• Azerbaycanca :
    İtin duası qəbul olsaydı ,göydən sümük yağardı

    Türkçe :
    Köpeğin duası kabul olsaydı,gökten kemik yağardı
  • 610 syf.
    ·3 günde·8/10 puan
    Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları kitabı üzerinde Orhan Pamuk’un 22 yaşında yazmaya başladığı ve 4 yılda bitirebildiği bir kitap.
    Üç kuşak boyunca Nişantaşılı bir aileyi anlatan bu kitap 1905 Abdülhamit'in son yıllarında başlayıp 1970Türkiye Cumhuriyet'ine kadar uzanıyor ve baş kahraman Cevdet Bey ve oğullarının hikayesini anlatıyor. Kitabın üç kahramanı da ''Hayatın amacı nedir? '' sorusuna cevap arıyor ki, siz de okurken aynı onlar gibi bu sorunun cevabı ne olmalı diye pek çok kez düşünüyorsunuz.
    Orhan Pamuk’un ilk ve en uzun romanı olan eserimizde Orhan Pamuk kitap içerisinde yarattığı karakterlerinin güçlü ve zayıf taraflarını derinlemesine incelemiş ve anlatmış ki, sonucunda bu anlatım her bir kahramana karşı samimi duygular beslemenize sebebiyet veriyor. Örneğin Cevdet Bey'in ilk Müslüman tüccarlardan biri olmasından dolayı Yahudi, Rum, Ermeni tüccarları arasında kendini çok yalnız hissetmesi, zengin olma isteğini Jöntürk ve hasta ağabeyinin alaya alması hatta aşağılaması, taşralı geçmişinden kaçmak için evlenip Nişantaşı'na kaçması, tüm bunlardan dolayı oluşan komplekslerini o kadar samimi anlatmış ki Orhan Pamuk, zaman zaman annenizle yan komşunuz hakkında konuştuğunuz hissine kapılıyorsunuz.
    Üç kuşağın yaşamı anlatılsada birçok karakter barındıran bu eserimiz üç kuşaktan bahsettiği gibi üç ayrı bölümden oluşuyor. Kitaptaki karakterlerin tümü, Türk modernleşmesinin farklı dönemini temsil ediyor .
    Kitabımız Türk klasikleri arasında yerini alabilecek bir kitap olsada genç yaşta yazıldığın belki uzun ve sonu gelmeyen cümleler içeriyor ve her bir karakterin birbirleriyle bitmez ilişkilerini içeriyor.
    Kimi okurun ilk seferde okuyamadığı bir kitap olsa da benim sevdiğim ve başarılı bulduğum bu kitapta Orhan Pamuk romana kendi aile yaşantısından ve çevresinden olduça şey katmaştır. Bunun nedeni ise Orhan Pamuk'un zengin ve geniş bir aileden gelmesi olabilir.
    Ve son olarak . Orhan Pamuk’un kitabı yazarken Alman Edebiyatında büyük yer edinmiş başarılı yazar Thomas Mann'in 'aile romanı' türüne örnek başyapıtlarından sayılan 'Buddenbrook Ailesi' romanından etkilenerek yazıldığı söylenmektedir.
  • İSYAN

    O sıralarda şimdi Teknik Üniversiteye ait bir bina olan Taşkışla'da, Hassa Ordusunun merkezî birliği İkinci Fırka kitaları bulunmaktadır. Aynı kışlada, Selanik'ten getirilen «Avcı Taburları» kuvvetleri de var. Başlarında da Selânik dönmelerinden «Remzi» isimli, İttihatçı bir binbaşı... Bu Binbaşı kısa zamanlarda terfi üstüne terfi edip «Divan-ı Harp» Reisliğine getirilecek ve Birinci Dünya Harbinde Paşalığa kadar çıkarılacaktır. Söylendiğine göre, Türk Ordu sunda, kendisine gelinceye kadar Paşalığa yükselebilmiş ikinci bir dönme yoktur.

    İşte bu Taşkışla'da, Hassa erleriyle bu Selanik damgalı neferler arasında korkunç bir hâdise patlak veriyor:

    İkinci Fırka erlerinin 1905 tertiplilerinden 87 sini Hicaz' a (Cidde'ye) sevkedilmek üzere ayırıyorlar. İçlerinde bir kaç çavuş da bulunan bu erler, havanın bulanık ve devlet otoritesinin sıfır olduğunu sezmekten gelen bir gözükaralıkla kışla avlusunda toplanıp mırıldanmaya başlıyorlar:

    – Biz Hicaz'a gitmeyiz! Yerimize başkalarını bulsunlar. Bu sürgünvâri sevk emri nereden geldi, neden icap etti?

    Mırıltı şamataya, şamata da açık bir isyan tavrına dönmeye başlıyor. Birinci Ordu (Hassa Ordusu) Kumandani, Kars müdafii Gazi Ahmed Muhtar Paşa oğlu Mahmud Muhtar Paşa, atina binip kışlaya geliyor ve derhal avluya Avcı Taburlarından bir kita çıkarıp isyancı askerin üzerine ateş etmelerini emrediyor:

    - Ateş!!!

    Ön sıra çömelmiş, arka sıra ayakta olarak âsilerin yayılıp silaha davranmalarına imkan verilmeyerek yaylım ateş devam ediyor. Asilerden üç çavuş, birkaç nefer ölüyor bir çoğu da yaralanıyor.

    Fakat iş bununla kalmıyor. O da ucuz tarafından hürriyet modasına kapılmış bir adam olan Mahmut Muhtar Paşa, İkinci Fırka Kumandanlığına bir emir yazıp, ölen üç çavuşa ait cesetlerin, yaralarından kanlar akarak, Hassa askerlerinin bulunduğu Yıldız civarında darağaçlarına çekilmesini ve bunun Hassa askerlerine bir ibret manzarası teşkil etmesini istiyor.

    Gaye, Padişah nüfuzunu kırmak ve askerin mukavemetinde hiçbir alâkası olmadığı halde, Abdülhamid'in tesirini zayıflatmaktır.

    Hadise saraydan duyulur duyulmaz, başta Hünkâr olmak üzre, hayret, dehşet ve nefret umumidir. Saray tek ağızdan demektedir ki:

    --Tayin ve tertip edildikleri yere gitmeyen askerlerin itaatsizlik ve isyanı ortada olsa da, bunların ihtar ve ikaz edilmeksizin kurşun yağmuruna tutulmaları en büyük zulüm iken, üstelik cesetlerinin darağaçlarında ibret bahanesiyle öbür askerlere teşhir edilmesi, abes olduğu kadar iğrenç bir iş değil de nedir?

    Hemen Sadrâzam, Harbiye Nazırı ve Ordu Kumandanı saraya davet olunuyor, Mahmut Muhtar Paşa kendisini suçlandıranlara en sert ve saygısız bir öfkeyle ve sanki bitişik salondaki Padişahın işitmesini istercesine haykırıyor:

    -- Ordu kumandanının vermiş olduğu kararı kimsenin değirtirmeye gücü yetmez! Emrim yerine getirilecektir! Başkâtip diyor ki, Mahmut Muhtar Paşaya:

    <<-- Sadrazam ve Harbiye Nazırı Paşaların bu babta ne diyeceklerini bilemem; ancak adamlar muhalif-i kanunu askeri hareket etmişler, siz de bunlar hakkında nizam-1 askeriyi ifa etmişsiniz! Askerlik vazifesi burada tamam oldu. Bunların naşlarını köpek ölüsü gibi sürütemezsiniz? Bu nâaşlar artık mübarektir, mukaddestir. Haklarında vazife-i diniye ifa edilecektir. Bundan başka bu nâaşları darağacında görecek olan neferat düşman askeri değil, onlarin ya hemşerileridir, ya akrabasıdır. Ders verelim derken hiss-i intikam ve nefret uyandırırsınız! O vakit mesele büsbütün fena bir şekil alır.»

    Mahmut Muhtar Paşa cevap veriyor:

    <<--  Her ne olursa olsun; ben bunların sürüye sürüye buraya getireceğim ve asacağım!»

    Fakat sert bir Padişah iradesiyle naaşların asılmasından vaz geçiriliyor.

