• 536 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d 1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu.
    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır.

    Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.”
     [Marcel Proust] bu kadar köklü bir yapıt olan Duygusal Eğitim kitabinda
    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir.

    Okumanızı tavsiye ederim
  • 536 syf.
    ·1848 günde·9/10
    Kitabın Arka Kapağından

    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. On dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

    “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” [Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869]

    “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.” [Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı]

    “Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.” [Marcel Proust]

    Gustave Flaubert

    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın Konusu

    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir. Kalbi bir kelebek gibi uçup duran Frederic’i bu bir süre oyalar. Bir taraftan Frederic bir işin ucundan tutmaya da çalışmaktadır. Hukuk eğitimini bırakmıştır ancak kültürlü bir gençtir. Bir konuda kitap yazmaya kalkar, sonra politikaya atılmaya karar verir. Ancak bunlardan sonuç alamaz. İlişkilerini de çıkarları doğrultusunda ayarlar. Can dostu Deslauries ile ilişkisine sınır koyar, çünkü bu genç, sınıfça kendisinden düşüktür. Bir ara Frederic’e amcasından miras kalır, bu rahat yaşayabileceği kadardır. Zaten çok fazla lüks harcaması vardır. Annesinin evinde Roque baba isminde zengin ama asil olmayan bir adam komşularıdır. Bu kişi soylu ve unvan sahibi Dambreuse ailesi için kâtiplik tarzı bir iş yapmaktadır. Roque babanın Louise isminde bir kızı vardır. Zamanında Frederic bu kıza ağabeylik yapmış, ona kitaplar okumuştur. Ancak bu kız şimdi evlilik çağındadır, kaba saba ancak güzel ve tutkulu bir kızdır. Nasıl olduysa bu kızın Frederic’le evlenmesi fikri gündeme gelir, Frederic düşüncesizce hareket eder her zamanki gibi, bu kızla evleneceği yolunda laflar söyler ve ardından Paris’e arkadaşlarının yanına döner. Genç adam düşüncesiz ve bencildir ancak çoğu zaman başkaları tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Madam Arnoux onun kendisine olan zaafını bildiğinden bunu kocasına yardım toplamak için kullanılır. Rosanette hem parası için hem de başkalarını kıskandırmak için kullanır. Deslauries ve diğerleri de parası için onu ellerinde tutmaya çalışırlar. Frederic çoğu zaman bunları görmez, özellikle kadınlara karşı zayıftır. Madam Arnoux ile aşklarını itiraf ederler ama kadın ne olursa olsun ailesine bağlı kalır, aralarında bir şey yaşanmaz. Rosanette’ten bebeği olur ama bu onun içinde hiç bir duygu oluşturmaz, hatta çocuk ölünce onun ölüm döşeği başında bile kocasını yeni kaybeden ve kendisine tutkun olan Madam Dambreuse ile evliliği sonucu ne kadarlık bir servete konacağının hesabını yapar. Ancak rahmetli Bay Dambreuse’un karısına hiç bir şey bırakmadığı ortaya çıkınca bu evlilik de suya düşer. Bütün bu olaylar sırasında kral yanlısı ve halkçı karakterler arasında siyasi sebeplerden darılma ve benzeri şeyler de olur, zaman zaman halk isyanlarına da kitapta yer verilmiştir. Roman uzun yılları kapsamaktadır, 1840’da başlar ve 1867’de son bulur. 1867 yılında ellili yaşlardaki Frederic durumunu şöyle anlatılmıştır:

    “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.”

