O'na ﷺ salât-ü selâm'da bulunmak o kadar ehemmiyetli bir ameldir ki, yalnız Allah'a tahsis etmemiz gereken bir ibâdet olan namazlarımızda bile Yüce Rabbimiz, Habîbi'ne selâm vermemize izin vermiş ve hattâ istemiştir. Nitekim namaz içinde tahiyyat esnasında:
"es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahme-tullâhi ve berakâtüh." diyerek "Ey Nebiyy-i Ekrem! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi Sen'in ﷺ üzerine olsun." şeklindeki selâm verişimiz, namazımızı bozmamaktadır. Halbuki bir başkasına namazda selâm verecek olsak, namazı iade etmemiz gerekecektir.
Muhakkak ki mü'min, Rasûlullah'ın ﷺ muhabbeti karşısında, ilâhî bir ürperişle, edep duyguları içinde, rûhunu nefsâniyete âit bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O'nun ﷺ muhabbet ve örnek şahsiyetinden hisse alma yoluna girmiş olur. Zira O ﷺ, en alt kademeden en üst kademeye kadar, bütün beşeriyetin kendisinden örnekler devşirebileceği yegâne "üsve-i hasene" (en güzel bir örnek)tir. Her mü'min, O'nun ﷺ şahsında problemlerine bir çözüm yolu bulabilir. Yeter ki O'nu ﷺ gereği gibi tanıyabilsin ve O'nun ﷺ gönül dokusundan nasip alabilsin.
İbn-i Ömer (r.anh) şöyle der:
"Biz, Rasûlullah ﷺ Efendimiz'in bir mecliste yüz defa:
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَتُبْ عَلَيَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
«Allah'ım! Beni bağışla ve tevbemi kabul buyur! Çünkü Sen tevbeleri çok kabûl eden ve çok merhamet edensin.» dediğini saymıştık." (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1516; Tirmizî, Deavât, 38/3434)
Zira mü'min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilâhî rızâya nâil olabilecek hassasiyete ulaşmasının yolu, zikr-i dâimîden geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir mevsim değil; bir ömür boyu, her nefes alıp verişte zikrullah şuurunu taşımakla mümkündür. Zira mânevî uyanıklık, ancak bu sayede hâsıl olur.