Şükufe Nihal
Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe Nihal’in ruhunun derinliklerinde yaralar açan aşk hikáyeleri..

OSMAN Fahri otuz yaşındaydı.

Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab Şahabeddin’in kardeşiydi.

Ressamdı. Şairdi. "Mersiyeler" adlı şiir kitabı vardı.

"Arkadaş" adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Mithat Sadullah’ın eşi Şükûfe Nihal’e áşıktı.

Mithat Sadullah-Şükûfe Nihal evliliğinde sorunlar vardı.

Ve bir gün Şükûfe Nihal, oğlu Necdet’i alıp eşi Mithat Sadullah’ı terk etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek intihara kalkışmıştı.

İstemediği evlilik artık son bulmuştu.

Şükûfe Nihal’in bu zor günlerindeki dert ortağı Osman Fahri’ydi. Genç şair, yıllardır sakladığı hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:

"Sen benim hem-dem-i hayalatım,

Ben senin yar-ı tesellikárın

Olacakken; fakat, nedense, Nihal

Sen benim gözlerimde dert aradın..."

Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun oldu. İstanbul’u terk etti. Elazığ’da öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak platonik aşkını unutamadı.

Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek için:

"Ah madem ki sen de bir şair,

Ben de şairim, bu káfidir"

Hiç yanıt alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl 1920 idi...

Şükûfe Nihal, Osman Fahri’ye karşı o günlerde bir şeyler hissetmiş miydi? Bilinmiyor. Bilinen Şükûfe Nihal’in, karasevda yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca unutamadığı...

Güzel denemezdi

Yakın arkadaşı (yazar Pınar Kür’ün annesi) İsmet Kür, "Yarısı Roman" adlı eserinde Şükûfe Nihal’i şöyle anlatıyor:

"Şükûfe Nihal hemen her görenin áşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ’Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ’dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ’hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.

Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hálá sevdiğimi biliyorum.

Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.

Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına."

Şükûfe Nihal’e áşık olan isimlerden biri de Názım Hikmet’ti...

Názım Hikmet’in aşkı

1920’li yıllar...

Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı.

Bu toplantıların birinde...

Názım Hikmet bir káğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı.

"Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

"O (Şükûfe Nihal) okuduktan sonra, gülerek káğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, káğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ’Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’."

Názım Hikmet ile Şükûfe Nihal sevgili oldular mı?

Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre, Názım Hikmet "Bir Ayrılış Hikáyesi" adlı şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

"Erkek kadına dedi ki/seni seviyorum,/ ama nasıl?/

avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp/

parmaklarımı kanatarak/ kırasıya/ çıldırasıya.../

Erkek kadına dedi ki/ seni seviyorum,/ ama nasıl?/

kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,/

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz/ yüzde hudutsuz kere yüz/

Kadın erkeğe dedi ki/ baktım,/ dudağımla, yüreğimle, kafamla;/

severek, korkarak, eğilerek,/ dudağına, yüreğine, kafana/

şimdi ne söylüyorsam/ karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana/

ve artık biliyorum:/ toprağın/ yüzü güneşli bir ana gibi/

en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini/

fakat neyleyim/ saçlarım dolanmış/ölmekte olanın parmaklarına/

başımı kurtarmam kabil/ değil/

sen yürümelisin,/ yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak/

sen yürümelisin/ beni bırakarak/

Kadın sustu/ sarıldılar/

Bir kitap düştü yere/ kapandı bir pencere/ ayrıldılar"

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Názım Hikmet áşık değildi Şükûfe Nihal’e! Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna’ya göre, Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e áşık edebiyatçılardan biriydi.

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Faruk Nafiz Çamlıbel idi...

F. Nafiz Çamlıbel’in aşkı

Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükûfe Nihal’i halasının Erenköy’deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte áşık oldu.

Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.

"İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal/

Sanki ruhumdan uzat sisli bir akşamdı Nihal/

Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde/

Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde./"

Sadece şiir mi?

Aşkları üzerine roman yazdılar.

