeş: Karışıklık.
Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
"Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.

Nitrik asit patlayıcı madde olacak kimyasalları nitrata çevirdiğinden patlayıcı maddelerin çoğunda kullanılır. Dinamit, gliserin-tri-nitrattır. TNT Tri-Nitro-Toluen."
Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
Kıpti: Eski Mısır halkı
Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
Kıraathane: Kahve, kahvehane
Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
"Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)
2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu"
Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
"Kötek: 1. Baston, sopa
2. Sopayla atılan dayak, patak"
Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
Kulampara: Oğlancı
"Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur."
Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
"Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu
2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç"
Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
Livata: Oğlancılık 
Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
"Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse
2. Hile yapan kimse"
Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
Mahcup: Utangaç
"Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan
2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan
3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)"
Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
Mapamundi: Dünya haritası
"Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı
2. Hastalık derecesinde olan"
Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
Maval: Yalan, uydurma söz
Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
Mazbata: Tutanak.
Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
"Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı
2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse"
Medet Ummak: Yardım beklemek.
Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
"Melun: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli
2. Lanetlenmiş kimse
3. Nefretle karşılanan, kötü"
"Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet
2. Pres"
Meşum: Uğursuz
Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
Meyus: Kederli; üzgün
Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
Mezat: Açık artırma ile satış
Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
Mıknatısiyet: Mıknatıslık
Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
Mizan: Terazi burcu
Muallim: Öğretmen
Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
Muhteva: İçerik
Mukadderat: Yazgı
Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
Mumhane: Mum üretim yeri
Muntazaman: Düzenli olarak
Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
Mutrip: Çingene
Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
"Müptela: 1. Bağımlı
2. Tutulmuş
3. Âşık, vurgun"
Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
Müreşebbis: Girişimci
Mürmür Kuşu: ???
Mürmürbağa Eti: ???
Müşteri: Jupiter
"Mütalaa: 1. Etüt
2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum"
"Mütevazı: 1. Alçak gönüllü
2. Gösterişsiz, iddiasız"
"Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi
2. Ezgi
3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz"
"Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi
2. Nakışçı"
Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
Neyzen: Ney çalan kimse
"Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek
2. inceliğine varmak, anlamak
3. etkili olmak"
Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
Öküz zar: Cıvalı zar
Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
"Paye: 1. isim Rütbe
2. Derece, aşama"
Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
Pes Perde: Alçak ve kalın ses
"Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma
2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma
3. Başa örtülen dokuma"
"Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak
2. Teselli etmek, avutmak"
"Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi).
2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse"
Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
Pistol: Tabanca şarjörü
Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
"Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir.
2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.
4. Bir çeşit tas."
Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
Sabık: Geçen, önceki, eski
Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
"Sarraf: 1. Kuyumcu
2. Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse"
Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
Sebare: ???
Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
Sefaret: Elçilik
Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
"Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik
2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu
3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
Seratan: Yengeç
Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
Serdengeçti: Fedai
Seretân: Yengeç burcu
Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
Sevr: Boğa burcu
Seyis: At bakıcısı
Seyyare: Gezegen.
Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
"Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)
2. Rahatsız eden, sıkıntı veren
3. Yapmacık"
Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
"Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça

Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler."
Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
"Simsar: Komisyoncu
Bir iş karşılığında yüzde alan kimse"
Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
"Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
(TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
Suvaç: İsveç
Sübyan: Çocuk
Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
Sümbüle: Başa burcu
Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
Şer: Kötülük, fenalık
Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
"Şive: 1. Söyleyiş özelliği
2. Tarz, tavır, üslup
3. Naz, eda
Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ."
Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
"Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir."
Tahayyül Etmek: hayal etmek
Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
"Talan: 1. Yağma
2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması"
Tamburi: Tambur çalan kimse
"Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh
(TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
Tarraka: Gümbürtü
Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
Taşıllaşmak: Fosilleşmek
Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
Tebaa: Uyruk
Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
"Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi"
Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
"Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek
2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek
3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak"
Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser
Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
"Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim.
2. Bir çeşit darbuka solosu"
Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
"Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup."
Ulak: Haberci
Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
Utarid: Merkür
Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmustur.
Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
Vecd: 1. (Arapça) Sevgi yada heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (O.Ç.)
Velvele: Gereksiz telaş, gürültü ve heyecan
Venedik Dukası: Altın/Gümüş para
Venedik Sekineleri: ???
Virtus Vacui: güç vakum
Vuku bulmak: Olma, meydana gelme.
Yâd Etmek: Anmak, hatırlamak
"Yalım: 1. Alev
2. Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü"
"Yamak: 1. isim Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek
2. tarih Yeniçeri Ocağında topçu ve humbaracı gibi askerî kuruluşlarda aday olarak bulunan kimse
3. Birinin etkisinde kalarak onun sözünden çıkmayan kimse"
"Yâren: 1. Arkadaş, yakın dost
2. Dostların oluşturduğu topluluk"
Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı 
Yavuz Dil: Nazar değmesine sebep olacak kötü söz.
"Yazıhane: 1. Yazı ve danışma işlerinin yürütüldüğü iş yeri, büro
2. Yazı masası"
Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
Yegâne: Biricik, tek
Yekün: Toplam
Yeltenmek: Yapamayacağı bir işe g