    Mahmut Muhtar Paşa ortaya attığı istifa tehdidine rağmen boynunu eğmiş, apışıp kalmıştır.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 499 - sh:499-501 SEKİZİNCİ FASIL MEŞRUTİYET
  • SİYASÎ DEHA

    Abdülhamid'in dehâsı, Rumenlerle Yunanlıları çatıştırmakla kalmadı; Bulgarları da işin içine kattı. Yunan çetelerinin hareketi Egzarhlık nüfuzunun kırılmasına ve Bulgaristan'a doğru bir muhacir akımına sebep olduğu için Bulgarlar bu halden sinirlendiler ve Filibe ve Varna gibi Rum topluluklarının bulunduğu yerlerde türlü nümayişlere giriştiler. Patrikhane tarafından Varna'ya gönderilen bir Rum piskoposunun karaya çıkmasına da mâni oldular. Ahyoli kasabasında manastırları işgal eden rumlar, Patrikhane temsilcisi piskoposa fena muamele edenleri kurşun yağmuruna tuttu. Boğuşmada 11 Rum ile 8 Bulgar öldü.

    Bu suretle Balkan karışıklıklarının sebebi, Bulgar, Rumen ve Yunan unsurları üzerine yığılmış oluyor, büyük devletler Osmanlı hükümetine nizam ve huzuru temin edememesinden başka suç bulamıyor, bu suça karşı da Osmanli hükümeti şiddet politikasına baş vurup vurmayacağını sorar gibi bir tavır alıyor, şiddete müsaade edilmeyeceğini bildiği için sessiz ve hareketsiz duruyor, neticede herhangi fiilî bir müdaheleden kendisini koruyordu. Buna, bir de, Almanya'nın Türk politikasını tutması yardımcı oluyordu. Almanya, (Lord Bikonsfild) tarafından teklif edilip (Bismark) tarafından kabul edilen Osmanlı mülkî temamiyetine ait maddeyi şiddetle iltizam ediyor ve büyük devletlerce Makedonya'nın işgaline ait herhangi bir niyet ve kıpırdanışa imkân tanımıyordu. Almanya'nın bu suretle Osmanlı hâmisi geçinmesine karşılık, Türkiye'de kendisine verilmedik imtiyaz bırakılmıyor, böylece dünya Birinci Cihan Harbine doğru sürüklenirken, Abdülhamid, İngiltere'nin karşısına Almanya'yı dikmiş ve o sayede, başta Makedonya, İmparatorluğunu el dokundurulamaz hale getirmiş bulunuyordu.

    Böyleyken Almanyayı da o kadar ince şekilde idare ediyordu ki, aşırı isteklerine ustalıkla sınır çizmeyi biliyordu. Meselâ, Kızıldenlzde Hudeyde tarafında bomboş bir adaciğın Almanlarca istenilmesi üzerine İngilizleri, Hindistan yolunda bir Alman üssüna vücut vererek telaşlandırmamak için harikulade bir buluşla kendisini mazur göstermeyi be ceriyordu.

    Tahsin Paşadan:

    «O tarihlerde Almanya imparatoru donanmaya büyük ehemmiyet veriyordu. Müstakbel bir harpte Alman gemilerinin kömürsüz kalmamasını temin için uzak denizlerde kömür depoları aranmaktaydı. Bu meyanda Hudeyde civarinda bulunan hâli bir adayı zatı şahaneden istedi. Baron Marşal bunun için Bâbıâliye müteaddit müracaatlarda bulunduğu gibi, bir gün Cuma Selâmlığından sonra huzuru şahaneye girerek «Bahriahmerde Alman gemileri için kömür tedariki müşkül olduğunu ve İmparatorun Hudeyde civarındaki hâli adayı kömür deposu yapmak üzere Almanya’ya terk ve tahsisine müsaade buyuracaklarını zatı şahanenin zevalnapezir dostluğundan ümid etmekte bulunduğunu» söyledi. Hünkâr bunun üzerine hemen o gün beni çağırtarak:

    Yemen valisi Feyzi Paşaya şimdi bir telgraf çekiniz; o adaya kâfi miktarda asker göndersin. Lazım gelen tesisati askeriye yapılsın ve neticeyi en kısa zaman zarfında bildirsin!

    Dedi, fradeyi tebliğ ettim. İki gün sonra Fevzi Paşa'dan istenilen cevabı aldık. Baron Marşal'e de Hudey.de civarında öyle håli bir ada bulunmadığını ve yalnız bir tek ada mevcut olup onun da mevki-i askerî olduğunu Hariciye Nazırı marifetiyle söylettik. Baron Marşal, bir mevki-i askerinin tahliyesi ile Almanlara tahsisini isteyecek kadar ileri gidemedi.

