• "Mutlu insanların hikâyesi olmaz", diyor Umberto Eco. Ünlü yazarların yaşam öyküleri bu sözü doğrular nitelikte...

    1. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski: Edebiyatın dev ismi Dostoyevski epilepsi (sara) hastasıydı. Homofobik ve iflah olmaz bir kumarbazdı.

    Çocukluğunu Moskova’daki Marya Hastanesi’nin bir lojmanında, zorba ve alkolik bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Henüz çok genç yaşlarda annesini, babasını, eşini ve ağabeyini kaybetti. Daha sonra ise 3 aylık kızını...

    2. Oğuz Atay: "Tutunamayanlar" yazarı Oğuz Atay, sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşandı. Üstelik evlerine daha sık gidebilmek için ve onu görebilmek adına sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu.

    3. J. D. Salinger: Salinger, yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare dahi fotoğraf çektirmedi.

    4. Yusuf Atılgan: Yusuf Atılgan "Anayurt Oteli" ve "Aylak Adam" gibi Türk edebiyatı açısından kıymetli iki kitap yazdıktan sonra kendini insanlardan izole etti.

    Bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı.

    5. Louis Althusser: Felsefeci ve yazar Louis Althusser, 16 Kasım 1980’de eşini boğarak öldürdü. Bu olay, yoğun ruhsal dengesizliklerle dolu bir periyodun içinde meydana geldi.

    Althusser olay anıyla ilgili bir şey hatırlamadığını iddia etmiştir. Olayın ardından Althusser Psikiyatri Hastanesi’ne yatırılmıştır. Bu ölümün kaza sonucu mu yoksa kasıt sonucu mu olduğu hâlâ tartışılmaktadır.

    6. Stefan Zweig: Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti.

    Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

    7. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    8. Franz Kafka: 6 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuydu. İki erkek kardeşi henüz bebekken, üç kız kardeşi ise Nazilerin zulmü esnasında öldü.

    9. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    10. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    11. Ludwig Wittgenstein: 20. yüzyılın en büyük filozoflarından biri olan Wittgenstein 8 kardeşti. Kendisinden büyük üç erkek kardeşi intihar etti.

    Babası o dönemde Avrupa'nın en zengin iş adamlarından biriydi. Babasından bugünün parasıyla milyarlarca dolar mertebesinde miras kalmasına karşın bu parayı dağıtarak münzevî bir hayat yaşadı.

    Ancak filozofun bu münzevî hayatta istemediği bir durum vardı: Kendisi eşcinseldi ve eşcinsellerin takıldığı parklarda hiç tanımadığı erkeklerle tek seferlik ilişkiler yaşıyor ve sonra da büyük pişmanlıklar duyuyordu.

    12. Jean Genet: Jean Genet âdeta bir suç makinesiydi. Gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi.

    13. Soren Kierkegaard: Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen’i "çok sevdiği için" terk etti. Ömrü boyunca bu kararından dolayı acı çekti. Fakat soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu.

    Regine’i öyle çok seviyor, kendisinden ise o kadar nefret ediyordu ki, evlenip onun kendisine "maruz kalmasına" izin veremezdi.

    14. Maksim Gorki: 11 yaşında babasını kaybetti. Sert bir insan olan dedesi tarafından evden gönderildi. O küçük yaşta geçimini sağlayabilemek adına tersanelerde çıraklığa başladı.

    15. Charles Bukowski: Çocukluğunda babasından sürekli kemerle dayak yedi. Sokaklarda yattı. Cilt ve karaciğer hastalıkları ile boğuştu.

    16. Paulo Coelho: Paulo Coelho gençken anne ve babası tarafından üç kez akıl hastanesine gönderildi. Aylarca hastanede kaldı. Sakinleştiriciler ve elektroşok verilerek tedavi uygulanmaya çalışıldı.

    17. Sylvia Plath: Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.

    1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

    18. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    19. Lev Nikolayeviç Tolstoy: Tolstoy intihar etmek için cesareti olmaması sebebiyle kendini eleştirdi. Ölümüne kısa süre evden kaçtı ve karısını terk etti. 10 gün sonra da bir tren istasyonunun görevli kulübesinde öldü.

    20. Virginia Woolf: 13 yaşında annesi öldü. Okula gidemedi. Hayatı boyunca bipolar atakları ile uğraştı. İkinci Dünya Savaşı'nın da etkisiyle, 1941 yılında, ceplerini taşlarla doldurdu ve evinin yakınındaki Ouse nehrine doğru yürüdü. Kendisini suya attı ve boğularak hayatını kaybetti.

