• Yönetim biçimi merkezi olan ve eşitlikçi olmayan bütün toplumların ikilemini şefliklerin başlatmış olduğu artık apaçık ortaya çıkmış olmalı. İşin iyi yanı, şeflikler bireysel düzeyde sözleş-meye bağlanması olanaksız pahalı hizmetleri getirerek iyi bir şey yaptılar. Kötü yanı ise, hiç utanmadan hırsızkrasi biçiminde çalışmaları, zenginliği halktan alıp üst sınıflara aktarmalarıdır. Bu soylu ve bencil işlevler ayrılmaz biçimde birbiriyle iç içedir, ama bazı yönetimler bir işlevi ötekine göre çok daha fazla vurgular. Hırsızkrasiyi savunan biri ile bilge bir devlet adamı arasındaki fark, hırsız bir kral ile halkın iyiliğini düşünen bir kral arasındaki fark yalnızca bir derece farkıdır: Sorun, üretenlerden alınan haracın ne kadar büyük bir yüzdesinin kaymak tabakaya ayrılacağı, halkın yeniden dağıtılacak haracın ne kadarını kullanabileceği sorunudur. Zaire'nin başkanı Mobutu'nun bir hırsızkrat olduğunu düşünüyoruz çünkü üretilen değerlerin (milyonlarca dolara eşit) çok büyük bir bölümüne el koyuyor ve çok azını yeniden dağıtıyor (Zaire'de çalışan bir telefon sistemi yok). George Washington'u bir devlet adamı olarak görüyoruz çünkü toplanan vergileri herkesin çok beğendiği programlara yatırdı, başkan olarak kendi kesesini doldurmadı. Ne var ki George Washington zenginliğin Yeni Gine dekine göre çok daha eşitsiz dağıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde zengin bir ailenin oğlu olarak doğmuştu.
    İster bir şeflik olsun, ister bir devlet, herhangi bir sınıflı toplum için insan şunu sormalıdır: Halk kendi çileli emeğinin ürünlerinin hırsızkratlara aktarılmasına niçin göz yumuyor? Platon'dan Marx'a kadar çeşitli siyasal kuramcılar tarafından sorulan bu soru her çağdaş seçimde seçmenler tarafından bir kez daha sorulmaktadır. Halk desteği zayıf olan hırsızkrasiler ya ezilen halk tarafından ya da çalınan ürünlere karşılık daha fazla hizmet sözü vererek halkın desteğini kazanmak isteyen türedi hırsızkratlar tarafından alaşağı edilme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Örneğin, Hawaii tarihi baskıcı şeflere karşı başkaldırılarla doludur, genellikle de o şeflerin yerini daha az baskıcı olacaklarına söz veren erkek kardeşleri alır. Eski Hawaii bağlamında bu bize komik gelebilir, ancak çağdaş dünyada bu tür savaşımların yol açtığı mutsuzlukları düşünürsek iş değişir.
    Halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir? Hırsızkratların tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır:
    1. Halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak. Mızrakların, sopaların evde kolayca yapılabildiği çağlara göre, yüksek teknoloji silahlarının yalnızca sanayi kuruluşlarında üretilebildiği ve seçkinlerin tekelinde olduğu günümüzde bu çok daha kolaydır.
    2. Toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek. Bu ilke Hawaii şefleri için geçerli olduğu kadar bugün Amerikan siyasetçileri için de geçerlidir.
    3. Genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak. Bu, merkezileşmiş toplumların merkezileşmemiş toplumlara göre büyük ve değeri anlaşılmayan bir üstünlüğüdür. İnsanbilimciler daha önceleri oba ve kabile toplumlarını yumuşak başlı, şiddetten uzak oldukları için yüceltiyorlardı, çünkü 25 kişilik bir obayı ziyaret eden antropologlar üç yıllık bir inceleme dönemi içinde hiçbir cinayetin işlenmediğine tanık oluyorlardı. Elbette işlenmezdi: On iki yetişkin ile on iki çocuktan oluşan bir obada, cinayet dışında alışılmış nedenlerden dolayı kaçınılmaz olarak insanlar ölürken, on iki yetişkinden biri her üç yılda bir bir başka yetişkini öldürse, o obanın varlığını sürdürmesine olanak olmadığını hesaplamak çok kolay. Oba ve kabile toplumlarıyla ilgili çok daha uzun vadeli geniş bilgiler bize cinayetin başlıca ölüm nedeni olduğunu gösteriyor. Örneğin, kadın bir antropolog Yeni Gine'nin İyau kadınlarıyla hayat hikâyeleri konusunda söyleşi yaparken ben de bir rastlantı sonucu İyau halkını ziyarete gitmiştim. Kendisine kocasının adı sorulan pek çok kadın arka arkaya, çok kötü ölümlerle ölmüş kocalarının adını sıraladı. Örnek bir yanıt şöyleydi: “Birinci kocamı Elopi saldırganları öldürdü. İkinci kocamı beni isteyen bir adam öldürdü, benim üçüncü kocam oldu. Üçüncü kocamı ikinci kocamın intikamını almak isteyen erkek kardeşi öldürdü." Sözde yumuşak başlı kabile insanları arasında bu tür olaylar yaygındı ve bu olayların kabile toplumları büyüdükçe merkezi bir otoritenin gerekli olduğunun kabul edilmesine katkısı olmuştu.
    4. Hırsızkratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi hırsızkrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir. Obaların ve kabilelerin zaten kör inançları vardı, çağdaş kurumsal dinlerin de var. Ama obaların ve kabilelerin kör inançları merkezi otoritenin, zenginliğin el değiştirmesinin, ya da akraba olmayan insanlar arasında barışı korumanın haklı gerekçesini sağlamaya hizmet etmiyordu. Kör inançlar bu işlevleri kazandığı ve kurumlaştığı zaman din dediğimiz şeye dönüştüler. Hawaii şefleri başka yerlerdeki şeflerin tipik örneğiydi, tanrı olduklarını, tanrıdan geldiklerini ya da hiç değilse tanrıyla doğrudan ilişki kurduklarını iddia ediyorlardı. Şef halk adına tanrılarla ilişki kurarak, çok yağmur yağdırmak, iyi ürün almak, bol balık yakalamak için gerekli tören kurallarını halka vererek hizmet ettiğini iddia ediyordu.
  • Milleti soyup soğana çevirdiler!
    M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı!
    Bölüm 1

