• Bir başka suikast girişimi 1921'de yine Ankara'da yaşandı. Bu defa İngiliz istihbaratı bizzat denemişti.
    Mustafa Sagir adındaki Hintli, çocuk yaşlarında Londra'ya getirilmiş, Oxford Üniversitesinde okutulmuş, İngiliz gizli servisi tarafından eğitilmişti. Türkçe, Arapça, Almanca, Farsça öğretilmişti.
    Afganistan'daki görevi sırasında, bağımsızlık mücadelesi veren Afgan emiri Habibullah Han'ın suikastla öldürülmesini organize etmişti.
    1920 yılında Hint Hilafet Cemiyeti kisvesiyle İstanbul'a geldi. Yoksullara bol keseden para dağıttı, halk arasında sevilen sayılan biri oldu. Kuvvacılarla temas kurdu. Kuvvacılara güven sağlamak için düzmece bir baskınla İngilizler tarafından güya tutuklandı, 17 gün hapis yattı. Serbest kalır kalmaz Ankara'ya geçti,
    İngiliz zulmüne uğramış bir Müslüman olarak (!) milletvekilleriyle dostluk kurdu. Hint Hilafet Cemiyeti olarak üç milyon altın topladıklarını, bu altınları Ankara'ya getireceğini filan söylüyordu.
    Aslında, İstanbul'dan, Mim Mim Grubu'ndan çoktan haber uçurulmuştu... Mustafa Kemal, hayırsever Müslüman'mış gibi davranan bu Hintli'nin örtülü kimliğini biliyordu, “mükemmel casustur, dikkatli olmalı" dedi. Gizli ilişkilerini saptamak için takip edilmeye başlandı.
  • Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.

    Kaos GL Dergisi, “Queer ve Psikanaliz”, 136. sayı, Mayıs-Haziran 2014

    Psikanalitik kuramın eşcinselliğe bakışı, kurucusu Freud’dan bu yana dalgalı bir seyir izlemiştir. 1903 gibi eski bir tarihte, Freud oldukça açık bir biçimde, “eşcinsel insanların hasta olmadıklarını” belirtmiştir ve “eşcinselliğin bir hastalık olarak sınıflandırılamayacağını” söyleyerek bu düşüncesini 30 yıldan fazla sürdürmüştür. Sadece eşcinselliğin değil, zıtcinselliğin de cinsel nesne seçimindeki bir sınırlamaya bağlı olduğunu belirtmiş; tam gelişmiş bir eşcinseli zıtcinsele dönüştürmeye çalışmanın, tersine göre daha başarılı olamayacağını yazmıştır. (Freud 1920). 1935’de Amerika’daki bir anneye yazdığı meşhur mektubunda, şunları kaleme almıştır: “Eşcinsellik kesin olarak bir avantaj değildir; keza utanılacak, suçlanacak ya da aşağılanacak bir şey de değildir ve bir hastalık olarak sınıflandırılamaz... Eşcinselliği bir suç olarak karalamak büyük bir haksızlık ve zulümdür. Eğer oğlunuz mutsuzsa, nevrotikse, çatışmalarla parçalanmışsa, sosyal hayatı ketlenmişse, ister eşcinsel olarak kalsın ister değişsin, analiz ona uyum, zihin huzuru ve tam işlevsellik kazandıracaktır…”

    Buna rağmen, Freud’un eşcinselliğin patolojik olmayan yapısındaki ısrarı, psikanalitik çevrelerde uzun yıllar genel olarak kabul görmedi. Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin psikanalist eşcinsel erkek ve kadınları kabul ederek basit bir ayrımcılık yapmama politikasını uygulaması üç yıl aldı ve üç ayrı oylamayı gerektirdi.

    Freud’un ölümünden kısa süre sonra, takipçilerinin çoğu otorite olarak Freud’a atıfta bulunarak, eşcinselleri giderek daha çok hasta olarak tanımlayan psikanalitik bir literatür yarattılar. Freud’un yazılarında öyle anlam karmaşası vardır ki, çelişkili olanlar göz ardı edilerek, kaynaklar bir bakış açısını destekleyebilecek biçimde seçilebilirler. Sorun, Freud’un eşcinsellik hakkında kesin, açıklayıcı bir tezi hiç yazmaması ve psikoseksüel gelişim açıklamalarının yetersiz olduğunu düşünmesidir (Roughton 2002).

    Freud’un ardından Reich, Rado, Bieber, Socarides gibi analistler, eşcinselliği bir hastalık ve sapkınlık olarak tanımlamışlardır. Cinsel özgürlüğü savunan tutumu nedeniyle eleştirilmiş ve hatta saldırılara uğramış bir psikanalist olan Wilhelm Reich, her iki cinsin de eşcinselliğinin olağandışı bir cinsel gelişme olduğunu, birçok eşcinselin ruhsal olduğu kadar cinsel bakımdan da hasta olduğunu söylemiştir. Ayrıca gençleri eşcinsellikten korumak gerekliliğinden söz etmiştir.

    Socarides’in bu alanda yaptığı çalışmaların ve tedavi çabasının psikanaliz tarihinde özel bir yeri vardır. Socarides, 1992 ‘de NARTH’ı (“Eşcinselliğin Terapisi ve Araştırılması İçin Ulusal Birlik”) kurmuştur ve ölümüne kadar (2005) bu kuruluşun başında yer almıştır. “Eşcinsellik: Aşırıya Gitmiş Bir Özgürlük” adlı kitabında Socarides, toplumun çoğunluğunun eşcinsele dönüştüğünü ve bu durumdan acı çekeceğini savunmuştur. İronik olarak, Socarides, homofobik görüşlerini formüle etmeye başladığı “Açık Homoseksüel” adındaki ilk kitabını adadığı oğlu Richard Socarides’in eşcinsel olduğunu sonradan öğrenecektir ve Richard Socarides, Başkan Clinton’ın lezbiyen ve eşcinsel erkek camiasına ilişkin konulardaki danışmanıdır.

    Socarides, eşcinselliği bir ruhsal bozukluk olarak görürken bireyin psikososyal uyumu ve işlevselliği gibi modern etik ölçütlere değil, homofobik moral yargılara dayanmakta ve derin kişisel çatışmalardan etkilenmektedir.

    Öte yandan, homofobik tutumların en güçlü ve yaygın olduğu dönemlerde bile, bu genel ideolojiden sıyrılmış olmasalar da zamanına göre daha geniş görüşlü bazı analistlerin uyarıcı gözlemlerde bulunmuş olduğunu da görürüz. Örneğin, Karl Meninger “normalden ayrılmanın bu özgül tarzına korkuyla yaklaşmak cahillik ve kendini beğenmişliktir.

    Eşcinselleri paryalar gibi gören kişiler açıkça cadı yakıcılarla akrabadır, aralarındaki fark sadece bir derece meselesidir, nitelik değil. Çoğu kez eşcinselleri hor görenler kendi bilinçdışı eşcinsel arzularıyla kavga halindedir” demiştir. Harry Stack Sullivan da “eşcinselliğin bir problem olduğunu söylemek insanlığın bir problem olduğunu söylemek demektir” diye yazarak eşcinsel sevginin de insan türünün ayrılmaz ve gerekli bir parçası olduğunu vurgulamıştır.

    1940’lı yılların Chicago’sunda mesleki çevrede Heinz Kohut’un eşcinsel olabileceğine dair bir kanı vardır. Evli değildir, kız arkadaşı yoktur. Sürekli olarak iki erkek arkadaşı ile beraberdir. Özellikle bunlardan birinin kadınsı oluşu bu kanıyı güçlendirmektedir. Kohut’un nezaketi, güler yüzlülüğü ve inceliği de o yılların eril kültürünün gözünde zaman zaman kadınsılık gibi görülmektedir. Kohut’un eğitim almak için başvurduğu Chicago Psikanaliz Entitüsü’ne ilk başvurusunun kabul edilmemesinin olası nedeninin bu eşcinsellik şüphesi olduğu düşünülür. Yıllar sonra yayınlanan otobiyografik “Bay Z’nin İki Analizi” makalesi, olası eşcinsellikle ilgili düşüncelere bir perspektif katmıştır (Erten 2004). 1976’da Kohut şöyle der: Eşcinsellik narsizmin basit bir dışa vuruşudur. Sağlıksız olarak adlandırılamaz. Hatta eşcinsellik, insan organizasyonunda daha yüksek bir düzeyi gösterebilir. Kimi yaratıcı insanlar zıtcinsel yatırım geliştiremezler. Kohut’a göre uzun süreli ilişkiler sadece cinsellik üzerine değil nesne ilişkileri üzerine kuruludur.

    1992’de Otto Kernberg eşcinselliği bir sapkınlık olarak ele almış ve erkek eşcinselliğiyle ilgili önemli kişilik bozukluğu olmayan olguların nadir olduğunu söylemiştir. 2002 yılında, sapkınlıkların aksine, eşcinselliğin, cinsel bir eğilimi ve zıtcinsel bağlılık kadar geniş, esnek ve zengin olabilen cinsel etkinlikler kümesini gösterdiğini söyleyerek görüşünde değişiklik yapmıştır (Roughton 2002).

    Kernberg’e göre eşcinsel olduğunu belirterek tedaviye gelen çeşitli tipte hastalar vardır. Amaç, öncelikle teknik yansızlığı kullanarak, eşcinsel ya da zıtcinsel olsun, altta yatan nedenleri araştırmaktır. Terapist dürüst bir şekilde hastasını araştırmalıdır. Aksi takdirde cinsel kimliği ile ilgili sorun yaşayan hastasına yardımcı olamaz. Tedavinin ne olacağı cinsellikle ilgili güçlüklere değil, kişilik patolojisinin şiddetine dayanmalıdır. Ayrıca terapist hastalarını tedavi ederken kendi biseksüalitesine dayanabilmelidir (Vaughan ve ark. 2008).

    Doksanlı yıllar Amerikan Psikanaliz Birliği’nin (APB) eşcinselliği ve eşcinsel bireyleri kabul ettiği köklü bir değişim getirdi. Sivil haklara ve adalete verilen önemin yanı sıra eşcinsel erkeklerin ve kadınların kamusal alanda onaylanması, üyeler arasında teorilerinin belki yanlış olduğuna ilişkin giderek artan bir anlayış geliştirdi. Sadece eşcinsel oldukları için eşcinsel erkek ve kadınları psikanalist adayları olarak reddetmek açıkça ayrımcılık yapmaktı. 1921 yılında eşcinsellerin psikanalist olmamaları gerektiğini söyleyenlerle Otto Rank ve Freud fikir ayrılığı yaşarken, Freud haklıydı. “Bu durumlarda verilecek bir kararın başka özelliklerin kapsamlı incelenmesine dayandırılması gerektiğini düşünüyoruz,” diye yazdılar.

    Amerikan Psikanaliz Birliği, Freud’un düşüncesini yetmiş yıl sonra uygularken önce adalete odaklandı. 1991 yılında kurum, psikanalist adaylarından eğitmen psikanalistlerin görevlendirilmesine kadar tüm değerlendirme kararlarının cinsel yönelim temeline göre değil, bir psikanalist olarak işlevselliğiyle ilgili özellikler ve yetenekler temeline göre karar verilmesini gerektiren bir politikayı benimsedi. Az sayıda grup üyesinin sert itirazına rağmen, Yönetim Kurulu bu politikayı neredeyse oybirliğiyle onayladı. Aynı politika, şiddetli itirazlara rağmen Uluslararası Psikanaliz Birliği tarafından 2002’de kabul edildi.

    1997’de Amerikan Psikanaliz Birliği’nin kabul ettiği “Eşcinsel Hastaların Tedavisi Üzerine Konum Bildirgesi”nde şöyle denmektedir:

    1.Eşcinsel cinsel yönelimin kişilik gelişiminde bir eksiklik ya da bir psikopatoloji ifadesi olduğu varsayılamaz

    2.Herhangi bir sosyal önyargı gibi, eşcinsel karşıtı önyargılar da, eşcinsellerde bu önyargıların içselleştirilmesi yoluyla kalıcı bir etiketlenmişlik hissine ve yaygın bir benlik kınamasına katkıda bulunarak, ruh sağlığını olumsuz olarak etkilemektedir

    3.Bütün psikanalitik tedavilerde olduğu gibi, eşcinsel hastaların analizinde amaç anlamaktır. Psikanalitik teknik, bir insanın cinsel yönelimini değiştirmek ya da tamir etmek gibi çabaları içermez. Böylesi çabalar, psikanalitik tedavinin temel ilkelerine aykırıdır ve sıklıkla, tahrip edici içselleştirilmiş homofobik tavırları pekiştirerek, ciddi psikolojik acıya neden olurlar”(Minutes 1999).