    Alıntı
  • İttifaklar Sistemi: Fransa, 1925 yılına kadar Almanya’yı çevreleyen küçük devletlerle ittifaklar sistemi kurmaya girişti. Belçika ile 7 Eylül 1920’de, Polonya ile 19 Şubat 1921’de ittifak antlaşmaları imzaladı. Ayrıca, Macaristan ve Bulgaristan’ın barış antlaşmalarına karşı duydukları hoşnutsuzluktan çekinen ve statükocu devletlerden olan Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya ile saldırıya karşı birbirlerine danışmayı öngören anlaşmalar yaptı.
  • - 24 Haziran 1980 MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok kızıyla birlikte öldürüldü.
    - 3 Aralık 1979 Fedai dergisi sahibi MHP'li yazar Kemal Fedai Coşkuner öldürüldü.
    - 27 Mayıs 1980 MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak öldürüldü
    - 19 Eylül 1979 Malatya Ülkü Ocakları eski Mürsel Karataş öldürüldü
    - 1 Şubat 1979 Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi öldürüldü.
    (Şartların olgunlaşmasını bekledik !. Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit'i Hamzakoy'a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş'i ise Uzunada'ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.
    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül'de göreve başladı.
    Günde 15-20 kişinin öldürüldüğü cinayetler, çok sayıda insanın hayatına mal olan katliamlar bıçak gibi kesildi. Evren'in “Şartların olgunlaşmasını bekledik!” sözü tarihe geçti...
  • Merhaba arkadaşlar. Kitabımız 1. Dünya Savaşı oluşumundan başlayarak (ki bu sefer tek bölümde tek konu yerine bazılarını bayağı açmış, gayet de iyi yapmış. İlerledikçe gelişiyoruz.)
    1. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Çıkarıldı şeklinde heyecanlı bir soruyla açılışı yapıyoruz. Sırp Milliyetçiliğinin Doğuşu, Yükselişi ve Gelişimi, 1903 Masonik Darbesinin Perde Arkası, Karjordjeviçler’in Dönüşü ve Milliyetçi Örgütlenme de diğer işlenen konular. Burada da yine Sırp Krallığında çocuk Kral Alexander ve ona karşı Mason faaliyetlerinin etkilerini görüyoruz. Katletme diyebileceğimiz bir sistem ve savaş yanlılarının (ki bunlar Müslüman karşıtı) başa getirildiği bir dönem. Bu dönemin dikkat çekici ve sansasyonel bir icraatını vereyim: 28 Haziran 1914’teki kıvılcımın toplantısı 1889 yılında Pariste Büyük Mason Kongresinde belirlenmiştir. Burada da masonların ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Aslında bunlar herkesin bildiği; bazen hakkında konuşmaya çekinip korktuğumuz bazen de kanıtlayamadığımız şeyler. Özellikle bilinen ama kanıtlanamayan şeylerin üzüntüsünü yaşayan insanlar olarak tarihin akışını değiştiren bir durum karşısında da üzülmemek elde değil. Ölüm, kötü…
    2. Bölüm: İngiliz Masonluğunun (yazarımız Dan Brown gibi, Masonluk koymazsa duramıyor) Dünya Politikası ve Ermeni İsyanları ile Alliance İsraelite’nin (A.İ.) Birinci Dünya Savaşındaki Etkinliği üzerinde duruyoruz. Ne yazık ki Türkler üzerinde oynanan bu oyunda bilmedikleri bir durum var. Biz Düz Vites insanlarız. Yani en son 2 sene önce de gördüğümüz ve yaşadığımız gibi silahın önüne silahsız atlayan bir milletin tamamını yok etmeden böyle planlar gelip geçicidir. Ya da en kısasından şöyle mi özetleriz? Maşa olarak kullanıp sonra da yok ettikleri Hitler: "Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir... Yoksa 1 tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır."
    3. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında Anglosiyonist Faaliyetler.
    4. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Sırasında ABD ve Gizli Örgütler, ABD’yi Birinci Dünya Savaşına Sokan Örgütler ki burada çok fazla belge görüyoruz. Mason locasının kampanya ve kumpasları ile beraber Rockfeller ailesinin dönemin devletlerinin çoğundan daha fazla geliri olduğuna şahit oluyoruz.
    5. Bölüm: Dünya Cumhuriyeti ise İhtilal çıkartarak krallıkların yıkılması ve yerlerine Masonik Dünya Cumhuriyeti kurma fikrine dayanan inançtır. Gerçi masonları görünce bunu başarmalarından korkuyor insan ama zamanında Osmanlı, Almanya ve Rusya üzerinde yaptıkları Krallık Yıkma girişimlerinin başarısını görmemek için de kör olmak gerek. Buna yazarın da örneğini verdiği İngiltere’de çıkan The Freemason adlı derginin yazısından anlayabiliriz: “Birinci Dünya Savaşı, Masonların savaşıdır. Burada söz konusu olan Otokrasi ile Demokrasi arasındaki savaştır.”