    Milli Mücadele yıllarından başlayarak, "halkçılık" kavramının, değişik dönemlerde farklı amaçlar için ama, her seferinde bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığı görülüyor. (...)

    Milli Mücadele'de M. Kemal; halkçılık kavramını, meclis içindeki ve dışındaki muhalefeti, özellikle de İttihatçıların "radikal" kanadını etkisizleştirmek için kullanıyordu. 1930'lu yıllarda ise, halkçılık, kitlelerin iktidardan kaçışını ve hoşnutsuzluğunu ödünlemek ve kitleleri denetim altında tutmak amacıyla yeniden gündeme getirilmiştir.

    Kemalistlerin halkçılığıyla ilgili olarak K. Karpat; "Halk 'için' hükümet teorisi hakikatte yerini, 'hükümet için' halk prensibine bırakmıştı." [1]

    M. Kemal Nutuk'ta, "Yeşil Ordu" çevresinde kümelenen sol muhalefefi tasfiye etmek amacıyla bir "halkçılık" programı oluşturduğunu söylüyor:

    "Gizli dernek üzerinde incelemelerde bulundum. Bu derneğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm." [2] diyor.

    Milli Mücadele'de emekçi kitlelerden yana bir eğilimin ortaya çıkması M. Kemal'e büyük bir "tehlike" olarak görünüyor. "Yeşil Ordu" ve "Halk Zümresi" muhalefetlerini ortadan kaldırmak için 13 Eylül 1920'de kendi "halkçı programını" açıklıyor.

    M. Kemal siyasal yaşamının hiçbir döneminde "halkçılık" kavramından "halk yararına" bir yönetim anlamamıştır. Ona göre halkçılık padişahın, Osmanlı Sultanı'nın siyasal iktidarına son vermektir. Emekçi sınıfların M. Kemal"in "ebedi şef" olarak ülkenin kaderini elinde tuttuğu dönemdeki siyasal etkinliği, padişahlık döneminden "daha fazla değildi..."

    Öte yandan, XIX. yüzyılın başından beri hiçbir Osmanlı Sultanı M. Kemal kadar "sınırsız yetkilere" sahip olmamıştı. Sonradan anayasaya dönüşecek olan halkçılık programının altıncı maddesinde, "Hakimiyet bila kaydü şart milletindir. Usulü idare halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir" deniyor.

    Dikkat edilirse burada sözü edilen, "iktidarın" artık Sultanın olmayacağıdır.

