• 215 syf.
    Sanırım bu adama hep hayran kalıcam:d

    1K OKURLARI evet siz, eğer bu zamana kadar hiç hakan günday kitabı okumadıysanız ve kendi kendinize "lan, millet niye bu kadar seviyor, bu yazarın kitaplarını?" diye soruyorsanız, sizin bu sorunuzu layıkıyla cevaplayacak olan kitap. zaten bu kitaptan sonra yazarın diğer kitaplarını teker teker almaya başladığınızı göreceksiniz. ve öyle bir gün gelecek ki, kendinize "hadi olum yavvv, kaç ay oldu, yaz bir kitap" derken bulacaksınız. daha daha sonra tam siz başka bir yazarın sürükleyici bir kitabını okurken, hakan günday'ın yeni kitabının çıktığını duyacaksınız ve hemen gidip bu yeni kitabı alıp, hali hazırda okuduğunuz o sürükleyici kitabı kenara koyup, hakan günday'ın yeni kitabını okumaya başlayacaksınız.

    hakan günday "azil"de içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen eleştirisini, modern insanın “hiç”leşme sorunsalını, gerçek, hayal, kâbus arasındaki geçişler ile zaman ve mekân geçişlerini, yer yer sertleşen ifadelerle öyle ustalıkla aktarıyor ki, okuyucuyu adeta tokatlıyor.

    Yazdıklarıyla uçları zorlayan yazarımız hakan günday her ne kadar yeraltı edebiyatı yapmadığını söylese de, insanı rahatsız ve tedirgin edici, hem sisteme karşı olan hem de sistemle iç içe geçen karakterlerine ustalıkla can veriyor.Teknoloji, insanların davranışını, ahlakını, sosyoekonomik ilişkilerini, asla geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyor.
    söz konusu değişim, insanlığın amacından sapmasına ve doğadışı, adsız bir türün yeşermesine neden oluyor.
    insanlığın bin çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğneniyor.
    ve on yıldır da internet tarafından yutuluyor.Bireyin yalnızlığı, toplum dışına çıkmasıyla sonuçlanıyor.
    toplum dışına itilen (ya da bunu kendi tercih eden) birey, kendi doğrularını yaratıp onlarla yaşamaya başlıyor.
    zamanla toplum ile birey arasında genişleyen ahlak farkı, ikisinin de hastalanmasının temel nedeni oluveriyor.
    Bu kitapla adeta, "tek işim edebiyat değil, felsefenin de kralını yapıyorum" diyor. ve öyle bir yapıyor,kitabi okurken her satırın altını çizip yazarımıza hayran kalıyorsunuz. bir de, sürekli asil'i düşünüyor insan kitap bittikten sonra. "asil yaşayan adil ölmez". vay anasını. adam ne kurgu yapmış diyorsunuz

    ---spoiler---
    "tanrının tanrısı yok. biz ona inanıyoruz, ama o hiçbir şeye inanmıyor. belki de tek gerçek tanrısız, tanrının kendisi. tanrısızlık tanrıya mahsus. bu yüzden, kurallarda adalet ve asalet arama! çünkü tanrı ne asil ne de adil olmak zorunda! benim gibi!"

    "düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur... bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir... hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir."

    "herkesin kayıp kıtasını keşfettiği bir an vardır."

    "ilişkilerin zaman içinde sıcaklığını yitirmesi doğaldır. geçmişe özlem duymak, sadece zaman kaybıdır."

    "sen beni mektup yazacak kadar sevmedin."

    "güneşin söndüğünü sekiz dakika sonra anlarsın. o sekiz dakika boyunca hayatın sonsuza kadar süreceğini sanırsın. doğa yalan söyler sana. annem de sevildiğini sandı. yıllarca."

    "hiç kimse göründüğü gibi olmasa da, herkes göründüğü gibi olmaya çalışıyordu. rahat gibi görünüyorsan rahat olmaya çalışıyorsundur. görüntün, hayalindir."

    "kansız acının en acımasız tarafı, bitmesinin beklendiği bir kan dökülme anının olmayışıydı. kansız acının en acımasız tarafı, ne zaman biteceğinin bilinememesiydi."