    6. Bölüm: Masonluk ve Birinci Dünya Savaşı.
    7. Bölüm: Masonların Birinci Dünya Savaşı Sırasında Yaptıkları Toplantılar.
    8. Bölüm: Amerikan Merkez Bankası (Federal Rezerv’in) Kuruluşu.
    9. Bölüm: ABD Başkanı Wilson ve “Görünmeyen Hükumet” konusunda büyük masonlardan Harun Yahya yani Adnan Oktar’ın ağzından Yeni Masonik Düzen kitabını öneriyorum. Bunun yanında Soner Yalçın’ın Efendi kitabını da öneriyorum ki şimdiden isteklileri için Tarama yapacağım. İsteyebilirsiniz. Sonraki kitaplarımdan biri olacak.
    10. Bölüm: Başkan Wilson’un Savaş ve ‘Milletler Cemiyeti’ Politikaları Üzerindeki Devletlerüstü Güçlerin Etkisi, Amerikan Yahudiliğinin Gücü, Uluslararası Siyonist Şebeke Bağlantıları, Wilson’un Devletlerüstü Güçlerle Yaptığı Seçim İttifakı, Wilson’un Üçlü İttifakının Sonucu: Almanya ile Savaş
    11. Bölüm: Milletler Cemiyeti konusu 1. Dünya Savaşı zamanında gündeme gelen; savaşı belirleyen Yahudiler ve yaptıklarını okumak oldukça zorladı beni. İtilaf devleri kendisine olan borcu ödesin diye onların yanında savaşa giren ABD ve Yahudi para babaları.
    12. Bölüm: Rusya’da 1917 Şubat Devrimi (Masonik Hükümet Darbesi) bölümü için burada kitaptan bir cümle ile bahsedeceğim. Kerensky’nin asıl adı Aaron Kürbis idi.Kerensky ile işbirliği yaparak Başbakan Stolypini öldüren Yahudi-terörist Mordekai Bogrov. Rus Devrimini yapan masonlar.
    13. Bölüm: Lenin ve Troçki’nin Rusya’ya Dönüşü. Troçki’nin hayatı ve yaptıkları için Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı kitabını haricen gerçekten tavsiye edeceğim. Yazar neredeyse bu adamla ilgili tüm bilgileri bu kitaptan ve devrin gazetelerinden veriyor.
    14. Bölüm: Troçki’nin ve İttihatçıların Akıl Hocası Rus Devriminin Planlayıcısı ‘Parvüs Efendi’, Çarlık Rusya’sındaki Yahudilerin Durumu anlatılıyor.
    15. Bölüm: Rusya’daki Şubat Devriminin Finansörü: Jacob Schiff.
    16. Bölüm: Warburg Ailesi. Ailenin elinin uzandığı yere bir örnek verelim. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Versay Barış Konferansında Alman tarafını fınans uzmanı Max M. Warburg, İtilaf Devletleri’ni ise kardeşi Felix temsil ediyordu.
    17. Bölüm: Balfour Deklorasyonu Öncesi Siyonist Faaliyetler
    18. Bölüm: İngiliz Siyonist İşbirliği Nasıl Gerçekleşti? Bu soruya şöyle cevap verelim. https://i.hizliresim.com/qvkZGR.png
    19. Bölüm: Balfour Deklarasyonu.
    20. Bölüm: Yahudi Masonluğu B’nai B’rith’in Almanya’daki Faaliyetleri.
    21. Bölüm: Alman Komünizminin Yıkıcı Etkileri.
    22. Bölüm: İngiliz İstihbarat Servisi Raporunda Türk Mason Locaları. Bunun için de önerdiğim kitabı buraya bırakıyorum. Hatta elinde olan varsa bana ulaşırsa memnun olurum. https://www.kitapyurdu.com/...ylemleri/130648.html
    23. Bölüm: Thule ve Görünmeyen Üstatlar. Buraya verelim o zaman o büyük benzerliği. “Thule Gesellschaff’m ‘Heil und Sieg’ selamını Hitler, ‘Sieg und Heil’ şeklinde kullanmıştı. Führer’in “Völkischer Beobachter” gazetesi (Büyük Almanya Nasyonal-Sosyalist Hareketi Mücadele organı) de aslında Thule’nin gazetesi idi. En önemlisi, Thule’nin sembolü olan Cermen Gamalı Haçını, Hitler Nazi Partisinin sembolü haline getirmiştir.
    24. Bölüm: Bilinmeyen Lenin bölümünde Lenin’in Yahudi olduğu iddiası var. Aslında gerçek. Anne tarafından. 1975 yılında Moskovada “Lenin ve Çeka”122 adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitapta anlatıldığına göre, Lenin, Fransız devrimcisi Robespierre’in terör metodlarını benimsemişti. 24 Ocak 1918’de Lenin komünist terörün çok daha acımasız olması gerektiğini söylüyordu.
    Amerikalı yazar Richard Pipes “The Unknown Lenin” (Yale, 1996) adlı kitabında Lenin'in Sovyet Komünist Partisi gizli arşivinde saklanan ve hiçbir yerde yayınlanmamış mektup ve talimatlarını yayınladı. (Milliyet gazetesi, 13 Kasım 1999, Şahin Alpay, “Bilinmeyen Lenin.”)
    Lenin’in yaptıklarından biri de oldukça dikkatimi çekti. Türklere, Kemalist olarak hitap eden Lenin burada bakın neler konuşuyor. Yazarımızdan alıntı yaparak da ekliyorum. Smirnov’un kastettiği belgelerden bazıları Pipes’ın kitabında mevcut. Bunlardan biri Lenin’in 4 Aralık 1920 tarihli Türkiye ile ilgili talimatı: “Kemalistlere güvenmeyin. Onlara silah vermeyin. Bütün gayretlerimizi Türkler arasında Sovyet propagandasının yayılması ve kendi çabalarıyla zafer kazanabilecek bir Sovyet partisinin kurulması üzerinde yoğunlaştırın.” Belgenin yorumu açık: Lenin görünürde Türk Kurtuluş Savaşına destek verirken, esas olarak Türkiye’de bir komünist devrime zemin hazırlama gayreti içindeydi.