    Bu vaziyet karşısında İngiliz politikası:

    Cihan hâkimiyeti yolunda ilerlerken, en büyük rakip saydığı Alman nüfuzunu her tarafta ve Makedonyada kırmaya çalışmak...

    Rus politikası:

    Balkanlardaki hıristiyan milletlerini Türk hakimiyetinden kurtarmak, hususiyle İslavların hamisi geçinmek, kendisini Türkün tasfiyesine memur bilmek ve Balkanlar yoliyle İstanbul ve ılık deniz idealini gerçekleştirici fırsatlar aramak...

    Avusturya politikası:

    Esasta Alman politikasına bağlı, Rus politikasına da zıt olduğu halde Rusya ile vakitsiz ve bütün dünyayı ateşe verici bir kapışmaya düşmemek için, Makedonya mevzuunda onunla işbirliği halinde görünmek, fakat kendisiyle Ege Denizi arasında, Balkan devletleri tarafından paylaşılmış bir Makedonya duvarının yükselmesine mutlaka mani olmak, hattâ muhtar bir Makedonya’ya bile razı olmamak ve onu, günü gelince Selânik yolunu açmak üzere kudretsiz bir Türkiye elinde bırakmak, hele Büyük Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan gibi emellere katiyen engel olmak...

    İtalyan politikası:

    Gözü Osmanlı İmparatorluğunun taksiminde olan bu ikinci sinif devlet de, Libya'da Türkiye'nin yerine geçmek politikasının yanıbaşında, Adriyatik denizini İtalyanlaştırmak, Arnavutluğu yutmak, hatta daha aşağılara sarkmak sevdasında...

    Fransız politikası:

    Avrupa menfaatlerini barıştırmak, Ingiliz ve Rus můnasebetlerini idare etmek, İngiltere ve Rusya ile Fransa arasındaki itilaf kutuplaşmasını gevşemekten korumak ve Türkiye'de büyük yatırımları bulunduğu için, Osmanlı hükümetinin nüfuz ve itibarını bir dereceye kadar mahfuz tutmak ve umumiyetle her tarafa karşı iyi niyetli Batı temsilcisi ve nasihatçisi görünmek, hakem rolünü oynamak...

    Abdülhamid'in siyaseti ise, başından beri anlaşıldığı gibi, bu menfaatleri bir birine zıt dünyada Türkiyeyi taksime uğratıcı bir ahenk ve vahdet doğmasına imkan vermeksizin rekabetleri körüklemek ve Makedonya'yı, unsurlar arası tam bir ihtilâf sahası olarak muhafaza, etmek üzerinde anlaşılabilir bir mevzu olmaktan çıkarmak...

    Abdülhamid'in, Makedonya'yı hıristiyan unsurların boğuşma meydanı haline getirmesindeki siyasî incelik kolayca anlaşılacak gibi değildir. İlk bakışta sanılabilir ki, bu kargaşalık havası, büyük devletlerin müdahelelerini dâvet ve dolayısiyle Türkiye'yi mahkûm edici bir vaziyettir.

    Tamamiyle aksi...

    Zulüm ve karışıklık Türklerden gelmedikçe, Sırp, Ulah, Bulgar ve Yunanlının birbirine girdiği bir Makedonya, Osmanlı İmparatorluğunun emniyet perdesi halindedir. Zira tam bir sükûn ve huzur içindeki Makedonya, galip ve hâkim unsuru İslâv olacağı gibi sadece Rusya hesabına bir nüfuz ve tahakküm mintikası teşkil edecek, belki de o sahada yeni bir İslâv muhtariyetine vesile hazırlayacak ve Moskofları Ege denizine bağlamış olacaktı. Buysa Avusturya - Macaristan Politikasına tamamiyle zıt, Rusya'nın askeri, iktisadi kilit noktaları üzerinde bu kadar genişlemesini çekemeyecek olan öbür Avrupa devletleri gözünde de tehlikeliydi.

    O halde Makedonya, Rus nüfuzuna terkiyle bir türlü, Avusturya hulûlüne bırakılmasiyle bir türlü, Osmanlı idaresi altında ve yangınlar içinde tutulmasiyle de bir türlü mesele teşkil eden, bütün dünyayı ürkütücü ve menfaat sahiplerini birbirine düşürücü bir ukde arzediyor; ve Abdülhamid, bu sahayı olanca bataklığı içinde muhafaza ederek, Avrupaya karşı bir nevi Çin Seddi gibi kullanıyordu.