    M. Kemal, aynı yılın Eylül ayında Ali Fuad Paşa'ya;

    "Mecliste sonradan meydana çıkan 'Halk Zümresi' bizim tanıdığımız arkadaşlardır. Bunlar memlekette bir toplumsal devrimin kısmen olsun gerekli olduğuna inananlardır. Bu girişimin tehlikelerini kavrayamamaktadırlar. Hükümetten ayrı bir grup yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı. Fakat şimdi **halkçılık programı altında hükümetçe** bir program kabul ettik. 'Halk Zümresi' kendiliğinden dağılmış gibidir." [3] diyor.

    Yukarıdaki ifade, M. Kemal'in "halkçılık"tan ne anladığını ortaya koyuyor. (...)

    Milli Mücadele'nin ilk yıllarından, Milli Şef döneminin sonuna kadar, "halkçılık", yönetici kliğin (hizbin) ideolojik bir zorlamasıydı. Halkçılık halktan yana bir yönetim değil, bütünüyle halktan kopuk ve ona yabancılaşmış baskıcı bir yönetimin uyduruk ideolojisinin bir parçasıydı. [4]

    KAYNAKLAR:
    [1] K. Karpat, Türk Devrimi Tarihi sayfa 250.

    [2] M. Kemal, Nutuk, 7. Bölüm: İç İsyanlar ve Doğu Cephesindeki Gelişmeler 15. Konu: Çerkez Etem Bey ve kardeşlerinin ilk kez dikkate değer görülmeye başlayan bir takım tutum ve davranışları

    [3] A.F. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, sayfa 474-475.

    [4] Alıntı: Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın İflası, Doz Yay., İst., 1991, sayfa 156,157,158,168.
  • Özete geçmeden önce Stefan Zweig hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olur. Naziler yüzünden ülkesini terk etmek zorunda bırakılan Stefan Zweig satranç kitabını yazdıktan sonra, ikinci dünya savaşının ruhunda yarattığı acı sebebiyle karısıyla birlikte intihar etmiş bir yazardır.

    New York'tan kalkıp Buenos Aires'e gidecek olan bir yolcu vapurundaki çarpıcı bir "uzun öyküyü" anlatmaktadır kitabımız. Bu vapuru sıradanlıktan ardındıran koşullar ise, içerisinde, Nazi şiddetini görmüş, yeteneği açığa hiç çıkmamış yaşlı bir satranç ustasıyla, bu oyun tahtasında dünya şampiyonu olarak tanınan, zeka geriliğinin belirtlerini gösteren Mirko Czentovic'in bulunması ve birkaç gün sonra kıran kırana her ikisinin satranç tahtası üzerinde zihinsel yetenekleriyle mücadele edecek olmasıdır.

    Babasının ölümünden sonra bir papazın yanına aldığı Mirko, 14 yaşında hesap yapması gerektiğinde dahi parmaklarından yardım alan, kendisine yüzlerce defa anlatılan harflere hala bomboş bakan, hantal işleyen bir beyne sahiptir. Fakat, yaklaşık her akşam satranç oynayan papaz ve jandarma çavuşunu gözlemlemesi sayesinde, bu dalda dünya şampiyonluğunu elde eder. Yüce unvanla onurlandırılan Mirko, kültürsüzlüğünü kimsenin bilmemesi için, kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazeteleri, kendisini tanımak isteyen herkesi kayıtsızca reddeder ve hayatı, zekası, şampiyonluğu ile ilgili bilgi vermekten kaçınır. Bunun yanı sıra, kişiliğinde bir dalda dünya şampiyonu olmasının verdiği kibirlilik izlerine rastlanır.

    Anlatıcımız, gemide bulunan satranç dünya şampiyonuyla tanışmak için can atmaktadır. Fakat yanına kimseyi yaklaştırmayan Mirko'ya karşı bu tutkusunu gerçekleştirememektedir. Satranç konusunda amatör olan anlatıcımız, onunla tanışmak için onunla oynamak gerektiğini öğrenmiş, fakat her oyun için 250 dolar talebini karşılayamayacağı için, bu hevesi yavaş yavaş sönmeye başlamıştır. McConnor adlı hırsılı ve zengin iş adamıyla tanışması, bu uzun hikayenin çıkış noktası sayılabilir. Çünkü bu kaybetmeyi gururuna yediremeyen insan, dünya şampiyonununa en yetkili olduğu alanda, anlatıcımız sayesinde meydan okur 250 dolar kaybetmek pahasına. Oyunun başladıktan sonra bu önemli miktarı ilk başta yirmi hamle oynayamadan kaybederler ve rövanç için tekrar sözleşirler. Bu kez de yenilmek üzereyken, berabere kalmalarını sağlayan, oynadıkları masadan tesadüfen geçen bir yaşlı adam tarafından kurtarılırlar. Anlatıcımız, masadan hemen uzaklaşan yaşlı adamı yarın oynayacakları oyun için ikna etmek üzere arar ve güvertede bir şezlonga yatarak dinlenirken bulur. Ve bizi, böylece acı ve skandal bir olayla tanıştırır. Doktor B 2. Dünya Savaşı başlangıcı sırasında yaşadıkları konusunda anlatıcımızı bilgilendirmeye başlar.

    Avusturya'da gizli bir avukatlık bürosunda sarayın ve manastırın mali ve hukuksal işlerini yürüten biridir Dr.B. Yanına yardımcı olarak aldığı, önemsiz belgeler ve telefonlarla meşgul olan Gestapo'nun ajanı yüzünden Hitler'in Viyana'yı almasından bir gün önce tutuklanır.Sanılanın aksine toplama kamplarına değil de, bir otelin, içerisinde sadece leğen, masa, desenli duvar kağıdı, sandalye ve yatak bulunan odasına hapsedilir ve kapısında konuşması yasak olan bir bekçi beklemektedir. Gestapo'nun ağızlarından önemli bir bilgi almayı amaçladıkları kişilere uyguladığı bir "hiçlik" işkence yönteminden başka bir şey değildir bu. Tüm dünyadan soyutlama yöntemiyle esirin psikolojik olarak çökmesini ve kendilerine önemli bilgileri vermesini beklemektedirler.

    Birbiri ardına akan bomboş günlerin hiçliği, yavaş yavaş Dr B'nin ruhunu ezmekte, ara ara yapılan kısa sorgulamalarda, ilk günkü hesaplı konuşmasını gerçekleştirememekte ve bir dahaki sorguaya kadar zihni "neyi söylemeliyim, neyi söylememeliyim" sorularıyla meşgul olmaktadır.

    Ayrıca Gestapo'nun ağzından çıkacak bilgilere ihtiyacı oldukları esirleri bir odada, sorgulamadan önce 3-4 saat bekleterek esiri tinsel anlamda yıkmayı amaçladıkları yöntemleri de vardır. Ve bir gün, odasındaki, leğen, yatak ve diğer ıvır zıvırlardan başka hiçbir nesne görmemiş Doktor B bekleme salonunda içerisinde kitap olan bir askerin paltosunu ayrımsar. Ve onu kimseye sezdirmeden çalar.

    Bekleme odasında bir askerin paltosundan çaldığı, yüz elli kadar ustanın oyun hamlelerinden oluşan satranç kitabındaki sayılar, harfler ve çıplak kareler ile dolu grafik diyagramlar artık onun bir süre uğraşı olacaktır. Kitap içerisindeki, ilk başta anlamsız gelen, konum ifade eden sayıların dilini çözer. Odasındaki kareli yatak örtüsüne bir satranç tahtası kurarak, taşlarını da ekmeğinden kopardığı parçalarla oluşturur. Böylece ustaların kitabında belirtilen konumlarda belirli kareler içerisinde satranç oynamaya başlar. Yavaş yavaş konumları kafasında canlandırma yetisini kazanarak, kareli yatak örtüsüne ihtiyacı da ortadan kalkar. Böylece ruhsal gücünü belli bir alana yönlendirmiş olur ve Gestapo'nun acımasız işkence yöntemi hiçliğe karşı başarılı bir savunma geliştirir. Usta oyunlarından satrancın inceliklerini öğrenerek yeniden zihninin kıvraklığını elde eden mahkumumuz, sorgulamalarda da,soruları, eski kekelemeler yerine açık vermeyen bir kesinlikle yanıtlar. Bu çaldığı kitap onun hiçlikle işkence edilen zihnini kurtaracak gibidir.

    Buraya kadar mahkumumuz, satranç kitabındaki ustaların turnuvalarda karşılaştığı konumlarda oynama yapmış ve bunu sabah ve öğlen olmak üzere her gün 4'er oyunla disiplinli olarak alıştırma niteliğinde gerçekleştirmiş, yanıldığı hamleler olduğunda kitaba bakması yetmiştir. Sonuç olarak hayal dünyasındaki tahtada ne siyah, ne de beyaz olmuştur. Kendisi oyunun içinde bulunmamıştır, dolayısıyla kaybeden veya kazanan değil, öğrenen sıfatını almıştır, yani bir çeşit karşılaşmayı analizler yaparak izleyen bir seyirci konumdaymış. Kitap içerisindeki yüz elli oyunu her gün düzenli olarak iki buçuk ay oynamasının ardından, bu uğraş kendisi açısından çekiciliğini yitirmiş, ezberlenmiş ve tekrar tekrar oynanmasının yarattığı heyecan kalmamıştır. Ve mahkumumuz bu nedenle, kendi kendine oynamakta karar kılmıştır. Siz de kabul edersiniz ki, aynı anda siyah ve beyaz olmak, aynı beyni ikiye bölerek satranç oynamak, çılgınca bir girişimdir. Öncelikle kişiliğini ikiye bölmesi, karşısındaki beni'nin hamlelerini 5 6 elden önce hesaplayabilmesi ve kafasında bir satranç tahtası yaratabilmesi gerekmektedir.

    Suçsuz yere dünyadan soyutlanma cezası alan mahkumumuz içindeki intikam ateşini boşaltması için bir savaşa ihtiyaç duyuyordur ve bu çaldığı kitaptan inceliklerini öğrendiği oyunda, karşısında biri olmadığı için hem siyah hem de beyaz olarak kendisiyle, öteki beniyle savaşmaktan başka çaresi yoktur. Bunu da hücresinde aylarca öfke ve aşırı tutkuyla,teskin edilemez bir hevesle, kendi kendisine karşı binlerce kez oynayarak gerçekleştirir.

    Sorgulamaların, gardiyanın odasını temilemesinin oyununu bölmesine dahi dayanamaz, oynarken yemek yemeyi unutur, sürekli düşünmenin neden olduğu ateş yüzünden aşırı susuzluk duyar ve gardiyanın getirdiği şişeleri bir dikişte bitirmesine karşın ağzının içi kupkuru kalır, uyurken rüyasında insanları at,vezir,piyon, mat olarak görmeye başlar, gittikçe zayıflar,yataktan kalkamaz durumlara gelir; fakat bu bedensel bozukluklarla yüzleşmesine rağmen Doktor B, oyuna dönünce tutkuyla kendine kendine mücadelesini, imgesindeki satranç tahtasında yapmaya iştahla ve inanılmazı güç bir kuvvetle devam eder, aşırı heyecanı nedeniyle hamlelere kafa yorarak hücresinde saatlerce volta atmasına neden olur.

    Dr. B,bir gün çıldıracak duruma geldiği anda, ansızın içeri giren gardiyanın boğazına yapışır, kendisini zorla hastaneye götürmek üzerelerken bir camı kırar ve kolunu yaralar. Hastanede, amcasının bir arkadaşı olan doktor tarafından kurtarılır ve 14 gün içerisinde Avusturya'yı terk etmesi koşuluyla affedilir. Bir daha satranç oynanaması konusunda uyarılan Dr.B'nin hikayesi buraya kadardır. Şimdi Mirko ile yüzleşmesine gelelim.

    Anlatıcımızın teklifini kabul eden Dr.B, dünya şampiyonu Mirko ile yüzleşir ve ilk eli kazanır. Yalnız, Mirko'nun çabuk oynamaması, Dr B'nin hücresinde yaşadığı ruhsal işkenceleri depreştirir, yeniden beyin humması krizine girer ve anlatıcının doktorun uyarısını hatırlatması üzerine de ikinci eli terk eder, bir daha da satranç oynamayacağına dair de söz verir.

    Birkaç alıntı ile etkileyici kitabımızı sonlandıralım:

    ''Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz"

    "Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu."

    "Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı."

    "Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız."
  • http://m.haber7.com/...sil-oldu-da-hortladi
    ABD’nin “bitti” dediği DAEŞ yeniden ortaya çıkıverdi. Üstelik 2 yıl önce PKK teröristleriyle ittifak yaptıkları yerde bu kez savaşıyormuş süsü verilerek.
    Geçen haftanın özetini yapacak olursak…
    1-Türkiye Fırat’ın doğusunda PKK teröristlerini vurdu.
    2-Bir başka PKK işgalindeki bölge olan Münbiç’te Türk askeriyle Amerikan askerleri ortak devriyeye başladı.
    3-ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Münbiç’le birlikte Suriye geneli için ortak koordinasyon kararı alındı.
    Bu 3 gelişmeden çıkan sonuç…
    ABD, Türkiye’nin Münbiç ve Fırat’ın doğusunda PKK’ya yönelik mücadele ısrarından geri adım atmayacağını artık anladı.
    Mesele kapandı mı?
    Hayır, kapanmış gibi durmuyor.
    Çünkü ABD hala PKK’yla yakın hem de çok yakın temasta.
    Amerikan askerleri, geçen hafta obüslerle vurup 10 PKK’lıyı etkisiz hale getirdiğimiz olan Ayn el Arap’ta PKK teröristleriyle birlikte görüldü. Benzer manzara Münbiç şehir merkezinde de ortaya çıktı.
    Yani Amerikan askerleri hem Mehmetçikle ortak devriyeye başladı hem de PKK teröristleriyle volta atmayı sürdürdü.
    PKK bu duruma ne diyor?
    Tepkililer hem de çok.
    “Amerika Türkiye’ye karşı bizi korumuyor” diye sitem ettiler.
    Amerikan askerleriyle birlikte devriye gezmelerinin Türkiye’nin operasyonları karşısında yeterli bir önlem olmadığının altını çizdiler.
    Yani PKK “Amerika bizi satar mı” telaşı içinde.
    Amerika ise “Türkiye’ye rağmen ancak bu kadarını yapıyorum, idare edin” diyor.
    Tüm bunlar olurken Rakka’dan dikkat çekici bir haber geldi.
    PKK teröristlerinin kontrol noktasına bombalı saldırı olmuş, 50 PKK’lı ölmüş.
    Arkasından bir iddia daha.
    PKK’lılara bu saldırıyı yapan DAEŞ’miş.
    İşte burası çok önemli.
    PKK’lıların “bize saldırdılar, 50 ölümüz var” dediği yer Rakka.
    Yani bundan tam 2 yıl önce PKK teröristleriyle DAEŞ teröristlerinin işbirliğinin ortaya çıktığı şehir.
    Rakka daha önce Suriyeli muhaliflerdeydi. DAEŞ saldırıp orayı işgal etti.
    Kasım 2016’da PKK teröristleri Rakka’ya girdi, DAEŞ teröristleri şehri anahtar teslim PKK’lılara verdi.
    Bunun karşılığında bir DAEŞ teröristi bile öldürülmedi, yakalanmadı.
    Aksine PKK’lıların kiraladığı otobüslerle hepsi silahlarını da yanlarına alarak, Münbiç’ten uğurlandı.
    Olup bitenin görüntüleri ortaya çıktı.
    O görüntüleri elde edip, yayınlayan İngiliz BBC’ydi.
    İngiltere belli ki ABD’nin Ortadoğu politikalarından rahatsızdı.
    ABD’nin desteklediği PKK teröristlerinin, DAEŞ teröristleriyle ortaklığını gösteren o videoyla bir mesaj veriyordu.
    Şimdi tekrar bugüne dönelim.
    ABD PKK’ya 5 binden fazla tır dolusu silah verdi.
    DAEŞ’i de ihmal etmedi. Onlara da PKK’lı teröristler üzerinden silah ulaştırdı.
    Türkiye’yi Suriye’de daha fazla karşılarına almak istemiyorlar. Çünkü Türkiye’nin Rusya ile stratejik ortaklık yaptığı bütün mevzularda kazanımları oldu. Ve ABD bu süreçlerin tamamının dışında kaldı.
    ABD Türkiye’yi oyalamanın bir işe yaramadığının farkında. Bu nedenle Münbiç adımını atıp, Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin operasyonlarına ses çıkaramıyorlar.
    Ama yapmaya çalıştıkları bir şey var.
    O da DAEŞ’i hortlatıp, PKK’yı bir kez daha meşru ve ihtiyaç duyulan güç olarak lanse etmek.
    1,5 yıl önce Irak’ta “tamamen bitti”, Suriye’de ise “büyük ölçüde bitirdik” diyerek zafer ilan ettikleri DAEŞ’in bugünlerde PKK’yla çatışıyormuş süsüyle aniden ortaya çıkıvermesi, Amerika’nın ısıtıp ısıtıp masanın üzerine getirdiği kirli planın göstergesi
  • M. Kemal Atatürk'ün İslami isimlere neden takıntısı vardı?

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan tarihçi Mehmet Ö. Alkan bir röportajda M. Kemal'in, aynı zamanda Peygamberimizin de ismi olan "Mustafa" isminden hoşlanmadığını söylemişti. [1]

    Zaten nüfus cüzdanından "Mustafa" ismini çıkarttığı da biliniyor. [2]

    M. Kemal Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'nın hatıratından alıntıladığımız bölümde göreceğiniz gibi, M. Kemal, asıl adı "Cemalettin" olan Cemal Granda'ya bu adından dolayı kızıyor. Halbuki, "Cemalettin" arapça kökenli olup; "Dinin güzelliği" anlamına gelir. [3]

    Ayrıca M. Kemal'in kendi babasını tanımadığını yine Cemal Granda'nın hatıratından alıntıladığımız bu bölümde göreceksiniz. Aslında bizim için pek önemli değil, ancak kemalistlerin yalanlarını görebilmeniz açısından önemlidir.

    Sözü, 3 Temmuz 1927'den ölümü olan 10 Kasım 1938'e kadar M. Kemal'in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal Atatürk'e hizmet eden, Cemal Granda'ya bırakıyoruz:

    O akşam ilk kez konuştuğum Atatürk'le aramızda şunlar geçti:
    - Senin ismin nedir?
    - Cemal!..
    - Sonu yok mu bunun?
    - Var, Cemalettin…

    Bunun üzerine Atatürk birden bana doğru ilerliyerek:
    - Haaa… dedi. İsimler Kemalettin olur, fakat Cemalettin olmaz. Sen yine Cemal kal. Dinin Cemali miydin ki, sana bu ismi koydular?

    Aradan yarım saat geçmişti. Yemek devam ediyordu. (…)
    Fakat Atatürk, bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi:
    - Bu Cemalettin ismini kim koydu sana?

    Artık adamakıllı korkmağa başlamıştım;
    - Babam, diye cevap verdim.

    - Öyle ise baban ne adammış senin. Diye sertçe çıkıştı.

    Bunun üzerine:
    - Ben babamı tanımıyorum. Deyince yüzü daha da sertleşti:

    - Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?..

    - Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.

    Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:
    - Ananı tanıyorsun ya yeter!.. Dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: Ben de babamı tanımıyorum ya… (…)

    Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek istiyecek sanıyordum. Fakat onun aklı hep benim ismimde değil miymiş.
    - Ulan, bu ismi sen mi koydun, baban mı? Diye bar bar bağırmaya başladı.

    Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da koğulurum, diye gözünden uzaklaşmağa karar verdim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözümü uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kabusla karışık korkulu rüyalar gördüm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba… Nereden bulmuşlardı bu "Cemal"i de, bana takmışlardı? [4]

    NOT:
    Yani, dini de bir yana bıraktım. Bir insana, kendi seçmediği isimden dolayı bu kadar zulüm yapılır mı?
    Hani demokrasi?
    Hani insan hakları?
    Hani vicdan özgürlüğü?
    Hani düşünce özgürlüğü?

    KAYNAKLAR:
    [1] Taraf Gazetesi, 16 Kasım 2011.

    [2] Nüfus Cüzdanı bu dosyamızda mevcut. 116 numaralı konumuza bakınız.
    [
    3] Türk Dil Kurumu (TDK), Devletin Resmi Web sitesinin bağlantısı: http://tdkterim.gov.tr/bts/ Boş alana "Cemalettin" yazınız ve aratınız.

    [4] Atatürk'ün uşağının gizli defteri, Turhan Gürkan, İstanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 19-21.
  • "Neyi-niye okumalı" sorunsalına kendi çapımda katkı sunmak adına kılavuzun ikincisi de hazır. İlki şuradaydı: #34963191

    Yapı Kredi Yayınları'nın tarih üzerine bastığı ve bana kalırsa modern dünyayla birlikte modern öncesi dünyanın devletler yapılanmasını en azından imparatorluklar ve özelde Britanya düzeyinde anlamak için ideal bir kitap: İmparatorluk Britanya'nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi Elbette mesele dünyanın sistemi ve sistem özelindeki yönetim topolojileri olunca benim ideal, özel ve nokta tavsiyem Dünya Sistemleri Analizi Bununla ilgili yazacaklarım yine olacak tabi, ama yeri gelmişken bir kez daha hatırlatmak güzel oldu. Şimdilik, dünya üzerindeki kaçınılmaz değişimi hisseden, yöneten ve takibe alan, Ferguson'a göre açıkça kendi sömürü düzenini yüzyıllardır ustalıkla idare eden Britanya İmparatorluğunun anlatıldığı, onu en yakından takip ettiği hâlde sallantıda olan Fransız sömürü biçimini mukayese ve analizle ele alan kitaba dönelim. Niall Ferguson, modern dünyayı biçimlendiren usulleri açık yüreklilikle ele alıyor. Görünmez el metaforu ve lokal yönetimleri ele geçirip genel yaşam tarzına müdahale etmeden sömüren İngiliz sömürü sistemi, genel yaşantıyı da dönüştürüp benzetme usulü sömüren Fransız ulus-devlet sömürü modeline günümüzde ne özele ne genele dokunan, sadece kültürel yaşama sirayet edip kendisine benzeten Amerikan usulü sömürüyü sonrdan eklesem de, şimdilik ne olup bittiğini kavramak adına yeterlidir kitap. 8/10 öneri notuyla dursun.

    Kitaplığı dolaşırken hazır yukarıdaki duruma değindim, ciddi anlamda hem okunması gerekenler hem de sömürü işleyişinin bir de Fransız usulüne özel olarak değinen Uygarlık Süreci (1.Cilt) ve Uygarlık Süreci (2.Cilt) kitaplarına da değineyim dedim. Tabi Yalnızca Fransız usulü sömürüyü mantığını değil, bu mantığı doğuran uygarlık aşamalarını, hatta diğer büyük devletlerin de "uygarlık" kavramıyla olan ilintilerini usta bir dil, farklı bakış maharetiyle ele alıyor Elias. Zaten nerede bir Elias kitabı görürsek kapmaya bakarız, huy olsun. Ferguson'un kitabıyla bu iki cildi bir arada uzun vadeli okumayı tavsiye ederim. Uygarlık Süreci kitaplarına notum da 9/10.

    Byung-Chul Han ismi geçer de Şeffaflık Toplumu eksik kalır mı? Kalmaz. İlk bakışta hayli sempatik görünen kitap, okurken sempatikliğini şimdilik kenara bırakıp ciddiyetle tartaklama yoluna girince sempatikliğini üzerimize daha çok sindiriyor. Zaten kitabı basan da Metis. Düşünün artık. Toplumun şeffaflık toplumu olduğunu, ifşa ve porno toplumu olduğunu iddia eden Byung-Chul Han, bu şeffaflığın neoliberal bir aygıt olduğunu da ekleyince kitaba ve bu yeni iddiaya merak da artıyor. İncelemesi #30312401'da, notu da buradadır: 8/10.

    Muhabbetimizin olduğu kimseler iyi bilir, Sultan Abdülhamit Han'ın bendeki yeri özeldir. Kadim ve kıymetlidir. Neredeyse kendisiyle alâkalı ulusal literatürde okumadığım, bir şekilde göz gezdirmediğim kaynak sayısı yoktur veya bir elin parmağını geçmeyecek kadardır. Yine de, mesele sevdiğim bir aktör değil, kahraman bir aktör olduğu için tüm duygusal ve tek taraflı durumları bertaraf etmek gibi bir zorunluluk doğuyor. Daha önce onu hatasız, ak ve pak gösteren ulusal bir çok kaynak o okuyup her seferinde sanki hakikat buymuş gibi, hiç hatalı karar almaz ya da hiç güçsüz düşmez, bayılmaz, hatta yüzüne fondöten sürüp elçilikleri karşılayacak kadar beti benzi solmaz, acayip bir korku ile yaşayıp paranoyak hareketlerde bulunmaz, traş olurken sakallarını kendisinin dışındakilere de dokundurur zannediyordum. Ama değilmiş. En azından o kahraman bakış açılı 'ecdadımız' mitleriyle dolu kitapları terk edene kadar öyleydi. Ama François Georgeon, Sultan Abdülhamid kitabında Sultan'ın şehzadeliğinden sürgününe kadar, el değmedik alan bırakmıyor. Kâh gecesi gündüzü belirsiz yoğun çalışma temposuna, kâh gölgesinden korkacak hale getiren evhâmın, kâh düşmanlarını kendisine hayran bırakan zekâ ve hafızasına, kâh sesinin tiz ve ince oluşunun tuhaf bir iticiliğine kadar her şeyi uzaktan gözlemleyen birisi edasıyla aktarıyor. Böyle olunca, yani biz ne değil isek kahramanlar da o olmayınca daha fazla sevip hayran olunuyor kahramana. İncelemesini yakında yazacağım kitabın notu 9/10.

    Sırada, Frankfurt Okulunun kurucularından ve köşe taşı kabul edilen Marcuse'nin yazmaya cüret etmekle ne de iyi ettiği denemesinde: Özgürlük Üzerine Bir Deneme Bir deneme, inceleme, felsefi-düşünce kitabı. Dünyanın halk hareketleriyle çalkalandığı meşhur 1969 yılında, Sol'un vaziyetinin de fecaat olduğu bir dönemde yazmaya cüret eder Marcuse. İlkin Marksizmi redde soyunan bir metin gibi görünse de, aksine Marksizmin çatlaklarını doldurmak, onun teoriden sıyrılmakta zorluk çektiği noktaları yeniden inşa etmek ve zaten bizatihi pratikten beslenen bir metin olması da peşinen söylenmeyi hak eden bir durum. Kazanmak için değil, denemek için özgürlük bilincinde olunması gerektiğine inananları Marcuse ve bu manifesto niteliğindeki incecik kitapla baş başa bırakmak gerekir: 9/10.

    Beş kitap daha tamam. Darısı diğerlerine ya da dilediğinize.
  • Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *