• "Türkiye’de köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar. 1830’lu yıllar Almanya’sında olduğu gibi…

    2017 yılında vizyona giren, R. Peck’in yönettiği “Genç Karl Marx” filmini izleyenler filmdeki, pis ve yırtık pırtık kıyafetler içindeki kadın, erkek, çocuk köylü-proleterlerin ormanda, kurumuş ağaç, çalı çırpı, kuru yaprak toplarken atlı polislerin saldırısına uğrayıp bazılarının kılıçtan geçirilip öldürüldükleri, diğerlerinin ise yakalanarak götürüldükleri ilk sahneyi hatırlarlar.

    1830’lu yıllarda Almanya’da köylülerin ormanları kullanması suç sayılmaktadır. Öyle ki 1836 yılında sadece Prusya’da 150 bin civarında köylü bu nedenle tutuklanarak muhtelif cezalara çarptırılırlar. Sadece kuru dal, kurumuş ağaç, çalı, çırpı ya da yaprak değil, yere dökülen meyvelerin dahi toplanması hırsızlık sayılmaktadır.[1]

    Böyle bir gelişmenin nedeni ise para kazanma derdinde olan küçük tüccarların ormanlara el koymaları ve adeta bir tür “çitleme” yaparak bu hakkı kendi tekelleri altına almalarıydı. Marx daha sonra bu gelişmeyi, Kapital’de ilkel sermaye birikiminin bir örneği olarak sunar.

    Benzer olaylar benzer sonuçlara yol açar

    Tarih kuşkusuz ki tekerrürden ibaret değildir. Diğer taraftan tarihin değişik dönemlerinde bir birine benzer olaylar ortaya çıktığında, farklı bir zaman diliminde de olsa birbirine benzer sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Nitekim son 15 yıllık AKP iktidarları döneminde siyasal iktidarın ve onun yol verdiği sermayenin hem emek, hem de doğa ile kurduğu ilişki onları sonsuz bir kâr hırsı için tahrip etme yönünde oldu.

    Bu gelişme aslında, özellikle de düzenlemelerin, denetimlerin neredeyse tamamen ortadan kaldırılıp sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamında tam serbestlik demek olan neoliberal kapitalizmin tipik bir özelliği.

    Türkiye’deki sermaye de kâr çıkarım alanı olarak gördüğü doğaya ait ne varsa talana varırcasına onu tahrip etmekte sakınca görmedi. Özelleştirmeler adı altında bu talan meşrulaştırıldı. Halka ait, kamuya ait ne varsa adım adım adeta yeni bir çitleme hareketiyle büyük sermayeye devredildi.

    Bunun özellikle de 20 Temmuz 2016’dan sonra OHAL altında ve sonrasında artık kurumlaşmış bir otoriter rejim altında daha da hızlanarak yapılması ise tesadüf değildi.

    Ormanların, su varlıklarının ve toprakların büyük sermaye tarafından gaspı kolaylaşıyor

    Böyle bir çitleme ya da modern ilkel sermaye birikimine izin veren bir kanun bu yılın Nisan ayında yayımlandı.[2] Kısaca söylemek istersek, bu kanun ile tüm su varlıklarının Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) kontrolüne verilerek, ardından da özelleştirilmesi, ormanların imara açılması, arazi toplulaştırma işlemlerinin yine DSİ’ye verilerek köylülerin arazilerine el konulması yasalaştırılıyor.

    Sırasıyla:

    -Doğadaki su kaynakları ve su havzalarından yapılan tarımsal sulamanın işletme ve bakımı, yani suyun dağıtımı özelleştirilecek.

    -DSİ tarafından zorunlu arazi toplulaştırma ve tarla içi geliştirme hizmetleri yapılacak. Böylece köylülere ait arazilere önce devlet tarafından el konulacak, ardından hektarlar düzeyinde toplulaştırılan bu arazileri yoksul köylüler ve küçük toprak sahipleri satın alamayacağı için (küçük köylünün satın alamayacağı kadar yüksek fiyatlar nedeniyle) bunlar DSİ tarafından özel şirketlere satılacak. Böylece küçük köylülüğün tasfiyesi hızlandırılmış olacak.