    Abdülhamid'in politikasında Makedonya, Balkanların canevine sokulmuş öyle bir kazıktı ki, hem Avrupa Türkiyesinin mirasyedileri arasında ittihat ve ittifaka måni oluyor, hem de devamlı karışık haliyle büyük devlet menfaat ve rekabetlerini kamçılıyarak tedavi kabul etmez bir yara halinde Avrupa siyasetini felce uğratıyordu.

    Abdülhamid, bu maksatla, Makedonya ile alâkalı devletlere türlü imtiyazlar tanıdı ki, hiçbirini öbürüne hâkim vaziyete geçirmeden muvazeneyi muhafaza ve terazinin kefelerini yalınız kendi menfaatine göre idare etti. Meselâ Avusturyayı Selåniğe kadar uzamak gayesini güden demiryolu politikasında himaye ederek onun Makedonya üzerindeki emellerini gevşetmemek ve Ruslara karşı her ân mevcut bulunmasını sağlamak yolunu tuttu. Avusturya Macaristan'ın, Saray Bosna, Metroviçe ve oradan başka bir ek hatla Ege'ye uzanacak demir yolu fikri ve bu fikir etrafında Abdülhamid ile imzaladığı anlaşma, Sırplar ve Ruslan çileden çıkardı. Adetâ Avusturyaya karşı İslâv ittihadina benzer hareketler oldu.

    Rusya ve Avusturya'nın emelleri birbirine o kadar zıt, ve birbirine öyle şüphe besleyiciydi ki, 1904-1905 Rus-Japon Harbinde Rusya, kendisi Uzak Doğu'da uğraşırken Avusturya'nın Balkanlara âni bir sızma hareketinden ürktū ve bunun için siyasi ve askeri türlü tedbirlere el attı.

    Ruslar, Japonlardan yedikleri korkunç dayaktan sonra, ayakta olduklarını ve cihan meseleleri üzerinde söz sahibi bulunduklarını isbat etmek için yine Balkanlarda görünmek istediler ve 1878 de Türklere attıkları dayakla iftihara kalkışıp Şumnu'da bir zafer âbidesinin açılış törenini yaptılar.

    1907 de Makedonya'nın manzarası pek perişan... Islahat adına yapılanlardan hiçbir şey çıkmamıştır. Giderleri karşılayabilecek gelir sağlanamamakta ve maaşlar ödenememektedir.

    Bu da Abdülhamid politikasının güzel bir buluşu...

    Nihayet gümrük resimlerinin yüzde üç artırılmasına devlet razı oluyor ve Osmanlı Bankasının büyük avanslariyle ihtiyaçlar gideriliyor. (Morçteg) plånının hiç bir şeye yaramadığı Bábiálice öne sürülüyor ve şöyle deniliyor:

    – Islahatı bizzat Osmanlı hükümeti yapacaktır! Avrupalı memur ve zabitlere ihtiyaç kalmamıştır! Bitmek üzere bulunan mukaveleleri de yenilenmiyecektir!

    Fakat Japonlardan aldığı kuyruk acisiyle Balkanlarda. kuyruk kabartmak sevdasına düşen Rusya yeni bir islahat noktasiyle taarruza geçiyor, nota İngilizler tarafından himaye görüyor, 1914 felaketi yaklaştığı ve taraflar birbirinin yanında yer almaya başladığı için, Almanya, âni bir ihtilåta sebep olmamak ve zaman kazanmak üzere Abdülhamid'e muzaheret gösteremiyor ve 1914 tarihine kadar sürmek üzere Türkiye yeni tekliflere boyun eğici bir anlaşma imzalamak zorunda kalıyor.

    Abdülhamid'in hiristiyanlar arası o kadar ustalikla. idare ettiği, fakat merhameti yüzünden Türklere ait fesadını kurutamadığı o Makedonyadır ki, hem de Müslüman ve Türk isimli tipleriyle Abdülhamid'in tahtını yıkacaktır.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 413 - sh:413-418 ALTINCI FASIL SUYUN ÖTE TARAFI
  • ECNEBİ SUBAY

    Ecnebi subaylarının tesiri, süs ve fantazya plânını geçmedi ve nazariye plânında kaldı. Emir ve kumanda kendilerinde olmadığı için, uzaktan hüküm vermekle yetiniyorlar ve mükafatlandırılmaları icap edenlerle, cezalandırılmaları gerekenleri kaydedici bir hakem heyeti vazifesini görüyorlardı.

    Bu defa Abdülhamid, politikalarının en incesini takip etti. Müslüman ve Türk unsurların hiçbir hadise çıkarmamalarını sağlamaya çalışırken hıristiyanları birbirine düşürmeye baktı ve kibriti saman demetine tutarcasına yangın çıkartmakta kolayca muaffak oldu. Evvelâ Sırplarla Bulgarlar, sonra da kendi aralarında yine Bulgarlar kapışmaya başladılar. Bulgar komita reislerinden birçoğu, Sırp veya Bulgar eliyle öldürüldü. Meşhur (Sarafof) adlı Komitacı da öldürülenler arasında... (Mortinof), (Konstantinof), (Grof) ve daha niceleri... (Sandanski) isimli biri de yeni türeyenlerden...

    Sırp komitacıları azdıkça azdılar ve Üsküp taraflarındaki Bulgar Egzarhlığına bağlı köylüleri Sırp Patrikliğine tâbi kılmaya muvaffak oldular. Rum çeteleri de harekete geçti, Siroz ve Drama taraflarına sızdılar. Osmanlı hükûmeti Yunanlılara karşı sert davranmadığı halde bütün şiddetini Bulgarlar üzerinde kümeledi. Maksat Bulgarların Makedonyadaki iş teşkilatını dağıtmak... Bu da Abdülhamid'in politikasiyle Sırp ve Yunan çetelerinin tazyikleri sayesinde oluyordu.

    Abdülhamid, Makedonya ve Yunanlıları kullanarak Bulgarları ezmekle kalmıyor, Rumenlere de el uzatıp Yunanlıları engelliyordu.

    Abdülhamid, Makedonyada bir Ulah milliyetinin te şekkülü için bütün imkânları açık bıraktıktan ve arzusuna. erdikten sonra 1905 de Makedonyada Ulah topluluğunu tasdik ediverdi. Yunan Kralı ve Rum Patriği bu vaziyetten fena halde gocundular ve Ulahların bu hakkını iptal ettir. mek için var kuvvetleriyle çalışmaya başladılar. Bir taraftan Patrik (Yuakim)in telkinleri ve bir taraftan Yunan çetelerinin tazyikleriyle Rumenleri yıldırmak istediler. Birtakim bildiriler yayınlayıp Ulah olduğunu iddia ve Ulah diliyle ibadet edecek olanları öldüreceklerini ilân ettiler. Bu tazyikten dehşete düşen Ulahlar Romanya Krallığına sığıninca Yunan ve Romanya hükûmetleri arasında pençeleşme başladı. Romanya, Patrikhanenin 1899 da Ulah diliyle ibadete izin vermesine rağmen şimdi ne sebeple buna mâni olmaya kalktığını soruyor ve Yunan hükümetini Yunan çetelerine müsamahalı hareketinden ötürü suçluyordu.

    Yunanlılar bu protestolara kaçamaklı cevaplar verdi, ne Patrikhane, ne de çeteler üzerinde nüfusu bulunduğunu bildirdi ve (diplomatik) yoldan Romanyanın bir şey elde etmesine imkân bırakmadı. Bunun üzerine Romanyallar, memléketlerindeki Yunanlıları bir nevi karşılık olarak tuttular ve Makedonyada Ulahlara ne yapıyorlarsa acısını Bükreşteki rumlardan çıkarma yoluna girdiler. Romanyalılar Bükreş sokaklarında nümayişler yapıp Yunanlara sövüp saydılar ve Yunan bayrağını çiğneyerek çamurda sürüklediler.

    Abdülhamid gözleri pırıltı dolu, yaktığı kundağın tesirini Yıldız'dan takip ede dursun...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 411 - ALTINCI FASIL SUYUN ÖTE TARAFI
  • NOTA

    Bâbiâli, mali islahat mevzuunda devletlerin Osmanlı Bankasiyle bir proje tertipleyip, âdetâ kaynaklara el atarcasına yaptıkları teklifleri önlemek istedi, fakat devletler bütün tazyiklerini bu noktada toplayıp her an artıcı bir faaliyete giriştiler ve Bâbıâli'yi nota yağmuruna tuttular.