    "- asil yaşayan kimdir?
    + asil yaşayan bir delidir. anımsamadığı için geçmişi, önemsemediği için geleceği yoktur."

    ilk cümleler de şöyle bu arada,

    "bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. bu cümleyse, okumaya devam ettiğinin kanıtı. birlikte iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. bir hayata son vereceğiz..."

    Zaten ne diyorduk asil yaşayan adil ölmez.

    İyi okumalar :D
  • 434 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir sabah otobüste giderken birkaç tatlı söz okumak için google'dan sayfalara bakarken bir sayfa gözüme çarptı.1k muhteşem bir sayfa tam istediğim gibi bir de mobil uygulaması da var. Tamam dedim bu sayfa tam benlik. Üyelik falan filan hallettim. Akvaryumdan okyanusa düşmüş balık misali dolaşıyorum. Tabi bi de nasıl bişey onu anlamaya çabalıyorum. Derken sayfada daha önce adını hiç duymadığım bir şairle karşılaştım. Tahsin Özmen. Derken sözlerine baktım gayet güzel çok hoş. Hemen tanımalıyım bu adamı dedim. İncelemeleri okuyorum olumsuz tek yorum dahi yok. Hayıflanıyorum bu adamı nasıl duymadım diye. Sözler filan çok güzel. Bi de incelemeye yazılan bi ifade beni can evimden vurdu. Hani geliri derneğe bağışlamış diye. Hemen bu kitaba ulaşmalıyım. Sağa sola baktım en sonunda kitap satan internet sitesinden aldım. Kitap geldi, hafif hırpalanmış neyse zaten zar zor bulmuşum birkaç küçük dokunuş ve pasta cilasını çektikten sonra kitaplığımdaki yerini aldı.Kitapları aldıktan sonra özellikle şiir kitaplarını ortadan rastgele birkaç sayfa açıp okurum. Ama bunda yapmadım. Neyse yaklaşık bir hafta önce aklıma geldi. Aldım kitabı elime şöyle kaba taslak bir çevirdim sayfalara baktım içi hınca hınç dolu sayfalar öyle iki satırlık bir şeyler yazılıp geçilmemiş ve nedense aklıma Didem Madak geldi ve Polyanna'ya yazdığı mektup o incecik kitabın yanında bu koskoca antoloji değerindeki kitap var yanımda. Sonra okumaya başladım. İçimdekiler kırılmaya başladı. Sonra Mina Urgan'ın karpuz meselesi aklıma geldi. Yok yok dedim devam neyse beğendiğim bişeyler gördüm. Paylaştım birinci paylaşımda pek bişey yok ikinci derken üçüncü paylaşımda bir volkanik patlama bir balık sürüsü...
    Beğeniler patlıyor ne oluyor diyorum kendime herhalde sözler hoşuna gitti 1k dakilerin. Sonra patlamalar hep devam etti ve balık sürüsü hiç eksilmedi. Bir ara Exupery'nin toplu eserlerine geçtim. Yine paylaşımlarda bulundum ama volkanik patlamalar ve sürü sessizleşmişti. Tık yok. Hemen incelemelere baktım. İncelemelerin hemen hemen hepsi Tahsin Özmen paylaşımlarında volkanik patlamalara neden olan hesaplardı. Kitabı okumaya ve paylaşımlara devam ettim. Çünkü her zaman öğrenecek yeni şeyler vardır. Bir hırsızdan bile çok şey öğrenebilirken bu kitaptan da bir şeyler öğrenebilirdim. Kitap bittiğinde yine aklıma Polyanna'ya Son mektubun da içinde olduğu incecik narin kitap aklıma geldi. Polyannacılık iyidir. Ama bunun yanında gerçekleri de dile getirmek gerek. Pazardaki domates dizen amcanın mantığında olmamalı bu. Arkadaki kötüleri görmek gerek. Ama kardeşim adam iyi birşeye hizmet ediyor bak bağışlamış yani geliri... Kalkanlar hep böyledir aslında.
    Kitapta güzel olan yerler yoktu berbattı dersem doğrudan bir parça sapmış olurum. Kitap bana hitap etmedi yine emek var ama Exupery'nin yazmış olduğu Küçük Prens asıl haliyle yayımlamadı. Kısaltıldı. Tabi buradaki amacı bilmiyoruz daha çok okuyucuya ulaşmak için de kısalmış olabilir ya da gereksiz veya hoşuna gitmeyen kısımları çıkarmış da olabilir Exupery. Şair bir cümleyi olduğu gibi değil güzel şekliyle söyleyen olmalı bana göre. Bunu sadece birkaç sayfada satırda değil genelinde olmalı maalesef bazen nicelik niteliği yansıtmıyor. Ama elinizde sağlam iki kalkan varsa siz de balık avlayabilirsiniz okyanusun kıyısındakilerden hani yeni düşmüş olanlardan...
    Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
  • "Senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir."
  • Vaktiyle iki kardeş varmış. Büyük kardeş zengin, küçük kardeşi fukaraymış. Zenginin oğlu, fukaranın kızı varmış. [Bir gün küçük, büyüğe demiş ki:]
    — Kızımı oğluna vermişim Allahın emriyle. Niçin almıyorsun kızımı?
    — Senin kızın fukara kızı olduğu için benim oğluma layık değil, demiş.
    Fukara kahrolup başka memlekete göçüp gidiyor. Oradan bir name yazıyor: “Oğlunun haklısını al kardeşim.” Üç dört sene böyle mektup gönderiyor. Amcasından gelen mektubun bir tanesi oğlanın eline geçiyor. Diyor ki:
    — Babacığım, benim haklımı niçin almıyorsun?
    Bir heybe altın alıp atına binerek emmisinin ve nişanlısının yanına gidiyor.
    — Amcam, ben Allahın emriyle haklımı alacağım, diyor.
    Nişanlısını alıp hali yeten bir yere götürüyor. Altınlarla bir ev aptırıyor. Bir at, bir şahin, bir zağar, bir de tüfek alıyor. Sabah av yapıyor, akşamleyin gelince:
    — Emmim kızı, benim gibi avcı, kuvvetli, gürbüz var mı? diyor. O da:
    — Yok, diyor, emmioğlu.
    Üç beş sene sürüyor bu hal. Kervancının biri tesadüfen o eve uğruyor, yemeğe kalıyor.
    Dönüşte bir cadı karısı bulup oraya götürüyor:
    — Neneciğim, avcının karısını bana kandırmanın bir çaresi?
    — Pek güzel oğlum, diyor cadı karısı kervancıya. Sen git.
    Üç beş gün o evde kalıyor. Diyor ki:
    — Kızım, sen kervancıyla yakın olursan, sana Hind’den, Yemen’den çok güzel kumaşlar getirecek.
    Avcı, gelince, “Bu karı neci?” diye soruyor.
    — Hicaza gidiyordum oğlum, hayvanım öldü. Tesadüfen evinizde misafir olarak kalacağım.
    Avcı bundan hiçbir şey anlamıyor. Cadı karı avcının ailesinin aklını tamamıyla çeliyor, kervancıyla görüşme sözü alıyor. O sırada kervancı geliyor, görüşüyorlar.
    Kervancıyla karı dönüp gidiyorlar.
    — On beş gün sonra gelirim kızım, diyor, elbiselerini sana getiririm.
    On beş gün sonra elbiselerle geliyor. Kervancı da geliyor, diyor ki:
    — Nineciğim, bu gelinin kocasını bir tarafa göndermenin çaresi?
    Kadın:
    — Kızım, diyor, senin kocan avdan gelince ne söyler?
    — Benim gibi avcı, gürbüz, kuvvetli var mı? diye söyler.
    — Öyle söylediğinde de ki: “Haramiler dağından Zor Ali isminde bir adam var, senden kuvvetli, zorlu.”
    Avcı geldiğinde:
    — Emmi kızı, benim gibi gürbüz, avcı ve kuvvetli pehlivan var mı? dediğinde diyor ki:
    — Haramiler dağında Zor Ali isminde bir adam varmış.
    — Ya öyleyse bize yol göründü, hadi allahaısmarladık, diyerek yola revan oluyor.
    Yedi gün yedi gece gittikten sora Zor Ali’nin evinin önüne varıyor:
    — İn aşağıya Zor Ali, diyor, alçak, namussuz!
    Zor Ali:
    — Kardeşim ne istersin benden?
    — İn aşağıya alçak namussuz, seninle boy ölçüşeceğim.
    Zor Ali diyor ki:
    — Sen misafirsin. Bir yemek ve kahveden sonra maksadını bana anlat.
    — Yemekten, kahveden sonra maksat anlatılmaz. Erkeksen in er meydanına!
    — Kardeşim, erkek sözüyle mi geldin sen buraya, kadın sözüyle mi?
    — Ben onu sana sormuyorum. İn aşağı!
    — Sen sormuyorsan ben soruyorum. Erkek sözüyle mi geldin, kadın sözüyle mi?
    Avcı dedi ki:
    — Ailemin sözüyle geldim.
    Zor Ali dedi ki:
    — Eyvah, aldanmışsın. Ailen seni baştan atmış, başkasıyla sevişiyor.
    — İn aşağı. Anlatayım da, haksızsam boynumu vur.
    Zor Ali iniyor. Yukarı çıkıyorlar. Yemek yeyip kahve içtikten sonra diyor ki:
    — Benim annemle babam, aşiret yurdunda sekiz on yaşında bir kız çocuğu buluyorlar. Büyütüp bana veriyorlar. Anam babam öldükten sonra… On yaşında bir kızım, altı yaşında bir oğlum vardı. Bu havalide kırk tane hanemiz vardı. Daim vakit benim fırsatımı ararlardı. Bir gün ailem, “Anamı babamı isterim” diye zorladı. Her ne kadar “Bilmem” dediysem de,
    “Bulacaksın. Akrabasız kimse olmaz.”
    Dedim ki:
    “Gideyim arayayım bari.”
    Harami dağına çıkıyor. Bir ihtiyar kadınla bir erkek aşiretli buluyor. Macerayı anlatıyor. Diyor ki:
    “Benim bir ailem var. İsmi Ayşe. Getirdiğimde, filan zaman biz seni kaybettik, diye sarmaş dolaş olun. Baba ana çıkın.”
    Dönüp geliyor. Ailesini, çocuklarını beraberine alarak yola çıkıyor. Yolda bir rahmet tutuyor. Bir mağaraya gizleniyorlar. Mağara gayet genişmiş. Kırk Harami, o mağarada yatar kalkarmış. Ailesine diyor ki: “Benim düşmanlarım buraya da geldiler, ses etme. Ben dardayım, onlarla burada çarpışamam.”
    Ailesi, “Demek ki sen kendi yurdunda erkeksin,” diyor. O esnada oğlan çocuğuna bir sille vuruyor ailesi.
    “Amma benim ne kabahatim var?”
    Zor Ali dedi ki:
    “Aman oğlum, sus,” dedi.
    Ailesi dedi ki:
    “Niçin sussun?”
    O esnada harami başı haberi aldı:
    “Zor Ali burda olsa gerek. Hücum!” diyor. Ve gelip Zor Ali’yi yakalıyorlar. Ayaklarını ve elini bağlıyorlar.
    Ailesi diyor ki:
    “Madem ki er değilmişsin, işte belanı buldun.”
    Ve gidip harami başının kucağına oturuyor. Harami başı iki şişe patlatarak, iki kadına bir kendisine, içmeye başlıyor.
    Kadın kafayı bulunca ortaya dineliyor.
    “Ne çeşit oyunlar istersin harami başı?” diyor.
    Çarpanayı takınarak, çırılçıplak olarak çarpanayı vuruyor, dönmeye başlıyor. Bir iki saat oynuyor ve yorulup düşüp yatıyor.
    Zor Ali diyor ki, “Kızım,” diyor, “şu kılıcımla ayaklarımdaki ve ellerimdeki ipi kesiver.”
    Kız diyor ki:
    “Babacığım,” diyor, “kadın kısmından hiç iyilik bekleme.”
    Kız da düşüp uyuyor.
    “Oğlum,” diyor, “şu kılıcımı al da şu iplerimi kesiver.”
    “Kılıçla olmazsa dişimle keseceğim babacığım.”
    Kılıcı alarak ellerinin ve ayaklarının iplerini kesti. Zor Ali kılıca sarılarak haramilerin yirmi dokuz tanesini öldürüyor ve gelip yerine yatıyor.
    “Of, imdat senden yarabbi!” diye bağırıyor.
    Harami başı uyandı.
    “Ne o Zor Ali, ayakların mı ağrıdı ellerin mi?”
    “Ciğerim ağrıdı ne fayda” dedi Zor Ali.
    O esnada kadın kalktı, gene oynamaya başladı. Harami başı sordu:
    “Ne gördün düşünde Zor Ali?”
    “Avcı gittim bir pınara oturdum. Kırk tane erkek keklikle bir kancık keklik, bir de kancık palaz sulanmaya indiler. Tüfek sıktımdı, yirmi dokuz erkek kancık gördüm. On bir erkek keklikle bir kancık keklik ve bir palaz kaldı. İkinci oturuşunda onunu da temizlerim.
    Kızı ve ailesi güldü. Kızı dedi ki:
    “Babacığım eskiden böyle samranırdı.”
    Tekrar yattılar. Zor Ali kalkıp haramilerin on tanesini öldürdü, harami başına bir depik vurdu:
    “Kalk bedevi herif, ölçüleyim seninle.”
    Harami başının ellerini ayaklarını keserek, ailesinin de gözlerini oyarak, kızının da dilini keserek, oğlunun gözlerinden öperek evine geldi.
    Avcıya diyor ki:
    — Bu hal başıma böylece geldi. Oğlumla beraber bu meskeni bekliyorum. Git, sen de evinin yüksek bir yerine çık otur. Evinde olanı gözetle.
    Evinin yüksek bir yerine çıkarak oturdu. Evini gözetledi. O esnada bir ihtiyar, arkasında bir sandıkla geldi, sandığı bıraktı. Uyuyakaldı. Koca uyuyunca sandığın içerisinden bir genç kadın çıkıp, belinde bir çıkınla taşımış olduğu dostuna, “buralarda kimse olmaz,” diyerek muhabbete başlıyorlar.
    İhtiyarın yanına gelerek,
    — Haydi evimize, diyor.
    Eve varıyor. Cadı karısı sihirleyerek delikanlıyı bir merkep yapıp bağlıyor. İhtiyar da geliyor evine. Cadı diyor ki:
    — Evladım tez ol, ben gideceğim.
    Avcı Ali diyor ki:
    — Bir yemek yemeyince seni salmam, diyor. Sesleniyor:
    — Emmi kızı, büyük tenceremizle bir bulgur pilavı pişir.
    — Emmi oğlu, iki kişilik yeter.
    — Büyük tencereyle vur, diyor avcı.
    Büyük tencereyle vuruyor. Ve sofrayı ortaya seriyorlar.
    — Yedi tane kaşık getir, diyor.
    — Ne yapacaksın emmi oğlu yedi kaşığı? diyor.
    — Sen getir, nene lazım.
    İhtiyara diyor ki:
    — Sandığı aç bakalım, ihtiyarın genç karısını, sihirlemiş olduğun dostumu çıkar.
    Çıkarıyor. Cadı karısına:
    — Ahırdaki eşeği getir yemek yesin.
    Cadı karısı:
    — Oğlum eşek yemek yemez.
    — Yemek yemedik eşek avrat sevmez, diyor avcı.
    Onu da çıkarıyorlar.
    — Emmi kızı! Sen, ben, iki. Cadı karısı, dostu, dört. İhtiyarla ailesi altı. Bir de onun dostu, yedi.
    Yemeği yedikten sonra altı tanesini temizleyip memleketine geçip gidiyor.
    Gökten üç elma düşüyor. Birini ben yiyorum, birini Ahmet, birini hikâye söyleyen yiyor.
  • Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari