• Uğur Mumcu harika bir yazar. Anılarını yazdığı bu kitapta 1971 Muhtırasının insanlar üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde öğreniyoruz. Akıl tutulması nasıl olur? Nasıl saçmalıklar meydana gelir? düşünerek cevap veriyoruz. Üstelik ağlanacak olaylara bir şekilde gülüyoruz. Mutlaka okuyun.
  • Clint Eastwood, 31 Mayıs 1930 tarihinde San Francisco'da bir çelik işçisinin oğlu olarak dünyaya geldi. 

    Oakland Teknik Okulu'ndan 1948 senesinde mezun olan Eastwood, liseyi bitirdikten sonra Oragon’da kerestecilik yapmaya başladı. Bir dönem de, orduda yüzme eğitmenliği yaptı. 

    1950'li yılların başında, ikinci sınıf filmlerde yan rol alarak aktörlüğe başladı. Haftalık en fazla 75 dolar geliri vardı. 

    Asıl çıkışı 1964 senesinde vizyona giren  "A Fistful of Dollars" western filmi ile oldu. "Herkes ya zengin olur ya da ölür" temasından yola çıkan filmin ardından 1965 senesinde ki "For A Few Dollars More" ve devamında 1966 senesindeki "The Good, The Bad and The Ugly" filmleriyle artık dünya çapında tanınan bir aktör oldu. 

    1971 senesinde çektiği "The Begulied" filmiyle yönetmenlik kariyerine de başlayan Eastwood, 1992 senesinde yönettiği "Unforgiven" filmiyle En İyi Yönetmen Oscar Ödülü'nü kazandı. 

    Clint Eastwood, bu güne dek 60'tan fazla film ve TV yapımında rol almış, 30 filmin yönetmenliğini, 25 filmin de yapımcılığını üstlenmiş, 10 filmin müziklerini bestelemiş ve soundtrack'lerine imza atmıştır. 

     

    SÖZLERİ

    Ölebileceğimi düşündüm. Ama sonra dedim ki, "Diğer insanlar bu tür şeyleri yapmışlardı." Gözlerimi kıyıdaki ışıklara diktim ve yüzmeye devam ettim. (Geçirdiği uçak kazasının ardından)

    Herkes bu sahnede neden devam ettiğimi merak ediyor. Devam ediyorum çünkü bu sahnede hep yeni öyküler var. 

     

    İyi, Kötü ve Çirkin'deki "Sarışın" Karakteri;

    "-İki yüz bin dolar çok para. Hak etmeliyiz o parayı.

    -Yemekten sonra iyi bir puronun yerini hiçbir şey tutamaz.

    -İyi arkadaşımın beni korumak için yanımda olduğunu bilerek rahat uyuyacağım.

    -Her silahın kendine göre bir sesi vardır."

     

     

    YÖNETTİĞİ FİLMLER

     

    Sully / Sully

    American Sniper / Keskin Nişancı

    J. Edgar

    Hereafter

    Invictus / Yenilmez

    Gran Torino / Gran Torino

    Changeling / Sahtekar

    Letters from Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar

    Flags of Our Fathers / Atalarımızın Bayrakları

    Million Dollar Baby / Milyon Dolarlık Bebek

    The Blues (TV) / Blues

    Mystic River / Gizemli Nehir

    Blood Work / Kanlı İş

    Space Cowboys / Uzay Kovboyları

    True Crime / Gerçek Suç

    Midnight in the Garden of Good and Evil / İyi ve Kötü'nün Bahçesinde Gece

    Absolute Power / Mutlak Güç

    The Bridges of Madison County / Madison County Köprüleri

     A Perfect World / Kusursuz Dünya

     Affedilmeyen

    The Rookie / Çaylak

    White Hunter Black Heart / Beyaz Avcı, Kara Yürek

    Bird / Bird

    Heartbreak Ridge / Zorlu Yokuş

    Amazing Stories (TV) / İnanılmaz Hikâyeler

    Pale Rider / Namludaki Adalet

    Sudden Impact / Kirli Harry: Ani Darbe

    Honkytonk Man / Müzikhol

    Firefox / Firefox Harekatı

    Bronco Billy / Bronco Billy

    The Gauntlet / Düello

    The Outlaw Josey Wales / Kanunsuz Josey Wales

    The Eiger Sanction / Zirvede Ölüm

    Breezy / Esinti

    High Plains Drifter / Kasabadaki Yabancı

    Play Misty for Me / Ölümün Sesi

    The Beguiled / Kadın Affetmez

     

    ROL ALDIĞI PROJELER

    Gran Torino

    Million Dollar Baby (Milyon Dolarlık Bebek)

    Blood Work

    Space Cowboys (Uzay Kovboyları)

    True Crime

    Absolute Power

    The Bridges of Madison County 

    Kusursuz Dünya (A Perfect World)

    In the Line of Fire / Ateş Hattında

    Unforgiven / Affedilmeyen

    The Rookie / Çaylak

    White Hunter Black Heart / Beyaz Avcı, Kara Yürek

    Pink Cadillac / Pembe Cadillac

    The Dead Pool / Kirli Harry: Ölüm Havuzu

    Heartbreak Ridge / Zorlu Yokuş

     Pale Rider / Namludaki Adalet

    City Heat / Şehrin Ateşi

    Tightrope / Düğüm

    Sudden Impact / Kirli Harry: Ani Darbe

    Honkytonk Man / Müzikholdeki Adam

    Firefox

    Any Which Way You Can / Ne Yaparsan Yap, Yap

    Bronco Billy / Bronco Billy

    Escape from Alcatraz / Alkatraz'dan Kaçış

    Every Which Way But Loose / Her Ne Yaparsan yap, Boşver

    The Gauntlet / Düello

    The Enforcer / Kirli Harry: Uygulayıcı

    The Outlaw Josey Wales / Kanunsuz Josey Wales

    The Eiger Sanction / Zirvede Ölüm

    Thunderbolt and Lightfoot / Yıldırım ve Hafifayak

    Magnum Force / Kirli Harry: Magnum Gücü

    Breezy / Esinti

    High Plains Drifter / Kasabadaki Yabancı

    Joe Kidd / Joe Kidd

    Dirty Harry / Kirli Adam

    Play Misty for Me / Ölümün Sessi

    The Beguiled / Kadın Affetmez

    Two Mules for Sister Sara / El Torida

    Kelly's Heroes / Çılgın Savaşçılar

    Paint Your Wagon / Altın Avcıları

    Where Eagles Dare / Kartal Yuvası

    Coogan's Bluff / Ölüm Oyunu

    Hang 'Em High / Onları Yükseğe As

    The Magnificent Stranger / Muhteşem Yabancı

    The Witches / Cadılar

    Il buono, il brutto, il cattivo / İyi, Kötü ve Çirkin

    For a Few Dollars More / Birkaç Dolar İçin

    A Fistful of Dollars / Bir Avuç Dolar

    Maverick (TV) / Maverick

    Rawhide (TV) / Dolu Dizgin (Dizi)

    With You in My Arms / Kollarımda Sen

    Ambush at Cimarron Pass / Cimarron Geçidinde Pusu

    Navy Log / Donanma Günlüğü

    Escapade in Japan / Japonya'dan Kaçış

    West Point (TV) / Batı Noktası (TV)

    Death Valley Days (TV) / Ölüm Vadisinde Günler

    The First Traveling Saleslady / İlk Kadın Seyyar Satıcı

    Away All Boats / Tüm Botlar İleri

    Star in the Dust / Tozlu Yıldız

    Never Say Goodbye / Asla Elveda Deme

    Highway Patrol (TV) / Otoyol Devriyesi (TV)

    Tarantula / Tarantula

    Lady Godiva of Coventry / Covenrty'li Leydi Godiva

    Francis in the Navy / Francis Donanma'da

    Revenge of the Creature / Yaratığın İntikamı
  • (...) 1971 yılında Hamburg Üniversite Kliniği'ndeki bir araştırma bölümünde, deprivasyon deneyleri başlattı. Buradaki askerlein de katıldığı bir grup üzerinde yapılan deneyler, kameralarla donatılmış, ses geçirmeyen, karartılmış, manyetik alana karşı izole edilmiş bir tecrit odasında gerçekleştirildi. Deneğin kalp atışları, nefes alışları, nabız atışı sürekli olarak kaydedilmekte; konuşmaları ve davranışları dinleyiciler ve kameralarla gözetlenmekte ve sonuçlar son olarak bilgisayarda değerlendirilmekteydi. Deney için iki tür temel koşul vardır:

    1. Duyumsal Deprivasyon: Duyumsal uyarılar mümkün olduğunca azaltılmakta, denek sesin olmadığı bir yarı karanlık odada bulunmaktadır. Bu şekilde böylesi bir ortamda uzun süre kalan kişinin duyumları süreç içerisinde özelliklerini yitirmektedir.
    2. Algılanabilen Deprivasyon: Duyumsal uyarıların ölçüsü, hiçbir bilgi vermeksizin, normal düzeyde tutulmaktadır. Denek cam bir gözlükle, ışığı az olan, sürekli tanımlanmayan gürültünün olduğu bir odada tutulmaktadır. Deneylerin bu aşaması, kişinin algılama yeteneklerinin yitirilmesini hedeflemektedir.

    Deney süresince uygulanan tecritin denek üzerinde yarattığı etki; aşırı duyarlılık, korku hali, halüsinasyon, depresyon, baş ağrısı, yüksek tansiyon olarak saptanmıştı.
  • Türkiye cezaevlerinde aslında 1971 darbesinden bu yana Tecrit sistemi getirilmeye çalışılıyor. Tecrit sisteminin uygulamaya geçirme çabası konusunda ilk karar 1971 sonbaharında alındı. Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevinden kaçmalarından sonra, yürütülen operasyonlarda özel savaş taktiklerinin uygulanmasına karar verildi.
  • "Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

    Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
    Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
    #26225287 ,
    #30236775

    "Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

    Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
    Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

    Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
    -Huzur mesela...
    -İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
    -Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
    -Bilmiyor musun gerçekten?
    - O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
    "Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
    -Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
    -Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
    -Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

    Savaşlardan mesela,
    yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
    Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
    Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
    Uzun'un deyimiyle,
    "sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

    "askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

    "Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
    Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

    Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

    Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

    Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milen Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
    Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
    Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

    - Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
    - İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

    Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

    İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
    "...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

    Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

    Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
    yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

    İlhan Berk ne de güzel demiş:
    "Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

    Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

    Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
  • Macera 2. sayısı ile devam ediyor. 1. sayı için yaptığım incelemeyi buradan (#31421671) okuyabilirsiniz.

    2. sayı konusu: DB (Dan Cooper) ile tanışan Amelia burayı nasıl geldiklerini tartışırlar ve kendilerinin farklı zamanlarda (Amelia'nın kaybolması 1930'lar, Dan Cooper'ın soygunu 1971) yaşadıklarını anlarlar. Başkabiryerin Lordu onları öldürecekken hücredeki garip yaratık onların kaçmasını sağlar ve kahramanlarımıza yardım eden kişilere teslim eder ama başları yine beladan kurtulmaz.
  • "Çaresaz" yani "çare bulan" ilk olarak 24 Eylül-18 Ekim (1961) tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde bir dizi halinde yayımlanmış..Sonrasında 1971 yılında kitap olarak Âkile Hanım Sokağı ile bir arada basılmış.. Can yayınları tarafından basılan bu yayım ise Halide Edip hayatta iken Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yani ilkbaskı hali.. Özellikle yazarın üslubuna ve diline sadık kalmak adına sadeleştirme yapılmamış ki zaten sayfa altlarında gerekli görülen kelimeler için açıklama yapılmış.. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı.. Dili gayet anlaşılır ve oldukça da akıcı..Zaten incecik bir kitap hemen okuyup bitiriyorsunuz.. Aslında okurken keşke dedim onların psikolojisini anlamak adına daha çok karakter tahlili olsaydı.. Sanki biraz yüzeysel geldi bana.. İmam nikahı-resmi nikah-aşk-mantık gibi konuları içinde barındırıyor.. Biraz sinir bozucu bir konuya sahip, okurken beni daha iyi anlayacaksınız..