    1905 yılında verilen müşterek nota dört maliye mütehassisının Makedonya'da doğrudan doğruya işlere el koymasını hedef tutuyordu.

    Abdülhamid, bu notayı şiddetle reddetti ve uzun savsaklamalardan sonra şöyle cevaplandırdı:

    (Morçteg) projesinde böyle bir şey bahis edilmemiştir ve bu teklif devletin hükümranlık hakkına açık bir tecavüzdür.

    Protestolar birbirini takip etti. Devletler, herbiri kendilerinden dört mali murahhas tâyin edip bunları Selåniğe göndermeye kadar vardılar.

    Abdülhamid, tekrar karşı durdu. Hattâ İstanbuldaki büyük devlet sefirlerinin toplu olarak huzuruna çıkma tekliflerini de reddetti. Artık iş son kozları oynamaya gidiyordu. Bu vaziyet karşısında Rusya ve Avusturya müşterek bir deniz nümayişi yapmaya karar verdiler ve öbür devletleri de buna katılmaya çağırdılar. Almanya muhalif kaldı ve böyle bir deniz nümayişine katılamıyacağını bildirdi. Fakat büyük devletlerden beşinin Avusturyalı bir amiralin kumandasında Pire limanında bulunan harp gemileri, Midilli ufuklarında göründüler, karaya asker çıkardılar ve posta ve telgraf ile gümrükleri işgal ettiler.

    Almanya Abdülhamid'e fazla mukavemet etmemesi için göz kırpınca, mali komisyon âzası arasında müslümanlar da bulunmak ve yine son kararı Padişaha terketmek ve sultanî iradeye bağlamak şartiyle teklifler kabul olundu. Abdülhamid yine devlet şerefini kurtarmış ve hükümranlık hakkını korumuştu.

    Devletler gümrük resmini yüzde sekizde tutmak ister, Osmanlı Maliyesi de yüzde onbir diye israr ederken, İngilizlere verilen bazı demiryolları imtiyazı ve başkalarına tanınan menfaatler sayesinde nihayet 1907 de anlaşma oldu ve artık düpedüz bir çizgi üzerinde Makedonya islahatına başlandı.

    Islahat heyeti şu kadrodan ibaret:

    Rusya ve Avusturya sivil memurlariyle kâtipleri tercümanları, Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Osmanlı temsilcileri, Osmanlı Bankası murahhasları ve İtalyan generalinin emrindeki altmış subaylık jandarma islah grubu... Aşağı yukarı yüz kişilik kadro...

    Subaylar hep sancaklara dağıtılmışlardı. Sivil mütehassislar ise, Selânik'te, Hüseyin Hilmi Paşanın etrafında... Hüseyin Paşa, mes’ul bulunduğu üç vilâyetten Manastir veya Üskübe hareket edecek oldu mu, bunlar da peşinde...

    Ecnebiler doğrudan doğruya işlere karışmıyor, Osmanli memurlarının yerlerine geçmekten ziyade onları irşada çalışıyordu. Halbuki büyük devletlerin emeli Osmanlıları irşad değil, tahakkümleri altına almaktı. Fakat hâdiseleri ve Abdülhamid'in politikası, işleri evirip çevirip bu hale getiriyordu. Düşmanı (pasif) kılmak...

    Mali islahat, memurların maaşlarını yükseltmek, zamanında ödemek ve bazı suistimallerin önüne geçmekten ileriye varamadı. Jandarmanın islahı ise Umumî Müfettişilğe fikir vermek ve üç vilâyette (Selanik, Manastır, Üsküp) birer jandarma mektebi açmaktan ibaret kaldı. Bu mekteplerden 7000 kadar jandarma yetiştirildi; bunlar 3 alaya taksim ve her alay bir vilâyet emrine tevdi edildi. Her sancağa bir tabur ve her kazaya 1-2 bölük...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 409 - ALTINCI FASIL SUYUN ÖTE TARAFI
  • TEKLİF

    Büyük Britanya, Osmanlı hükümetine, ordusu için kâfi miktarda Avrupalı subay ve astsubay teklif ediyor ve fikrini şöyle yürütüyordu:

    «-- Haber aldığımıza göre, Rusya ve Avusturya, Osmanlı askerleri yanında kendi (ateşe militer) lerinin bulundurulması hakkındaki teklifimizi nazara almıyorlarmış... Biz İtalya hükümeti tarafından da tasvip edilen bu fikri tekrar icra etmek ve güvenilir bilgi sağlamak için büyük devletlerin herbirinden bir tane olmak üzere 6 subay gönderilmesini teklif eyleriz.»