    25. Bölüm: Siyono-Komünist Devrim
    26. Bölüm: Rakovski Protokolleri (Kapitalist Enternasyonal ve Devrimler) başlığında Dawes-Young Planından bahsediyoruz. Nedir bu? Dawes-Young Plânı: 1924’te yürürlüğe giren Dawes Plânı, Almanya’nın gerçekleştirmesi gereken yıllık (tazminat) ödeme tutarını belirliyor ve aynı zamanda ülkeyi yeniden ekonomik dengeye kavuşturmayı amaçlayan önlemler öngörüyordu. Dawes Planının yerini 1930’da Young Plânı aldı. Young Plânı, Almanya’nın ödemesi gereken savaş tazminatı sorununa nihai bir çözüm getirmeyi amaçlıyordu. Plân, 1930-1932 yılları arasında uygulandı.
    27. Bölüm: İsrail’in Kuruluşu Versay’da mı Kararlaştırıldı?
    28. Bölüm: Faşizmin Anti Sovyet Misyonu, Hitler’in Misyonuna İngiliz Desteği, Faşizmin Masonik Arka Planı, Hitler’i Kim Destekledi?
    29. Bölüm: Faşist Siyonist İşbirliği.
    30. Bölüm: Hitler Darbesi (1923) ki burada çok üstüne düşülen bir konudan bahsetmek gerek. “Toplama Kampları” düşüncesi, birçok insanın bildiğinin aksine Hitler’in bir buluşu değildir. İlk toplama kampı 1838 yılında ABD’deki Kızılderililer için yapılmıştı. 1901 yılında İngilizler, Boer Savaşı sırasında tutukladıkları Boerlere ‘kollektif hapis cezası’ uygulamak için ilk ‘toplama kampını açmışlardı. 26.000 Boer kadın ve çocuk İngiliz kamplarında açlıktan ölmüştü (Çocukların çoğu 16 yaşın altındaydı) Lenin, örnek aldığı Jakobenler Fransa’sı gibi, rejim düşmanı saydığını hiç yargılamadan doğrudan toplama kamplarına gönderiyordu. Ona göre bu kamplar “işçi okulu” idi. Fransız ihtilali sırasındaki Jakoben terörü gibi, Yahudi Bolşevik görevliler de kurbanlarını suya atarak öldürüyorlardı. Bela Kun (Aaron Kohn) ve Roza Zemlyaşka (Rozalia Zalkind), 1920 sonbaharında Kırım’daki Rus subaylarını suya atarak öldürtmüşlerdi. (Igor Bunich, “The Partys Gold,”St. Petersburg, 1992) 1920 İlkbaharında Siyonist Çekist Mikhail Kedrov (Asıl adı Zederbaum idi) 1092 Rus subayını suda boğarak öldürtmüştü.
    31. Bölüm: Henry Ford ve Adolf Hitler. Ford’un ünlü mucidi ile Hitler’in yakın dostluğunu ve 4 ciltlik Beynelmilel Yahudi kitabını yazdığını öğreniyoruz. Rusya’da da aynı fabrikanın kurulduğu; hatta Amerikan – Vietnam savaşında ABD ordusuna karşı da Ford’un kamyonlarının Vietnam tarafından kullanıldığı anlatılıyor.
    32. Bölüm: Hitler’in Yükselişi ve Wall Street. Burada da Hitler’i başa getiren Yahudi gruplarından dönemin belge ve yazılarıyla söz ediliyor.
    33. Bölüm: New York Borsasının Çöküşü.
    34. Bölüm: Hitlerin Masonik Kartı: H. Schcht.
    35. Bölüm: Thule Biraderi Rosenberg’in İngiltere Misyonu.
    36. Bölüm: SS Generali Banker Schröder.
    37. Bölüm: Berlin ve Moskova Arasındaki Loca.
    38. Bölüm: Sovyet Nazi İttifakı.
    39. Bölüm: Uluslararası Siyonizm Hitler Almanya’sına Savaş Açıyor. Siyonistlerin savaş ilanından bahsediyor. Yahudi Dünya Ligi Başkanı Bernard Lecache (1932), Daily Express (24 Mart 1933) Uluslararası Yahudi Fedarasyonu Başkanı Samuel Untermeyer (Ağustos 1933), Yahudi Terör Örgütü (Irgun) Başkanı Vladimir Jabotinsky (21 Ağustos 1933), 23. Siyonizm Kongresi Başkanı Hayim Weizmann (savaştan önce gene) hep Almanlara savaş ilanı etmişler. Bakın Hitler'e değil; Almanlara. Yani şuan bu mevcut hükumet yerine hepimize birden bir başkasının küfür etmesiyle eş değer. Gerçekten de tarih çok karmaşık, acayip ve irdeledikçe kafaların karışmaması mümkün değil. Özellikle de bunu 20. yüzyıl için söylemek oldukça mümkün.
    40. Bölüm: İspanya İç Savaşı ve Masonluk. Son bölümde ise İspanya Kralı Primo de Rivera'nın ölümü (öldürülmesi) ve cesedinin kaçırılması sonrasında masonların etkisi ve yaptıklarıyla aslında güçlerinin ne denli etkili olduğunu bir kere daha okuyarak kitabımızı bitiyoruz. Ardından İspanya iç savaşı ve son dönemde de gündeme gelen ama yazarın eklemediği Katalanların da nereden destek aldığı anlaşılıyor.
    Böylelikle uzun ve detaylı bir kitabımızın daha sonuna geliyoruz. Biraz yorucu olsa da değdi. Son kitabımızı da önümüzdeki günlerde (Yarın) bitirmeyi planlıyorum ama bakalım. Oldukça yorgun düştük bu ara. Kolay gelsin, keyifli okumalar..
  • BİR ORTADOĞU MASALI

