• İyi Akşamlar 1K ailesi! 💭 Bugün sosyal medyada gördüm sizinle de paylaşmak istedim. Küçük bir genç şunu yazmış yorum olarak: " Ben 13 yaşındayım bana okuduğunuz kitapları önerir misiniz? ", ben şöyle düşünüyorum: Kimse sizi sizden iyi tanıyamaz. Polise seversiniz ya da sevmezsiniz aynı şekilde bir aşk romanını bazı insanlar sevmeyebilir bu kendinize bağlı bir şey. Bir kitap tavsiyesi verirken bile, " Ne tarz kitaplar okuyorsunuz? " diye soruyoruz. Bence bu dikkate alınarak bu soru sorulmalı..📚💭
  • 1k bana neler kattı diye bir soru sormayacağım ya da bunu yanıtlayabilecek cevap silsilesi vermeye çalışmak suyun faydalarını ya da neden su içmeliyizi açıklamak gibi bir şey. Ama şunu söylemeliyim ki insan ne okur ne yazar ne de söyler insan bir zerre bugün düşer yarın başka bir damlaya yapışır ya da buharlaşır ya da tekrar düşer. Mesele zerreden zerre olabilmek ve başkalarını da aydınlatabilmek.
    2019 benim için iyisi ile kötüsü ile bir sene ve dolu dolu geçen harika unutamayacağım anılar içeren bir zaman dilimi hayatımda.

    ●Neler mi oldu bakalım?


    》Her şeyden önce 1 yıl daha tecrübe sahibi oldum.

    》İlaçları bıraktım.

    》Uzun süreden sonra kitap okudum.

    》Ve yaşadığım 17 yıl boyunca yani ömrümde okumadığım kitap sayısını bu yıl okudum. Ben hiç bir zaman bir ayda yeri gelip 5 kitap bitirebileceğim 1 yılda 19 kitap okuyabileceğim aklıma gelmezdi.

    Seneye yeni deryalardan zerreler bulmaya, kendimizi o deryalara adamaya, İlber Ortaylılarla, Halil İnalcıklarla, Oğuz Ataylarla, Yakup Kadrilerle tanışma dileğiyle. Kitapla kalın. Kitap kurtlayın. Okuyun. Sevdalara dalın..
  • 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeden önce şunu belirtmek isterim ki yaklaşık dört buçuk senedir kitap incelemeleri yapıyorum elimden geldiğince ve fark ettiğim kadarıyla bu dört buçuk sene içerisinde yazdığım ilk incelemelere bakılacak olursa ciddi bir değişim söz konusu. Hatta bazen eski yazdıklarıma bakıp kendimle alay ettiğim de olmuştur. Kendi kendimi yadırgamam da aslında küçük de olsa bir bakış açısı kazandığımın göstergesidir. Bunu belirtmek istememdeki sebep aslında sizlerin de inceleme yapmanız hususunda bir nebze de olsa cesaretlendirmek. İnsan kitap okurken gelişir yazarken de bu gelişimi kalıcı hale getirir. Bizler evet kitap okuyoruz fakat yüzlerce kitap okuyan insanların kitaplar hakkındaki düşüncelerinden, hayata karşı bakış açısı kazanmalarından, entelektüel edinimlerinden bizleri mahrum etmeleri açıkçası ciddi bir kayıptır. Hem kendi gelişimleri açısından hem de yazı dili ile kendilerini ifade etmeleri yazarlar ile aralarında özdeşim ya da empati kurmalarına neden olacak ki bu da ileride belkide aramızdan daha fazla yazar, şair, eleştirmen çıkması demektir. (Siteden bu zamana kadar 3 yazar çıktı benim bildiğim kadarıyla. 2 tanesi yazarlıklarını 1K'da inceleme yapmalarına borçlu olduklarını biliyorum)

    Gelelim incelememize...

    Öncelikle tarih kitaplarını yorumlamak, incelemek ciddi bir kazanım gerektirir. Maalesef ki bu kazanıma bir akademisyen kadar yüzde yüz sahip değilim. Dolayısıyla İlber Hoca' nın da belirttiği gibi "Tarihi ele alıyorsanız nesnel bakış açısına sahip olamazsınız" dan yola çıkarak kitaba olan yaklaşımım nesnel olamamakla birlikte Atatürk hayranı biri olarak da fazlaca öznel olabilir veya yetersiz kalabilir.