    Amerikan Psikanaliz Birliği üyeleri arasında 1994’te yapılan bir ankette üyelerin % 97.6’sının “eşcinsel bireylerin zıtcinselliğe doğru değiştirilebileceğine ve değiştirilmesi gerektiğine” inanmadıkları ortaya çıkmıştır.

    Eşcinseller tarih boyunca ötekileştirmeye maruz kalmışlardır. Ne yazık ki psikanalitik kuramın bazı uygulayıcıları da buna katkıda bulunmuştur. Psikanalizin temel ilkesi olan yargılamadan anlamaya çalışmanın kuramın tüm uygulayıcıları tarafından uygulanması gerekli olmakla birlikte zaman alacaktır.

    Kaynaklar:
    1.Düzyürek S,(2000) Eşcinsel Bireylerle Psikoterapi, 12 Ağustos 2011’de http://antipsikohomofobi.org/...e_psikoterapi_1.html adresinden indirildi.
    2. Erten Y (2004) Psikanalizin Öteki Yüzü, Heinz Kohut, İthaki Yayınları, İstanbul 2004, s: 27-28,146
    3. Fiedman R, Downey J (1998) Psychoanalysis and the Model of Homosexuality as Psychopathology: A Historical Owerview, The American Journal of Psychoanalysis, Vol 58, No:3
    4.Freud S (1915) Cinsellik Üzerine (Çev. E Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s:41-52
    5. Minutes (1999) Meeting of The Executive Council, American Psychoanalytic Association, December 16, 1999
    6. Paker M, (2009 Eylül) Psikanalizde Eşcinsellik, Anti Homofobi Kitabı, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, Ankara, Ayrıntı Basımevi, s:87
    7.Reich W (2003) Cinsellik Üzerine, Gençliğin Cinsel Mücadelesi (Çev. S Koçak) Doruk Yayınları, İstanbul,2003, s:185, 216-219
    8.Roughton, Ralph (2002) Rethinking homosexuality: What it teaches us about psychoanalysis. Journal of the American Psychoanalytic Association, 50, 733-764.
    9.Vaughan S ve ark (2008, 4 Temmuz) Homosexuality and Psychoanalysis II: Theoretical Perspectives , 12 Ağustos 2011’de http://www.tandfonline.com/...700802196925#preview adresinden indirildi
  • Osmanlı Sıkıyönetim Mahkemesi, önceki yıl, Mustafa Kemal’e katılan subayları gıyaben ölüme mahkûm ederek, zaten tepkisini göstermişti. 6 Haziran 1921’de, Tevfik Paşa Hükümeti’nin Harbiye Nazırı Ziya Paşa (Bakanlık süresi: Ekim 1920-Kasım 1922), Sadrazamlık’tan, Kuvay-ı Milliye’ye katılmış olan 823 kişiyle ilgili yasal işlemlerin iptal edilmelerini istedi. Ziya Paşa’nın talebi Heyet-i Vekile tarafından kabul edildi. Bu olay, Osmanlı Hükümeti’nin açıkça Milliyetçiler’den yana tavır aldığı anlamına geliyordu.
    Bilge Criss
    [EPUB] İletişim Yayınları, Tarih Dizisi 6, Sekizinci Baskı 2008 İstanbul. ISBN-13: 978-975-470-322-1
  • Tarihi roman yazarı olarak tanıdığınız Turgut Özakman’ı unutun ve bu kitap ile bambaşka bir Özakman ile tanışın.

    Roman bir aşk romanı; sıradışı, aykırı, yasak ve cesur…

    Anne babasız, babaanne ve anneanne evinde büyüyen bir erkek çocuğunun başlangıçta anne-arkadaş-dost sevgisi duyduğu tiyasına (yengesi) karşı olan duygularının zaman geçtikçe ve ilk gençlikle bir kadın-erkek aşkına dönüşümünü okuyacaksınız.

    Kitabın arka fonunda çoğunlukla eski Bakırköy’ü, bahçeli, müstakil evleri ve köşkleri olan ve pek de kalabalık olmayan Bakırköy’ü, buluyoruz. İstanbul nüfusunun Rum, Ermeni, Yahudi vb. farklı din ve ırka sahip insanlardan oluştuğu ve bunun pek de normal olduğu zamanlar… İstanbul’un dönüşümü; yeni açılan pastaneler, sinemalar, gazinolar, eski ahşap evlerin yıkılıp yerine yapılan apartmanlar ile 1920-1930 İstanbul’unu bulacaksınız.

    Osmanlı'nın son dönemi, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet'in ilanı ve takip eden ilk yıllar… Cumhuriyet ile birlikte yapılan devrimler; yeni yazıya geçiş, fesin kaldırılması ve şapka kanunu, kadınların yavaş yavaş toplum içinde varlık göstermesi, toplumdaki değişim ve dönüşüm metin aralarında işlenmiş. Bütün bunlar çoğunlukla geri planda kalırken, daha çok aşkın etrafında dönüyor roman.

    Bu sıradışı aşkı okurken etik ve ahlak kavramlarını sorgulayabilir, konudan hoşlanmayabilirsiniz. Ama ne derler bilirsiniz; aşk engel ve yasak tanımaz…

    Herkese keyifli okumalar…
  • Tarihin tanığı olarak Asmalımescit yalnızca bohem yaşantıyı anlatmakla kalmıyor, dönemin İstanbul' unu, Beyoğlu'nun en gözde mekanlarını ve dönemin en parlak kişilerini hiç bilinmeyen yönleriyle; kişiler ve mekanlar tümüyle gerçek olarak okuyucu önüne seriyor.
    1920'lerin İstanbul'unda çokeşlilik, tek kişiye bağlanamama, parasızlık, alkol ve madde kullanımı, eşcinsel ilişkileri sansür dahi koymadan ele almış.
    Bir çok ünlü yazar, ressam, gazateci ve şair olarak tanıdığımız; Peyami Safa, Reşat Nuri, Mahmut Yesari, Necip Fazıl, Vâ-Nu, Ahmet Kutsi, Sadri Etem, Osman Cemal, İbrahim Çallı, Nurullah Berk, Elif Naci gibi kişiler tüm insani özellikleri ile bu kitabın sayfalarında roman kahramanları gibi ama gerçekçi olarak görmek okur açısından çok güzel bir duygu.
    Fikret Adil birçok sanatçı ile Asmalımescit 74 numaralı tavan arasında sabahlara kadar sohbet, içki alemleri ve sanat tartışmaları ile günlerini geçirir. Yurt dışından dahi buranın ününü duymayan kalmaz. Birçok batılı ünlü sanatçı bu tavan arasına gelir. Gelen her sanatçı odanın duvarlarına o anki ilham ile ya şiirlerini ya resimlerini yapar.
    Kitap boyunca kimi sayfalarda kroki denen karikatür çizimleri kitaba değişik, hoş bir ayrıntı katmış.
    Bir dönem İstanbul'da yaşayan insanları ve etnik kimliklerini görünce ah keşke demeden edemiyorum ...
  • Adını son Kapadokya kralı Archelaos'dan aldığı sanılan AKSARAY'ın kuruluşu ilk çağlara kadar uzanır. İlk çağda Archelais adlı kentin M.Ö III yy. kurulmuş olan Hitit merkezi karaura adlı kent ve daha sonraları ise yörenin Garsauritis adı ile anılması nedeni ile Archelais Garsaurarı adı ile kurulan kentin aynı olduğu bilinmektedir. Roma İmparatoru Cladius (M.S. 41-54) kente koloni ayrıcalığı tanıması ile önemli bir alışveriş merkezi rolü oynamıştır. Kent Bizansla Müslüman Araplar arasında bir çok kez el değiştirmiştir. Malazgirt savaşının (1071) ardından Türk Egemenliği altına giren kent Anadolu da bulunan ve Türklerin yerleşik olarak kaldığı ilk şehir merkezlerinden olma özelliğine sahiptir. Kent daha sonra Anadolu Selçukluları tarafından imar edilmiş ve özellikle İzzettin Kılıçarslan tarafından kentin ortasına aktaşlardan görkemli bir saray yaptırmıştır. Kente bu saraydan dolayı Aksaray adı verildiği söylenmektedir.

    Aksaray, 1470 yılında Aksaray'ı ele geçiren İshak Paşa tarafından, Fatih Sultan Mehmet'in emri ile halkın bir bölümü İstanbul'a nakledilmiştir. İstanbul'daki Aksaray semti adını buradan almıştır

    Aksaray Osmanlı sınırı içine alındıktan sonra Fatih adına yapılan ilk tahrirde Aksaray Vilayeti olarak gösterilmiştir. Kanuni zamanına kadar Aksaray, Karaman eyaletine bağlı kaza, Kanuni devrinde, Konya'ya bağlı bir sancaktır. Cumhuriyet dönemine kadar, bu şekilde devam edegelmiştir.

    H.1336 M.1920 yılında Aksaray Vilayet olmustur. 1933 yılına kadar 13 yıl vilayetlik yaptıktan sonra Vilayetliği lağvedilmiştir. 20.03.1933 tarihinde 2197 sayılı kanunun 3.maddesi ile Niğde'ye İlçe olarak bağlanmıştır. 1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 Yıl kaza olarak kalmış olan Aksaray 15.06.1989 tarih ve 3578 sayılı kanunla yeniden il olmuştur.

    SELÇUKLULAR DÖNEMİ

    1142 yıllarında Selçuklu egemenliğine giren Aksaray'a II. Kılıçaslan zamanında saraylar, medreseler, zaviyeler, kervansaraylar yaptırılmış. Azerbaycan ve başka yerlerden Müslüman halk, gazi, mücahit, alim, ticaret erbabı getirilerek yerleştirilmiştir. Bu yıllarda Aksaray, bir Selçuklu askeri üssü durumundadır. Kılıçaslan' ın babası Sultan Mesut, Danişmentlere karşı Aksaray'ı bir askeri üs olarak kullanmıştır. Ve burada bazı tesisler yapmıştır. II. Kılıçaslan burada bir saray yaptırarak Arkhelais adını Aksaray'a çevirdi ve burası ikinci payitaht gibi idi. II. Kılıçaslan kendi adını taşıyan türbede ebedi uykusundadır. Aksaray, Selçuklu ve Karaman oğlu dönemlerinden kalan eserler yönünden oldukça zengindir.

    OSMANLILAR DÖNEMİ

    1470 yılında İshak Paşa tarafından ele geçirilen Aksaray Osmanlı hakimiyetine girmiştir. İstanbul'un fethinden sonra boşalan şehrin iskanı için, Aksaray halkının büyük bir bölümü İstanbul'a nakledilmiştir. Ve bu şehirde bir semte de Aksaray adı bu nedenle verilmiştir. Aksaray, Osmanlı sınırları içine alındıktan sonra Fatih adına yapılan ilk tahrirde Aksaray vilayetiolarak gösterilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar Aksaray, Karaman eyaletine bağlı bir kazadır. Kanuni devrinde Konya'ya bağlı bir sancaktır. Cumhuriyet dönemine kadar bu şekilde devam edegelmiştir.

    CUMHURİYET DÖNEMİ

    Hicri 1336 Miladi 1920 yılında Aksaray Vilayet olmuştur. 1933 yılına kadar 13 yıl vilayetlik yaptıktan sonra vilayetliği lağvedilmiştir. 20.3.1933 tarihinde 2197 sayılı kanunun 3. maddesi ile Niğde'ye ilçe olarak bağlanmıştır. 1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 yıl kaza olarak kalmış olan Aksaray, bu tarihte eski hakkı iade edilmek suretiyle tekrar vilayet olmuştur.