Faruk Nafiz Çamlıbel "Yıldız Yağmuru"nda, Şükûfe Nihal ise "Yalnız Dönüyorum" adlı romanda sevdalarını dile getirdiler.

Yazar Selim İleri de, "Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın" adlı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı anlattı.

Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Ankara’ya çıkardı. Ve burada; Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Aziziye Hanım ile ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931’di.

Bir zamanlar; "Yalnız kalmaktansa Nihal’imden uzakta/ Kalsam diyorum, dar-ü diyarımdan uzakta" diyen şairin bu ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şaşırttı. En çok da Şükûfe Nihal’i; gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam verememişti bu ani evliliğe...

Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936’da çıkan "Yıldız Yağmuru" adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı ölümsüzleştirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık nedeniyle gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez!

Yıllar sonra 1954 yılında Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Sermet Sami Uysal, Faruk Nafiz Çamlıbel’e sordu: Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?

Yanıt ilginçti: "Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu."

Kim bilebilir; belki de Faruk Nafiz Çamlıbel ölümsüz aşkını hiç unutamadı. Sadece rastlantı mıdır; Şükûfe Nihal’in ölümünden bir buçuk ay sonra vefat etti!

İkinci evlilik

Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı aldı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının zaman içinde ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. Ayrıca oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bulamadı; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960’ta Şükûfe Nihal, iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.

Altmış beş yaşındaydı.

Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna ölümü seçen Osman Fahri’ydi.

Yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandı hep. "Yakut Kayalar" adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu, ideal aşkı arayan romantik Şükûfe Nihal’e şiirler yazdırdı:

"Sana mecnun dediler/ Mukaddestir gözümde/ Cinnet, o günden beri..."

Hafızasını kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardı...

Köşklerden huzurevine uzanan bir hayat hikáyesi

1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğdu.

Dedesi, Sultan V. Murad’ın doktoru Emin Paşa’ydı. Babası Miralay Ahmet Abdullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin kızıydı.

Şükûfe Nihal’ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçti. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi.

Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanıştı. İlk şiiri "Hazan" Resimli Kitap’ta yayımlandı.

18 yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam’a çıkınca İstanbul’da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.

O dönemin yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı boşandığında elde edebildi. 1919’da üniversitenin coğrafya bölümünden mezun olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılına kadar İstanbul’un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.

Siyasal, toplumsal meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye oldu.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde konuşma yapanlardan biriydi: "Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın."

Anadolu’daki ulusal savaşa katkı için İstanbul’da gizlice görev yapan kadınlardan biri de yine Şükûfe Nihal idi.

O hep öncüydü. 1923’te kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu oldu; partinin genel sekreterliğini yaptı.

1920’li yıllar şiirin yanında romanın başladığı dönem oldu. İlk romanı "Renksiz Istırap" 1926’da yayımlandı.

1935’ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde yazmaya başladı.

"Domaniç Dağlarının Yolcuları" adlı eseri "Unutulan Sır" adıyla beyazperdeye aktarıldı.

Sosyal sorumluluk içeren çalışmalar içinde de yer aldı. İstanbul Hayırseverler Derneği, Çocuk Dostları Cemiyeti ve Türk Kadınlar Birliği’nde görev yaptı.

1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşti.

Kızı Günay’ın bebeğini doğururken hayata gözlerini yumması, yaşamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamıyordu.

Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı; sık gelemiyorlardı huzurevine.

Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.

Ve 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.

Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Adı okullara verilen Şükûfe Nihal’in mezarı bugün iç acıtacak kadar bakımsızdır...

Şükûfe Nihal’in eserleri

Yıldızlar ve Gölgeler (1919-Şiir)

Renksiz Istırap (1926-Roman)

Hazan Rüzgárları (1927-Şiir)

Tevekkülün Cezası (1928-Hikáye)

Gayya (1930-Şiir)

Yakut Kayalar (1931-Roman)

Çöl Güneşi (1933-Roman)

Su (1935-Şiir)

Şile Yolları (1935-Şiir)

Finlandiya (1935-Gezi kitabı)

Yalnız Dönüyorum (1938-Roman)

Sabah Kuşları (1943-Şiir)

Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946-Gezi kitabı)

Çölde Sabah Oluyor (1951-Roman)

Yerden Göğe (1960-Şiir)

Oğlu Necati Sander tarafından derlenen "Toplu Şiirler" (1975)

1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilen "Vatanım İçin" adlı romanı kitap olarak basılmamıştır.
Osman Yalçın

Halil İbrahim, bir alıntı ekledi.
23 May 08:42 · Kitabı okudu · İnceledi

Misakı Milli metni,17 Şubat 1920 tarihinde İstanbul'da toplanan (son) Osmanlı Meclisi Mebusanı tarafından ilan edildi.

Tarihin Buğulu Aynası, Cemil KoçakTarihin Buğulu Aynası, Cemil Koçak
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
18 May 21:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Padişah Emri Üzerine Hainler Takımının Yaptıkları - 3
3) İstenilen doğrultuda fetva vermeye razı olan, bunun üzerine Vahidettin tarafından Şeyhülislamlığa atanan Dürrizade Abdullah, 11 Nisan 1920 günü fetvaları imzalayıp ilan eder.

Bu hain fetvaları şöyle özetleyebiliriz: “Padişahtan izinsiz olarak istilacılara karşı direnen milliyetçileri tek tek ya da topIu olarak öldürmek, din gereği ve görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, öldürenler gazi sayılır. "

Böylece İstanbul yönetimi, istilayı ve kıyımı durdurmak için canlarını siper eden Kuva-yı Milliyecilere ve askerlere karşı dinsel nitelikli bir iç savaş açar, safdil ve cahil halkı cinayete ve ihanete davet eder.

Fetvalar ve hükümet bildirisi, İngiliz, Fransız ve Yunan uçaklarıyla Anadolu ’ya atılır, işbirlikçi gazetelerde yayımlanır, konsoloslar, İngiliz subayları, azınlıklar ve ajanlar vasıtasıyla dağılır. Bunun üzerine bir kısım halk, milliyetçilere karşı ayaklanır, Anadolu yangın yerine döner.

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 68 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 68 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
15 May 15:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vatan Hainlerini Tanımaya Devam Ediyoruz - 7
İstanbul Hükümetinin Balıkesir Mutasarrıfı Anzavur Ahmet:

“Padişah Yunanlılara karşı harp edilmesine razı değildir. Yunanlılar bizim dostumuzdur. Padişahın emir ve rızası hilafına olarak, onlara silah çekmek küfürdür, isyandır." (1920)

Gerede isyanı öncülerinden Divitli Eşref Hoca:

“İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)

Konya’da isyan eden Delibaş Mehmet’in tellalı:

“Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-yı Milliyecileri yeneceğiz!’ (1920) <<---

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 36 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 36 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
14 May 22:31 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye Hakkında Kim, Ne Dedi - 6
Jandarma Genel Komutanı Kemal Paşa: “Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir (boşunadır). " (3 Ağustos 1919)

Fransız ve Ermenilere karşı güneyde direnişe geçilmesi üzerine İstanbul hükümetinin Adana Valisi Abdurrahman 'ın demeci:

"Ayaklanmak için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar." (5 Kasım 1920)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 36 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 36 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)

İMADƏDDİN NƏSİMİ DOĞRUDANMI DƏRİSİ SOYULARAQ EDAM EDİLİB?
Azərbaycanın böyük alimlərindən olan mərhum akademik Ziya Bünyadov elmdə həmişə öz orijinal araşdırma və məqalələri ilə yadda qalıb. Uzun müddət Şərqşünaslıq İnstitutunun direktoru və Milli Elmlər Akademiyasının vitse-prezidenti olmuş alim xilafət dövrünün və VII-XIII əsr Azərbaycan tarixinin tədqiqatçısı idi. Ensiklopedik zəka sahibi olan alim bununla yanaşı, orta əsr Azərbaycan tarixi, Şərq fəlsəfəsi və İslam mədəniyyəti barədə də geniş araşdırmalar aparıb. Bu araşdırmaların hər biri orijinal elmi məqalə xarakterli olub. Həmin məqalələrdən sonra alimlər tərəfindən tarixə yeni və əsaslı baxış, elmi yanaşmalar olub. Ziya Bünyadovun araşdırmalarından biri də orta əsrlərin böyük mütəfəkkir şairi İmadəddin Nəsiminin öülümü ilə bağlıdır. Çoxumuza ədəbiyyatdan və Nəsimi haqqında çəkilmiş filmdən məlumdur ki, şairi dird-diri edam edib, dərisini soyublar. Amma Ziya Bünyadovun məqaləsində Nəsimi barədəki bu məlumatlara yeni yanaşma öz əksini tapıb. Akademik Nəsimin edam olunmağı və dərisinin diri-diri soyulmağı barədə məlumatları təkzib edib. Ziya Bünyadov məqaləsində Nəsiminin necə öldürülməsi ilə bağlı qənaətlərin zəifliyi və bizə gəlib çatan materialların azlığından şikayət edir. Bildiri ki, müasir Azərbaycan şərqşünasları Nəsiminin edamına aid faktları yalnız türk alimi Əbdülbaqi Gölpınarlının “İslam ensiklopediyasında”kı “Nəsimi” adlı məqaləsindən götürüb və bununla da kifayətləniblər. Ziya Bünyadov Nəsiminin məhkəməsində kimin onun əleyhinə danışması, həmin adamlara Nəsiminin nə cavab verməsi barədə məlumatların yoxluğundan şikayətlənir və öz məqaləsində bu məsələyə aydınlıq gətirməyə çalışıb. Modern.az saytı mərhum akademikin bu orijinal fərziyyəni əks etdirən məqaləsini təqdim edir. Məqalə Ziya Bünyadovun ölümündən çox sonra, Şərqşünaslıq İnstitutunun orqanı olan “Azərbaycan Şərqşünaslığı” jurnalının 2009-cu ildəki birinci nömrəsində çap olunub. “İndiyə qədər Nəsiminin ölümü haqqında xəbər bizə yalnız türk alimi Əbdülbaqi Gölpınarlının “İslam Ensiklopedisi”ndə dərc olunmuş “Nəsimi” adlı məqaləsindən bəllidir (Bax: “İslam Ansiklopedisi”, İstanbul, 1964, cild 9, səh. 206-207). Məqalədə qısaca deyilir ki, Nəsiminin məhkəməsi və qətli məmlük sultanı əl-Müəyyəd Seyfəddin Şeyxin hakimiyyəti (815-824 hicri və ya 1412-1421-ci miladi illər) və Hələb valisi Yaşbək ibn Abdulla əl-Yusifinin dövründə (818-824 hicri və ya 1414-1424-ci miladi illər) olub. Bu məlumat alimlərimiz tərəfindən sözsüz qəbul olunur və eynilə bütün tədqiqatlara köçürülür. Lakin Nəsiminin məhkəməsi necə keçib, kim əleyhinə danışıb, özü nə cavab verib, qətli haqda sərəncamı kim verib – bütün bunlar oxuculara bəlli deyil. Bundan başqa, Nəsiminin adı və haralılığı haqda məlumat da müxtəlif ərəb mənbələrində müxtəlifdir. Ərəb müəllifləri İbn Həcər Əsqəlani (1372-1449) “Ənba əl-qumr biəbna əl-umr” (“Həyat oğulları haqqında dolğun bilgi”), Şəmsəddin Səxavi (1427-1497) “əd-Da`əllami liəhl əl-qərn ət-tasi” (“9-cu hicri əsrinin əhli üzərinə parıldayan işıq”) və İbn əl-İmdad əl-Hənbəli (öl. 1678) “Şəzərat əz-zəhəb fi əxbari min zəhəb” (“Ölüb gedənlər haqqında xəbərlərdən qızıl dənəciklər”) əsərində aşağıdakı məlumatı verirlər: “820-ci (1417) ildə Hələbdə yaşayan Şeyx Nəsiməddin Təbrizi öldürülmüşdür. O, Hələbdə hürufiyyə məzhəbinin şeyxi idi. Orada onun məsləkdaşlarının sayı artır, küfrü intişar edir və şöhrət qazanır. Onun sərəncamları sultan əl-Müəyyəd Şeyxin onu öldürmək haqqında əmrinə qədər yerinə yetirilirdi. Onun başını kəsib, dərisini soydular və cəsədini çarmıxa çəkdilər”. Beləliklə, üç ərəb orta əsrlər müəllifləri Nəsiminin adını İmadəddin yox, Nəsiməddin kimi və yer mənsubiyyətini Nəsimi və ya Şirvani yox, Təbrizi kimi qələmə alırlar. Yalnız 1920-ci ildə vəfat etmiş Məhəmməd Raqib ibn Mahmud ibn Haşim ət-Təbbaq əl-Hələbinin “İlam ən-nubəla bitarix Hələb əş-Şəhra” (“Ali cənabların Boz Hələbin tarixi haqqında məlumatları”) adlı əsərində (Hələb, III c., 1925, s.15-16) Nəsiminin məhkəməsi və qətli haqqında bir qədər müfəssəl məlumat verilir. Ancaq bu məlumatıda Məhəmməd Raqib 1479-cu ildə vəfat etmiş Əbuzər Əhməd ibn Burhan İbrahim Sibt ibn əl-Hələbinin “Künüz əz-zəhəb fi-tarix Hələb” (“Hələb tarixinə dair qızıl xəzinələr”) adlı əsərindən götürüb. Təəssüf ki, son əsər bizə gəlib çatmayıb. Lakin ehtimal etmək olar ki, Məhəmməd Raqib Nəsimi haqında məlumatı xətərsiz köçürüb.