    Bilirsiniz belki, aslında Ortadoğu diye bir yer yoktur.
    19. yüzyılda başlar hikayesi… Yine bir İngiliz masalı olarak…

    Bir varmış, bir yokmuş,
    İnsanlar koyun olunca
    Kurtlar da çoban olmuş başlarına
    6 milyarlık sürüyü, boy boy, soy soy ayırmışlar.
    Aralarına sınırlar koymuşlar.
    Yüksek yüksek, derin derin sınırlar.
    Sınırlar içinde, sınırlar…
    Dikenli teller, taş duvarlar, mayınlar…
    Topraklarına fesat tohumları ekmişler.
    Koyunlar, kin başakları, nefret yaprakları yemişler.
    Koç olmuşlar, tokuşmuşlar.
    Yere düşenin leşini, leş yiyiciler kaldırmışlar…

    Önce siyah beyaz kutulardan izledik Ortadoğu’yu,
    Televizyon, Ortadoğu’dan daha yeni bir icattı…
    Ekranlara yansıyan görüntüler, bize çok uzak bir coğrafyadan gibiydi
    Zaten hepimizin bolca telaşı vardı…
    İsrail diye bir devlet kurulmuştu mesela 1948’de…
    Krallıklar, genç subayların kralları devirdiği topraklar.
    Panarabizm – Nasır devrimi- Baasçılık akımları falan derken,
    Baktık, yerleşimler, işgal politikaları Filistin’de…
    Arap-İsrail savaşı sonra..
    Diktatörlükler, krallıklar, yoksul halklar..
    Petrol zengini şeyhler…
    Hepsinin, ötesinde-berisinde savaşlar, işkenceler, mülteciler, acılar…
    Ve hepsi siyah beyazdı başlangıçta…

    Sonra renklendi kutular,
    Bombaların rengi değişti, kanın rengi değişti.
    Siyahlar kırmızı, beyazlar isli bir dumana dönüştü.
    Evimizdeki küçük dünyamız renklenmişti…
    Açtık gözlerimizi, diktik kulaklarımız ve anlamaya çalıştık ‘Ortadoğu’ yu…
    Rengi kızıl…
    Kokusu ağır…

    Osmanlı’nın yıkılışının ardından başlayan,
    Yarım asırı aşkın bir süredir devam eden,
    Sömürgecilerin bölgeye girişiyle;
    ‘Osmanlı’ya ihanet eden Araplar’ senaryolarını yazdılar bizim zihinlerimize
    Kimse ‘Medine müdafasını’ , ‘Zeytin dağı’nı okumamıştı zaten.
    Hepimiz milli eğitim müfredatlarının anlattığı hikayenin bir parçası haline geldik
    Sandık ki, sadece biz böyle büyüdük.
    Halbuki Arap çocukları da böyle büyütülmüştü.
    Türkiye’de biz, andımızı okurken,
    Onlar da kendi ülkelerinde ‘antlarını’ okudular.
    ‘Osmanlı işgalinden’ bahsetti birileri onlara,
    Bize de ‘Arapların ne kadar hain’ olduklarından bahsettiler

    Sonra hepten koptuk biz bu coğrafyadan…
    Ekran kutularında izlediklerimiz, zaman içerisinde internetin sağladığı imkanlarla çok daha çabuk ulaşmaya başladı evlerimize.
    Başkaları bir sürü hikaye yazdı.
    Biz o hikayeleri okuduk.
    O hikayelerin kurbanı olduk.
    Hiç tanımadığımız adamları sevdik, ekranlardan izleyerek.
    Hiç tanımadığımız adamlara düşman olduk.
    Sonra başımızı kaldırdık,
    Bi bakalım dedik, ne oluyor gerçekte diye?
    Her coğrafya, kin ve öfke dolu bir nesil yetiştirmişti.
    Bazı ülkelerde mezhepler arasında farklılıklar vardı,
    ‘Mezhep çatışması kaçınılmaz’dı..
    Bazılarında etnik unsurlar ‘birbirleriyle asla anlaşamazdı’
    Cetvelle çizilmiş sınırların ötesinde, ‘aynı etnik unsurlara ve aynı mezheplere bağlı olanlar ise, farklı kabilelerdendi, onlar da birbirlerini öldürmeliydi’
    Öldürdük…
    Öldürüyoruz…
    Belki öldürmeye devam edeceğiz…
    ‘Radikal İslamcılıktan’ bahsettiler bizlere.
    Radikal İslamcı ‘terör örgütlerinden’ sonra.
    Baktık, bunların bütün faaliyet alanları, bizim coğrafyamız.
    İslam coğrafyası…
    Bi film yaptılar.
    Bir köydeki adamın hayat hikayesinden bütün dünyanın haberi oldu.
    Gözlerimizi kapattılar, Gazze’de, Somali’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ölen çocukların hikayelerinden hepimiz bihaber kaldık!
    Somali’de eş-Şebab’ı anlattılar bize, Afganistan’da Taliban’ı, el-Kaide’yi, Yemen’de Husiler’i, Irak’ta Işid’i, Filistin’de Hamas’ı, İslami Cihad’ı, Lübnan’da Hizbullah’ı, Mısır’da İhvan’ı, sonra başka radikal İslamcı terör örgütlerini…
    Onların terörist olarak tanımladıkları…
    Onlara karşı savaşanlar,
    Sonra birbirlerine karşı savaştılar…
    Sovyetler Afganistan’ı işgal etti…
    Hollywood, filmler yaptı Afgan mücahitlerle ilgili.
    Ve zihnimize kazıdı, ‘Amerika’nın Afgan cihadına verdiği desteği’,
    Afgan halkının cihadı kutsandı(!)
    Taliban, Avrupa’da, Amerika’da ofisler açtı.
    Sonra Sovyetleri kovdu mücahitler.
    Birbirlerini öldürmeye başladılar.
    Bir gün geldi, Amerika ‘teröre karşı başlattığı mücadelede, Afganistan’ı işgal etti’
    ‘Bütün mücahitleri, terörist’ ilan etti…
    Hollywood senaryoyu değiştirdi.
    Hikaye yeniden yazıldı.
    Biz yine onların hikayelerini dinledik.
    Yine onların hikayelerinde anlattıklarına itimat ettik.
    Bugün Arap isyanlarından bahsediyoruz.
    ‘Arap baharı’ dediler ona da…
    Tunus’ta ateşlendi, mısır’da 30 yıllık mübarek’i devirdi bir şubat gününde.
    Libya’ya, Nato müdahale etti. 40 yıllık Kaddafi diktatörlüğü devrilene kadar bütün ülkeyi vurdu uçaklar.
    Yemen’e, Suriye ve Bahreyn’e sıçradı.
    Hepsini aynı kefeye koyduk.
    ‘Arap halkları, diktatörlere başkaldırıyor’ dedik.
    Oysa Tunus’ta olanla, Libya’da olan birbirinden farklıydı.
    Yemen’de yaşananla, Suriye’de, Bahreyn’de yaşanan da…

    Ortadoğu malum, kanayan yaramız.
    Üzerinde mutabık oldukları tek bir konu vardı İslam ülkelerinin.
    O da Filistin meselesi…
    Mali’de el-Kaide’ye karşı Fransızların operasyonlarını, Afrika İslam ülkeleri: ‘Fransa’nın teröre karşı müslümanlara verdiği destek’ olarak değerlendirdi ve teşekkür etti Fransa’ya…

    Birileri Esed’in katliamlarını kınamak istedi, başkaları izin vermedi.
    Esed’in katliamlarını ‘kınayanlar’, Bahreyn’e tankalarını gönderip, halkı katletti.
    Esed’e ses çıkarmayanlar, onlara tepki gösterdi.
    Yemen’de vekalet savaşı,
    Suriye’de vekalet savaşı,
    Irak’ta vekalet savaşı…
    Saddam’a ‘diktatör-mücrim’ dedi birileri,
    Başkaları halk kahramanı ilan etti.
    Yemen’de posterleri asıldı sokaklara… Filistinliler için direnişin simgesiydi.
    Iraklıların kabusu. Halepçe’nin, Enfal’in katili Saddam.
    Birleşik devletlerin en yakın müttefiki, Amerikan operasyonuyla devrildi yıllar sonra..
    31 Aralık günü, kurban bayramı sabahında idam edildi.
    ‘Müslümanlara bayram, Hristiyanlara noel hediyesi verildi’

    Tüm bunlar yaşanırken,
    İslam dünyası liderleri, iktidarlarını güçlendirme telaşındaydı hep.
    Filistin davasının hamisiydi sözde hepsi.
    Zaten bütün bu coğrafyanın, İsrail terörüyle görmek istediği bir hesabı vardı.
    Liderlerinin tamamının ise İsrail’le doğrudan ya da dolaylı ilişkileri…

    Gazze defalarca vuruldu…
    Hatırlıyorsunuz değil mi? Ne çok çocuk öldü! Ne çok anne acıya gömüldü çığlık çığlığa…
    Hep hayıflanırım, biz o filmlerden bir tane bile yapamadık.
    Tek bir Filistinli çocuğun hikayesini dünyaya anlatamadık.
    Annesiyle helalleşerek uykuya dalan, sabahın ilk ışıklarından evvel, tepesine yağan bombaların tesiriyle parçalanan, gözlerini sonsuza dek kapatmış nice Filistinli tomurcuğun cesetleri sadece toprağa gömüldü…Unutuldular…

    Şimdi, bu doğrudan yahut dolaylı ilişki sahiplerinin bir kısmı, ordu kuruyor Yemen’de Husi tehdidine karşı.
    Beriki Amerikan işgalini fırsat bilmiş Irak’ta mezhepçilik peşine düşmüş…
    Filistin halkı 1948’den beri, İsrail’in işgal, katliam, işkence ve tecrit politikalarıyla karşı karşıyayken, Müslüman Arap ülkelerinin aklına ordu kurmak ve İsrail’in karşısına koymak diye bir şey gel(e)medi
    Şimdi aslında hikaye şuydu:
    Arap isyanları başladığında Libya’ya ‘Kaddafi’yi devirmek-halkı özgürleştirmek için’ uçaklarını ve tanklarını gönderenler,
    Bahreyn’e, rejimi ayakta tutabilmek için gönderdiler ordularını.
    Her yerde ‘İslam ümmeti uyandı, ayaklandı. Arap baharı yaşanıyor, devrimler geliyor diyen birileri, Suriye’de! ‘Orada devrim olamaz-orası bizim etki alanımızda-kontrolümüzde’ dedi.
    Askerlerini gönderdi, rejimi ayakta tutmaya çalıştı.
    Amerika ve batı, ‘demokrasi hamisi’ olma iddialarına karşın, Mısır’da darbeci Sisi’nin meşruiyet kazanmasına çabaladı.

    ‘Birileri büyüdükçe budandı, diğerleri küçüldükçe sulandı’
    Mezhepler, yoksa etnik unsurlar, yoksa kabileler…
    Ha bu arada, diktatörler falan devrildi, yine yerseniz.
    Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
    Herkes öldü, her yerde patladı bombalar
    Petrollerini özenle korudu demokrasi hamileri.

    Şimdi böyle enteresan, böyle kocaman bir fotoğrafın belki birkaç sayfaya sığmayacak özeti.
    Ancak bu iş bittiğinde, bir şey göreceğiz.
    O da: yerle yeksan edilmiş Suriye, Libya, Yemen, Irak, Afganistan, Pakistan, Somali ve bu coğrafyanın insanları…
    Hepsi müslüman, hepsi mustazaf olan, bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye çalışan, bu toprakların çocukları….
    Öldürülenler, katledilenler, katledenler… savaşın mağdur ettikleri… kadınlar, çocuklar, adamlar, gençler, yaşlılar….
    Ölüyoruz…
    Öldürüyoruz…
    Birileri seyrediyor…
    Onların silahlarıyla, birbirimizi öldürüyoruz…
    Ne korkunç ki, öldürmeye devam edeceğiz….
    Keşke biraz sakin olabilseydik…
    Bir gün hepimizin sakin olmaya ihtiyacı olacak..
    Hepimizin kardeşliğimizi hatırlamaya ihtiyacı olacak…
    Bi sakin olabilseydik… kardeş kalabilseydik… belki bambaşkaydı bu masal…

