ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Neyzen Tevfik, Ölü Canlar'ı inceledi.
16 May 17:46 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Hikayenin merkezinde bir beyefendi. Konuşmaları etkileyici, hitabı çekici. Öyle ki neredeyse herkesi rahatlıkla ikna edebiliyor. Amacı zengin olmak. Kullandığı yöntem bir hayli garip, hatta bir nebze yasa dışı. Şöyle ki tarlalarda çalışan köylülere (canlar) sahip olmak istiyor, teşvik alabilmek için. Fakat, işine sadık ve çalışkan bir köylü onun cebine uygun değil. Ne yapmalı? Ölü can almalı. Ölü can, gerçekte mezarda ama kağıt üstünde tarladadır. Kanundaki bu açık onun için sağlam bir ekmek teknesi olacak mıdır? İnsanlar, onun bu isteğini duyduğunda onu hoş karşılayacak mıdır? Yazarın karakter tasvirleri (fiziksel ve ruhsal) bize bu konuda müthiş yardımı dokunacak. Ayrıca, bu bireysel olay dışında, o bölgenin insanının içini senelerce komşuluk etmiş gibi tanıyabileceğiz. Bu yolculukta, kirli işler çeviren yozlaşmış insanlara olduğu kadar, onların enfes sofralarına konuk olup, eğlenceli konuşmalarına da şahitlik edeceğiz.

Gülümseten bazı alıntılar:
KÖPEKLER
+… Bu arada köpekler değişik seslerle bir şamata başlatmışlardı. Hele bir tanesi bu iş karşılığında aylık alıyormuşçasına, başını yukarı kaldırıp pek bir gayretle uzata uzata havlıyordu; onun ardından tekdüze, monoton bir ses geliyor, bu ikisinin arasındaysa herhalde küçük bir köpeğe ait, posta arabasının çıngırağını andıran şamatacı diskant partisi yükseliyordu; hepsinin üstünde de, herhalde yaşlı, irikıyım bir köpeğin bas sesi duyuluyordu. Kontrbasların konserin doruk anındaki partilerini andırıyordu bu köpeğin havlayışı: En yüksek notaya ulaşabilmek için koroda herkes başını dikmiş, tenorlar en üst perdelere çıkabilmek için parmak uçlarında yükselmişken, bir tek o tıraşsız çenesini kravatına gömüp, neredeyse çömelecek kadar yere eğilir ve camları titreten notasını oradan çıkartır. Sahip olduğu köpek korosundaki müzisyenlerin kalitesine bakılarak bir değerlendirmede bulunulacak olursa, yaban atılacak bir köy değildi burası.

HİNDİ
+… Giyinince aynaya gitti, burada bir kez daha hapşırdı, hem öyle şiddetle hapşırdı ki dışarıda, odanın yere çok yakın penceresi önünde gezinmekte olan hindi kendi tuhaf dilinde çabuk çabuk ve çok kısa bir şeyler söyledi ona, herhalde ‘’Çok yaşa!’’ demişti, Çiçikov’unsa buna yanıtı ‘’Aptal!’’ oldu.

BELEDİYE BAŞKANI
+Mezeleri asıl yemekler izledi. Ev sahibi de işte bu fasılda tam zorbalaştı. Kimin tabağında tek bir parça kaldığını görse, hemen yanına bir parça daha koyuyordu: ‘’Yanında bir eşi olmadan ne insan, ne kuş, dünyada hiçbir varlık yaşayamaz!’’ diyordu. Tabakta eğer iki parça görürse, ‘’Hoppala!’’ diyordu. ‘’İki de nereden çıktı? Tanrının hakkı üçtür!’’ Konuğun tabağında üç parça bir şey varsa: ‘’Etmeyin, eylemeyin… üç tekerlekli araba mı olur? Üç köşeli ev yapan gördünüz mü hiç?’’ diyor ve hemen dördüncü parçayı ekliyordu. Beş parça için de, altı parça için de deyişleri vardı. Tabağı on iki kez dolup boşalan Çiçikov, ‘’Herhalde artık bir şey vermez,’’ diye düşünüyordu. Ne gezer! Ev sahibi herhangi bir şey söyleme gereği bile duymadan, uzanıp Çiçikov’un tabağına nar gibi kızarmış kocaman bir dana biftekle birkaç da böbreği boca ediverdi. Ama dana da danaydı hani!
- İki yıl sütle besledim ben bu danayı. Oğlum gibi baktım ona.
- Kusura bakmayın ama yiyemeyeceğim! -dedi Çiçikov.
- Önce bir lokma alın, bakın, sonra ‘’yiyemeyeceğim’’ dersiniz!
- Mümkün değil! Hiç boş yer kalmadı!
- Canım olur mu?
Kilisede de artık doldu, iğne atsan yere düşmez derler, belediye başkanı gelir, hemen yer bulunur. Siz şu tabağınıza koyduğum parçanın tadına bir bakın: Kilisedeki herhangi biri değil, belediye başkanıdır kendisi!
Çiçikov bir lokma aldı etten: Gerçekten de belediye başkanı olduğu anlaşılıyordu, hiç yer yok dediği midede hemen yerini buldu.

Ö. Aydın Süer’in 19. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazıları’ndan Notlar:
+Puşkin, Gogol’un yeteneklerini fark ederek, onu hiciv yazarlığına yöneltmiş, Müfettiş ve Ölü Canlar’ın konusunu vermiştir.
+Ölü Canlar 1842’ye kadar sansür nedeniyle yayınlatılmaz, sonrasında büyük başarı kazanır. Bozulan sağlığı nedeniyle karamsarlığa kapılır ve kendini mistisizme kaptırır. Kendini Tanrı’nın bir havarisi olarak görmeye başlar. Sanatsal alanda da durum farklı değildir. Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazmaya başlar fakat yarattığı tiplerin betimlemesinde başarılı olamaz. 1847’de dinci ve tutucu yönünü ortaya çıkaran Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı yapıtını yayınlatır. Dinci kesimden son derecede olumsuz eleştiriler almasından dolayı günahkar olduğunu düşünüp 1848’de Kudüs’e hacca gider. Dönüşte Moskova’ya yerleşir ve Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde çalışmaya başlar. Geçirdiği bir kriz sırasında basıma hazır olan Ölü Canlar’ın ikinci cildinin notlarını yakar. Birkaç gün sonra, 21 Şubat 1852’de Moskova’da ölür.
+Turgenyev ve Dostoyevski’yi derinden etkilemiştir.
+Klasik Rus yazınında memur tipi, gerçekçi bir biçimde ilk kez Puşkin’le, Menzil Şefi öyküsünün başkahramanı ihtiyar memur Vırin’i anlatırken kullandığı tanımlamayla başlar. ‘’Küçük adam’’ tanımının da ilk kullanılışıdır. Anlamı: Yazgısını hiçbir biçimde değiştirebilme gücüne ve inancına sahip olmayan, kendisini toplumsal dalgalanmaların kucağına bırakmış sıradan insanlardır. Sonrasında, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlar tarafından da başarıyla işlenmiştir. Memur tiplemesi Gogol’un Palto’sunda Akakiy Akakiyeviç, Memurun Ölümü’nde Çervyakov ve Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin ve ayrıca Müfettiş’inde Hlestakov olarak, Çehov’un Bektaşi Üzümü’nde Nikolay İvanoviç olarak karşımıza çıkar.
+Gogol’un bu kadar başarılı bir şekilde memur tasviri yapabilmesinin nedeni ise uzun yıllar küçük bir memur olarak görev yapmış olmasıdır.
+Nikolay Gogol ilk döneminde demokratik ve insancıl olduğu kadar ikinci döneminde bundan tamamen farklı bir yol izlemiştir. Avrupa’da kaldığı süre zarfında tanık olduğu ayaklanma ve grevler, onun çarlık düzenini savunmaya itmiştir. Bu dönem eserlerine örnek olarak Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler ve Taras Bulba verilebilir. Hatta ilkinde köleliği ve monarşiyi savunmaya çalışır. Mutlakiyeti ve Ortodoks Kilisesi’ni toplumsal düzenin temelleri olarak görüyor ve ayrıca soylu sınıfı olumluyor, ilk döneminin aksine. Bunlara ek olarak, yergi sanatında doruğa erişmesine rağmen ikinci döneminde yerginin işe yaramaz olduğunu söylüyor ve o eserlerini yadsıyor. Fakat, bu sivri düşünceler, o dönemin büyük eleştirmeni Belinski’den nasibini almaktan kaçamıyor.
+Taras Bulba eserinde ise ırkçılığı ve şovenizmi rahatlıkla görebiliyoruz: ‘’Ona (Taras’a) göre üç durumda kılıca sarılmak gerekirdi; birincisi, Leh vergi memurları Kazak atamanlarını saymazlar, karşılarında kalpaklarını çıkartmazlarsa; ikincisi, Ortodoksluğa dil uzatır, töreleri çiğnerlerse; üçüncüsü de dinsizler (Müslümanlar) ve Türkler düşman olarak karşılarına çıkarlarsa.’’ Bununla kalmıyor, Musevileri de aşağılıyor:’’Kutsal çöreğe Yahudinin pis eli mi değermiş? Olacak şey mi bu?’’ Ayrıca, Rusları ve Slav ırkını göklere çıkaran düşünceleri de eserlerine yansımıştır.
+Aydın Süer’in bu kitapla Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü eseri arasında şu benzerliği kuruyor: Kazak savaşçıların Lehler karşısında ölümü, Kürşad ve silah arkadaşlarına benzer şekilde şiirselleştirilmiştir.
+Taras Bulba’daki bu gerçek olmayan tarihi bakış açısı Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırıldığında rahatlıkla fark edilecektir.
+Ölü can ticareti, aslında o dönem için pek de ender bir olay değildi.
+Hikayemizdeki ilk toprak sahibi Manilov tembelliği ve ilgisizliğiyle Gonçarov’un Oblomov’unun bir önörneği sayılabilir.
+Yapıtta Gogol’un hicvi toprak sahiplerine ve memurlaradır; bu nedenle köy ve köylü yaşamı ayrıntılı bir biçimde yer almaz.
+Eserin içindeki Kopeykin’in öyküsü (yardım alamayan savaş gazisi ve sakat bir adam) kitabın yayımlanmasını geciktirmiş, Petersburg sansürü bu öyküyü tümüyle çıkartmak istemiş, sonunda ise birtakım değişiklikler yapılarak basılmıştır.
+Hatta sansür komitesinden Golohobastov şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘’Buna asla izin vermem: can ölümsüzdür, ölü bir can olamaz, yazar ölümsüzlüğe karşı çıkıyor.’’
+Herzen ise yapıtı şu şekilde övmüştür: ‘’Böylesine bir suçlama, çağdaş Rusya için gerekliydi. Bu, usta bir el tarafından yazılan bir hastalık öyküsüdür. Gogol’un hayatı, bayağı bir yaşamın aşağıladığı bir kişinin, birden aynada hayvanlaşmış yüzünü fark ederek attığı dehşet ve utanç çığlığıdır.’’