Məlumatın mətni belədir: “İmadəddin Nəsiminin qətli hekayəsi: “Künüz əz-zəhəb”də deyilir ki, zındıq Nəsiminin qətli əmir Yaşbək ibn Abdulla əl-Yusifinin vaxtında olub. Ona qarşı ittiham Hələbin Ədalət Sarayında şeyximiz ibn Xətibin və Şəmsəddin ibn Əminnəddövlənin hüzurunda irəli sürülüb. Həmin zaman şeyxin naibi İzzəddin, malikilərin qazılar qazısı Fətxəddin və hənbəlilərin qazılar qazısı Şihabəddin də orada olub. Nəsimi bir para ağılsız adamları azdırıb yoldan edib və bunlar onun küfrünə, zındıqlığına və mülhidliyinə (çoxallahlılıq) qoşularaq, onun ardınca gediblər. İttiham ilə onun əleyhinə hənəfilərin qazılar qazısı İbn əş-Şənqasi çıxış edib. Bu hadisə qazıların və Hələb şəhəri üləmalarının hüzurunda baş verib və naib Yaşbək ona (Nəsimiyə – Z.B.) deyir: “Sən öz dediklərini sübuta yetirməlisən, yoxsa mən səni öldürəcəyəm!”. Bu sözləri eşitcək İbn əş-Şənqasi ittihamdan imtina edir. Nəsimi isə iki dəfə kəlmeyi-şəhadət deməkdən savayı başqa bir söz demir və özünə qarşı deyilənləri inkar edir. Bu anda hənbəlilərin şeyxi Şihabəddin durub malikilərin qazısı Fətxəddindən yuxarı başda oturub və həmin məclisdə fitva verib ki, Nəsimi zındıqdır və tövbəsi qəbul olunmadan öldürülməlidir. O (Şihabəddin – Z.B.) Fətxəddindən yuxarı başa keçib oturarkən Fətxəddin özünü ondan yan çəkir və Şihabəddin ona deyir: “Nə üçün də onun qətlinə fitva verilməsin?” Fətxəddin isə ona deyir, olmaya öz əlinlə ona ölüm hökmü yazmaq istəyirsən?” Şihabəddin: “Bəli!” deyə cavab verir. Sonra o, fitva sənədini tutub yazır və öz yazısını şeyximiz ibn Xatibə və iştirak edən qalan qazı və üləmalara təqdim edir. Onlar isə onun fitvasına razılıq vermirlər və Fətxəddin ona deyir: “Qazı və üləmalar səninlə razı olmadıqları halda, mən sənin sözünlə ona necə ölüm hökmü kəsə bilərəm?” Əmir Yaşbəksə söyləyir: “Mən onu öldürə bilmərəm, çünki sultan Əl-Müəyyəd göstəriş verib ki onu (sultan – Z.B.) məsələdən xəbərdar edim. Belə ki, mən sultanın Nəsimi barəsində nə kimi sərəncam verəcəyini gözləməliyəm”. Məclis bununla dağılır və Nəsimi naib Yaşbək yanında, ədalət sarayında dustaq qalır. Onun işi ilə sultan əl-Müəyyədi tanış etdilər. Bundan sonra Yaşbəkə göstəriş gəlir ki, dustaq zindana köçürülsün. Nəsimini aparıb qala həbsxanasına salırlar. Sonra isə Sultan əl-Müəyyədin sərəncamı gəlir çatır ki, Nəsimi öldürülüb dərisi soyulsun və yeddi gün Hələbdə car çəkilib əyan edilsin, sonra da cəsədi parça-parça edilsin: bir qismi Əlibəy Zülqədərə və onun qardaşı Nəsrəddinə göndərilsin. Belə ki, Nəsimi onların da inamlarını pozmuşdu. Nəsimi ilə elə belə də etdilər. O kafir, mülhid bir adam idi. Allah bizi onun söz və əməllərindən hifz edib qorusun! Amma onun lətif şeirləri vardır!” Bu sözlərdən sonra Məhəmməd Raqib yazır: “Mən deyirəm ki, Nəsimi onun adı ilə tanınmış təkyədə dəfn olunub, bu təkyə Hələbin əl-Ferafire məhəlləsində “Sultan hamamı” adı ilə məşhur olan hamamla üzbəüz və hökumət evinin yanındadır. Bu təkyəni idarə edən şeyxlər ona “Nəsimi təkyəsi” deyirlər”. Bu mötəbər məxəzlərdən gətirilən məlumat göstərir ki, Nəsiminin diri-diri dərisinin soyulması sonralar xalq tərəfindən yaranmış bir əfsanədir və geniş kütlənin ona olan hüsn-rəğbətinin rəmzidir. Bu əfsanəyə isbat edilmiş bir elmi məlumat kimi və ya tarixi bir fakt kimi baxmaq yanlışdır.

Müəllif: Samir Faziloğlu

Gizem Özkan, bir alıntı ekledi.
 25 Nis 15:56 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"1920 senesindeyiz. Lloyd George siyaseti bize çoktan yapacağını yapmıştır. Taraf taraf Türk milletinin bütün nefes alma deliklerini tıkamıştır; İzmir'i bir kanlı et parçası gibi Yunanlıların önüne atmıştır. İstanbul'da işgal kuvvetleri fertlerinin halka reva görmediği cefa ve zulüm kalmamıştır. Bu memleketin aydın ve vatansever sınıfına karşı ise âdeta ilk insanların yırtıcı mahlûklara ve ilk Amerika kolonilerinin kırmızı derililere uyguladıkları 'kitle halinde yok etme' sistemini kullanmıştır. Gerçi bu günlerde, Türk milletinin uğurlu kuvvetlerini darmadağın eden dişlek siyaset çarkı bir parça durmuş görünüyordu; fakat 'namert Albion'un' [İngiliz'in] yarına neler hazırladığını kim tahmin edebilirdi?"

Sodom ve Gomore, Yakup Kadri KaraosmanoğluSodom ve Gomore, Yakup Kadri Karaosmanoğlu