    İlber Ortaylı' nın kullandığı üslup ve akıcılık:

    İnstagram' da bir caps görmüştüm. İlber Hoca' nın konuşmalarında "biliyorsunuz" diye bitirdiği hiç bir şeyi bilmiyorum, diye. Çok gülmüştüm. Tabi ki hoca TV programlarında çok ağır bir dil kullanır. Söylediklerini bir akademisyen ya da tarih tutkusu olan bir lisans öğrencisi çok net anlayabilir. Çünkü konular biraz da giriş gelişme ve sonuç şeklinde değildir. Konuyu üniversitede 1. sınıflara ders anlatır gibi anlatması programın yayın standartlarına da uymazdı zaten. Fakat hocanın halka arz ettiği kitapları akıcıdır. Bunun altını kırmızı kalemle çiziyorum. Bir kaç kişiden mesaj aldım bununla ilgili. Anladığım kadarıyla İlber Hocanın kitaplarını okumaktan daha doğrusu anlayamamaktan çekiniyorlar. Zaten kendi kitaplarından bahsederken de "filan kitap size uymaz, bu daha çok akademik camiaya hitap eder" diye uyarır.

    Yer yer eski Türkçe'yi kullanır fakat kitabın bütünlüğüne bakılacak olursa bu istisnanın kaideyi bozmadığını göreceksiniz. Her gece İlber Ortaylı ve Celal hocamızın videoları ile uyuyan biri olarak söylüyorum ki kendilerine has konuşmalarını, üsluplarını, göndermelerini, sinirlenmelerini kitabı okurken de hissedeceksiniz. Bu açıdan yer yer kahkaha atmanız da kaçınılmazdır. :)

    Kitap sekiz bölümden oluşuyor.

    1. İmparatorluğu dirilten nesil (başlık çok anlamlıdır. Burda Türkiye Cumhuriyeti' nin Osmanlı' nın devamı olduğuna, bunu kabul etmeyen güruha gönderme yapıyor)
    2. Her zaman asker olmak istemişti
    3. Birinci Dünya Savaşı yılları
    4. Milli Mücadele' nin Önderi
    5. Cumhuriyet 'e Giden Yol
    6. İnkılaplar Dönemi
    7. Reis- i Cumhur
    8. Büyük Adam Atatürk

    Burda belirtilen bölümlerin bütünlük açısından kendi içerisinde kronolojik bir düzeni olmakla birlikte başlıkların hangi kıstasa göre belirlendiği muammadır. Pek beğenmediğimi belirtmek isterim.

    Hoca, Atatürk' le ilgili nadir olan fotoğrafları da kitabın içerisine dağıtmış. Fotoğraf olayı kesinlikle çok yerli yerinde kullanılmış.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal' in aile kökeni ile başlıyor.

    Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Faşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor.

    Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü' l Amâre, Mondros, son padişah Vahideddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr...

    Tüm detaylarıyla Milli Mücadele Dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet' e giden yol...

    Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

    Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle Reis-i Cumhur Atatürk...

    Hoca, tüm bunları irdelerken "dünya tarihinde hiç bir devletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız" diyerek Türkçülüğe güzellemeler yaparken, ki bu tarihi bir gerçektir, aynı zamanda da hatalarımızı da dile getirmekten kaçınmaz kitabında. Sadece Atatürk hakkında değil yol arkadaşları hakkında da belki de hiç bir yerde duymadığınız şeyleri okuyacaksınız. Bir nevi tarihin tozlu sayfalarına yolculuğa çıkacaksınız. Örneğin Atatürk' ün eşi Latife Hanım ' dan neden ayrıldığı bilgisi uzun zamandan beri hep aklımı kurcalamıştır. Kişisel bir uyum problemi mi yoksa First Lady' nin konumunu taşıyamaması mı dilemmasında kaybolup gitmiştim. Diğer bir örnek: Atatürk Milli Mücadele Dönemi' nde Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi? gibi birçok köşe bilgiyi vermiş ve tarihi dedikodulara da yer yer açıklık getirmiş. Kitabın bazı bölümlerinde bu tarz soru işaretlerinizi giderecek türden çok fazla bilgi var.

    Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermek istemedim. Zira yazının tam da burasında fark ettim ki içeriğe de girersem oldukça uzun bir inceleme olacak. Zaten kitaba genel bir bakış yapmış olduk. Siz okurlara kitabı okumak ya da es geçmek kararına ziyadesiyle yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama yine de belki de haddimi de aşarak okumanızı rica ediyorum. Her ne inançta ya da ideolojide olursak olalım karşı tezi de okumanın bizlere sentez yaratmada yardımcı olacağını düşünüyorum. Zenginliğimiz farklılığımızdan gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünya emin olun çekilmez olurdu. Yalnız, bu zenginliğe ulaşmada bizlere rehber olacak bir şey varsa o da saygıdır.