gradesaver.com sitesinden alıntılar: (Çevirim oldukça baştan savma idi.)
SEMBOL, ALEGORİ VE MOTİFLER
+Yol: Çiçikov’un yolu sadece sürücü tarafından değil, o anda bulunun durumun da etkisiyle belirlenir.(Örneğin, Koroboçka’ya gezi) Rusya’nın yollarında yolcular kolayca kaybolacağından, ‘’kaderdeki rastgele dönüşlerle’’ hedefe ulaşılamaz. Buradan da, Tanrı’nın bizi hedefimize ulaştırarak mükemmelliğini ve iyiliğini görebiliriz.
+Ölü canlar: Bilindiği üzere canlar(soul) ölümsüzdür. Fakat bu metinde bunun ticareti gerçekleşmektedir. İnsan yaşamının kolayca alınıp satılmasına bir eleştiridir bu.
+Mahkeme: Mahkemenin verdiği haksız kararlardan ve daha günahkar olmasından hayatta bir önemi yoktur bu kavramın. Daha önemli olan Tanrı’nın kararıdır.
+Balo, panayır: Merkezdeki Çiçikov’un hikayesi gibi dansı da yanlış anlaşılmaların bir çığ gibi büyüyerek komik bir dansa dönüşmesine benzetilebilir.
+Kuşlar: Yuvasını terk etmiş kuş, İncil’de, yuvasını terk etmiş birisi gibidir. Çiçikov da hikayede gördüğümüz gibi, çoğu zaman tek başına ülkesini dolaşmaktadır, bir kuş misali.

Murat Ç, bir alıntı ekledi.
16 May 15:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vatan Hainlerini Tanımaya Devam Ediyoruz - 12
Yazar ve Nazır Ali Kemal: “Düşmanlar, teşkilat-ı milliyeden bin kere daha iyidir."

(23 Nisan 1920) “(Ankara’dakilerin) Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına, çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken, onlarla muharebeye girişilemez. ” (7 Ağustos 1920) '

“(Kars’ın geri alınması üzerine) Demek ki işlemediğimiz bir hata kalmıştı. Ermenistan’a taarruz ile onu da tamamladık. (...) Ankara yâranı nihayet meram/anna erdiler. Ermenistan'a yürüdüler. Kars’ı işgal ettiler. " (17 Ekim! 11 Kasım 1920)

'Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi (milleti) başardı ki biz başarabilelim?” (6 Şubat 1921)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)

BOTEVGRAD
Sadece 20 şiir yazarak, dünya şiir tarihine geçmek; Hristo Botev

HAYRETTİN FİLİZ 12 Eylül 2016

“Uyandır tek tek her insanda, ey tanrım, gerçek özgürlük sevgisini,

Taksın canını dişine dövüşsün, halkı ezenlere karşı bir savaş ki bu, amansız.

Koma yaban ellerde sönsün yalım yalım yanan taşıdığım bu yürek.

Sesim boşa gitmesin, sesim kalmasın çöllerdeki gibi yankısız ”

Bulgaristan’ın Osmanlı’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesinde, kuşkusuz birçok insanın adını anabiliriz. Ancak iki isim var ki ; bu gün Bulgaristan tarihinde anıt isimler olarak saygı görür. Bunlardan biri, Osmanlı Devleti tarafından, 36 yaşında asılarak idam edilen Vasil Levski, diğeri, yine Osmanlı askerlerince, 27 yaşında vurularak öldürülen şair Hristo Botev’dir. Botev’in incecik bir kitap olmasına karşın, çok etkili olan ve sadece 20 şiirden oluşan ,“Pesni i Stihove” (Şarkılar ve Şiirler) adlı tek bir şiir kitabı vardır. Kitap ilk kez basıldığı 1875’ten beri, Bulgarların ezbere bildiği özgürlük dizeleridir ve dünya şiir atlasında da ölümsüz bir yere sahiptir. Bugün Botev ve şiirlerinden söz edeceğiz.

Hristo Botyov Petkov ya da daha çok bilinen adıyla Hristo Botev, Bulgar halkının özgürlük savaşında sembol olmuş bir isimdir. 6 Ocak 1848’de Kalofer’de doğan Botev’in bu yurtsever ve devrimci kimliğinin oluşumunda,1863 yılında, liseyi okumak için öğretmen babasının onu Odesa’ya göndermesi ve orada ki Rus devrimcileriyle tanışmasının büyük etkisi olduğu düşünülüyor. Botev her ne kadar okulunu bitiremese de, 1867 yılında memleketine döner. Ama başka bir Botev gelmiştir geriye. Ağzında, ateşli özgürlük türküleri ve işbirlikçi zengin Bulgarlara nefret duyan bir öfke vardır. Kiril alfabesinin yaratıcısı Kiril ve Metodi Kardeşlerin anma toplantısında zehir gibi bir konuşma yapar. Bu konuşma esaretini kader sanan köylülerince kabul görmez ve Botev, doğduğu topraklarından ayrılarak, Bulgar özgürlürlüğüne inanan kaçak Bulgar devrimcilerinin toplandığı Romanya’ya kaçmak zorunda kalır. Bu zorunlu sürgün onun önüne büyük bir arkadaş ve vazgeçmeyi bilmeyen bir başka devrimciyi çıkarır. Bükreş’te terk edilmiş bir eski değirmende yaşamak zorunda kalan Vasil Levski’yi…

1871 yılına kadar Bulgar devrimcileriyle Romanya’da kalan Botev, bu sürede öğretmenlik yapar. Ama bizi ilgilendiren bir başka şey de bu günlerde kendini gösterir ilk kez. Hristo Botev’in ilk şiirleri, devrimci göçmenlerin çıkardığı, “Emigranti Bulgarskite Na Duma”da yayınlanır. Burada kalmaz; Botev yine seçkin Bulgar yazar ve devrimcileri tarafından çıkarılan “Özgürlük” (Svoboda) gazetesinde çalışmaya başlar. Derginin sorumlusu bir diğer devrim lideri olan Lyuben Karavelov’dur.

Romanya, Osmanlı yönetimine karşı gelecek genel ayaklanma için Bulgar devrimcilerinin hazırlanma yeridir bir çeşit. Vasil Levski’nin başında olduğu “Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi “ ve buna bağlı çalışan diğer devrimci komiteler, Romanya’da toplanmış, dönem dönem eylem yaptıkları muazzam bir ağ kurmuşlardır (BCRC) adıyla… Osmanlı Devleti her yerde bu adamları aramaktadır.

Vasil Levski Kimdir? 18 Temmuz 1837’de, Bulgaristan-Karlovo’da doğan Levski, bir süre keşişlik yaptıktan sonra, kendini Bulgaristan’ın kurtuluşu mücadelesine adamış bir devrimcidir. Cesaretinden dolayı Levski (*Aslan gibi) lakabıyla anılmaya başlar. Georgi Sava Rakovski’nin devrimci fikirlerinden etkilenerek 1862’de Bulgaristan’ı terk ederek Sırbistan’da kurulmuş olan Bulgar Gönüllüler Örgütü’ne katılır. Kurtuluş mücadelesini yurtdışından ülke içine taşıyarak Bulgar ulusal hareketinde yeni bir evreyi başlatmasıyla bilinir. Bulgaristan’a döndükten sonra, ülkeyi dolaşarak gizli devrim komiteleri oluşturur. Bulgar bağımsızlık hareketinin dış merkezi olan Bükreş’te Lyuben Karavelov’la birlikte 1869’da Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi’ni kuran Levski; Bulgaristan’da bu komiteye bağlı kişi ve hücrelerden de bir ağ oluşturur. 1872’de Bulgaristan’a görevle gizlice gidişlerinden birinde, Osmanlı postasına yönelik bir soygundan sonra ortaya çıkarılan örgütüyle birlikte yakalanır. Özel bir mahkemede yargılanır ve asılarak idam edilir. (19 Şubat 1873)

“Söyle yoksul halkım, kim seni köle beşiğinde böyle sallayan?

O mu, hani çarmıh üstündekini delik deşik eden çivileyerek;

Ya da seni masallarla tavlayan ”sabrın sonu selamettir!” diyerek”

Hristo Botev, 1875 yılında, Bosna- Hersek Ayaklanması patlak verince şöyle yazar çalıştığı gazetenin sütunlarında: “Balkan yarımadasının faciası başlıyor. Avrupa ve oluşan siyasi koşullar yalnız bunu kendi başına elde edebilene siyasi özgürlük ve egemenlik tanıyor. Bulgaristan bu tarihi fırsata seyirci kalmamalı ve bu fırsatı kaçırmamalıdır.” Bulgarların beş yüzyıllık Osmanlı esaretine karşı kurtuluş mücadelesinde doruk noktası olan 1876 Nisan Ayaklanması başlar ardından… Osmanlı işgaline karşı Bulgarların genel silahlı ayaklanmaya yakın olduğuna ikna olunan ve başlatılan bu hareket büyük bir heyecan yaratır Bulgarlarda. Her ne kadar ayaklanma başarılı olamadıysa da, Bulgarların acımasızca bastırılan Nisan Ayaklanması’ndaki kahramanlıkları Avrupa basınında geniş yer bulur. Botev, bu yankıların öneminin bilincinde bir devrimcidir. Bu, gündem oluşturmak ve hareketin sesini tüm dünyaya duyurmak için çok önemlidir. Hareketin dışında kalmak istemeyen ateşli devrim adamı Hristo Botev, Romanya’dan Bulgaristan’a geçen 200 kişilik bir gerilla gurubunun başında ülkesine girer. Gurup hareket etmeden önce Botev, en büyük Avrupa gazetelerinden “Journal de Geneve” ve “La Republique Francaise” e gönderdiği telgrafta, üstlendiği misyonu anlatır. Botev ve adamları, Avusturya bandıralı buharlı “Radetski” adlı bir gemiye binerler ve Tuna’yı aşarak, 17 Mayıs 1876 günü, bugünkü Kozloduy’a yakın bir yerde karaya çıkarlar. Hepsi bahçıvan kılığında olan devrimcilerin gelişi, Osmanlı yönetimince 20 Mayıs günü anlaşılır ve Osmanlı’nın en tehlikeli birliği sayılan “başıbozuk” birliği Botev ve adamlarının peşine salınır. (Meraklısına Not; Başıbozuk’lar, bir çeşit kuralsız, yapacak hiç bir şey bulamadığından orduya gönüllü katılan serserilerin oluşturduğu, düzen tanımayan asker guruplarıdır.) Hasan Hairi Bey liderliğindeki iki başıbozuk taburu, ikiye ayrılan Botev ve adamlarına saldırır Voinovski civarında… Birkaç gün süren çarpışmalardan sonra devrimciler, 2 Haziran 1876 günü, Veslez Dağı yakınlarında (Koca Balkan Dağı olarak da bilinir) kıstırılır. Girilen çatışmada, 130 devrimci öldürülür. Geri kalanlarda yakalanıp idam edilecektir. Hristo Botev’se, çatışmaların en yoğun olduğu 2 Haziran gecesi, Osmanlı keskin nişancısının uzaktan gönderdiği tek bir kurşunla, göğsünden vurularak öldürülür.

“Özgürlük düşüncesi onu sürü yapmasınlar diye her şeye gücü yeten bir tutkudan başka bir şey değil.” (Hristo Botev’in, 13 Temmuz 1875 tarihli, Bayrak Dergisi’nin 22. sayısına yazdığı yazıdan)

Her ne kadar şair Hristo Botev, henüz 28 yaşındayken öldürülmüş olsa da, Nisan Ayaklanması’nın yankısı, Bulgar halkının bağımsızlık mücadelesinin uluslararası destek bulmasını sağlar ve Bulgaristan’ın özgürlüğünün kapılarını açacak olan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkış nedenlerinden sayılır.

Hristo Botev’in sadece 20 şiir yazdığı halde, hem ülkesi Bulgaristan’da, hem de dünya şiiri içinde nasıl bu kadar etkin olduğunu merak edip, neredeyse bir kaçı hariç diğerlerinin dilimize çevrilmediği şiirlerinin peşine düştüm… Bilmem ki, bir iki kişinin dikkatini çekmeyi başarabilir mi bu çabam?

Hristo Botev’in ilk şiiri kabul edilen “Anneme” 1867 yılında yazılmıştır. Ama buradaki ‘anne’ seslenişi, sanıldığı gibi doğuran kadın-anne değildir. Botev’in ‘anne’ diye seslendiği özgürlüğe hasret, acı içinde kıvranan memleketidir.

“Senden başka hiç kimse sevgili anne, vatanım, özgürlüğüm / Senden başka hiç kimse bu kadar büyük değil / Sen benim aşkım ve inancımsın / Ama şimdi sizi kucaklamak için esir olan umutlu kalbim küle dönüyor / Birçok rüya, sevgili anne hâyâl / Birlikte mutluluk ve zafer paylaşmak istiyorum seninle / Gücüm sana duyduğum arzular kadar / Ama biliyorum, bütün arzular için bir de büyük büyük çukurlar var.

Benim yoksul kalbim, sevgili kucağına düşmek için yoksul kaldı / Yani bu genç kalp, bu acı ruh, yoksul biçare isteyebileceğini senin uğruna ölerek teselli ediyor… / Baba, kız kardeşim ve sevgili yoldaşlarım / Ben, sert duygular olmadan sizi kucaklamak isterdim, ama olmadı.

Benim mezarda bir başıma çürümeme izin vermeyin!”

Botev’in 1867 tarihli başka bir şiiri yoktur kayıtlarda. Ardından 1868 tarihli “Kardeşim İçin” şiirini görürüz. Bu şiirinde de haykırmaktadır Botev. Kavgaya çağırmaktadır. “O kimdir bir dost eli yerleştirir sıkıntı içinde kanayan kalbimde üzerine? / Hiç kimse, hiç kimse / Özgürlük “ … 1869’da hiç şiiri yoktur şairin. Ertesi yıl iki şiirini birden görürüz. “Ağıt”(Yakarış) ve “Ganimetleri Paylaşmak”

Örneğin ‘Ağıt’ şiirinde şöyle seslenir şair. “Güç ver benim koluma, silâhıma, başkaldırdığı gün köleler! / Güç ver ki, ben de kendi mezarımı dövüşenler arasında bulayım!”… Bu acı sesleniş, “Ganimetleri Paylaşmak” şiirinde öfkeli bir meydan okumaya döner.

“Kuşaklar hüküm verecektir / Bizim iyi ya da kötü yaptığımıza / Ama şimdi amacımız el ele / hayatı en ileriye taşımaktır… Acı içinde ve tutsak bir ülkede kalbimizin yoksulluğu / Bizim yaşam yoldaşımızdır / İşkence altındayız ama başımızı eğmeyeceğiz esarete / Tutkular, saygısız putlara boyun eğmez çünkü / Biz iki kederli savaşçı / Kalplerimizde ne varsa inanca ve yaşamaya dair / Biliyoruz ki şimdi ilerlediğimiz yerdedir.”

1871 şairin daha acıya daha da duyarlı olduğu bir dönem olmalı? Dört şiirini birden görürüz. “İlk Aşk”, “Veda”, “Haijduk” ve “Eloped” adlı bu şiirlerde daha çok, halkın acı içinde inleyişi ve hürriyet özlemleri, heyecanlı bir propanga diliyle Botev’in ateşli ağzından duyulur. 1871’de “Mücadele” ve 1872’de “Yabancı” isimli şiirleri yazar Botev. 1873, şairin iyiden iyiye keskinleşmeye başladığı yıllardır. “Aziz George Günü, Vatansever, Neden değilim…? Epistle, Lokali, İnancım, Karanlık Bir Bulut Belirdi ve Hacı Dimitar” şiirlerinin hepsi 1873 yılında kaleme alınmış şiirlerdir. Botev, neredeyse tüm şiirlerini sürgünde, dağlarda, savaş ortamında yazar. Belki de bu yüzden, direk ruhumuzu yaralayacak kadar kuvvetli bir yalınlık, bir davet vardır Botev’in dizelerinde. Botev’in şiiri, hem yabancı ve yerli zalimlere karşı kendi özgürlüğü için mücadele etmek gerektiğini söyler; hem de, devrimci fikirlerle dolu yoksul insanların duygularını yansıttığı için ölümsüzlerdir bence… En ünlü şiirlerinden biri kabul edilen, “Hacı Dimitar” şiirindeki lirizm, yazıldığından bu güne, yani 127 yıl sonra bile tüylerimizi ürpertiyorsa, Botev’in sadece 20 şiirle dünya şiir tarihinde yer almasına şaşırmamalıyız… Botev bu şiirde sanki geleceği görmüş de, kendi ölümünü yazmış gibidir.

“O hayatta, yaşıyor! Orada Balkan Dağı’nda / Bir kahraman göğsünde derin bir yara ile yatıyor / Sessiz ol kalbim! / Özgürlük mücadelesinde düşenlere ağlanmaz / Yas yok, biliyorum / Ve her şarkıda onu hatırlıyorum… / Gündüzleri bir anne kartal ona gölgesini ödünç verdi / Ve bir kurt usulca, yarasını yaladı / Ormanda rüzgâr Balkanların en yiğit haydutunun şarkısını söylüyor! / Şimdi, onun kardeşi olan kalbim / Sana onun yolunda ilerlemek düşüyor. “

Botev’in geri kalan iki şiirinin biri 1875 tarihinde yazdığı “Ona” adlı şiiri ve son şiiri de, 1876 tarihli “Vasil Levski’nin Asılması” adlı şiiridir. Büyük kavga yoldaşı Vasil Levski’nin asılmasını bakın nasıl dize dize ağlıyor büyük şair. (*Bu şiiri Ataol Behramoğlu, İngilizceden dilimize çevirmiştir.)

“Anam benim, doğduğum, sevdiğim toprak / Neden ağlamaktasın böyle acı acı, böyle zavallı? / Sen ey iğrenç karga, lanetli kuş / Üstünde gakladığın kimin mezarı?

Ağlıyorsun anam, biliyorum neden / Tutsaksın, ezilmektesin bir kuru ekmek uğruna / Senin temiz sesin, elemini söyleyen / Umutsuz bir sestir, ıssız bozkırda.

Ağla! Çünkü orada, yakınında şu Sofya kentinin / Yükselmede bir darağacı kocaman kocaman / Orada Bulgaristan, en yiğit oğlun senin / Sarkmada sarkmada darağacından”

Türkiye’deki kaynaklarda neredeyse bir kaç kuru sözle geçiştirilen bu dünya şairiyle ilgili yaptığım bu çalışmanın, şiir dostu genç insanlara bir ilham vermesini dileyerek yazımızı bitirelim.

Hristo Botev, gün be gün duyarsızlık ve aktüel batağına çekilen gençler için belki hiç bir şey ifade etmeyecek, biliyorum. Ama bakın, o ilgi çekmeyen ve sadece 27 yıl yaşamış, sadece 20 şiir yazmış bu adamın adı nerelere verilmiş? Vurulduğu dağın en yüksek tepesine onun adı verilmiş örneğin… Koskoca bir şehire de onun adını vermişler; Botevgrad… Bulgaristan Ulusal Radyo Kanalı’nın adı da onun adını taşıyor. Sonra bir kaç stadyum onun adıyla anılıyor. Birçok da spor kulübünün adı, onun adıyla eşlenmiş durumda. Örneğin, PFC Botev Plovdiv, örneğin Botev Vratsa gibi… Zvezdno Obshtestvo Gözlemevi ‘de görev yapan, Bulgar uzay bilimci Fratev tarafından 23 Ağustos 2009 tarihinde keşfedilen asteroide bile onun adını vermişler. Sadece bu kadar da değil… Bulgaristan Hükümeti, Botev adına Uluslararası Botev Ödülü adında bir de ödül uyguluyor şimdilerde… Romanya, Makedonya ve Polonya’da da, Botev’in adı bazı cadde ve sokaklara verildi.

Her yılın 2 Haziran günü, saat 12.00’da, Bulgaristan’ın her yerinde, hava saldırısını uyarmak için kullanılan sirenler, Hristo Botev ve Bulgaristan’ın özgürlüğü için ölenlerin anısına bir dakika boyunca ötüyorlar. Sirenler durdurulana kadar tüm Bulgaristan, ayakta ve gözleri kapalı bir halde, Botev’i ve diğer devrim için ölenleri düşünüyor.

Bilim Kurgu Denemesi// Eleştirilere açık..
Ben yazdım... Demek çok isterdim ama bana ait değil site dışında bir arkadaşım bilim kurgu denemesi yazdı olumlu veya olumsuz yorumda bulunursanız sevinirim.
——————————————

İNSANLIĞIN SONU: ÖLÜMSÜZLÜK ÇEKİLİŞİ

NOT: Yazdığım öykünün birinci kısımdır. Hatta belki ana karakter Ashley'in Platonia'da yaşayacağı maceralar üzerine bir öykü serisi yazarım. Ama mutlaka bu öykünün devamı gelecektir. Belki de gelmez.

***
“Kapat da yat artık şu programı, Jean!”
“Hayatım, tamam, az kaldı, kapatacağım,”
George derin bir iç çekti. Yeni aldıkları masanın üstündeki altın desenli saaate baktı: 01.15
40 dakika önce işten gelmişti ve çok yorgundu. Bir yandan Jean’ın gecenin bu saaatinde ne izlediğini merak ediyor, bir yandan da gözleri gitgide ağırlaşıyordu. Sonunda uyku galip geldi...

Platonia Gezegeni, saat sabah: 08.30
George uyandı, esnedi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evdeydi. Az önce kötü bir rüya görmüştü ve hala etkisindeydi. O esnada mutfaktan Jean’ın sesini duydu.
“ Uyan, George!”
Sadece bir kabustu, diye kendini teselli etti George ve el yordamıyla terliklerini ayağına geçirip sürüne sürüne, kahvaltı hazırlayan karısının yanına gitti:
“Çocuklar okula gitti mi?”
“ Hayatım, iyi misin sen?” Eliyle yemek masasının üstünde duran takvimi işaret etti, “ Bugün günlerden cumartesi,” Tam o esnada saçları dağınık, gözlerini ovuşturan kızları, Ashley çıkageldi ve anne babasına sinirli bir şekilde:
“Anne, şu yaramaz Bob’a bir şeyler de! Senin o yaramaz oğlun beni zorla uyandırdı... “
George hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu... Niye bu rüya onu etkilemişti? Omuzunu silkti ve bu acımasız rüyayı yoğun geçen iş günlerine yordu.
Bob da mutfağa geldi ve o esnada gümüşi renkli ekmek kızartıcısından bip sesi geldi. Jean ekmek kızartıcısından ekmekleri alıp, özenle tabağa koydu ve ellerini çırptı:
“Hadi kahvaltı sofrasına,”

***
George, Platonia Gezegeni’ne özgü kahveyi [1] yudumlarken aklına dün geceki Jean’in izlediği televizyon programı geldi. Sahi neydi bu karısının izlediği? Soran gözlerle:
“Hayatım, senin dün gece izlediğin program da neyin nesiydi? Bilirsin, sen televizyon izlemeyi pek sevmezsin zaten hele de sabaha karşı!..”
Jean, reçelli Platonia ekmeğini çiğniyordu ve diliyle yutağına doğru reçelli ekmeği ittirdi ve üstüne Serhuyceb kahvesini yudumladı ve sonra aklı karışık bir şekilde çocuklarına baktı. Çocukları da meraklı gözlerle annelerine bakıyordu ama Jean beyninde ölçüp tarttıktan sonra bu konuyu George ile bu akşam başbaşa konuşmaya karar verdi.
“Önemli bir şey değil, hayatım,” dedi yutkunarak. George kaygılı bakışlarla karısına baktı ve sonra omuz silkti.
Jean düşüncelere daldı. Neden çocuklarının yanında konuşmuyordu? Çünkü Ashley bu sene ortaokulunu bitirecek ve geleceğini belirleyen bir sınava girecekti. Kazanırsa atalarının bir zamanlar yaşadığı Dünya denilen gezegeni incelemeye gidecek ve bilim insanı olacaktı. Ama oldukça tehlikeliydi çünkü Dünya’nın çekirdeğinde bulunan Magma sönmek üzereydi ve Dünya üzerindeki bütün insanlık kalıntıları yok olabilirdi. Ve Jean bu ölümsüzlük çekilişiyle ilgili çocuklarının kafasını karıştırmak istemiyordu ne de olsa Ashley çok meraklı bir kızdı ve eğer bu ölümsüzlük çekilişi hakkında kızının yanında konuşursa kesinlikle Ashley bu konuyu merak edecek ve sınavına odaklanamayacaktı. Bob’un yanında da konuşmamalıydı bu konu hakkında. Ağzı gevşek biriydi Bob. Mutlaka Ashley’e de söz ederdi bundan...
Jean’ın gözüne buzdolabında asılı duran annesinin fotoğrafı çarptı. O anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerinin önünden hatıraları, o kabus geceleri siyah beyaz bir film olarak akıp gidiyordu. George ile, çocuklarından sakladıkları bir gerçek daha vardı: Neden bu gezegendeydiler ve niye atalarının yaşadığı Dünya’da yaşamıyorlardı. Anıları Jean’i etkisi altına aldı ve ne zaman annesinin fotoğrafı gözüne çarpsa hep o anıları aklına gelirdi ama her şeye rağmen o fotoğrafı buzdolabından kaldırmıyordu çünkü geçmişini unutmak istemiyordu, annesini babasını ve Dünya’da bir zaman yaşamış diğer atalarını tarihin tozlu sayfalarına gömmek istemiyordu... Çocukları hala ona meraklı gözlerle bakıyordu sanki gerçeği öğrenmek ister gibi... Bir anda aklında bir şimşek çaktı: çocuklarına niye gerçeği anlatmıyordu? Gerçeği bilmek onların da hakkıydı ve ne de olsa eninde sonunda acımasız gerçeği öğreneceklerdi ya... Akşam, George’la bu konuyu da konuşacaktı ama öncesinde anılarıyla yüzleşmeliydi...
“Iıı... Şey, ben... benim lavaboya gitmem gerek,” Bu sefer George da ona meraklı gözlerle bakıyordu ama karısına ara ara böyle olduğunu bildiğinden ciddiye almadı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı, George bunu fark etmişti... Ama bu tuhaflığı o rüyasına yordu... O sırada Jean çoktan kalkıp gitmişti zaten. Çocuklarına da kısık sesle: “Arada olur annenize böyle, merak etmeyin,” dedi. Bob, Ashley ve George kahvaltılarına kaldıkları yerden devam ettiler...

Jean, lavabodaki aynanın karşısındaydı. Yüzüne soğuk su çarptı ve anılarına gömüldü...

Anılar. Silikleşen yüzler. Kabus geceler.
3.Dünya Savaşı. Yıkık dökük binalar. Anne. Baba.

Her şey başladığında 12 yaşındaydı. Dünya’da yaşıyordu. 2028 yılıydı. O gün, Salı akşamı, tüm monotonluğuyla sürüp gidiyordu. O gün, Jean’in halası, amcası, dayısı, yengesi, annesi ve babası balkonda toplanmış oturuyorlardı. Siyasetten söz ediyorlardı ve Jean de tabletine gömülmüş, oyun oynuyordu. Birden gökyüzünde bir karaltı belirdi. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadılar. Ailesi konuşmayı kesmişti ve Jean de kafasını tabletinden kaldırmış, kaygılı bakışlarla gökyüzüne bakıyordu. Devasa büyüklükte bir şeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştı Jean. Birden aklına, Şubat ayında okulda izledikleri bir film aklında geldi. The Childhood’s End. Dizideki sahneyi aklına getirdi. Büyük kentin üstüne uzay gemisi konuyor. Ama Jean buna olanak vermiyordu. Uzay gemisinin gövdesinde beyaz harflerle yazan yazı Jean'ın dikkatini çekti: URSULA K. L. GUİN-2018 Ama ilk başta buna anlam veremedi. Gerçeği kavramaya çalışıyordu, rüyada olup olmadığını anlamak için koluna bir çimbik attı. Hayır, her şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Okulda uzay gemisi hakkında öğrendiklerini düşündü, bir gün NASA’yı ziyarete gitmişlerdi. Ve onların verdiği bilgilere göre uzay gemilerinin baş kısmı silisyum seramik ve arka kısmı kompozit maddelerden yapılıyordu. Ayrıca gövdesinde ise karbon maddesi[2] kullanılıyordu.
Bir anda çoğalmaya başladılar ve akşam olmasına rağmen gökyüzü bir anda aydınlandı. Herkes ağızları açık birbirlerine soran gözlerle bakıyordu. Devasa uzay araçları yavaş yavaş yeryüzüne inmeye başladı. Herkes öyle korkmuştu ki yerlerinden kıpırdayamadılar. Nihayetinde herkes uzay araçların çevresinde toplanmaya başladı. Kalabalık gitgide arttı. O anda kimsenin aklına bir şey yapmak gelmiyordu. Polisi arayabilirlerdi. Ama çok geçmeden polisin hiçbir şey yapamayacaklarını öğreneceklerdi. Ve çok geçmeden olan oldu.
Uzay gemisinin içinden boğuk ve mekanik bir ses yükselmeye başladı. İnsanlardan çıt çıkmıyordu. Pür dikkat uzay gemisinin içinden yükselen sesi dinliyorlardı:
“Hiç uzatmadan konuya gireceğim,” Duydukları ses, gırtlaktan geliyordu ve kulakları rahatsız ediyordu ama yine de aldırmayıp dinlemeye devam ettiler:
“... her geçen saniye sizin aleyhinize. Beni lütfen sözümü kesmeden dinleyin,” Ayrıca, her kim konuşuyorsa çok değişik bir aksanı vardı. Sanki evrendeki başka bir gezenden gelmişlerdi. Ancak bu sadece masal dünyasında olurdu... Belki de bir masaldaydılar...
“ Şu anda bizi çok merak ediyorsunuz. Neden buradayız? Biz sizi çok uzun zamandır , neredeyse Dünya’nızın var oluşundan beri gözetliyoruz. Her anınızı. Ne yiyip içtiğinizi, ülkenizin siyaset durumunuzu, coğrafyanızı, yer altı kaynaklarınızı, doğal afetlerinizi ve daha bir çok şeyinizi biliyoruz,” Jean’ın aklında okuduğu bir bilimkurgu kitabındaki söz geldi, hatırlamaya çalışttı: “Teleskoplar uzayı gözleyedursun, belki de şu an birileri Dünya’yı mikroskopla bakmakta.” Jean istemsizce başını gökyüzüne kaldırdı ama bulutlar ve parlayan Ay’dan başka bir şey göremedi. Jean bu düşünceleri kafasından attı ve konuşan yaratığı –Jean artık böyle seslenmeye karar verdi.- yeniden dinlemeye koyuldu:
“... sizi hep gözlemliyorduk. Gelişen teknolojimiz sayesinde Dünya’ya gözle görülemeyecek kadar küçük dinleme aygıtları yolluyoruz. Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.[3] Her şeyinizden haberdarız. Hatta Dünya’nın yer altı katmanlarına dahi cihazlar gönderip, Magma’nın sıcaklığından, yer kabuğu titreşmelerinden vb. her şeyden haberdar oluyoruz. Geçtiğimiz saaatlerde, kontrol cihazlarımıza bir uyarı geldi, Magma’nız artık çok daha soğuk buna da dolaylı yollardan siz, insanlar sebep oldu. Artık, sizler için Dünya’da yaşamak birer tehlike. Artık daha çok deprem yaşayacaksınız. Hem de büyük şiddetlerde. Ve ilerleyen yıllarda Magma artık daha çok soğuyacak ve Dünya’nız bir anda patlayacak. Biz de sizleri uyarmaya geldik. Bu gezegeni elinizden geldiği kadar çabuk bir şekilde terk edeceksiniz,”
Artık, devasa uzay gemilerinin etrafında toplanan insanlar mırıldanıyordu.
“... Bizim sizlerden çok daha üst seviyede teknolojimiz var. Evrenin, büyük bir kısmına biz hakimiz, size de... Ama siz bunu bilmiyordunuz ayrıca keşfetmediğiniz daha binlerce gezegen var. Bizim de öyle. Sizden şunu istiyoruz: bizim önderliğimizde sizi yeni, yaşanılabilir bir gezegene yerleştireceğiz. Ve Dünya’da olduğu gibi herkes kendi ülkesini kuracak. Yönetim şeklinize karışmayacağız ama bizinm egemenliğimizde olacaksınız,”
O anda arkalardan bir ses işitildi: “Madem bizim yaptığımız her şeyi gözetliyorsunuz, bize egemensiniz neden bizim zor zamanlarımızda bize yardım etmediniz? Neden teknolojimizin gelişmesine yardım etmediniz? Doğal afetlerde yüz binlerce kayıp verdik, neden bize hiç yardım etmediniz?”
Sonra bu sözleri onaylayan birkaç mırıltı duyuldu ve konuşan yaratık devam etti:
“(Gülümsedi.) Eğer ki sizin iç işlerinize karışsaydık, sizler bizim varlığımızdan haberdar olacaktınız. Bir insan, birinin ona egemen olduğunu bile bile, Dünya’yı yok edecek güce sahip bir başkanınızın olduğunuzu bilseydiniz, rahat bir şekilde yaşayabilir miydiniz? Sizi kendi hallerinize bıraktık. Ayrıca bizim üstümüzde yer alanlar da var. Bizim de bir başkanımız var.
Daha fazla uzatmayacağım, 45 gün süreniz var. Bu süre içinde Dünya’dan alacaklarınızı alın. Sizi büyük uzay gemileriyle başka bir gezegene götüreceğiz sonra yine Dünya’daki gibi yaşamınızı sürdüreceksiniz...”


45 GÜN SONRA
Herkes halihazırda bekliyordu. Gitmeye direnenler olmuştu ama sonunda herkes ikna edilmişti.
Jean hayret ediyordu. Nasıl olur da, insanlar atalarının yaşadığı bu şehri bu kadar kolayca terk edebiliyordu? Nasıl Dünya’daki anılarını kendi elleriyle gömebiliyorlardı?
Jean, uzay aracının penceresinden dışarı baktı. Gitgide Dünya sönükleşiyordu. Son kez Dünya’ya el sallayıp, koltuğuna oturdu ve gözlerini kapadı.
***

Gözlerini açtığında, inişteydiler. Pencereden gezegene bakıyordu. Devasa büyüklükteydi. Dünyalarından en az 2 kat daha büyüktü ve rengi... Jean bu devasa gezegenin rengini kelimelerle anlatamıyordu. Genel olarak koyu bir rengi vardi ama acaba yaşanılabilir miydi? Uzay gemisinin ilerisinde bir gösterge gördü: havadaki gazın değerlerini gösteriyordu:

AZOT: 76,4652
OKSİJEN: 22,45
ARGON: 1,468
NEON: 15,489
Dünya ile tıpatıp aynı değildi ama çok yaklaşık değerlere sahipti. Jean, uzay gemisinin sol tarafında masada duran bir kağıdı aldı ve okumaya başladı. Bu gezegeni anlatıyordu:

PLATONİA GEZEGENİ
Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir atmosfer" denir ki 77 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 12m ve 35 cm yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi, sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı, yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.
Dünya ile resmen tıpatıp aynıydı. Birkaç değer dışında, Dünya’daki fiziki özellikler ile tamamen bağdaşıyordu. Yani burada insanlık Dünya’daki gibi yaşayabilirdi. Jean derin bir iç çekti. Bu gezegen, sadece insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların yaşayabilmesi için tasarlanmıştı...

***
Aradan 15 yıl geçmişti. Jean evlenmişti. George adında bir eşi olmuştu artık ama büyük kayıplar vermişti.
Buraya gelişlerinden sonra hükümdarlar –artık onlara yaratık yerine Hükümdarlar diyorlardı.- bizi serbest bırakmıştı ve tabii 3. Dünya (insanlık) savaşı aynı zamanda 1. Platonia Savaşı olmuştu ve Jean bu savaşta annesini, babasını ve daha bir çok yakınını kaybetmişti. Hükümdarlar bizi serbest bırakınca, herkes kendine ait bir toprak almaya çalıştı ve tabii savaş çıktı. Onun sonucunda, bizim bir başkanımız ortaya çıktı ve toplum sınıflandırıldı. Aynı Dünya’daki gibi ama tek bir fark: artık il, ülke diye ayrılmıyordu gezegen. Herkes tek bir gezegen altında toplandı: Platonia. Sonra teknolojilerimizi geliştirdik ve gitgide daha gelişiyoruz. Hatta en son Dünya’ya bir uydu yolladık, Dünya’nın bilgileri an be an bize geliyor. Magmadaki sıcaklık zaten gitgide azaldı. Dünya’nın sonu yakın artık...

***
“ Jean, ne yapıyorsun, hadi gel artık,”
Jean aynada duran yüzüne baktı. Ne zaman bu anılarını hatırlasa rahatlıyordu. Şimdi iyiydi. Ama bu gerçeği çocuklarına anlatmak istiyordu. Bu konuyu George ile konuşacaktı.
Mutfağa doğru yöneldi ve George’a bir öpücük kondurdu. Çocuklar çoktan dışarıya oyun oynamaya gitmişlerdi. Birazdan eşi de işi gereği bir toplantıya gidecekti ve akşam geri dönecekti. O zaman bu Ölümsüzlük Çekilişi’ni eşine anlatacak ve çocuklarına, zaten Ashley gerçeği biliyordu –bu yüzden Dünya’ya gitmeye kararlıydı ya- yani Bob’a atalarını anlatacaktı. Akşamı beklemeliydi.
PLATONİA GEZEGENİ, SAAT: 19.45

“Hoşgeldin, George, nasıldı toplantı?”
“Fena değildi. Henüz bir şey söylemek için erken,”
Yemek masasına kuruldular, Jean ve Ashley, tabakları, çatalları, kaşıkları masaya yerleştirdiler. Sonra masaya oturdular ve Jean hemen söze koyuldu, ne kadar erken o kadar iyiydi.
Öncelikle atalarını, Dünya’yı nasıl terk ettiklerini, anneannelerini ve dedelerini nasıl kaybettiklerini anlattı. Ashley’in yüzünden zaten bildiği belli oluyordu. Bob ise, boş bakan gözlerle sanki annesi masal anlatıyormuş gibı omuz silkti, hiç meraklı bir çocuk değildi, kendini hayatın akışına kaptırmıştı. Bu gezegene nasıl geldikleri, atalarına ne olduğu zerre umurunda değildi. Ama Ashley, her şeyi araştırırdı. Jean emindi; çok büyük bir bilim insanı olacaktı o...
Şimdi sıra, asıl konuya, eşinin dahi bilmediği bir şeye gelmişti: Ölümsüzlük Çekilişi’ni. Jean, bu durumun getirebileceği sonuçları tartışmak istiyordu ve nasıl bir felakete yol açabileceğini.. Anlatmaya başladı:
“Beni iyi dinleyin şimdi... Dün gece televizyon izlerken bir kanala denk geldim ve başlık dikkatimi çekince izlemeye devam ettim. Platonia’daki bilim insanları, ölümsüzlüğü bulmuştu ve bir çekilişle bu ölümsüzlüğü bir kişiye verecekler. Bu karar henüz düşünülme aşamasında ama büyük ihtimalle bu ölümsüzlük çekilişini kazanan ölümsüzlüğü elde edecek ve tabi tek kişiyle sınırlı kalmayıp bütün insanlık gelecekte ölümsüz olacak. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, nasıl ölümsüz olur bir insan? Televizyonda izlediğime göre; insan vücudunda, bağırsakların yakınında bir kesecik bulmuşlar. Sonra bu keseceği incelemişler ve içinde çok özel bir maddeye rastlamışlar: Ölümsüzlük. Bunu ilk olarak hayvanlarda denemişler ve başarılı olmuş. Yani, bu keseciği, insan vücudundan alıyorlar, içindeki özel maddeyi bir şırıngaya enjekte ediyorlar ve bunu insan beynine enjekte ediyorlar ve ölümsüzlük başlıyor. Benim korkum şu yönde; nasıl bir ölümsüzlük olacak? Yani insan sonsuza kadar, hareket edebilecek, yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilek mi? Yoksa özel bir alanda kalıp, sadece bilinçsel varlık mı yerine getirilecek mesela düşünme yeteneği olmadan... Eğer ki, ölümsüz olup da düşünme vb. yetisini kaybetmezse, güzel olabilir ama sadece bilinçsel varlık sürerse insanlığın sonu yakındır, çocuklar... Ne olacak, bekleyip göreceğiz...”

PLATONİA GEZEGENİ, YIL: 2095, SAAT: 13.14
Aradan yıllar geçmişti. Ashley, şu anda Platonia’ın en gözde bilim insanlarından biriydi ve insanlığın sonunun yaklaştığını biliyordu ama onun dışında hiç kimse bunlardan habersizdi. Ölümsüzlük keşfedilmişti, bireyin ilk ölüşünden sonra yetkililer gelip, şırıngayı beyine enjekte ediyorlardı ve yeniden yaşam başlıyordu. Ashley, rahmetli annesinin bu konu hakkında söylediklerini hatırlarladı. Korkmasında haklıydı. Ölümsüzlük oluyor olmasına da, birey sadece bilinçsel varlığını sürdürüyordu. Eni 3 metre, boyu 5 metre olan bir havuzda kalıyorlardı sadece ve günde bir kez ölümsüzlüğün sürmesi için ilaç alması gerekiyordu. Ve bireyin yakını onunla ilgileniyordu. Ashley, iyiki de annem, babam ve kardeşim bir trafik kazasında öldü,diye düşündü.
Ölümsüzlük enjekte edilen bireyler, dış dünyaya kapalıydı sadece varlıksal yaşam sürdürüyorlardı. Descartes’in ne dediği, kimsenin umurunda değildi. Ashley da bu ölümsüzlük ile ilgilenen yetkili kişilerdendi. Böyle olmayı istemiyordu ama şartlar bunu gerektirmişti.
Bir gün, yine bir bireye ölümsüzlük enjekte etmeye gidiyordu. Ölen bireyin yanına vardı, şırıngayı boyun bölgesinden beynine batırdı ve dirilişin gerçekleşmesini bekledi. Birkaç dakika yeterliydi.
Diriliş gerçekleşti. Bireyi, artık her evde zorunlu bulunan bir havuza aldılar ve artık orada yaşamını sürdürecekti. Bazen bir evde; iki tane dirilmiş birey bulunuyordu ama Ashley’e onların hep ayrı bölümlerde tutulması söylenmişti. Aklında bir şimşek çaktı: peki ama neden? Bunu merak etti ve bir deney yapmaya koyuldu: iki tane dirilmiş bireyi yan yana getirecekti...
Hazırlık yapmaya başladı. Öncelikle bu nihai deneyde amacı neydi ve en kötü ihtimal ne olabilirdi? Yegane amacı, merakını yenmekti ve en fazla ne olabilirdi ki?Öncelikle 2 tane dirilmiş birey bulmalı ve bunları bir araya getirmeliydi.