    1867’de bir gün Frederic yaşlıca bir adamken Madam Arnoux onu ziyarete gelir. Kocası ölmüştür, zamanında lüks bir yaşam süren bu kadının şimdi eskisinden çok farklı bir hayatı vardır. Buna rağmen kadın, zamanında Frederic’ten aldığı borç parayı getirmiştir, bu da o zaman Frederic’i parası için kullandığını düşündüğümüz kadını bize affettirmektedir. Sevgisinin saflığından emin oluruz, çünkü yaşadığı fakirliğe rağmen bu parayı Frederic’e hem de onun hiç ihtiyacı olmamasına rağmen getirmiştir. Aşklarından konuşurlar, Frederic ona hiç evlenmeyeceğine dair yemin eder ama bilir ki âşık olduğu kadın Madam Arnoux’dan çok, kendisinin hayalinde yarattığı bir kadındır, zaten ona sahip olamadığı için sürmüştür aşkı bunca zaman. Bu yüzden belki ona kendisini teslim etmeye hazır bu kadını alı koymaz. Aşklarından kalan Madam Arnoux’un ona verdiği bir tutam saçtan ibarettir.

    Son bölümde kitabın diğer karakterlerinin neler yaşadığından kısaca bahsedilir. En son olarak Frederic ve dostu Deslauries hayatlarına şöyle bir bakarlar:

    “İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frederic ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Deslauriers. Sebebi neydi acaba?
    -Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frederic.
    -Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.
    Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar.”

    Çoğumuzun yaşlanınca; alın yazımızı, koşulları ve yaşadığımız çağı suçlayacağımız aşikâr değil midir? Bir taraftan da yaşamın öyle çok da hesaba gelmeyeceği aktarılmıştır. Kitabın en can alıcı kısmı, bütün romanın bir değerlendirmesi gibidir bu. Neredeyse aşk için yaşayan Frederic dört farklı kadınla şansını denemiş ve aradığını bulamamıştır. Üstelik te tüm bu kadınların ona âşık olmasına rağmen!

    Kitabın sonsözündeki Philippe Desan’ın makalesi: Flaubert’in romanı yazdığı sırada arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan parçalar vardır. Romanla ilgili diğer kaynaklarda yapılmış bazı eleştirilere yer verilmiştir. Bunlar romandaki bölümlerin bir kısmındaki devamlılığın eksikliği ve tarihi olaylarla ilgili bir takım eleştirilerdir. Devamlılık eksikliği pek göze batmıyor olsa da, olaylar o kadar çok ki çoğu zaman konuşma olmayan kısımlarda kısa kısa paragraflar halinde, neredeyse özet olarak verilmiştir.

    Takdire layık olan durumsa; roman boyunca Frederic’in mizacındaki değişime tanık olmamızdır. Bu genç adam yaşı ilerledikçe farklı davranışlara bürünmektedir. Kanımca, Flaubert bu romanı –aslında kendi hayatını- yazarken, bir insanın zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe zihinsel değişimini de yansıtarak, romanının neden günümüzde de başucu kitaplarımızdan biri olduğunu bize kanıtlamaktadır.

    Sonsöz

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d.1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu. Yayıncı, toplumun önceleri beğenerek okuduğu bir ürünü, tekrar okuyucunun beğenisine, kitaba bir sonsöz de ekleyerek sunmuştur. Ürünün üretildiği koşullara ve zamana bakarak, günümüz beğenileriyle karşılaştırmaya kalktığımızda, hala alıcılar tarafından beğeniliyor ve okunuyor olmasının nedeni, Flaubert’in George Sand’e yazdığı bir mektuptan da anlaşılıyor: “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku!”.

    Elbette Flaubert’in dehasıyla, kendi hayatını, kitabının içinde de 25 yıllık bir süreçte bu cevheri tırnaklarıyla ufak ufak kazıyarak yoktan var etmesi ve roman kahramanının da yazarıyla paralel bir süreci romanın kurgusu içinde yaşaması, Süreya’nın Tanrı vergisi çeviri edimiyle birleştiğinde, ürünün dolaşımda 133 yıldır kalabilmesini sağlıyor. Beğeniler değişse de üründen beklenenin hala aynı olması ve elden ele dolaşmasının asıl nedeni; kaynak kültürden erek kültüre aktarım esnasında ürünün aslından bir şey kaybetmeden ve hırpalanmadan alıcılara, okuyuculara aktarılabilmesinde yatıyor sanırım.

    Süha DEMİREL, 15 Kasım 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    GUSTAVE FLAUBERT
    Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi
    Çev: Cemal Süreya
    PHILIPPE DESAN’IN SONSÖZÜYLE
    İletişim Yayınları 1231 *Dünya Klasikleri 36
    1-3. BASKI 2007-2010, İstanbul (4.BASKI 2011, İstanbul)
    496 Sayfa
  • 430 syf.
    ·4 günde·8/10
    “…Bu şiddet, kıyım ve yıkım ne zaman bitecekti? Yoksa Tanrı, bu şirin Türkiye diyarını terk edip gitmiş miydi? Bu uyumlu iklimde, bu yüksek ve görkemli dağlar neden kana bulanmıştı? Nehirler ve derelerden neden artık su değil de kan akıyordu?”

    Bu romanı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan bir hocamın tavsiyesi sayesinde okudum. Açıkçası bu kitap, yazarla ilk tanışmam oldu. Yazarla ilgili olarak, bir Türkiye sevdalısı olduğunu, Osmanlıca konusunda akademik düzeyde bilgi ve uzmanlığa sahip olduğunu, Fransa Marsilya’da, Türkiye’den göç etmiş olan Türk Ermenileri arasında doğup büyüdüğünü, Bursa’da yaklaşık 15 yıl kadar yaşadığını, son on küsur yıldırsa ailesiyle Ankara’da ikamet ettiğini öğrendim. İncelediğim 430 sayfalık “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yazarın ilk romanı ve 2013 Eylül ayında GİTA Yayınevinden basılmış. Kitabın arka kapağından sizin için alıntılıyorum:

    “Osmanlıca bilen Fransız yazar Jean-Louis Mattei, Türk Tarihi hakkında pek çok esere imza atmıştır. Belgelerle Büyük Ermenistan Peşinde Ermeni Komiteleri, Latin Şiiri Antolojisi, Hz. Ali Cenknameleri yayımlanan eserleridir. Aynı Toprağın Kardeşleri yazarın daha önce yaptığı araştırmalardan esinlenerek kaleme aldığı ilk romanıdır.”

    Yazar, romanını kurgularken birçok karakter kullanmış. Bu çeşitlilik de romanını zenginleştirmiş. Lakin romanı baştan sona sürükleyen dört önemli şahsiyet var: İlki Ali Münif Bey. Orta zenginlikte, Bursalı ve İpek Kozacılığıyla uğraşan bir ailenin iki evladından büyük olanıdır. Selanik’te yüksek tarım eğitimi almış, anadili Türkçenin yanı sıra epeyce de Fransızca konuşabilen, kibar, yakışıklı, cesur bir vatan evladı. Bu zat, Selanik’teki eğitimi boyunca Jön Türkler yani Genç Osmanlılar ile çok haşir neşir olmuş. Ali Münif tarlasını, ilk olarak Makedonya’da kurulan, Osmanlı İmparatorluğunun istikbalini temsil eden İttihat ve Terakki cemiyetinin “Hürriyet” söylemleriyle ve engin bilgileriyle sular. İkinci önemli şahsiyet ise; ileride Ali Münif’in de sevgilisi, yoldaşı olacak güzeller güzeli, Ermeni şarkıcı ve tiyatrocu Siranuş Avedisyan Hanımefendidir. Bu, güzel olduğu kadar akıllı ve yürekli de olan kadın, Ali Münif’in sevdalısı olmasının yanı sıra Türkler ve Ermeni cemaatler arasında bir katalizör görevi görmektedir. Diğer bir karakter ise; Ali Münif’in kız kardeşi, belki de mütareke yıllarının ilk feministlerinden biri, güzel olduğu kadar da akıllı, kadın hakları ve “Hürriyet” savunucusu, yaşı sadece 17 olmasına rağmen abisi kadar cesur ve yiğit Sanem Hanımefendi. Diğer ve önemli karakter ise; ruhu çamur kadar bulanık, kendini bildi bileli Türk düşmanı, fakir fukara kendi halkı Ermeni köylülerine bile kin ve düşmanlık besleyen, sosyalist enternasyonal peşinde ilerici ve özgürlükçü olduğunu sanan ama aslında gaddar ve budala bir burjuva olan, Siranuş’un da üvey ağabeyi Setrak Avedisyan.

    Kitabı okurken aklıma Gustave Flaubert’in “Duygusal Eğitim” adlı romanı geldi. Zira Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı “Duygusal Eğitim” de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. “Aynı Toprağın Kardeşleri” romanında da; 1907 ile 1922 yılları arasında genelde Bursa, biraz İznik ve elbette İstanbul’da geçen sürükleyici bir hikaye anlatılıyor. Mütareke yıllarındayız. 1908 İkinci Meşrutiyet yani “Hürriyet” in, elbette Kanun-i Esasi’nin (anayasa) ilan edilmesinden, Gazi Mustafa Kemal’in Bursa’yı düşmandan temizlemesi ve Bursa Nutku’na kadar olan süreç tarihi roman diliyle okuyucuya aktarılıyor. Gencecik insanlar, süreç içerisinde, savaşlar, kavgalar, hayatın haşin dalgaları ve gelgitleri içinde demir bir çubuk gibi bükülüyorlar adeta.

    Bursa İpekçilik Mektebi’nin 1894’den beri müdürü olan ve Ermeni cemaatine mensup Torkomyan Efendi, tehdit mektupları almaktadır. Doğu Ermenicesiyle yazılan bu mektupların imza bölümünde Osmanlı topraklarında yuvalanmış, ayrılıkçı Sosyal Demokrat Devrimci Hınçak Fırkasının imzası bulunmaktadır (Hınçak: Çan). Torkomyan Efendi’ye şantaj yaparak para sızdırmak isteyen bu komiteci güçler, parayı vermedikleri takdirde kendisini ölümle tehdit etmektedirler. Torkomyan Efendi, eski öğrencisi Garo ve onun yakın arkadaşı Ali Münif’ten yardım ister. Ali Münif, Tap Tap Amca dediği, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde jimnastik hocası olan amcası Ali Faik Bey ve onun çok yakın dostu bir gazeteci –aynı zamanda “Le Stamboul” gazetesini çıkaran- Régis Delbeuf’tan yardım ister. Ali Faik ve Delbeuf, Bursa’ya bir hayaleti, Piyer Loti’yi aramaya gelmişken Bursa Mahfel kahvehanesinde Setrak Avedisyan tarafından organize edilen bir suikast girişiminin tam ortasında kalırlar…

    Ermeni komitecilerin düsturu “Surp Gordz” yani “Kutsal Eylem” dir. Tek amaçları vardır Türkiye sınırları içinde: Bir Ermeni Devleti kurmak. Hınçak Fırkasının yanı sıra, bölücü faaliyetler gösteren bir diğer grup ise; Taşnaktsutyun’dur (Ermeni İhtilalci Federasyonu). Yunanistan ve Bulgaristan’dan sonra Ermeniler de bağımsız bir devlet istiyorlardı. Ermeniler belki Türkiye’de her yerdeydiler ama çok azdılar. Gerici eğilimleri ve ülkenin ihtiyacı olan reformlar arasında ikirciklik yaşayan Padişah, Osmanlı Devletinin ilerlemesini engelliyordu. Ermeni komiteleri ise; Büyük Ermenistan hayali peşinde Batılı Devletlerin maşası olmaktan öteye gidemiyorlardı. 1908’de Kanun-i Esasi yani anayasanın ilanı ile “Hürriyet” peşinde koşan Ermeni komitecilerle Türkler arasında geçici bir barış ortamı sağlanır. Lakin bu barış, Yunanlıların –Osmanlı tebaası Rumların ve Ermeni çetecilerin de desteğiyle- önce İzmir’i sonra da Bursa’yı işgal etmesiyle sekteye vurulur ve Ermeni komiteciler -son 20 yıldır yaptıkları gibi- eşkıyalıklarına, tehdit ve tedhişe geri dönerler…

    Romanda birbirine paralel giden üç hikâye var: İlki Ali Münif ve Siranuş’un birbirlerine olan sevdası ve toplumun onlara bakışı, tenkiti. Biri Hristiyan diğeri Müslüman! Diğer bir mevzuysa; Sanem’in feminist düşünceleri, erkek ve kadının anayasa önünde eşit olduklarının tescilinin gerekliliği, “Ta’til-i Eşgal” yani koza işçisi Ermeni kadınlarca yapılan ilk grevin haklılığı konusu. Bir diğeri; Ali Münif ve Sanem’in subay eşi Sinan’ın tüm Osmanlı topraklarında açılan cephelerde çarpışmaları. Aslında tüm bu paralel yaşamlar ve hikâyeler, mütarekenin temel olarak alındığı bir zaman diliminde, insanların sosyal yaşantılarıyla savaşı nasıl beraber omuzladıklarını gösteriyor bize. Şu ana kadar duymadığım bir Çanakkale Savaşı anekdotunu kitaptan alıntılıyorum:

    “…Buranın alayının komutanı her gün saat on ikide orkestra eşliğinde askerlerine yemek yedirir, komutanım! Dar bir şeritte sıkışmış kalan İngilizler ateş ederek ona cevap verir ve aynı zamanda aynı müziği kruvazörlerinden duyan arkadaşları tepeyi bombardımana tutmaya başlar. Yemekleri bitince, orkestra susar, İngilizler de sadece öfkelerinden açtıkları ateşe son verirler… Bu komutanın adı ne peki? Mustafa Kemal, komutanım.”

    Aynen Ali Münif’in romanda anlatmaya çalıştığı gibi; dünyayı yutacaklarını sanan sözde büyük devletler, mütareke yıllarında biz Türkleri bu topraklardan kovmak istediler ama başaramadılar. Türkler, hiçbir zaman Batılılara kin beslemediler. 600 hatta 700 yıl boyunca bile. Hürriyetten, demokrasiden, insan haklarından bahseden Batılıların ikiyüzlülükleri; Çanakkale Savaşında ölümüne neden oldukları 250 bin Anzak askeriyle, Avustralya’da öldürülen milyonlarca Aborjinle, Fransızlarca öldürülen yüzbinlerce Cezayirliyle, İngiliz ve Amerikalılarca sadece Vietnam, Irak ve Afgan savaşlarında katledilen milyonlarca insanla çok net anlaşılıyor zaten…

    Son Söz

    “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yüzlerce yıldır bir arada dostça yaşayan Ermeni ve Türk vatandaşların, nasıl birbirlerine kıydırıldıklarının, kandırıldıklarının hikâyesi. Bin savaş daha olsa arasını açamayacağınız iki büyük uygarlığın kardeşçe bir arada yaşama sevdasının romanı. Okumanız dileğiyle…

