• %77 (680/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...

    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/jq08bW.jpg
    https://i.hizliresim.com/nbzR0N.jpg
    https://i.hizliresim.com/OrY0pn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgm0lY.jpg
    https://i.hizliresim.com/mXO3W4.jpg
    https://i.hizliresim.com/odGjRX.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQJd6g.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • 192 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Benim için çok kıymetli olan bu kitabın sayfasında bir inceleme göremeyince kolları sıvayıp birkaç satır eklemek zaruriyet oldu...

    Kitabın benim için önemi, bende büyük bir hatırayı saklıyor olmasından kaynaklanıyor... Talip Apaydın, rahmetli annemin Öğretmen okulundan hocası... O yüzden ben Talip Apaydın ismi ile ve onun kitaplarıyla çok erken yaşta tanıştım...

    Bu kitabını da ilk olarak orta okul yıllarında okumuşumdur yanlış hatırlamıyorsam. Yıllardır annemden bir hatıra olarak saklarım kitaplığımda... Geçen gün tekrar elime aldım, birkaç sayfa göz gezdireyim derken akşamına bitirdim yeniden bu güzel romanı...

    Roman 1964 yılının Şubat ayında basılmış... Annem o yıllarda öğretmen okulunda genç bir öğretmen adayı... Aynı yıl kitabı alıp hocasına imzalatmış... Yani başka bir ifadeyle elimdeki kitap tam 55 yaşında... Sizin için bendeki o ilk baskının birkaç fotoğrafını çektim;

    https://imgyukle.com/i/Vumv0S

    https://imgyukle.com/i/VumKDs

    https://imgyukle.com/i/VumUQt

    İkinci görselde Talip Apaydın'ın kendi cümlelerinden kısa hayat hikayesini de okuyabilirsiniz...

    İşte böyle bir hikayesi var Ortakçılar'ın benim hayatımda... Allah her ikisinin de mekanını cennet eylesin deyip bir kaç satır da kitap ve kitabın yazıldığı dönemle ilgili düşüncelerimi paylaşacağım sizinle...

    Talip Apaydın'ın romanları, köy romanı olarak adlandırdığımız türde romanlar... Kendisi Cumhuriyet'in en değerli projelerinden biri olan Köy Enstitüsü mezunu. Fakir Baykurt, Mahmut Makal gibi Türk edebiyatına onlarca yazar yetiştirmiş bir ekolün içinden geliyor.

    Tuco Herrera özellikle Fakir Baykurt incelemelerinde bu Köy Enstitüleri mevzusuna çokça değindi ve değerli bilgiler paylaştı. O yüzden ben o kısma fazla girmek istemiyorum. Ancak, kurulduğu günün üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen eğitim dünyamızda hala bu derece nitelikli, verimli ve her anlamda donanımlı insan yetiştiren başka bir eğitim kurumunun gelmediğini üzülerek tekrardan dile getirmeden geçemeyeceğim...

    Köy enstitüleri, sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayan, bu öğretmenlerin mezun olduktan sonra görev alacakları köylerde hayata dokunan, toplumu eğiterek dönüştüren insanlar olmasını sağlayan ve böylelikle taşralarda aydınlık nesillerin tohumlarını atan nitelikte kurumlardı... Köy Enstitüsü'nde okuyan bir öğrenci, öğretmenlik mesleğinin gereği olan eğitimin yanında mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğrenir (ki bu müzik aleti mandolindir), mütevazi bir yabancı dil eğitimi alır (İngilizce veya Fransızca), bunların da yanısıra köy yaşamında ona yardımcı olacak taş ustalığı, marangozluk, fırıncılık gibi başka bir zanaat daha öğrenir öyle mezun olurdu.

    Velhasıl, bu ülkedeki her güzel şey gibi onun da önünü kesip yok ettiler maalesef... Aradan 80 yıl geçti, biz hala arap saçına dönen eğitim sistemimiz için bir çıkış yolu arıyoruz... Tıpkı 60'lı yıllarda yok ettiğimiz yerli otomobilimizin yerine 60 yıl sonra yenisini yapmaya çabalamamız gibi...

    -------------------------

    Her neyse, işte böyle bir dönemde yazılmış bu kitap da... Kitabın baş karakteri Sefer de mezun olmasına bir yıl kalan bir Köy Enstitüsü öğrencisi...

    Yazın çeltik tarlasında ortakçı olarak çalışan yaşlı babasını görmek ve ona yardım etmek için köye gidiyor. Tarlaların sahibi olan Hilmi beyin eşi Melahat, Sefer'in çok uzaktan bir akrabası... Sefer'in annesi genç yaşta vefat ediyor ve Melahat hanım, ondan bana yadigar diyerekten bu ziyaretinde Sefer'i kendi evinde misafir etmek istiyor...

    Sefer bu noktada ruhunu baskı altına alan bir ikilem yaşıyor. Bir yanda çeltik tarlasında çok zor şartlar altında çalışan babası, diğer yanda babasını bu zor şartlar altında çalıştıran Hilmi Beyin evi... Sefer tercihini babasından yana kullanmak istese de babası, ona kendi geleceği için 'beyin evinde' kalmasının daha doğru olacağını salık veriyor. Hatta baya ısrarcı oluyor bu konuda... Hal böyle olunca da Sefer'in yaşadığı ikilem ve ruh sıkışması roman boyunca artarak devam ediyor...

    Daha fazla detaya girmeden bu şekilde özetleyip gerisini okura bırakıyorum...

    Eğer köy romanı okumaktan keyif alıyorsanız, Ortakçılar'a sonuna kadar kefilim. Sefer'in yaşadığı ruh halleri, neredeyse aklınıza Peyami Safa'yı getirecek kadar ustalıkla anlatılıyor. Köylülerin 'ağa', 'bey' gibi emek sömürücülerine karşı öğrenilmiş çaresizlikleri; oğlu bir yıl sonra öğretmen olacak olmasına rağmen baba karakterinin hala geleceğini kurtarsın diye oğlunu beylerin, ağaların peşine takma sevdası; sahip oldukları, onları var eden toprakları küçümseyen ve her fırsatta her şeyi satıp İstanbul'a yerleşme veya yurt dışına gitme hayali kuran aklı havada bey oğulları ve bunun gibi köy yaşamının gerçeklerine dair daha pek çok ayrıntı romanın sayfalarını çevirdikçe ortaya çıkıyor ve okuru, günümüzde de benzerini yaşadığımız çok tanıdık bir atmosferin içine sürüklüyor...

    -----------------------

    Son bir konuya daha değinerek satırlarımı sonlandıracağım sevgili 1k dostlarım... Günümüzde maalesef artık köy romanları yazılmıyor... Yazılıyorsa da benim haberim yok. Köy romanından kastım köyde geçen roman değil sadece, köyü anlatan, köy gerçeğiyle yüzleştiren romanlardan bahsediyorum...

    Artık köylerin hiçbir probleminin kalmadığını mı anlamalıyız bu işten? Belki Yaşar Kemallerin, Fakir Baykurtların, Talip Apaydınların yazdıkları köyler değişmiş, o köylerdeki beyler, ağalar gitmiş olabilir elbette... Ancak onların yerini yeni sorunlar, yeni ağalar, yeni beyler almadı mı?

    Köylünün elindeki yerli tohumu zorla alıp yerine hybrid veya GDO'lu tohumları dayatan kravatlı beyleri yazmayacak mı hiçkimse? Ya da köyün deresinin dibine zorla yapılmak istenen elektrik ve nükleer enerji santrallerini hiç mi dile getirmeyecekler? Verimli tarım arazilerinde maden arayan, ormanları yok edip siyanür arayan Kanadalı ağaları da mı yazmayacaklar? 21. yy'da, 2 yaşındaki Muharrem'in cansız bedenini çuvala koyup yağan karın kapattığı köy yollarını aşmaya çalışan babanın hikayesi gerçekten de kimsenin ilgisini çekmiyor mu artık?

    Çağdaş edebiyatımız köylerimizi neden bu kadar yok sayar, neden toprağın insanlarına bu kadar yabancılaşır anlamak çok güç gerçekten... İşe bu tarafından baktığımızda, kelle koltukta onca eser vermiş bu onurlu köy romancılarımıza olan saygım bir kat daha artıyor...

    Artık köy deyince aklına 'organik kahvaltı'dan başka bir şey gelmeyen bir neslin ferdi olarak içine düştüğümüz bu durumdan utanmak da bizim boynumuzun borcu olsun...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 434 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir sabah otobüste giderken birkaç tatlı söz okumak için google'dan sayfalara bakarken bir sayfa gözüme çarptı.1k muhteşem bir sayfa tam istediğim gibi bir de mobil uygulaması da var. Tamam dedim bu sayfa tam benlik. Üyelik falan filan hallettim. Akvaryumdan okyanusa düşmüş balık misali dolaşıyorum. Tabi bi de nasıl bişey onu anlamaya çabalıyorum. Derken sayfada daha önce adını hiç duymadığım bir şairle karşılaştım. Tahsin Özmen. Derken sözlerine baktım gayet güzel çok hoş. Hemen tanımalıyım bu adamı dedim. İncelemeleri okuyorum olumsuz tek yorum dahi yok. Hayıflanıyorum bu adamı nasıl duymadım diye. Sözler filan çok güzel. Bi de incelemeye yazılan bi ifade beni can evimden vurdu. Hani geliri derneğe bağışlamış diye. Hemen bu kitaba ulaşmalıyım. Sağa sola baktım en sonunda kitap satan internet sitesinden aldım. Kitap geldi, hafif hırpalanmış neyse zaten zar zor bulmuşum birkaç küçük dokunuş ve pasta cilasını çektikten sonra kitaplığımdaki yerini aldı.Kitapları aldıktan sonra özellikle şiir kitaplarını ortadan rastgele birkaç sayfa açıp okurum. Ama bunda yapmadım. Neyse yaklaşık bir hafta önce aklıma geldi. Aldım kitabı elime şöyle kaba taslak bir çevirdim sayfalara baktım içi hınca hınç dolu sayfalar öyle iki satırlık bir şeyler yazılıp geçilmemiş ve nedense aklıma Didem Madak geldi ve Polyanna'ya yazdığı mektup o incecik kitabın yanında bu koskoca antoloji değerindeki kitap var yanımda. Sonra okumaya başladım. İçimdekiler kırılmaya başladı. Sonra Mina Urgan'ın karpuz meselesi aklıma geldi. Yok yok dedim devam neyse beğendiğim bişeyler gördüm. Paylaştım birinci paylaşımda pek bişey yok ikinci derken üçüncü paylaşımda bir volkanik patlama bir balık sürüsü...
    Beğeniler patlıyor ne oluyor diyorum kendime herhalde sözler hoşuna gitti 1k dakilerin. Sonra patlamalar hep devam etti ve balık sürüsü hiç eksilmedi. Bir ara Exupery'nin toplu eserlerine geçtim. Yine paylaşımlarda bulundum ama volkanik patlamalar ve sürü sessizleşmişti. Tık yok. Hemen incelemelere baktım. İncelemelerin hemen hemen hepsi Tahsin Özmen paylaşımlarında volkanik patlamalara neden olan hesaplardı. Kitabı okumaya ve paylaşımlara devam ettim. Çünkü her zaman öğrenecek yeni şeyler vardır. Bir hırsızdan bile çok şey öğrenebilirken bu kitaptan da bir şeyler öğrenebilirdim. Kitap bittiğinde yine aklıma Polyanna'ya Son mektubun da içinde olduğu incecik narin kitap aklıma geldi. Polyannacılık iyidir. Ama bunun yanında gerçekleri de dile getirmek gerek. Pazardaki domates dizen amcanın mantığında olmamalı bu. Arkadaki kötüleri görmek gerek. Ama kardeşim adam iyi birşeye hizmet ediyor bak bağışlamış yani geliri... Kalkanlar hep böyledir aslında.
    Kitapta güzel olan yerler yoktu berbattı dersem doğrudan bir parça sapmış olurum. Kitap bana hitap etmedi yine emek var ama Exupery'nin yazmış olduğu Küçük Prens asıl haliyle yayımlamadı. Kısaltıldı. Tabi buradaki amacı bilmiyoruz daha çok okuyucuya ulaşmak için de kısalmış olabilir ya da gereksiz veya hoşuna gitmeyen kısımları çıkarmış da olabilir Exupery. Şair bir cümleyi olduğu gibi değil güzel şekliyle söyleyen olmalı bana göre. Bunu sadece birkaç sayfada satırda değil genelinde olmalı maalesef bazen nicelik niteliği yansıtmıyor. Ama elinizde sağlam iki kalkan varsa siz de balık avlayabilirsiniz okyanusun kıyısındakilerden hani yeni düşmüş olanlardan...
    Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
  • > Öncelikle öğrenmeyi öğrenmelisiniz.

    > Hiç kimse Allah dışında her şeyi bilemez. Sizin öğrenmeniz gereken şey; en kısa zamanda en doğru bilgiyi öğrenmek.

    > Ne istediğinizi ve nerede bulabileceğinizi bilmeniz gerek.

    > Kitap okumayı bir makjay gibi görmemelisiniz. Kitap sizi daha iyi yapacak daha çok sosyalleştirecek bir araçtır.

    > Kitapçılarda, Türkiye'deki okuyucu zevkine ve popülariteye göre sıralanan kitaplara fazla rağbet göstermeyin. Çünkü Türkiye'de genel olarak eğitim seviyesi düşük.

    > Bir kitap gördüğünüzde bu kitabın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu 1K, GoodReads veya daha profesyonel olan JSTOR'dan bakın.

    > Bir yayınevini komple okumaya veya bir seriyi ilginizi çekmediği halde tamamlamaya çalışmayın. Dürüst tarihçilerin tavsiye ettiği kitapları okuyabilirsiniz.

    > Sadece tarih okumayın. Sosyoloji ve antropoloji de okuyun. Sosyoloji ve antropoloji olmadan tarih olmaz. Örnek olarak; göçebelere çalışan biri antropoloji bilmeli. Ekonominin de temel kuralları bilinmeli.

    > Önemli olan tarihi olayları doğru bilmek değil, tarihi olayları meydana getiren sebepleri öğrenmektir.

    > Tarihçi olmayı düşünmeyen biri fazla metodoloji kitabı okumamalı.

    > Tarihe sömürmek için yaklaşırsan tarih seni sömürür.

    > Tarih okumaya başlayacaksanız giriş seviyesi kitaplardan başlayıp daha sonra akademik ağırlıklı kitaplar okuyup derinleşilebilirsiniz.

    > Eğer zamanınız azsa tarihte derinleşeceğim diye uğraşmayın. Herkese hitap eden giriş seviyesi tarih kitapları vardır, onları okuyun.

    > Tarihe başlamak isteyen biri tarih dizilerini izlemeyi kafasından silmeli. Türkiye'nin gündeminden kopmalı. Sadece Türkiye'de yazılmış kitaplarla bir yere gidilemez.

    > Tarih, malumatfuruşluk (bilgiçlik taslamak) değildir. Belli sorular üstünden gitmelisiniz. Böyle bir yolda giderseniz entelektüel bir uğraşa sahip olursunuz. Örnek olarak; Müslümanlar veya Türkiye neden geri kaldı? Batı nasıl kalkındı? Mısır'da olan kültür neden Rusya'da yoktur? Diğer bir deyişle; tarih kitaplarını roman okur gibi okumayın. Ayrıca bu sorular üstünden giderseniz hayatınızı daha kaliteli, toplumdaki yerinizi daha sağlam belirleyip yaşayabilirsiniz.

    > Okuduğunuz çoğu tarih kitabı yazarının bir tarafı olduğunu unutmayın. Tarafsız yazarlardan veya tarafsızlığa en yakın olan kişiden okumaya çalışın. Kendi tarihini olur olmadık şekilde övenlerden elinizden geldiğince uzak durun.

    > Tarih okumalarını birçok kitabı kıyaslayarak yapın. Bu şekilde yaparsanız daha fazla verim alabilirsiniz.

    > Bir tarih kitabını okurken %100 doğrudur bakış açısıyla okumayın. Araştırmacı olun.

    > Tarih, sadece Osmanlı tarihinden öğrenilmez. Diğer kültürlerin tarihini de okuyun. Farklı kültürler öğrenmiş olursunuz.

    > İngilizce biliyorsanız yabancıların yazdığı tarih kitaplarını da okuyun. Bilmiyorsanız Türkçe'ye çevrilen eserlerini takip edin. Çünkü o yazarlar çok daha geniş perspektife ve metodolojiye sahip (Yalnız oryantalistlerin çoğuna ve yalan yanlış tarih yazanlara dikkat edin.).


    TAVSİYE EDİLEN TARİHÇİLER

    ÖNEMLİ: Bir tarihçinin kitabı %100 doğrudur diye bir şart yok. Sürekli araştırarak okumanız en iyisi.


    DÜNYA TARİHİ
    Clive Pointing
    William H. Mcneill


    MÜSLÜMANLARIN TARİHİ
    Taberi
    el-Belazuri
    İbn Esir
    İbn Hazm
    İbn Hişam
    İbn İshak
    İbn Kayyim el-Cevziyye
    İbn Kesir
    İbn Sa'd


    SELÇUKLU TARİHİ
    Ali Sevim
    Cihan Piyadeoğlu
    İbrahim Kafesoğlu
    Mehmet Altay Köymen
    Osman Turan


    OSMANLI TARİHİ
    Erhan Afyoncu
    Halil İnalcık
    İlber Ortaylı
    İsmail Hakkı Uzunçarşılı


    ORTADOĞU TARİHİ
    Bernard Lewis


    YARARLANILAN KAYNAKLAR:

    Kendi bilgilerim ve araştırmalarım

    #3028540

    https://sorularlaislamiyet.com/...-bilgi-verir-misiniz

    https://youtu.be/YH_l_NlAm-I