Şu anda karşısında iki dirilmiş birey vardı. Her ikisi ayrı havuzlarda duruyordu ve havuzlarbölmenin kahverengi küçük bir kapıyla birleştirilmişti. Sa tarafta duran anneydi ve sol tarafya ise onun oğlu vardı. Neden anne ve oğul ayrı tutuluyordu ki? Ashley kapıyı açtı ve artık iki havuz arasında hiçbir engel yoktu. ÖnceAnne ve oğul hiçbir tepki vermedi, hatta yerlerinden kıpırdamamışlardı bile. Birkaç dakika geçti. Sağ tarafta bulunan oğul, kıpırdamaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yönelmeye başladı. Ashley ne olacağını merakla bekliyordu. Kötü bir ihtimal düşünmemişti, en fazla ne olabilirdi ki zaten?
İkisi artık aynı bölmedeydiler. Oğul, annesinin yanına küçük adımlarla yaklaşıyordu. Ashley ne yapacağını bekliyordu. Anne, kendi havuzundan farklı olan yegane şeyi, oğlunu keşfetti. Ashley bir an düşünceye daldı: neden ikisini birleştirmişti? Çok basitti, ikisi birer anne-oğuldu. Niye anne oğul ayrı yaşıyordu? Neden ikisi farklı havuzlarda olmak zorundaydı? Derken nedenini anladı: oğul, annesine aç bir köpek balığı gibi saldırmaya, annesinin bedenini ufacık dişleriyle parçalamaya başlamıştı. Her şey öyle ani olmuştu ki, Ashley ne olduğunu ilk önce anlayamadı. Artık anneden geriye, birkaç parça et kalmıştı ve oğul hiçbir şey olmamış gibi kendi havuzuna geri döndü.
Ashley kafayı yemişti, bu insanlığın sonu demekti. Neden ölüler mezarlara gömülmüyordu? Neden kimse bu felaketi daha önce fark etmemişti? Hükümdarlar neredeydi? İnsanlığın sonu yakınlaşmaktaydı. İnsanlık neden kendi sonunu kendi elleriyle getirmeye çalışıyordu? Acınası yakını havuzda izlemek özlemini mi gideriyordu? Ölse daha iyiydi. Jean bir an, anne ve babasını havuzda görür gibi oldu ve sanki Bob, onların bir deri bir kemik olmuş vücudunu parçalıyordu... Çok özlemişti onları...
2 gün sonra akıl hastanesindeyken şu iki acımasız gerçeği fark etti ve kendine bunları neden daha önce fark edemedim diye kızdı: ölüler her ne olursa olsun gömülmeliydi ve bu ölümsüzlüğü keşfeden Doktor Alex’e bir Tanrı gözüyle bakılıyordu. O bir Tanrı değildi, şeytanın ta kendisiydi.


[1] Platonia Gezegeni’ne özgü kahve: Hammaddesi Platonia’da bulunan, Platonia Gezegeni’nin de içinde bulunduğu COG (Center of Galaxy) yörüngesinde bulunan bütün gezegenlerde yaygın olarak kullanılan, sadece Platonia’da yetişen Anason bitkisi ile yapılan, geleneksel bir kahve. Platonia yerlileri buna serhuyceb adı verir. (y. n.)
[2] Karbon Maddesi: Hem hafif hem de ısıya dayanıklı bir maddedir. Bu sebeple atmosfere girerken yanmalara karşı koruma sağlamaktadır. Uzay araçlarının gövdesinde kullanılır. (y. n.)
[3] Bu söz, üçbüyük bilimkurgu yazarından biri olan Arthur C. Clarke tarafından söylenmiştir. O konuşan yaratığın, Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu isimli kitaba gönderme yaptığını tahmin ediyoruz. (y. n.)

Öykü köse, bir alıntı ekledi.
 23 Nis 15:09 · Kitabı okudu · Puan vermedi

19 Şubat-Horacio Quiroga kendi ölümünü herhalde şu şekilde anlatırdı:
Bugün kendimi öldürdüm.
1937 yılında amansız bir kansere yakalandığımı öğrendim. Ve peşimi asla bırakmayan ölümün beni bulduğunu anladım. Ve ölümün karşısına dikilip ona şöyle dedim:
- Bu savaş bitti.
Sonra da şöyle dedim:
- Zafer senindir.
Ve ekledim:
- Ama zamanına ben karar veririm.
Ve ölüm beni öldürmeden ben kendimi öldürdüm.

Ve Günler Yürümeye Başladı, Eduardo Galeano (Sayfa 63)Ve Günler Yürümeye Başladı, Eduardo Galeano (Sayfa 63)
Ali Rıza MALKOÇ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası'ı inceledi.
19 Nis 19:09 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

KİTAP İNCELEME YAZISI

Kitap adı : Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası
Yazar Adı : Prof. Dr. Mustafa Akdağ
Yayıncı : YKY Yapı Kredi Yayınları
Baskı : 3. Baskı, şubat 2017, 511 sayfa

Bu kitaptan sonra sırasıyla; Türkiye’de çağdaşlaşma (Niyazi Berkes), Türkiye’nin yakın tarihi (İlber Ortaylı), Türk Siyasi Tarihi (Kemal H. Karpat), Atatürk ve aydınlanma (Kemal Arı), Değişen dünyada sosyoloji (Veysel Bozkurt), Sosyoloji Notları (Cemil Meriç) Tek tanrılı dinlerde barış ve şiddet ikilemi
(Kadir Albayrak), Sahabe dönemi iktidar kavgası (Ahmet Akbulut), 20. Yüzyıl Tarihi (Fahir Armaoğlu)
Kitaplarını da okuyabilirseniz, tarihten ibret ve ders çıkarma ve geleceği planlayabilmek için olağanüstü performans gösterebilirsiniz.

Osmanlı Devleti’ni, tarihsel dönemlere ayırdığımızda karşımıza;
1.Kuruluş devri: (1299 - 1453)
2.Yükselme devri:(1453 - 1579)
3.Duraklama devri:(1579 - 1683)
4.Gerileme devri:(1699 - 1792)
5.Dağılma ve yıkılış devri:(1792 - 1918)
Şeklinde bir tablo çıkıyor.

İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl sonra, duraklama devrine girildiğini gözlemliyoruz.
Demek ki, başarı ve güç bir rahatlık, rehavet dönemini ateşlemiş gibi görülüyor.
İşte bu kitap, bu dönemde, Celali isyanları ve devamında gelen diğer güçten düşürücü ayrılıkları, nedenlerini ve sonuçlarını irdeliyor.
Nereden, nasıl, niçin düştüğümüzü bugün iyi tahlil edebilirsek, 100 yılda bir tarihin aynı içerikte tekrar etmesini önlemiş oluruz.

Ekonomik, idari ve toplumsal yapının zayıflaması, Celalî isyanlarına zemin hazırlamıştır.
BU çeteleşme yönetimin baş belası olmuştur. Anadolu’da, “celallenmek” deyimi de buradan gelmektedir. Ticaret kervan yollarının başka yöne kayması ve fetihlerden gelen ganimetlerin kesilmesiyle, duraklama dönemine girilmiştir.
Devlet zorda kalınca vergi yükünü artırmış, üretemeyen ve vergi ödeyemeyen halk da zorunlu olarak başka yerlere göç etmiştir.
Bu ekonomik, siyasi, idari daralmanın sorumlusu yönetimin acziyeti ve öngörüsüzlüğüdür, isyan edenler başkaldıranlar da toplumu kaosa sürüklediklerinden suçludurlar elbette.
Bizlere genelde dizi film, roman ve diğer anlatımlarda geçmiş dönemlerin, başarıları, fetihleri, kazanımları, hamle yaptığı ve insaniyet yönü aktarılır. Coşku ve heyecan için bunlar elbette gerekli.
Oysa ki, tarihten ders çıkarabilmemiz için, aksayan yönlerini de bilmemiz gerekiyor.
Yani ayın, bizim göremediğimiz bir de karanlık yüzü her zaman var.
16. yüzyılda, Osmanlı devletinde, ortaya çıkan toplumsal sorunları, kısaca listelersek;
Faiz, tefecilik, baskıcı eğitim anlayışı, tahıl kıtlığı, yağmalama, fuhuş, yönetim zafiyeti, finans sıkıntısı, finans yönetimi, şehzadelerin taht kavgası, mezhep ayrımcılığı, kavmiyetçilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma, çıkarcılık, rüşvet, çeteleşme, ağır vergi yükü, işsizlik ve zorunlu göçler…
Büyük dağın ziyaretçisi de çok olur, dumanı da yükü de.
Dönemin düşünce, idari, siyasi, bilimsel bakış açılarını göz ardı ettiğimizden, kazanımlarımızı da kaybetmeye başladık. Finans ve yönetimi çok ciddi, riskli ve devletin sorumluluğunda olmalıdır.
İngilizlerin ülkemizde Osmanlı Bankası adında bir banka kurması ilginç bir ihmalkârlık örneğidir.

Siyasal bilimler, politik kavgaya indirgendiğinde, milletin, halkın malı olmaktan çıkıyor ve ayrıştırıcı baş unsur haline dönüşüyor.
Günümüzde bu tür eserlerden toplumsal ve bireysel fayda adına nasıl bir ders çıkarmamız gerekiyor?
Politik söylemlerle, yaşamımıza rota çizmemeliyiz. Çünkü kısır bir ikbal uğruna söylenmiş ve geçerlilik tarihi belli olmayan bir yargıdır, kanıdır, irade beyanıdır.
Bir gün sonra geri alınabileceği gibi, bir yıl sonra da ters köşeye yatabilirsiniz.
Bilim insanlarının gözlem, tahlil, sentez ve önerileri daha az yanıltıcıdır.
Bilim insanlarını, "solcu, dinci, ırkçı, komünist, dinsiz" diye kategorize edenleri dikkate almayınız. Gerçek bir bilim insanı ise, siyasi görüş ve inancıyla sosyal fayda üretmez.
Bilim insanı, "Dün dündür, bugün bugündür" diye hata, günah, yanılgı ve kurnazlığına karşı, karşısındakini aptal yerine koyan slogan üretmez. "Yanıldım, yeni verilere ulaştım, önceki bulgu ve teorilerimden vaz geçiyorum, yenisi ortaya çıkıncaya kadar, en doğrusu bu" diye gönülleri ve vicdanları rahatlatan söylemler geliştirirler.
Bilimi ve diğer zorunlu gelişmeleri 400 yıl önce ciddiye alsaydık bugün süper güçlere el, avuç, kucak açan durumda olmazdık.
Bilimi, dini ve çağı yanlış anlayıp uygulayanlar, haçlılar ve Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir, bulundukları zaman ve zemine.
Okuyanlar, anlayanlar, anlatanlar, okumayı düşünenler, okuduğunu uygulayanlar, vicdanı ve aklını merkeze alanlar; aldansa da aldatmayı düşünmeyen bir topluluk olacaklardır her zaman.
19.04.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Ferda Çalışır, Bülbülü Öldürmek'i inceledi.
12 Nis 16:26 · Kitabı okudu · 25 günde · Beğendi · 8/10 puan

Nelle Harper Lee'nin başarılı ve Pulitzer ödüllü romanı "Bülbülü Öldürmek". Kitap benim düşüncelerime göre sürükleyici, dramatik ve aynı zamanda eğlenceliydi karakterler çok güzel tasarlanmış, Verilmek istenen mesaj da çok güzel  verilmiş. Ayrıca 1936 yılında yazarımız henüz 10 yaşlarındayken yaşadığı trajik olayları temele almaktadır  duygunun güçlü bir şekilde okuyucuya gönderilmesinin en büyük nedeni de bu. Kitap, Amerika`nın güneyinde yaşanan ırkçılığı, bir çocuk kahramanın yani annesini çok küçükken kaybeden Scout Finch'in gözünden anlatıyor  bu nedenle de basit bir dille yazılmış fakat aynı zamanda çarpıcı. Harper Lee adalet, özgürlük, ayrımcılık gibi hassas konuları, çocuk kahraman Scout’un büyüyüş öyküsüyle birlikte ele alıyor. Beni etkileyen mısraları da paylaşmak isterim “Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.”  Kısa zaman önce yani 19 Şubat 2016 kaybettiğimiz çağdaş dünya edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan bu eşsiz romanın yazarı Nelle Harper Lee’yi de sevgiyle anıyorum!

Umut Bekcan, Devrimden Sonra: Bolşeviklerin Zorunlu Dış Politikası 1917-1925
"Lozan Konferansı’nda Sovyetler, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının karşılanması, boğazların savaş ve barış zamanında tüm savaş
gemilerine kapatılması, deniz ticaretine tam serbestlik sağlanması,
Karadeniz’in kapalı bir deniz olması önerilerinde bulundu ama kabul görmedi.Sovyetler’e (Sovyetler Birliği’ne) göre Türkiye, İngiltere ile iyi ilişkiler kurmak için boğazlar konusunda ulusal çıkarlarından ödün veriyordu. Zira 16Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması’nın 5. maddesi boğazlar rejimininKaradeniz’e kıyısı olan ülkeler tarafından belirlenmesini öngörüyordu (DVPS,1959b: 599).18 Ayrıca (yine Sovyetler’e göre) İngilizler, uzlaşmaz olmalarıkonusunda Fransız ve Türk delegasyonuna baskı yapıyordu.19 20 Kasım1922’de başlayan Lozan görüşmeleri, boğazların yanında Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, azınlıklar ve kapitülasyonlar gibi bazı anlaşmazlık konularısebebiyle 4 Şubat 1923’te kesildi. İkinci etap görüşmelerinin (23 Nisan)başladığına dair kendilerine resmi bilgi verilmediği iddiasındaki Sovyetler,boğazların askerden arındırılması ve uluslararası bir komisyon tarafındanyönetilmesini hükme bağlayan sözleşmeyi 1 Temmuz’da imzalasa da dahasonra onaylamadı ve dolayısıyla sözleşme SSCB açısından yürürlüğe girmedi."

28 şubat magduru, kolon kanseri tek hücrede 19 yıldır yaşıyor
​Yıllardır suçsuz yere cezaevinde yatan hasta mahkûm Şeyhmus Alpsoy'un eşi, duygulandıran bir mektup kaleme aldı.



Kolon kanseri olan ve ameliyat sonucunda bağırsakları dışarı alınıp, her iki yanında torbalarla yaşayan 28 Şubat mağduru Şeyhmus Alpsoy, 19 yıldır cezaevinde bulunuyor.

Hasta olan babasıyla aynı koğuşta kalan Alpsoy'un durumu vahamaetini korurken, Alpsoy'un eşi Suat Alpsoy, eşi için duygulandıran bir mektup kaleme aldı.

"Rabbim sana şikâyet ediyorum!" başlıklı mektupta, Şeyhmus Alpsoy'un sağlık sorunlarına rağmen içinde bulunduğu zor koşullara dikkat çekiliyor.

Suat Alpsoy'un eşi için yazdığı mektup:

Eşim Şehmus Alpsoy, 28 Şubat mağduru kanser hastası bir mahkûm…

28 Şubat mağdurları, 15 Temmuz darbe gecesi sabaha kadar darbenin başarılı olmaması için dua ettiler ama onların payına düşen, hakları tamamen kısıtlanmış cezaevi hayatı oldu.

İşte, insanoğlunun adaleti!...

Eşim hastaneden cezaevine götürüldükten sonra kapalı görüşte, kızımla beraber ziyaretine gittik. Cezaevi memurları bize yarım saat görüşme hakkımız olduğunu söylediler. Önceden bir saat olan görüşme hakkımız, yarım saate indirilmişti. İçimden "Allah'ım" dedim. FETÖ'cüler dışarıdayken bize zulmediyorlardı ve şimdi cezaevindeler ama yine onlar bahane edilerek zulüm görüyoruz. Eşimin cezası "ağırlaştırılmış müebbet" olduğundan ziyaretlerimiz 15 günde bir oluyor ve bizi görüşe tek tek alıyorlar. Ben 20, kızım 10 dakika görüştü.

Eşime durumunu sorduğumda, "Elhamdulillah. Dünya hayatı iyi de olsa kötü de olsa geçiyor." dedi. Eşim hiçbir zaman halinden şikâyetçi olmadı. Hastanede kaldığı müddetçe o kadar ağır hastalığına rağmen "Öf!" bile demedi, hep şükrederdi. Oradaki sağlık personeli, onun sabır ve metanetine hayran kalıyordu. Onda bu iman ve sabır olmasaydı 19 yıldır tek başına bir hücrede kalamazdı. Cezaevinde sıcak su yok, devamlı ılık akıyor. Eşimin 2 bağırsağı dışarıda ve torba takılı olduğundan temizlemek için sıcak su lazım. En zoru da biri yardım etmezse torbaları tek başına değiştirememesi. Bir kanser hastası evinde olsa kalan ömrünü huzurlu geçirmesi için ailesi bütün imkânlarını seferber eder, hastalığına iyi gelecek yemekler yapar, canının çektiği her şeyi alır. Ama eşimin öyle bir şansı yok. Adeta ölüme terk edilmiş durumda…

Rabbim, sana şikâyet ediyorum!

Bize reva görülen bu zulüm ve haksızlıkları!

Bizi öz yurdumuzda garip bırakanları!

Bizi görmemezlikten gelenleri, sessiz kalanları!

Uykuda olan bu Müslümanları!

Yusufileri zindanda unutanları!

Her şeyleri para, pul, koltuk sevdası olanları!

"Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın." diyenleri!

Müslüman kardeşine yapılanı kendisine yapılmış gibi görmeyenleri sana şikâyet ediyorum Allah'ım!

Allah'u Teala (celle celaluhu) ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: Müminler ancak kardeştirler. Onun için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korukun ki rahmete layık (şayan) olasınız.

Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: Ümmetim tek vücut gibidir. Bir uzvu ateşlenirse tüm bedeni rahatsız eder.

Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.

Kendi için istediğini din kardeşi için istemeyen iman etmiş olmaz.