    -Hazine arazileri (tarıma uygun olsalar dahi) enerji, maden, imar rantı gibi amaçlarla özel şirketlere devredilecek.

    Ormanlar köylülere kapatılacak

    Ama asıl düzenleme ormanların kullanımıyla ilgili. Öncelikle orman alanları Hazine’ye takas yoluyla devredilip her türlü imara açılacak. Böylece halihazırda orman içinde gördüğümüz lüks villalara ve malikânelere yenilere eklenecek.

    Dahası, kanunun 18. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarında, odun kömürü, terebentin, katran, sakız gibi işletilmesinde ağaç kullanılan ocakların açılmasına, balık üretmek üzere tesis kurulmasına ve göl, baraj ve deniz yüzeyinde yapılan balık üretimi için karada yapılması mecburi tesislere ve yeraltında depolama alanı kurulmasına Orman Genel Müdürlüğü’nce bedeli alınarak yirmi dokuz yıla kadar izin verilebilir.

    ve 30. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarından elde edilen dikili ağaç da dâhil, orman ürünlerinin piyasa satışlarında açık artırma esastır.

    hükümleri yer alıyor. Böylece orman içlerine, göl ve baraj göletlerine balık üretme çiftlikleri, ormanlarla deniz ve göl kıyılarına balık tesisleri kurulabilecek. Ormanlardaki ağaçların altı metrelerce oyulup sebze ve meyve ya da tehlikeli kimyasal atık saklamak üzere depo haline dönüştürülebilecek.[3]

    Ayrıca, ormanlardaki dikili ağaçlar özel sektöre satılacak ve ormanlar dikili ağaçları satın alacak şirketlere 29 yıllığına kiraya verilecek. Tıpkı Turgut Özal sonrasında kıyıların Yap-İşlet-Devret Modeli altında 29 yıllığına kiraya verilip sonra mülkiyetlerinin özel sektöre devredilmesi gibi, ormanlar da 29 yılın sonunda özel sektörün malı olacak.

    Şimdi bu gelişmenin neden olacağı felaketleri sıralamaya çalışalım.

    Öncelikle bu, ormanları doğrudan tahrip edecek ve zarar verecek bir yıkımın artık yasalaştırılması demektir.

    Bir bölgenin, kentin akciğerleri anlamına gelen ormanların metalaştırmaya ve ticarileştirmeye konu edilmesi ya da satılması iklim değişikliklerinin, aşırı ısınmanın ve ardından gelebilecek ekolojik felaketlerin nedeni olacaktır.

    Tüm topluma ve bu ormanların içinde yaşayan hayvanlara ait olması gereken bu müşterek kullanım alanlarının sermayenin kâr hırsına terk edilmesi ve bunlar üzerinden bir haksız servet birikimi demektir.

    Yeni tür bir çitleme

    Orman köylüleri açısından ise daha vahim bir durum söz konusudur. Kışın yakacağını kurumuş ağaç, dal, yaprak ya da yere dökülmüş meyve veya toplanabilecek meyve gibi (örneğin kuşburnu) gibi toplayarak doğa ile ücretsiz bir alışveriş içinde olan (en azından böyle olmasını beklediğimiz) yoksul köylüler artık bundan mahrum edilecekler ve yakacak odunlarını satın almak zorunda kalacaklar. Bu da onların yoksulluğunu daha da artıracaktır.

    Çünkü özelleştirme yoluyla çitlenmiş orman alanlarına artık hiç giremeyecekler. Buralarda sadece bu şirket ucuz işçi aradığında çalışmak için birbirleriyle yarışacaklar. (Nitekim bu durum 13. Madde ile düzenlenmiş.)

    Tarihin “tekerrür” kısmı burada da devreye giriyor. Çünkü daha önce çıkartılan Büyükşehir Belediyeleri Kanunu ile köylülerin müşterek alanları (su kaynakları, otlak, yaylak ve meralar) imara açıldıktan sonra köylüler bu hizmetler için para ödemek zorunda kalmışlardı.

    İmara geçirilen tarım arazilerini satıp, üç-beş yıl içinde parasını tüketen köylülerin çoğu bu arazilerde yükselen konut inşaatlarına bekçilik yaparak hayatlarını kazanmaya çalışmışlardı. Bu arada azalan tarım arazisi nedeniyle artan tarımsal ürün fiyatları yüzünden iyiden iyiye yoksullaşıp, yoksulluk yardımlarına sığınmışlardı.

    Doğa ile kurulan ücretsiz faydalanma ilişkisi yok ediliyor

    Oysa binlerce yıldır insanların ilk üretim ve dönüştürme faaliyetinin doğa ile kurduğu ücretsiz ilişkinin (karşılıksız olarak doğadan alma faaliyeti) üzerinde temellendiği biliniyor.

    Bu da onlara su kaynaklarını, toprağı, ormanları ve daha birçok yeraltı ve yerüstü varlığını ücret ödemeden kullanmak gibi geleneksel bir hak veriyor. Bu hak doğadaki diğer canlılar için de olmalıdır.

    İşte bu kanun ile su varlıklarını, ormanları özelleştirerek ve arazileri kapitalist bir zihniyetle toplulaştırarak ve binlerce yıldır gelenek haline gelen kullanma haklarını yok ederek insanların doğa ile kurdukları doğal ilişkisi artık yok ediliyor.

    Yani köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar.

    ‘Genç Karl Marx’ ile bitirelim. Filmde, dönemin meşhur ideoloğu Proudhon’un “mülkiyeti hırsızlık olarak ilan ettiği” bir sahne var. Dinleyiciler arasındaki Marx söz alır ve “Hangi tür mülkiyet hırsızlıktır? Burjuva mülkiyeti mi?” diye sorar. Proudhon “Bütün mülkiyet türlerinin hırsızlık” olduğunu söylediğinde, bunun çok soyut bir yanıt olduğunu söyleyerek itiraz eder.

    Marx, kullanım/faydalanma hakkı (appropriation) ile istimlak (expropriation) arasında fark olduğunu ve orman köylülerinin sadece kullanım haklarını kullandıklarını ileri sürer.[4]

    Yani Marx’a göre, köylülerin ormanda kuru ağaç, dal, yaprak ya da meyve toplamaları hırsızlık değildir. Özellikle de yere dökülen meyvelerin toplanması çocuklar açısından geleneksel bir haktır. (Bizde de aslında buna benzer ve daldaki meyveler için dahi geçerli bir geleneksel hak vardır: “Göz Hakkı”.)

    Bunlar yoksulların geleneksel olarak sahip olduğu haklardır ve ellerinden alınamazlar. Ona göre yoksulların ölü orman ürünlerine erişim hakkı onların genel yoksulluklarının bir yansımasıdır ve onların doğa ile olan geleneksel ilişkilerini bir sonucudur.

    Bu yüzden de filmin başlarında, gazetedeki odasında arkadaşlarıyla konuyu tartışırken köylülerin Prusya devletine ve onun liberal sanayici destekçilerine karşı mücadele etmekten başka çarelerinin olmadığını hararetle savunur. Çünkü köylü proleterler hırsızlık yapmamakta, geleneksel haklarını kullanmaktadırlar."

    http://sendika62.org/...stafa-durmus-509283/
  • Padişah+Damat Ferit+İngilizler bu konuda fet­va çıkarmakla yetinmediler. 18 Nisan 1920’de Ana­dolu’daki Ulusal Güçler’in bastırılması için Kuvva-yı İnzibatiye adını verdikleri silahlı birlikler kurul­ması hakkında bir kararname çıkarıldı. 12 Nisan 1920’de Damat Ferit Hükümeti ve onlarla işbirliği yapan Sait Molla ve benzeri din adamlarının kur­dukları (yukarıda sözü edilen) Saltanat-Hilafet Or­dusu 29 Nisan 1920’de harekete geçmiş bulunu­yordu.
  • Taksideyim, gozum taksimetrenin kosesinde yazan sate takiiyor, 23.18. Otobusum 18 dakika evvel Esenler’den hareket etmis olmali, yani 12 dakika icerisinde Dudullu’daki terminale yetismem gerek.
    “Biraz daha hizli olabilir misiniz, rica etsem”
    “Na’piyim abla, ceza mi yiyelim. Erken ciksaydin evden madem.”
    Ah su sehir ve taksicileri, bu sehri ozlememek icin bir sebep daha. Kucagimdaki iki yasindaki kizim Lidya huzursuzlanmaya basladi. “Geldik annecim, geldik bak az kaldi”
    Saat 23.24, arac yol kenarinda durdu.
    “Geldik” , etrafima bakindim. Terminal 100 metre kadar ilerdeydi. Tam taksiciye biraz daha ilerlemesini soyleyecektim ki atildi,
    “Terminal kalabalik abla, simdi oraya girersem bir saatte cikamam, 2 adimlik mesafe.“ Cevap veremeyecek kadar yorgundum. Adamin parasini verip indim arabadan.
    Bir elimde valizimi cekistirip oburunde de Lidya’yi tasiyordum. Bir an bir huzursuzluk hissettim, donup arkama baktim, benimle ilgilenen yoktu, herkes kendi derdinde kosturan insan topluluguydu yalnizca, Yurumeye devam ettim. Taksicinin “2 adimlik yol” dedigi yolu tamamlayip, terminalin kapisindan girdigimde nefes nefese kalmistim. Terlemistim de.Yeniden etrafima goz attim. Otobus henuz yoktu gorunurde, o da yoktu.
    Bufelerin arkasinda, karanlikta kalan bir yere gectik. Yaklasik 5 dakika sonra uzerinde koskocaman mavi harflerle “Yediveren Turizm” yazan beyaz otobus terminale girdi. Diger otobusler gibi gibi onunde parlak isiklarla yazan sefer numarasi yoktu. Onun yerine muavinin uzerinde el yazisiyla KT1000 yazan bir tabelayi on cama yerlestirdi. Benim otobusumdu. Yeniden kalktim, kizimi kucagima alip, agir valizimi otobuse dogru cekistirmeye basladim.
    Valizi teslim ettikten sonra araca bindim. 13 numaraya geldim, hay aksi yerimde oturan iki genc kiz var, biri UZak Dogulu gibi duruyor hatta. Digerine dondum, nitekim 13 numarada oturan oydu.
    “Afedersiniz ama burasi benim yerim”. Kizcagiz saskinlikla once arkadasina, sonra bana, ardindan da kucagimdaki kizima bakti.
    “Bir yanlisiniz olmali, 13 numara icin muavin bos demisti.” Konusmamizi duymus olacak ki Muavin kosarak yanimiza geldi, Sanki konusan ben ve 13 numarali koltukta oturan kiz degilmisiz gibi, dogrudan uzak dogulu kizi muhattab alarak konustu:
    “Kim hanim, bir sorun mu var, yabanci konugumuzu memnun edemedik mi yoksa” Cattik vallahi!. O esnada diger kiz hemen atildi,
    “Ikimize de 13 numarayi satmissiniz, olmaz ki boyle, bakin” diyerek elindeki bileti muavine dogru tuttu. Ben biletimi cikarmak istemiyordum. 13 numara yaziyordu bende de ama, ustundeki isim benim degildi ve kimlik kontrolune maruz kalmak istemiyordum. Olayi kapatmak istedim.
    “Hanimlari rahatsiz etmeyelim, baska koltugunuz var mi bos?” Muavin sorun cikarmayip hemen baska koltugu Kabul etmeme sevinmis olacakti ki hemen yanitladi:
    “Olmaz mi efendim, arkalar bos, dilediginiz yere gecin, hem bebeniz de var, ikili koltuklara gecin siz, rahat edersiniz” dedi. Dedigi gibi de yaptim.
    Yeniden yola ciktik, otobusun isiklari sondu. Tek tuk kitap okuyan yolcu vardi ancak onlar da bir bir isiklarini sondurup kendilerini uykuya teslim ettiler. Lidya da uyumustu. ZAten daha ilk dogdugu gunden itibaren arabalarda uyumayi severdi. Basi kucagimdaydi, minik ayaklari ise yan koltuguma dogru serilmisti. Saclarini oksadim, terlemisti o da. Canim yavrum, senin simdi evimizde, yataginda olman gerekirdi, benimle bu bilinmeyene dogru olan yolculukta degil. Gozumden yaslar suzulmeye basladi. Uzuntu ya da pismanlik degildi bunlar. Sadece yorgunluktu, yillarin yorgunlugu…
    Gozlerim kapaniyordu, ama uyuyamazdim. Cantamdan bir kitap cikardim, okumaya basladim. Iki sayfa bitirmistim ki hic bir sey anlamadigimi farkettim, kafam baska yerlerdeydi. Tekrar bastan aldim, yine olmadi. Kaldirdim kitabi geri cantaya.
    Etrafimdaki insanlara baktim, ne kadar tasasiz ne kadar rahat uyuyorlar oyle. Halbu ki ben, -kizima kaydi gozlerim- biz oyle degiliz. Cunku biz, kanunlarin bizi koruyamadigi yerde kendi kendimizi korumak zorundayiz, ve kaciyoruz o yuzden. Hem ondan, hem onunla olan anilarimdan, hem de tum gecmisimdem. Cantama yine uzandi elim. Yediveren Turizm disinda iki bilet daha vardi. Biletimin parasini baska bir isimle Hatay’a kadar odemistim ama Bolu’da inecektim. Ankara uzerinden Adana’ya gecen bir araca gececektim, elbette yine baska bir isme kesilmis biletle. Ondan da Ankara’da inecektim ve Istanbul’dan Antalya’ya giden baska bir araca gececektim. Orada beni eski bir arkadasim karsilayacak. Sonrasi mechul.
    Kendimi eski Hollywood filmlerinde gibi hissettim, ajanlar hep bu yontemle izlerini kaybettirirlerdi. FIlmlerden ogrendigim bir yontemi bir gun gercek hayatta kullanmam gerekecegini hic dusunmezdim. Cunku benim de normal bir hayatim vardi. Su an 13 ve 14 numarali koltuklarda oturan kizlari dusundum. Karanlikta fisildasarak konustuklarini, hoslandiklari cocuklardan, ailelerinden, dostlarindan, sevdikleri yemeklerden bahsettiklerini, gulustuklerini hayal ettim. Ben de onlar gibiydim. En buyuk sorunum kiyafetimin rengine uymayan oje rengimdi bir zamanlar. Ben ne zaman boyle olmustum, nasil bu hale gelmistim?
    Aslinda her sey, universite kutuphanesinde onun gelip de yanima oturmasi, okudugum kitabi sormasiyla baslamisti. Gozleri isil isil parlayan, zeki bir cocuktu. Uzun uzun bana yazarin hayatini ve kitabi nasil yazdigini anlatmisti. Soylediklerinin hepsini biliyordum ama beni tavlamak icin ortaya koydugu caba o kadar sevimliydi ki, sanki her seyi ilk kez duyuyormusum gibi davrandim. Anlatirken bir taraftan kendine guvenen guclu erkek pozlari kesiyor, ama gozleri gozume takilinca sesi hemen cocukca inceliyor, titriyordu. Tanistik sonra, bir iki goruselim derken, asik olmustum ben de. O da muhendis olacakti benim gibi. Hirsliydi. Bos zamanlarinda yarim zamanli muhendislik firmalarinda calisiyor, kendi parasini kendisi kazaniyordu. Ikimiz de ailelerimizden uzakta, yatili okuyorduk, o yuzden kisa zamanda birbirimizin ailesi gibi olmustuk. Hem sevgilisi, hem ailesi, hem de en iyi dostu.
    O kadar cok ortak yonumuz vardi ki, sevdigimiz yemekler, sevmedigimiz insanlar, kitaplar, filmler, muzikler, cizgi romanlar, animeler. Hani ayni ruhun iki parcasi derler ya, oyleydik. Kisa surede, omur boyu birlikte olacagimiz insani buldugumuzu anlamistik ikimiz de. O yuzden ucucu sinifin sonundaki yaz ailelerimizle gorustuk, hizlica nisan yaptik. Mezun olunca da hemen evlendik, Istanbul’a yerlestik. Ikimiz de calisiyorduk ve mutluyduk, cok mutluyduk.
    Evliligimizin 3. yilinda iki suprizle karsilastik. Ah, birinin hayatimdaki en guzel sey, digerinin de felaketlerin baslangici olacagini nasil bilebilirdim ki… Once o verdi suprizi, buyuk bir firmadan uretim mudurlugu teklifi almis. Sarap ve mum isigiyla guzel bir aksam yemegiyle kutlamistik bu haberi. Bir kac ay sonra da ben verdim heberi, hamileydim…
    Ben hamilelikle ugrasip, bir yandan da isime gidip gelirken, esim de yeni isine adapte oluyordu, Gec saatlere kadar calisiyor, sonrasinda ise is arkadaslari ile bir yerlerde toplanip sohbet ediyorlardi. Yavas yavas degismeye baslamisti. Esi hamileyken erkeklerin aldatma hikayelerini cok duyardim, ve beni aldatmasindan suphelendim basta ama oyle degildi. Is arkadaslarini da tanimistim ve surekli beraber olduklarini da konusmalarindan anlayabiliyordum.
    Aylar gectikce, ve ben hamileligimin son aylarina dogru ilerledikce esim daha da cok degismeye baslamisti. Onceleri “usursun, hasta olursun dikkat et” diyerek sort yerine uzun etek ya da yaz sicaginda bile pantolon giymemi istedi, ya da kisa kollu kiyafetlerimin ustune uzun bir ceket giymemi istiyordu, Ardindan ise gelis gidis saatlerime soylenmeye basladi. Bunu yaarken de surekli, “Ama karninda kizimizla bu kadar yorulma sakin” diye kendini hakli gosteriyordu hep. Yeni baba olacak olmasinin heyecani diyerek sustum.
    Ancak dogumdan sonra “artik calisma, kizimizin annesine ihtiyaci var, kimse senin kadar iyi bakamaz ona” demeye baslamisti, surekli is arkadaslarinin cocuklarini kendi buyuten eslerinden bahsediyor, bana da “cocugunu bakiciya birakip calisan kadin kotu annedir, cocuk buyuyunce ondan nefret eder” dusuncesi asilamaya calisiyordu. Sonunda ona hak verdim ve ayrildim isten.
    Sonrasi ise daha kotu, cok daha kotu… Meger is arkadaslarinin etkisiyle bir tarikata girmis, venden ortunmemi istedi, evden cikarken kapiyi ustumden kilitlemeye basladi. Bagirdim, cagirdim ama nafile.
    Onun kadar zeki ve akilli bir adamin nasil bu kadar kisa bir surede bu kadar degisebilecegini anlayamiyordum, ama olmustu. Ardindan da siddet gormeye basladim, polise basvurdum. Gelip polisin onunde benden ozur diledi, “beni koruyun” dememe ragmen polis beni geri o adamla eve yolladi. Her seye dayanabilirdim ama kizimin bunlari gorerek buyumesine katlanamazdim. Bosanma davasi actim. Hakim, polis kayitlarini gorunce uzatmadi, ilk celsede bosadi hemen ve bana yaklasma yasagi getirdi. Iki gun sonra yolumu kesti, tehditler savurdu. Artik onun namusu oldugumu, bosanamayacagimi soyluyordu. Korktum, cok korktum. Beni canimla, canimdan da ote kizimla tehdit ett.
    Sonra da aklima universiteden oda arkadasim geldi, Antalya’da yasiyordu. Gel dedi, kal bende diledigin kadar. Burada yeniden hayata baslarsin kizinla.
    Peki dedim, ya bulursa bizi, ya seni de bulursa, basina is gelmesin dedim… Bir sey olmaz dedi, yolda ismini kullanma yeter. Tamam dedim. Ve iste burdayim.
    Camdan hizla akip giden yola baktim. Gecenin karanliginda tek tuk yanimizdan gecen araclar vardi. Yolculugu herkes bir yerden bir yere gitmek icin kullanir, ama ben gecmisimden gelecegime gitmek icin kullaniyorum. Hangi sehirden gelmisim, hangi sehirde inecekmisim, hic onemli degil. Bir daha gecmisime donmeyeyim, benim icin yeterdi.
    Gozum huzur icinde uyuyan kizima kaydi, ellerim hala saclarinda, simsiyah buklelerini oksuyordum. Her seyi senin icin, sen guclu bir anneye sahip ol diye, ilerde hep ozgur, kendi ayaklari ustunde duran bir kadin ol diye, kimse sana karisamasin, emir vermesin, kendi dusunceleriyle seni esir alamasin diye kizim. Her sey sen bir kadin ol diye…
    Otobusun isiklarinin yanmasiyla irkildim. Muavinin mikrafondan yankilanan sesi duyuldu ardindan:
    “Degerli Yediveren Turizm Yolculari, Bolu Dinlenme Tesisleri’ne girmis bulunmaktayiz. Mola suremiz 30 dakikadir.”
    Hala uyuyan kizimi kucagima aldim ve aractan indim. Muavine yanastim.
    “Afedersiniz, valizimi cikarabilir misiniz, cocugun ustunu degistirmem gerek.”
    “Elbette” Hemen aracin Yanina gecip valiz bolumunu acti, benimkini uzatti. Valizi alip ilerlerken cocuk seslndi, “e burda degistirin isterseniz.”
    “yok”, dedim, “Sen kapat kapiyi, cocuk usur burada icerde yaparim. Bekleme sen.” Muavinin kapiyi kapayip tesise girdiginden emin olduktan sonra ben de tesise girdim, bir cay soyledim. Yeni Hayat Turizmin Adana otobusu her an gelebilirdi.
  • Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? -
    ( Zümer 9.ayet)

    Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!
    Öyleyse cehalet denilen yüz karasından
    Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet.
    Kâfi değil mi, yoksa bu son ders-i felaket
    Son ders-i felaket neye mal oldu? Düşünsen:
    Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
    'Son ders-i felaket' ne demektir? Şu demektir:
    Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
    Zira, yeni bir sadmeye (çarpmaya) artık dayanılmaz;
    Zira, bu sefer uyku ölümdür; uyanılmaz!

    Coşkun, koca bir sel gibi, daim beşeriyyet,
    Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet
    Dağlar, uçurumlar, ona yol vermemek ister...
    Lakin o, ne yüksek ne de alçak demez örter!
    Akvam (kavimler, milletler) o büyük nehre katılmış birer ırmak...
    Elbet katılır... Hangisi ister geri kalmak?
    Bizler ki bu müthiş, bu muazzam cereyanla
    Uğraşmaktayız... Bak, ne kadar çılgınız anla!
    Uğraş bakalım, yoksa işin, hey şaşkın!
    Kurşun gibi sur'atli, denizler gibi taşkın
    Bir çağlayanın menba-i dehhaşına (dehşetli kaynağına) doğru
    Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!
    Ey katre-i avare (zavallı damla) , bu cuşun, bu huruşun
    Ahengine uymazsan, emin ol, boğulursun!

    Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,
    Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yık!
    Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır;
    Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır! Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...
    Ey derd-i cehalet, sana düşmekte bu millet,
    Bir hale getirdin ki, ne din kaldı, ne namus!
    Ey sine-i islam'a çöken kapkara kâbus,
    Ey hasm-ı hakiki (derçek) , seni öldürmeli evvel:
    Sensin bize düşmanları üstün çıkartan el!

    Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
    İslam'ı da batsın, diye tutmuş ye diyorsun!

    Allah’tan utan! bari bırak dini elinden...
    Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen! Lakin, ne demek bizleri Allah ile iskat (susturmak) ?
    Allah’tan utanmak da olur, ilim ile... Heyhat! 18 Cemaziyelevvel 1331
    11 Nisan 1329
    1913
  • Melih Cevdet Anday'dan yedi yaş büyük olan 'Bahriyeli' ağabeyi, eğer yaşasaydı, 'Uluç Alireis' adlı denizaltının komutanı
    olarak çıkacaktı annesinin karşısına. İngilizler'den üç denizaltıyı alırız sonradan; ama Uluç Alireis'i 2. Dünya Savaşı'nda kullanmak istediklerini söyleyerek vermezler. 18 Nisan 1943'te bir Alman denizaltısı tarafından Afrika'nın batı kıyıları açıklarında
    batırılan Uluç Alireis, kendisini iki yıldır denizin dibinde bekleyen ilk kaptanına kavuşmuş olur.