    Unutmadan, bu harikulade romanı neden KÖTÜ KİTAP bölümüne koydun diyenleriniz olacağından, sebebin GİTA yayınevi olduğunu gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. Kitapta, hiç üşenmeden saydım, tam altmış iki farklı dilbilgisi ve yazım hatası var. Bu kitaba hiç mi redaksiyon yapılmamış diye düşünüyor insan. Ayrıca benim okuduğum bu baskının beş sayfası da eksikti (308, 309, 312, 313, 320) ve başka sekiz sayfası da çifter çifter basılmıştı. Bu güzel romanı gölgelemesin bu hatalar. Düzeltilmesi umuduyla…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • 1830 isyanlarının yarattığı kötü sonuçlardan dolayı, papalık Ağustos 1932'de 'Mirari Yos' adında bir genelge yayımlayarak basın özgürlüğünü 'ölümcül özgürlük' olarak tanımladı. Bu genelge, basın özgürlüğü ile ilgili şu uyarıda bulunmuştu: "Devletin yıkılmasının tek nedeni kısıtlanamayan düşünce, ifade özgürlüğü ve kitap okuma sevgisi gibi şeytani işlerdir."
    Roger Price
    Sayfa 21 - Babil Yayınları
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Komünist manifesto yayınlandığında işçi sınıfının bir “bildirgeye” ihtiyacı vardı. İşte bu manifesto işçi sınıfının , proleteryanın burjuva yaşantısına karşı bir direniş , bir program ve aynı zamanda direniş makalesidir. Komünist manifestoyu anlamak ve anlamlandırmak için elbette ki kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek gereklidir. Yazıldıktan bir gün sonra 1848 devrimleri patlak verdi. Manifesto, talepler öne sürmekte ve hedefler koymakla yetinmemiş aynı zamanda bu talep ve hedeflerin neden ve niçin er ya da geç gerçekleşeceğinin mantığını oluşturmuştur. Bu açıdan Marx ve Engels yapmaya çalıştığı işçi sınıfının ne yapması ve nasıl davranması gerektiğinin çerçevesini çizmektir. "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ve pleb, derebeyi ve serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulundu ve kesintisiz bir biçimde bazen gizli, bazen açık, ama her seferinde tüm toplumun devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların birlikte çöküşüyle sonuçlanan bir mücadele yürüttüler."
  • 136 syf.
    ·2 günde·6/10
    Avrupa genelinde meydana gelen ve birbirini tetikleyen 1848 olaylarını kısa bir şekilde anlatan tarihi bir kitap.

    Kitapta, başta Fansa, Almanya, İngiltere, Avusturya, İtalya .. olmak üzere dönemin bir çok ülkesini etkileyen, İşçi, köylü, esnaf gibi alt gelir gruplarının ayaklanması şeklinde kendini gösteren ve sonuçta bir çok ülke yönetimlerinde ve sosyal yapılarda değişikliklerin yaşanmasına sebep olan bir dönem hızlı bir şekilde anlatılıyor.

    Tüm ülkelerde yaşananların arka arkasına ve hızlı bir şekilde anlatılması, karışıklığa ve anlama güçlüğüne sebep oluyor. Bu yüzden olaylar hakkında önceden birazcık da olsa bilgi sahibi olmayan insanlar için okumak biraz zor olabilir. Ama olaylar hakkında tarihi bilgisi olanlar için, bilinen olayların kısa bir özeti olarak algılanıp, tekrar ve bilgi pekiştirici olarak okunabilir.
  • Karbonari, 'Kömürcüler' demektir. 19. yüzyıl İtalya'sında kurulan gizli devrimci örgütlere bu adın verilmesi, kömürcüler gibi ormanlarda saklanarak toplantılar yapmalarından kinayedir. Amaçları, İtalya'nın bağımsızlığı ve parlamenter bir sisteme geçmesidir. Nitekim sonuncusu 1848'de patlak veren çeşitli ayaklanma ve devrimleri örgütlemiş ve kısa bir süreliğine de olsa, bir Roma Cumhuriyeti kurmaya muvaffak olmuşlardır. Ancak Fransız İmparatoru III. Napolyon'un kuşatmasına dayanamayan bu cumhuriyetin kurucuları, başta Guissepe Mazzini olmak üzere sürgüne gönderilmiş ve çalışmalarını dışarıdan sürdürmüşlerdir.