    M. Akif Ersoy
    Mart 2015

    https://youtu.be/aAyv8bSrxBg
  • TÜRKİYEDEKİ EĞİTİMİN NASIL DEĞİŞTİĞİ HAKKINDA ÇOK GÜZEL BİR YAZI:

    Eğitim Bakanı, eğitimde köklü değişim sinyalleri verdi. 1970'lerde bozulan sistemi tamamen değiştireceğiz dedi. Peki Türkiye'deki bitmeyen eğitim sorunu nasıl başlamıştır? Gerçek bozulma tarihi 1970 midir? Eğitimi gizli anlaşma ile bitiren hükümet hangisidir?

    1* Türk eğitim sisteminin bozulması öncelikle Atatürk'ün ölümü ile başlar. İsmet İnönü tarafından 11 Kasım 1938'de İçişleri Bakanı yapılan Refik Saydam "Devlet A'dan Z'ye bozuktur" demiştir.

    1941 yılında ise Atatürk tarafından yazdırılan kitaplar müfredattan kaldırılır.

    2* İnönü, 2. dünya savaşının sonlarına doğru çok ölümcül diplomatik bir hata yaptı. Rusların yenileceğini düşünerek Almanlarla gizli görüşmeler gerçekleştirildi. Ruslar Berlin'e girdiğinde bu diplomasinin tüm evraklarını ele geçirdi.

    Böylece Türk-Rus dostluğu çöktü.

    3* Ruslar savaşın ardından Türkiye'den toprak talebinde bulununca, İnönü çareyi ABD ittifakında aradı. ABD fırsatı çok iyi değerlendirerek Türkiye'yi adım adım avucuna almaya başladı.

    İlk anlaşma 23 Şubat 1945'te imzalandı ve Amerikan ajanları Türk ordusuna sızmaya başladı.

    4* Bu anlaşma ile birlikte bir Amerikan heyeti Türk ordusunu inceleyip lazım olan silah/cephane listesini çıkarmak Ankara'ya geldi. Amerikan heyetinin oluşturduğu listedeki silahların alınabilmesi için 27 Şubat 1946'da 10 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalandı.

    5* Bu anlaşmayla alınan kredinin nasıl ödeneceğiyle ilgili olarak 6 Aralık 1946 tarihli yeni bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre ABD borç karşılığı Türkiye'de kullandığı gayrimenkulleri satın alabilecekti.

    Evet yanlış anlamadınız. Binalar ve arsalar ABD'ye satılacaktı!

    6* Kanunlara göre yabancılara taşınmaz satılması mümkün değildi. Fakat anlaşmanın 2. maddesine göre Türkiye satışın gerçekleştirilebilmesi için gayret sarf edecekti.

    Hükümet yasağa takılmamak için 10 Şubat 1947'de yeni bir kanun çıkardı ve gayrimenkullerin satışı sağlandı.

    7* 10 milyon dolarlık kredinin ödemeleri 1947 senesinde başladı. Fakat Türkiye borçlarını aksattı. ABD bu duruma karşı 10 Şubat 1947 tarihinde yeni bir anlaşma önerdi: EĞİTİM ANLAŞMASI!

    8* Anlaşmaya göre Türkiye parayı ABD'ye ödemek yerine TC Merkez Bankası'nda bir hesap açıp oraya ödeyecek, ABD bu parayı EĞİTİM ANLAŞMASI hükümlerine göre dilediği gibi kullanacaktı.

    9* Para, 4'ü Türk 5'i Amerikan olan 9 kişilik EĞİTİM KOMİSYONU tarafından çoğunluk esasına göre (Yani ABD lehine) alınan kararlar doğrultusunda harcanacaktı. Komisyon, 27 Aralık 1949 tarihli anlaşmanın imkan verdiği tüm hak ve yetkilerle ilgili karar verme hakkına sahipti.

    10* Anlaşmaya göre komisyonun bir çok yetkisi bulunuyor. Komisyon ABD'den seçilen öğrencilerin Türkiye'de eğitim, araştırma, öğrenim ve diğer eğitim faaliyetlerinde bulunmasını sağlayabiliyor.

    Dikkat edin "ve diğer eğitim faaliyetleri" hükmü bulunuyor.

    11* Bu "ve diğer eğitim faaliyetleri" hiç de masum değil. Çünkü sınırsız bir kapsamı bulunuyor. Komisyon ABD'den "öğrenci adı altında" getireceği herkesi memlekette araştırma ve akla gelebilecek her türlü "eğitim" faaliyeti altında kullanabilme yetkisine sahip oluyor.

    12* Üstelik ABD dışişleri bu öğrenci görünümlü tipleri her türlü finanse etme yetkisine sahipti. Komisyon ayrıca Türkiye'de burs vermek, burs vermek için memur tayin etmek gibi haklara sahipti.

    Paraları ABD dışişleri karşılayacaktı.

    13* Komisyon ayrıca her sene ABD dışişleri bakanına rapor sunma hakkına sahipti. Türkiye sınırları içerisinde tamamen denetimsiz şekilde memur tayin edebilen, öğrenci adı altında üniversitelere ajan yerleştirebilen ve her yıl rapor vermek hakkında sahip bir komisyon!

    14* ABD Türkiye'ye silah satıyor. Bunun için 10 milyon dolar borç veriyor. Borcu geri alabilmek için de eğitim anlaşması imzalayıp tam donanımlı bağımsız bir "eğitim komisyonu" kuruluyor.

    Anlaşma 18 Mart 1950'de 18116 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanıyor!

    15* Komisyon 1950 yılında derhal harekete geçip ilk nesil öğrencileri alıp ABD'ye gönderiyor. Genç Sami, o yıl ABD'ye gönderilenlerden biridir. Okulu bitirir bitirmez ünlü Morrison Şirketi'nde çalışır. 1953'te geri döner ve Seyhan Barajı proje müdürlüğüne atanır.

    16* Sami sadece 2 yıl sonra 1955'te DSİ müdürü olur. Hızlı yükselir. Türkiye 1960'larda darbeye yürürken, Sami yeniden ABD'ye gidiyor. Çalışıyor. Ve darbeden sonra Türkiye'ye geliyor. Kısa süre içerisinde Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan Adalet Parti'sinin başına geçiyor!

    17* 1955'te kimsenin tanımadığı Sami, DSİ müdürü yapıldı. On yıl sonra aynı Sami, 1965'te başbakan oldu. Kimse bu kadar hızlı yükselmemiştir. Ama Sami, istisnadır!

    Tam adıyla, Sami Süleyman Demirel!

    18* Demirel'den iki yıl sonra 1952'de bu kez Halil ABD'ye gönderilir. Demirel 1965'te başbakan olunca, Halil'i danışmanı olarak yanına alır. Kısa süre sonra Halil'i 1967'de Devlet Planlama Müsteşarı yapar.

    Halil de hızlı yükselmektedir!

    19* Demirel 60 darbesinden önce ABD'ye gitmiştir. Halil de 1971 muhtırasından önce ABD'ye gider. Dünya Bankası'nda çalışmaya başlar! Başbakan olan Demirel kendisini yine DPT'ye atar.

    Bu esnada Dünya Bankası'nda görevli olan Kemal, Türkiye hakkında rapor yayınlar.

    20* Raporu hazırlayan Kemal 1949'da doğdu. İngiltere'de okudu. Sonra ABD'ye geçti. Kemal'i 1973'te ODTÜ'ye geldi. Ecevit'in danışmanı oldu. Sonra Dünya Bankası'na geçti. Yayınladığı raporda Türkiye'nin sanayiyi bırakıp tarıma yönelmesini, IMF ile anlaşmasını öğütlüyordu.

    21* Kemal'in raporunda yayınlanan çoğu öğüt 24 Ocak 1980 kararları ile kabul edildi. Kararları Halil yazmıştı. 12 Eylül'de darbe olunca herkes hapse atıldı. Ama Halil serbestti. Kenan Evren onu darbe hükümetinde bakan yaptı. 22 ay boyunca görevini sürdürdü.

    22* 1983 yılında seçimler yapılacaktı. Kenan Evren eski siyasetçilere izin vermiyordu. Sadece 2 asker kökenli siyasetçi parti kurabildi. Halil bu esnada ABD'ye gitti. Döndü, parti kurdu. Evren izin vermişti.

    Seçimi Halil kazandı, başbakan oldu. Tam adıyla: Halil Turgut ÖZAL!

    23* Eğitim anlaşması imzalandıktan sonra ABD'ye gönderilen öğrenciler bir şekilde devlet kademesine getiriliyor, hızla yükseltiliyor ve hatta bir şekilde başbakan olabiliyordu.

    Arkadaşlar, bu komisyon hala aktif şekilde faaliyetlerini sürdürüyor!

    24* Türkiye'nin Sovyet tehdidi ile ABD'ye yanaşıp silah alabilmek için kullandığı kredinin geri ödenmesi kapsamında kurulan bir tam donanımlı eğitim komisyonu, aradan geçen 68 yıla rağmen hala ayakta, tuhaf değil mi?

    25* Bugün artık Sovyet tehdidi bitmiştir. Türkiye güçlenmiştir. Silah anlaşması da, borç da kalmamıştır. Buna rağmen kurulan eğitim komisyonu neden hala aktiftir?

    Türkiye bu komisyonu dağıtıp daha iyi şartlarda, daha haysiyetli maddelere sahip bir anlaşma yapamaz mı?

    26* ABD bunu sadece Türkiye'de değil, dünyanın bir çok noktasında yapmıştır. Eğitim kanalıyla, sızmak istediği ülkede devşirmeler yetiştirmiş, onları sağladığı güçle yüksek mevkilere çıkarmış ve kullanmıştır.

    Haritaya iyi bakın. Her bir nokta, bir eğitim komisyonu!

    27* ABD, dünyanın çeşitli ülkelerinden bulup yetiştirdiği kişileri o ülkelerde başa getirmiştir. Afganistan, Kolombiya, Kenya, Yeni Zellanda hatta Fransa'da bile!

    Listeye çok iyi bakın!

    28* Sadece liderler değil, bakanlar, müsteşarlar, emniyet müdürleri hatta generaller... Bir çok yönetici, ABD'nin eğitim komisyonu adı altında çalışan teşkilatlar sayesinde eğitilip mevki sahibi yapılmıştır.

    29* Bu arada... 1970'lerde Türkiye'ye öğütler yazan Kemal'i unuttuk. Kendisi yıllar sonra IMF'nin emriyle bakan olmuştur!

    Tam ismiyle, Kemal Derviş!

    30* Uluslararası Kalkındırma Fonu başkanı Richard Podol 1975'te bakın ne söylüyor:

    Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmemiş bir yönetici kalmamıştır. Yardım kuruluşu tüm gayretleri bu gruba yönlendirmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini DEVŞİRMEK gerekir.