    «Sarı Kitap, 1903 - 1905» de ayniyle neşredilen bu küstah satırlar, daha sonra (Morçteg) plânı üzerine tesir etti ve Makedonya meselesi üzerine Avrupa umumî efkârını aleyhimize kamçılar gibi oldu.

    (Morçteg) plânı, Umumî Müfettişle beraber her yere gitmek ve her şeyi murakabe etmek üzere Rus ve Avusturyalı muavinler tayinini başa alıyor, jandarmayı islah işini Avrupalı bir general ile maiyetindeki ecnebi subaylara havale ve bunları Türk askerî birliklerini tarassuda memur ediyor, muhtelif milletlerin muntazam şekilde toplanması için arazi tahdidi ölçüsünü öne atıyor, adli ve idarî yeni teşkilât ve bunlara hıristiyanların da kabulünü arzuluyor, mühim merkezlerde siyasî cürümleri tetkik etmek üzere müslüman ve hıristiyan eşit üyeliklerde birer komisyon teşkilini şart koşuyor, zarara uğramış hıristiyanlara tazminat verilmesini ve yanık köylere yerleşenlerin 1 sene vergiden muaf tutulmasını iltizam ediyor, ek birliklerin terhisiyle sivil milis teşkilatının ortadan kaldırılmasını ve Şubat programında mevcut maddelerin tatbikini istiyordu.

    Rusya ve Avusturya sefirlerinin bu teklifleri Bâbialiye dayadıkları gün İstanbuldaki büyük elçiler arasında bir çekişmedir başladı. İngilterenin önayak olduğu şiddet politikasına Almanya karşı çıkmış, Avusturya da kekeme bir tavır almaya mecbur olmuştu.

    Abdülhamid, büyük devletler arasındaki anlaşamama havasını gördü ve Viyana programını kabul etmiş olduğu halde (Morçteg) projesini şiddetle reddetti. Bu son projede onun hükümranlık hakkına açık bir tecavüz bulunduğu meydandaydı.

    İş (diplomatik) yazışmalara döküldü ve yine håd safhadan müzmin devreye geçmek istidadını gösterdi. İşte, Abdülhamid'in siyasî dehâsı, ingiliz Hariciyesinin birdenbire kızıştırmaya kalkıştığı Makedonya meselesini yine uyutuyor, Avusturyayı felce ve Rusyayı hayrete düşürüyor ve (Morçteg) projesini madde madde ele alarak:

    Şunlar devletin istiklâl ve hükümranlık hakkına aykırıdır, şunlar da ya lüzumsuz veya tecrübe edilmiş cinstendir.

    Diyor ve topyekûn projeyi yırtıp atıyordu. Bir taraftan da Avrupa kabinelerine muhtıralar gönderiyor ve Hüseyin Hilmi Paşa islahatından ve Avrupaca beklenen şeylerin yerine getirileceğinden bahsediyordu.

    Rusya ve Avusturya, bir ân için uğradıkları gerileme vaziyetinden kurtulmak için bir hamleye daha kalktılar:

    — Verdiğimiz program tatbik edilmezse Makedonyaya Avrupa'nın tayiniyle ecnebi bir vali getireceğimizi beyan ederiz!

    Bunun üzerine Abdülhamid (Morçteg) plânını, devletin hükümranlığına aykırı noktaları müstesna olmak ve tâyin edilecek ecnebi memurların istiklâlleri bahis mevzuu olmamak üzere kabul etti. Ecnebi memurların verecekleri kararlar Padişah iradesine bağlandıktan sonra makbul olabilecekti. Bu şekil, devlet üzerindeki tazyiki hafifletiyor, karşi tarafı daha fazla ileri gitmekten alıkoyuyor, yeni firsatları gözleyen devletin de şerefini koruyor, fakat Makedonya meselesi asla tesviye edilemeden, istikbale ertelenmiş oluyordu. Abdülhamid ise sadece içinde yaşadığı âni, yani hali kurtarmak ve düşmanlarına o andan istifade ettirmek borcunda olduğu için, devamlı ertelemelerle vaziyeti kurtarıyordu.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 404 - ALTINCI FASIL SUYUN ÖTE TARAFI