    Herkese selamlar, yazıda imlai hata olduysa affoluna :)

    ~~Keyifli okumalar, kitapla kalın ~~
  • "Hiçbir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim... Hiçbir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan." Emil Michel Cioran

    Biz de bu buluşmaya özel olarak Cioran'ın hangi kriterleri reddettiğine bir bakalım dedik. Neleri reddetmemiş ki Cioran? Kuralları reddedip bir sinist olmuş. Fikirlerin zamansallaşmasını reddedip zamanın ruhunu kendi kriterlerinden beklentisiz bir şekilde çoktan çıkarmış. Eylemsizliği eylemin üstünde tutmuş. Fikirlerin inanç halini almasına ise tamamen savaş açmış bir adammış bu Cioran.

    Yaşamı olumsuzlamadan duramazmış, çünkü içinde bulunduğu zaman da büsbütün kötülüklerin egemen olduğu bir çağmış. Olumlanacak bir şey yokmuş ki olumsuzlamadan durabilsin. Kurtuluşa duyduğu keskin bir inançsızlığı varmış, hatta kimilerine göre kitabında intiharın kaçınılmazlık olduğunu öğütlerken yazarın kendisinin intihar etmemesi bir çelişki iken kimilerine göre de Cioran karamsar olmak için değil, tamamen dönemindeki nihilizmi yansıtmak için yazarmış.

    Felsefe de böyleymiş ya, etimoloji olarak bilgelik sevdası demekmiş felsefe. Ama Cioran, Çürümenin Kitabı ile neyin bilgeliğine sevda duymuş olabilirdi?

    Eylemsizliğe mi? Çözüm aramak için uğraşmamaya çünkü çözümlerden umudu kesmeye mi? Sinizme mi? Nihilizme mi? Hobbes'un dediği gibi insanın doğası gereği bencil olmasına mı ya da Hobbes'un bu görüşüne karşı çıkanlara mı? Sartre’ın varoluşçuluğuna mı? Durkheim’in sosyoloji düşüncelerine mi? Ford’un seri üretim sistemiyle birlikte çağın içindeki duygunun ve insaniliğin silinmeye başlamasına mı? Nietzsche'nin üst-insanının tam zıttı olan Cioran'ın alt-insan tasarımına mı? Eylemsizlikle ve umutsuzlukla hiçliğe ulaşmaya mı? Stefan Zweig'ın dediği gibi "Dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz." alıntısına mı? Bilinçaltı ve insanın gizli kalmış, belirtmekten çekindiği duygularına mı? Dinlerin ve siyasi görüşlerin küreselleşme politikalarında iktidarlar aracılığıyla uyguladığı diktelere mi? Toplumun size dayatmak istediği normlara mı? Özcü karamsarlığa mı? Schopenhauer'e mi? Dünyada bugüne kadar intihar etmiş yazarlar olan Plath, Zweig, Woolf, London, Hemingway, Hidayet, Mishima, Pavese gibilerinin hepsinin içinde Ciorancı bir öz bulunmasından dolayı mı?

    Zaten biz de bu toplantıda Cioran'ın cevap aradığı bütün bu soru işaretlerine ünlemler, noktalar ve üç noktalar koyabilmek için düşüncelerimizi belirttik. Bu buluşmaya özel biraz çürümüş olabiliriz ama bir dahaki buluşmalarda yolumuza daha sağlam devam edeceğimizden emin olabilirsiniz!

    İşte o bir dönemin çürümesini kendi içinde sorgulayanlar:
    Oğuz Aktürk
    Turhan Yıldırım
    bikedibolkitap
    Bülent
    Madame Adeline
    Koray
    Zihnisinir
    Esas Adam
    Mehmet Cemre Özbek
    Cevizkabuğu
    Okuma Maratonum
    Ömer Gezen
    Serdal Şimşek
    Seeker
    Merve
    Salih Yelboğa
    Özlem Köseoğlu
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Sevtap Özay
    Yaz

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-02.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-33.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-00.jpg

    Gelecek toplantı için kitap Ahraz , Yılanların Öcü ya da Yaşamın Ucuna Yolculuk kitapları arasından seçilecek. Seçildiği zaman buradan ileti ile duyurulacaktır.
    Tarih : 24 Kasım 2019, 14:00-17:00
    Mekan: Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane, Kadıköy/İstanbul
  • “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”

    Artık her ay farklı bir tema seçip, o tema çerçevesinde yapıyoruz okumalarımızı. Ekim ayında sosyoloji-felsefe teması kapsamında seçilen Toplum Sözleşmesi kitabı üzerine konuştuk. Jean-Jacques Rousseau’nun 18.yy’da şekillendirdiği zamanın çok ötesindeki fikirlerini yüzyıllar sonra anlamaya çalıştık.

    Rousseau insanların sözleşme öncesindeki doğal halini Hobbes ve Locke’un tersine bir savaş hali olarak değil, barış hali olarak nitelendirmiştir. Doğal yaşama haline dönüş imkansız olduğundan ona en yakın düzeni kurabilme arayışına girmiştir. Rousseau’nun en çok üzerinde durduğu kavramlar özgürlük ve eşitlik olmuştur. Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden vazgeçmek demektir demiş, toplumun gerekiyorsa kişiyi özgürlüğe zorlayabileceğinden bahsetmiştir. Biz de devlet, kölelik, özgürlük, genel istem, özel istem gibi kavramlar üzerine epey konuştuk. Rousseau’nun sistemi ulus devletlerde ne kadar uygulanabilir tartıştık, 80 milyonu bir meydanda toplayamayacağımız gerçeğiyle yüzleşerek doğrudan demokrasiden temsili demokrasiye geçtik. Zaman zaman Roma’ya gittik, ülkeler, şehirler derken laf arasında Edirne’nin 17. Yüzyılda dünyanın en büyük kentlerinden biri olduğunu öğrendik. Bunları biliyor muydunuz köşesi için güzel bilgi. 😊

    Tartışmamız genel olarak sorular etrafında şekillendi. Düşünürlerin yaptığı da bu değil midir? Bir sorunun peşinden gitmek. Rousseau, Hobbes, Hume ve bütün büyük düşünürler soruların peşinden gitmişlerdir, hem de biz 21. yy insanları gibi 2 saatliğine değil, bir ömür.

    Elbet bizim çabamız da takdire şayan, her ne kadar net cevaplar bulamasak da soru sormaktan çekinmiyor oluşumuz da güzel şeylerin habercisi. Soru sormaktan hiç çekinmeyen biri daha vardı ki aramızda hepiniz tanıyorsunuz. 😁 NigRa bu ay için soru bombardımanı ile akşama epey heyacan kattı. Okuyunca nutkunuzun tutulduğu soruları yazdığı kağıtları içimizden seçtiği –evet tamamen kendi isteğiyle, çünkü canımız demokrasi- top yapıp gruptan birine fırlattı ve nutku tutulan şanslı kişi ufak bir sessizlikten sonra soruyu cevaplamaya başladı.

    https://eksiup.com/p/7t273454h6m4

    (NigRa'nın savunması "Ben herkese kağıt dağıttım ve sorunuz varsa aynı yöntemi kullanın dedim. Soru sormayıp da canımız demokrasi diyorsunuz arkamdan.🙄)

    Hikaye böyle mutlu bitmedi efenim, sorular soruları doğurdu, cevaplar bazen havada kaldı, fakat hoş sohbet muhabbet bitmedi, konu konuyu açtı ve işgal ettiğimiz kafenin kapanma saati geldi çattı. Tüm konuşulanlar o masada ve bir avuç insanın zihninde kaldı. 1K toplantılarının en güzel yanlarından biri de bu. İnsan tek başına ne kadar çabalarsa çabalasın başkası gibi düşünemiyor, kendimizle kısıtlı kalıyoruz fakat o masaya oturduğunuzda bambaşka perspektiflerle tanışıyor, dünyaya bakmak için başka gözler buluyoruz. Masadan kalkıp gerçeğe dönünce aklınıza bir şair geliyor, masa da masaymış ha diyerek yaşamaya devam ediyorsunuz.

    Tabi konu dönüp Aysun Kayacı'ya da gelmedi değil. Anmadan geçmedik.

    Toplantı esnasında çokça cevap aradığımız ama cevap bulamadığımız sorulardan bir tanesi "Bizi zeki insanlar yönetsin ama onları nasıl seçeceğiz? Zekilik için kriter ne olacak?" sorusuna siz okurlar bir formül bulabilirsiniz belki.

    Yazıyı bir soruyla sonlandırabiliriz, biz toplantıda sorduk. Rousseau tehlikeli özgürlüğü kölece rahatlığa değişmem diyor, peki ya siz ne dersiniz? Tehlikeli özgürlük mü kölece rahatlık mı?

    Bu ayın moderatörü Gülfe 'ye bu güzel yazı için teşekkür ederiz.

    Toplum Sözleşmelerimiz : https://eksiup.com/p/me273451vy7d
    Toplu Fotoğrafımız https://eksiup.com/p/k42734528wbk

    Katılımcılar :
    Gülfe
    Ahmed Yasir Orman
    NigRa
    merih Bozdemir
    Meral Başpınar
    Fatih Yıldırım
    Bilal Günaydın
    Merdümgiriz
    Herr Tierarzt
    Kitaplara tutkun muallime
    emine¿bibliosmia
    Gökhan Tura
    Serhat Günaydın
    Fatma Nur Mayuk
    Eren

    Bir Sonraki Buluşma : 17 Kasım 2019 / Pazar Saat : 14:30
    Tema : İran Edebiyatı
    Okunacak Kitap : Beyel'in Yas Tutanları
  • 104 syf.
    İyi geceler 1k ahalisi .
    Öncelikle Van Gogh böyle bir kalemden okumak hakikaten çok güzeldi ..
    Anlatım yalın ve çok güzel işlenmiş.

    Nedir sanat nedir yaşam (s.21)

    Yanıtı sezgileriyle aramış Vincent.
    Vincent Hollandaca Zafer anlamına geliyor.

    Adı Zafer olan tüm yaşamı yenilgileriyle geçmiş bir insan.(S.31)
    Van Gogh papaz bir babanın oğlu .
    Sürekli kendi içerisinde , bağdaşamayan kendi varoluşu içinde kaybolan , ressam , çağdaşlarından farklı , bir düzensizlik , kuramsizlik içinde idi .
    Varolmanın bunaltısı içinde sürekli

    Hiç bir işe yaramadığını inandığında kendini lanetleyecektir o da.(S.42)

    Bu onun özgün olmasını sağlıyordu .
    Durmadan soran, sorgulayan, cevap verdiğinde bile cevabı bir soru olan.

    Ve hiç bir zaman günün şartların da para kolay kazanılabilen resimler çizmedi.
    Toplum tarafından en yakını kardeşi tarafından bile resimleri delice bulundu .

    Hayatını kardesinin yardımı ile idame ettiriyordu. Sanırım yanlış bilmiyorsan kendi hayattayken sadece 1 tablosu satıldı .

    Bugün, yüzyıl sonra , bir günde yaptığı bir resim milyarlar ediyorsa , hangi hayat utanacak?(s.34)
    Satılan bazı tablo ve fiyatları: Dr. Gachet’nin Portesi adlı eseri 1990 yılında 82,54 milyon $, Sakalsız otoportresi 1998 yılında 71,5 milyon $, İrisler adlı tablosu 1987 yılında 53,9 milyon $ bedelle satılmıştır.

    Hayatında kendi isteğiyle tımarhane de kalan bir ressam , ve aksine en fazla tablo çizdiği zaman da bu zamanlar . Yaklaşık 10 yılda 800 tablo ve hiç azımsanmayacak bir rakam .
    O zamanlar hayatında sadece bunu istiyordu:
    Bir tımarhaneye ressam ve emekçi olarak kabul edilmek(S.69)

    Gecenin gündüze dönüşmesi istemektedir . Belki bu istekle Yıldızlı Gecelerin resmini yapma cesareti göstermiştir(S.18)
    Onunla ilgili bir gizem çözülmüş çok ilginç geldi paylaşmak istedim .
    https://onedio.com/...izem-cozuldu--723394

    Van Gogh bir mektubunda kardeşi Theo'ya söyle demektedir:
    Herkesin kendi düğümünü kendinin çözmesi gerek .(s.88)
    Ve evet Van Gogh kendi yaşamanı 37 yaşında karnına bir kurşun sıkarak son vermek istemiştir . Ama bunu bile başamarayıp kendine lanet etmistir.
    Kurtarilabilme ihtimali olmasına rağmen iyilesmek istemez ve şu sözlere dile getirir.

    Bir cehennemde yaşadım .
    Gittiğim yerde daha kötü bir cehennem olamaz(s.93)

    Kendi döneminde hic anlaşılmayan , her şeyden önce resim , kendi deliliğin ögesi bile resim olan bir insan böylece yitip gitti .

    Kitap Van Gogh olan merakımı daha da artırdı. Okuyun okucaklara şimdiden keyifli okumalar .
    Şu güzel alıntı ile bitirmek istiyorum :

    Selam sana bu dünyanın içinde binlerce dünya olduğunu sezen ve bunu bize duyuran ve her fırça vuruşunu yaşamının bir anıyla ödeyen ressam!..(S.95)