Oblomov, yalnızca “tembellik” üzerine yazılmış bir roman değildir; daha çok, irade kaybının, ertelemenin ve hayat karşısındaki içe kapanışın edebi bir portresidir. Gonçarov, Oblomov karakteri üzerinden, potansiyeli olan ama onu hayata geçirecek enerjiyi ve kararlılığı bulamayan insanı anlatır. Oblomov’un yatağı, yalnızca fiziksel bir mekân değil; onun korkularının, alışkanlıklarının ve değişime karşı direncinin simgesidir.
Romanın en çarpıcı yanı, Oblomov’un pasifliğinin karikatürize edilmemesidir. Okur, onu küçümsemekten çok anlamaya başlar; çünkü Oblomov kötü ya da ahlaksız değildir, aksine duyarlı, nazik ve vicdan sahibidir. Ancak bu “iyi” nitelikler, eyleme dönüşmediği sürece onu hayata bağlamaya yetmez. Andrey karakteri ise hareketin, disiplinin ve modern hayatın karşılığı olarak Oblomov’un tam zıttıdır ve bu karşıtlık romanın temel gerilimini oluşturur.
Oblomov, bireysel bir karakter incelemesi gibi görünse de, arka planda alışkanlıklarına saplanmış bir sınıfın, değişen dünyaya ayak uyduramamasının bedeli, Oblomov’un kişisel trajedisinde somutlaşır. Bu yönüyle roman, sadece bir dönemin değil, her çağın “erteleyen insanı”na ayna tutar.
Sonuç olarak Oblomov, okuru rahatsız eden ama bu rahatsızlığı bilinçli olarak yaratan bir eserdir. Oblomov’u okurken insan, “ben olsam farklı davranırdım” demekten çok, fark etmeden onunla ne kadar benzeştiğini düşünür. Belki de romanın asıl gücü tam burada yatar: Okuru, kendi içindeki Oblomov’la yüzleştirmesinde.