O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım.
Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi;
yabani sayılacak derecede bir başımaydım.
Kimseyle arkadaşlık etmiyor, konuşmaktan
kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum.
“Her kim dünya sevabı isterse, bilmeli ki فَعِنْدَ اللَّهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاَخِرَةِ dünyanın da ahiretin de sevabı ancak Allah'ın katındadır. Dünya sevabını da verecek olan başkası değil, yine Allah'dır. Bunun için de Allah'a ve Allah'ın kanunlarına müracaat etmek gereklidir. Fakat bunun karşısında bir de ahiret sevabı vardır. Şu halde Allah'a müracaat edip de yalnız dünya sevabına göz dikmek ne kadar himmet (gayret) sizlik, ne kadar budalalıktır. Akıllı olan -hiç olmazsa- رَبَّنَا اَتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاَخِرَةِ حَسَنَةً "Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de" diye ikisini de istemeli veya en şerefli ve en yükseğine göz dikip dünyayı kâle almayarak ahireti istemelidir.”