• 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”


    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!

    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------

    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.

    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.

    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...


    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...


    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.


    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.


    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.


    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...


    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.


    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.


    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."


    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”


    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”


    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)


    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.


    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...


    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.



    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...


    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...


    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...







    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..






    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------


    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M

    ------------------------------------
  • Abraham Lincoln (1809-1865) ...hukuk okudu ama hukukcu olacak mizactan yoksundu. Sonra politikaya yoneldi ve katildigi ilk secimde 13 aday arasinda 8. geldi. Kongre adayligi icin girdigi secimlerde yine yenilgiye ugradi ve devlet arsa ofisinde komiserlik icin yaptigi basvuru reddedildi. 1854'te senato secimini ve 2 yil sonra cumhuriyetci partinin yeniden yapilanmasina yardimci olmasinin ardindan baskan yardimcilogi adayligi icin girdigi secimi kaybetti. 1858'de baska bir senato secimini kaybetmesi uzerine bir arkadasins sunlari yazdi "su anda hayattaki en kederli insanim. Su anda hissettiklerim tum insanlik ailesine esit olarak yayilsa dunyada bir tek neseli yuz kalmaz"
    1860'ta ABD Baskani secildi ve secilir secilmez savas patlak verdi. Lincoln savastan zaferle ciktiginda karisi onu "ilk kez mutlu" gordugunu soylemisti.
    Birkac hafta sonra basindan vurularak öldürüldü.
  • Mısır tarihi 3000 yıllık yazılı belgenin yanı sıra arkeolojik kalıntılardan esinlenerek yazılmıştır. İlk olarak Mısır’da yazıyı ele alalım: Mısırlılar yazıyı Mezopotamya’dan öğrenmişlerse de kendi üsluplarını geliştirip hiyeroglif yazıyı resimlemeyi (piktogram) taş, fildişi, ahşap üzerine kazıyorlardı.

    Hiyeroglif yazıdan başka 1.Hiyaretik, 2.Demotik, 3.Kopt yazı türleri de vardır. Mısır hiyeroglifleri 1822 yılında Eski Mısır bilimci ve Dilbilimci Jean François -Champolion çözmüştür. Mısır alfabesi kolay çözünürdü, bunun nedeni ise ufak tefek değişikler olsa da yıllarca aslına bağlı yazılı olması idi.

    1.Hiyaretik Yazı: Kil kaplara ve papirüslere yazılması Orta Krallık (M. Ö2040-1640) döneminde daha sık görüldüğü için (kitap yazısı) da denir. Hukuk ve dini metinlerde kullanılır. M.Ö 200’e kadar kullanılmıştır.

    2.Demotik Yazı: Geç dönemde 26. Sülalesi’nin hiyaretik, yazının basitleştirmesiyle ortaya çıkan yazı “Halk” yazısıdır. M.S 5yy.da Philae Adası’nda en son demotik yazı kalıntıları vardır.

    3.Kopt yazı: Kıptilerin demotik yazıya altı harf eklemesiyle oluşan yazıdır. Genellikle saray, tapınak, ordu ve okullar kopt yazısı kullanılırdı. Mısır’da rahipler öğretmenlik yapardı. Okullarda hiyaretik ve hiyeroglif yazı öğretilirdi, hiyeroglif yazı bilmek seçkinlik bilgelik sayılırdı.

    Papirüse yazının artışı “Ölüler Kitabı” yani mumyalamayla birlikte gömülen yazılarla artmıştı. Günümüzde en uzun papirüs British Müzesi’ndeki 40,5 m uzunluğundaki HARRİS papirüsüdür. Kırmızı ve siyah mürekkeple yazıyorlardı. Genellikle dinsel belgeler ve ölünün yaşam öykülerini yazıt mezarlara yazıyorlardı.

    Orta Krallık dönemine ait önemli eser Sinuhen’in Tarihi Otobiyografik bir eserdir. Kral I.Senuster zamanında Suriye’ye sığınan Yüksek Memur Sinehen’in maceralarını anlatan eser en önemli yazıttır. Kahire Müzesi’nde korunan bir papirüste eski Mısır davranış kurallarına ait ilginç bir metin bulunmaktadır. Genel olarak bu davranış kuralları “Ani’nin Özdeyişleri “olarak bilinir ve aşağıdaki örnekler karakteri ve konusu hakkında bize fikir vermektedir.

    “Bir kişi eline geçen fırsatı bir kez kaçırdı mı , başka bir tanesini yakalamak için (boşuna) çabalar.”
    “ Başkası ayaktayken sen oturma, sosyal statün onunkinden daha yukarıda olsa bile ve özellikle de bu kişi yaşlı bir adamsa “Kaba sözler söyleyen birinin nezaket görmesi beklenilmemelidir.”
    “Eğer her gün kendi ellerinle (yaptığı ) yolda ilerlersen, sonunda olman gereken yere varırsın.”
    “ İnsanlar her gün ne hakkında konuşmadılar? Yüksek mevkilerdeki yöneticiler kanunları tartışmalı, kadınları kocaları hakkında konuşmalı ve her insan kendi işleri ile ilgili konuşmalıdır.”
    “Asla hiçbir misafirinize kaba sözler söylemeyin; dedikodu yaparken sarf ettiğiniz bir söz döner gelir ve sizin evinize düşer
    “Eğer kitaplarla aran çok iyiyse ve onlar incelemişsen ,okuduklarını, kalbine iyice yerleştir ki böylece daha sonra ne söylersen iyi olacaktır. Eğer bir kâtip herhangi bir mevki ye terfi ettirilirse, kendi yazdıkları hakkında konuşacaktır. Hazineden sorumlu müdürün hiç oğlu yok ve mühür memurunun hiç varisi yok. Yüksek memurlar, eli şerefli bir konumda olan kâtibe ,çocuklara vermedikleri bir saygı gösterirler…
    “Bir insanın çöküşü ona dilinden gelir; dikkat edin de kendinize bir zarar vermeyin “Bir insanın kalbi tıpkı bir tahıl ambarına benzer, içi her türden cevapla doludur; iyi olanları seç ve onları söyle; kötü olanları ise içine gömerek sakla. Kaba bir şekilde vereceğin cevap silah savurmaya benzer; fakat eğer tatlılıkla ve sakin bir şekilde konuşursan her zaman [sevilirsin].”
    “Sana, seni karnında taşıyan anneni verdim ve seni taşırken o, benim yadımım olmaksızın bu büyük yükün sorumluluğunu üzerine aldı. Aylar sonra sen doğdun , annen kendini bir boyunduruğun altına sokarak seni üç yıl boyunca emzirdi… Sen eğitim alman için okula gönderildiğinde , annen düzenli olarak her gün öğretmenin için evden ekmek ve bira getirdi. Şimdi ise sen büyüdün, bir karın ve kendi evin var. Çocuklarına bak ve onları tıpkı annenin seni yetiştirttiği gibi yetiştir .Anneni üzecek hiçbir şeye izin verme, aksi takdirde eğer o ellerini Tanrı” ya açarsa Tanrı onun şikâyetini duyacak(ve seni cezalandıracaktır)”.
    “Yanında başka biri varken ekmeğini , ilk önce ona uzatmadan yeme…”
    “Öfkeliyken birine asla cevap vermeyin ve onun yanından uzaklaşın . O, kızgınlık içerisinde konuştuğunda siz ona kibar bir şekilde karşılık verin , çünkü yumuşak sözler onun kalbinin ilacıdır”. Kaynak: Wallis BUDGE 2008
    YÖNETİM ŞEKLİ- TOPLUMSAL VE EV YAŞANTISI

    Yönetim şeklini ele alırsak, Eski Mısır’da yönetim şekli mutlak krallıktı. Firavunlar yönetirdi, firavun (Büyük Ev) anlamına gelirdi. Bu sözcüğün kral anlamında kullanılması Yeni krallık döneminde başladı çünkü yeni krallık döneminde ilk yaşarken krallar tanrılaştırılmaya başlandı. II.AMENOFİS (M.Ö 1427-1401) zamanında kuzey ve güney merkezleri oluşup iki ayrı vezir atandı.

    Güneyin merkezi Teb idi, kuzeyin ise Memfis idi. Kral-vali-memur-rahip-çiftçi-işçi tabakaları şeklinde sıralanıyordu. Kölelik M.Ö 2000 yılına kadar dayanır. Tarımda Şaduf sistemini keşfetmişler bu uygulamayla tarım 0\15 oranında artırılmış. Yılda 2 kez ürün hasat edilmiş idi. Mısırlıların üç iklimi vardı: Akhet (taşkın), Peret (ekim)ve Shemu(hasat)dır. Nil Nehri kıyısında zengin alüvyon minareli oluşurdu. Ekmek ve bira yapımı için en çok arpa yetiştirilirdi.

    Kıyafet yapmak için keten ve bunun yanı sıra pırasa, sarımsak, kavun, karpuz, bakliyat, marul, kabak ve şarap yapmak için üzüm yetiştirirlerdi. Ev yaşantısına gelirsek, 14 yaşında sünnet töreni yapılır idi. Tek eşli evlilik yaygındı. Kızlar 14-15 yaşında, erkekler 20 yaşında evlenir idi.

    Evlilik sözleşmesi devlet tarafından kabul edilen medeni bir şeklinde yapılırdı. Evlilik töreninde dini merasimler mecburu değildi. Evlilik sözleşmeleri her iki tarafın ailelerinin tapınakta buluşup yaptıkları ve evlilik antlaşmasının ahaliye ilan edilmesiyle gerçekleşirdi. Evlilik sözleşmesi yazılı belgeyse ya tapınakta korunur veya ailelere verilirdi.

    Evlilik sözleşmesinin en güzel örneği, Emhatıb ve Şahatır’ın yaptığı sözleşmedir. Bu sözleşmede: Ben seni bir kadın olarak kendime aldım, senden olacak çocuklarım için sahip olduğum her şeyi size vereceğim sizin dışınızda kimseye bir şey vermeyeceğim .Her yıl sana yetecek kadar yiyecek ve içecek vereceğim. Aramızda ayrılık söz konusu olursa 50 parça gümüş vereceğim demiştir. Sözleşmeden sonra küçük çaplı eğlenceler yapılır, Kadınlar soyun devamını sağladıkları için “kutsal” sayılır.

    Duvar resimlerinde kadınlar resmedilirken güneşte çalışmadıkları için açık renk tenli olarak betimlenmiştir. Erkekler ise dışarıda çalıştıkları için kırmızı renk de betimlenmişlerdir. II.Ramses zamanında heykel, resim, mimarlık ve dış ticaret çok geliştiğ için yeni zengin burjuva sınıfı ortaya çıkmış, lüks yaşam hat safhadaydı. Yeni zengin kesim gösterişli hayat sürüyorlardı. Ziyafetler, törenler, kurban ayinleri yapıyorlardı; birbirleriyle yarış halindeydiler.

    Öyle ki mezarlarını ve evlerini gümüşler, heykeller ve halılarla süslüyorlardı. Seçkin ailelerin evlerinde zarif fildişi ahşap cam işlemeli mobilyalar, sandalye, tabure kullanılır. Mobilyaların ayaklarına hayvan şekli verilir. Davetlerinde harp, lavta, flüt, obua çalınır; dansçı kızlar dans ederlerdi.

    Kıyafetlere önem verilir, genelde beyaz elise giyilir ve başlarına “peruka” takarlardı. Kadınlar, Malakit denen kaya ve zümrüt tozunu boya yapıp gözlerine sürme çekerlerdi ,bu toz göz sağlığına iyi gelirdi. Nil kenarındaki çiçek ve bitki yağlarından parfüm, krem ve sabun yaparlar; sabuna kil ve kül katarak cilt ve yaralara iyi geldiğini de gözlemlemişlerdir. Böylelikle doğal sabunu ilk yapan ve kullanan da Mısırlılardı.

    Mimari özelliklerine baktığımızda, evlerini tapınak tarzı yaparlar. Sütunları oldukça gösterişli betimliyorlardı. M.Ö 3000 yılından itibaren “mastaba” mezar odalarına kral gömülürdü. Mastaba, sedir anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Bir mastaba dik ya da hafif eğimli kerpiç ya da taş duvarları olan, dikdörtgen planda bir oda görünümündedir.

    Tavan genellikle düzdür. Zemin altında tavandan dik bir kuyu ile inilen mezar odası vardır. Mısır firavunları Erken Devir I.II. Sülale’lerden beri (M.Ö 2680.1640) arası kendilerine “mastaba” tipi piramit yaptırmışlardır. III.Sülale kralı Coser’in Sakkara’daki ünlü basamaklı piramit (M.Ö 2630) Mimar İmhotep yapmıştır, bu piramit mısır tarihindeki ilk basamaklı piramittir. 6 basamaklı piramidin kuzeydoğu köşesine yakın yerde Cossar’ın oturur durumda bir heykeli vardır. Güneydoğu yanında kralın Sed Festivali, tapınak ve pavyonlardan oluşan bir yapı grubu vardır.

    Set Festivali: Bir kralın ölümünden 30 yıl sonra ilk kez, daha sonra da 3 yıllık aralarla kutlanan, kralın yeniden doğum gününü kutlayan törendir. Bu tören, kralın öteki dünyada uzun süre hüküm sürme isteğini yansıtıyordu. IV. Sülale’den itibaren gerçek piramitler yapılmaya başlanmıştır.

    II. Ramses ve Netfettari’nin tapınakları ünlüdür. II. Ramses için Ebu Simbel Dağı’nda Nefertarı’ye adadığı tapınağını ve başkent yapılan Per-Ramses şehri ve şehirdeki Ramesseum Tapınağı’nı yaptırmış ve günümüze kadar gelmiştir. II. Ramses Kadeş Savaşı’nı ve Antlaşması’nı yapan kral idi.

    Ayrıca güzeller güzeli gizemli ve güç sembol kraliçe Nefertiti kum taşından yapılmış boyalı büstü oldukça dikkat çekicidir. Nefertiti Firavun Akhenate’nin eşi idi. Akhenaten öldükten sonra ülkeyi yönetmiştir. IV. Sülale’den sonra gerçek piramitler yapılmıştır. İlk geometrik gerçek olarak Firavun Snefru’ya ait Kızıl piramittir. Daşhur’daki Snefru (eğik piramit) de vardır, kendisine iki piramit yaptırmıştır.

    Giza’daki Keops’un piramitti en görkemlisidir. Antik dünyanın 7 harikasından biridir. V. Sülale’de ise kaya mezarlıklar yapılmaya başlanmıştır. Sebebi ise kolaylıkla mezarların soyulmasıydı. VI. Sülale’den sonra ölünün biyografisi yazılmaya başlandı. Yeni krallık dönemde ise kayalardan oydukları mezar odalarına gömüyorlardı, en güzel örneği Hatşepsut’un Deir el-Bahri şehrindekidir ve bir erkek gibi tasvir edilmiştir. 18.Sülale’den I.Thutmos’un kızı olan Hatşepsut (M.Ö1503 .1445) yıllarında yaşayan ilk kadın firavun sülalesinden gelen kraliçedir.

    22 sene Mısır’ı yönetmiştir. 18.Sülale’ye kadar hiç kadın firavun yönetime gelmemiştir. V. Sülale’den kralı Neuserra Abu Grab Ra adına yapılmış tapınak en güzel örneklerinden biridir. En belirleyici özelliği içinde bir sunağın bulunduğu açık avlu, pişmiş topraktan kayık ve güneş tanrısının simgesi olan kalın bir dikilitaş vardır.

    Eski mısırlılar Ra tanrısının kayıkla gece yolculuğuna çıkacağına inanıyorlardı. Orta krallık zamanından kalan Firavun Mentuhotep’in tapınağı günümüze bozulmadan muhafaza edilen tapınaklardandır. Yeni krallık döneminde ise Hatşepsun’un II. Ramses’in ve Nefertati’nin 10 metre boyunda heykeli olan tapınakları görkemlidir. Bu tapınakların pilon ve diklitaşları göz kamaştırırdı.

    Pilon :Tapınak kapılarının iki yanında kaideleri geniş, yukarı doğru daralan Mısır’a özgü duvarlardır. Genellikle pilonlar üzerinde tapınağı hangi kral yaptırdıysa onun zaferlerini betimleyen kabartmalar yapılırdı. Pilonların önüne tapınağı hangi kral yaptırdıysa onun büyük boyutlu birkaç heykeli ve dikilitaşlar dikilirdi.

    Dikilitaş: Tek bir bloktan ve genellikle pembe granitten yapılan, yukarı doğru incelen ve tepe noktası küçük bir piramit şeklinde biten taştan yapılır. Dikilitaşlar tapınakların güney simgeleriydi. Bazı Eski Krallık Dönem’i mezarlarının ve tapınaklarının kapılarının önüne çift olarak dikilirdi.

    Maalesef bu dikilitaşlardan bazıları kaçırılmış İstanbul, Londra, Paris, New York’ta meydanlara dikilmişlerdir. Saraylar ve diğer yapılar genelde kerpiç olduğu için günümüze gelememiştir. Yazılı kaynaklarda Teb’in sarayları oldukça görkemli olduğu söylenir. Güzel sanatlar da Mısır’da M.Ö 3000 yıllarında Fayans yaygınlaşmıştır.

    Ezilmiş Kuartz Kalsit, kireç ve soda kirecinden yapıyorlardı. Mavi Turkuaz sırrının camlaştırılmasıyla üretilen fayans küçük Mısır heykellerinin boncuklarında kullanıyorlardı. Eski Krallık’tan beri heykel, kabartma resimde çığır açmışlardır. Orta Krallık’ta duvar resimleri ortaya çıkmıştır.

    Bilimde ise (M.Ö 3100) Seren yelkenli kayıkları ilk Mısır’da ortaya çıkmıştır. Daha sonra yeke, yaprak biçimi pala ve kenar kürekleri geliştirmişlerdir. Khuru büyük piramitlinin yakınında botun bir kayık bulunmuştur. Firavunları nehirden cennete taşıyan cenaze kayığıdır. Güneş takvimi Sirius Yıldızı’nın ufukta görünmesi ile Nil Nehri’nin periyodik taşkınının aynı gün başlamasına dayanan bir takvimdir. Olayın 365 günde bir meydana geldiği saptanmıştır.

    Bu takvime göre bir yılda dört aylık üç mevsim, Taşkın-Ekin-Hasat, vardı. M.Ö 45 yılında Mısır Takvimi’ne dayanan Jülyen Takvimi M.S 1582’de Papa XIII. Gregor’un düzenlenmesiyle günümüzün takvimi ortaya çıkmıştır. Gregoryen Takvimi ortaya çıkmıştır. Mısırlılar güneş saatlerini ölçen düzeneği tespit etmişlerdi. Gece ve hava kapalı olduğu zaman su saatleri kullanırlardı. Geometride çok başarılılardı.

    Zaten geometrinin keşfi bilimde piramit için gerekli olan materyalin hacmini hesaplamak için çözmeye çalışılan problemlerden ortaya çıkmıştır. NİL kenarındaki tarları hesaplamada geometri çok önemliydi. Suyun taşmasını, azalmasını ölçen Nilometre adlı ölçü birimini kullanmışlardı. Pisagor teoremini de bildikleri söylenir.

    Tıp ilmine de erken ölümlü oldukları için pek ilgiliydiler. M.Ö 2700 yılına kadar doktorların varlığı kanıtlanmış, tapınakların duvarlarında ameliyat resmedilmiştir. M.Ö 1550 tarihli papirüs de insan anatomisi nabız ve kalp atışından bahsedilmiştir.

    Aynı dönemden kalma Ebers papirüsünde tümör ve depresyondan bahseder. 29 yaş ortalama ömürdü, seçkinler 50 yaşına kadar yaşıyorlardı. Bağırsak paraziti, verem, diş eti iltihabı yaygındı. Kafatası ameliyatı yaptıkları, bütün organların kalple bağlantısı olduğunun kanısına varmışlardı. İlaç olarak fare dışkısı, hastanın tırnaklarındaki kiri, hayvanların et suyu, Nil’in çamuru, ekmek küfünü kullanmışlardı.

    Ekmek küfünün iyileştirdiğini anlamışlar ve penisilini keşfetmişlerdi. Din konusuna gelirsek, din Mısır kültürünün tümünü kapsar. Sülale öncesi dönemde Totem inanışına kaynaklı hayvan biçimli tanrıları vardı. Daha sonra hayvan başlı insan vücutlu tanrılar ortaya çıktı. Resmi sıfat kazanan tanrıları ise Teb’in Amon- Ra, Menfisin- Ptah, Heliopolis – Ra Harahti’ydi.

    Törenleri “Kült” idi. IV.Amenois(M.Ö1352-1335) zamanında tek tanrı inancı başlamış, karısı Nefriti’nin çok yardımı olmuştur. Bu yeni din Aton (güneş) tanrıydı .Ölü ve mumyalama, öldükten sonra tanrı Osiris’in başkanlığını yaptığı 42 yargıcın yargılayacağına inanırlardı. Kalbini ve maatı tartıyla tartarlardı. Denk gelirse sınavı geçmiş sayılıyordu, bütün bu olanları tanrı Thoth yazardı.

    Mumyalama da sülale öncesi dönemden sonra başlamıştır, ondan önce kuma gömüyorlardı .Mumyalama bir cengelle burundan beyin ve iç organları, karnın sol yanından bir yarık açılarak karaciğer, akciğer ,mide, bağırsak dışarı çıkarılıyordu; bunun nedeniyse çürümeyi önlemek için uygulanıyordu. Organlar Natron’da kurutulup Kano Pikler’e(kavanoz) konulup 40 gün bekletilip, yağlanıp, reçine sürülerek keten bezlere sarılıp ahşap tabuta koyuluyordu.

    Eğer ölen kralsa üç tabuta koyulup daha sonra taştan lahitin içine koyulurdu, Kanopik vazolar da yanına dizilirdi. Şavati,Sabti,Usbati heykelcikler de lahitin içine konulurdu. Öbür dünyada ölünün angarya işlerini yapacaklarına inanılırdı.

    Kutsal sayılan kedi, boğa, timsah da mumyalanırdı. Son olarak II.Tutmosi’in Nubya Seferi’ni anlatan yazıtı sunacağım. Yazıt, II. Tutmosis’e ait Elefantin’den Philae’ye giden eski bir yol kenarında hiyerogliflerle kazınmıştır. Kralın saltanatının ilk yılına (MÖ 1492) tarihlenir. Yazıtın başlangıcında kralların isimleri ve lakapları sıralanır.

    Tutmosis’in Kuzey Delta ve Deniz Kıyısı, Yukarı ve Aşağı Mısır, Nubya ve Sina, Suriye’yi de içine alan Doğu Çölleri, Fenkhu toprakları ve Hartum’un güneyine uzanan ülkeler üzerindeki hâkimiyeti vurgulanır. Ardından gelen bölümlerde şunlar söylenir: “Haberci içeri geldi, Kral Hazretlerini selamladı ve şunlar dedi:

    KUŞ’ un (Kuzey Nubya ) kötü halkı isyanda. iki diyarın efendisinin (Mısır kralının ) halkı ona düşman olmuştur ve savaşmaya başlamıştır. (Nubyadaki) Mısırlılar Babanız [I.] Tutmosis, güneydeki ve Doğu çölündeki kabileleri durdurmak için inşa ettiği kalenin sığınağından sığırlarını sürüyorlar.” “Kral Hazretleri bu sözleri duyduğu zaman tıpkı bir panter (ya da leopar) gibi öfkelendi ve dedi ki; ‘Beni seven Ra ve Babam, Tanrıların kralı , iki diyarın tahtının efendisi Amon üzerine yemin ederim ki içlerinde canlı tek bir adam bırakmayacağım.

    “Daha sonra Kral Hazretleri İki diyarın efendisi ’ne karşı ayaklanmış ve kral hazretlerinin yönetiminden memnun olmayanları devirmek için bir askeri birliği Nubya’ya yolladı. Bu onun ilk savaşıydı. Kral Hazretlerinin askerleri Kuş’un sefil topraklarına vardılar.Aldıkları emre bağlı olarak askerler, hizmetkârlar eşliğinde kralın bulunduğu yere götürülen sefil Kuş Prensi’nin oğlu hariç canlı hiçbir adam bırakmadılar .

    Kral tahtın oturdu. Askerleri yakaladıkları esirleri ona getirdiklerinde esirleri ona getirdiklerinde esirler iyi tanrının ayaklarına bırakıldılar. Toprakları eskiden olduğu gibi bağımlı duruma geri getirildi. İnsanlar sevindiler ve liderleri memnun oldu. iki Diyarın Efendisi’ne övgüler yağdırdılar ve Tanrıyı ilahi iyiliğinden ötürü yücelttiler.

    Bunun meydana gelişindeki neden, kral hazretlerinin, babası Amon’un başlangıçtan bu yana Mısır tüm krallarından daha çok sevilmiş olan, taçları şanlı Güney ve Kuzey’in Kralı , Aakhepe -renra, Ra’nın oğlu, tıpkı Ra gibi ebedi yaşam, süreklilik ve huzur bahşedilen, II. Tutmosis’in cesaretiydi” (Wallis Budge) Eski Çağ Mısır tarihinden kısa kesitler yazdım tabiî ki mısır bir makaleye sığmayacak kadar derin ,gizemli ,efsanevi olaylarla doludur ama birkaç önemli tarihi olaylar şahsiyetlere değinmeye çalıştım .

    SAYGILARIMLA…SÜHEYLA YAVUZ

    Kaynakça:
    Bülent İPÇİOĞLU – Eski Çağ Tarihinin Ana hatları kitabından , Dünya tarihi atlası Hermann KİNDER – Werner HİLGEMAN, Bilim Tarihi – yayımcısı Robert WİNSTON – Tarih Ansiklopedisi ve ders notlarımdan
    Beyinsizler Uygulaması
  • 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • Felsefenin eleştirisi
    ▪ Hegel’in muhteşem keşfi
    ▪ Feuerbach’ta insan faaliyeti yok
    ▪ İnsanı emek yaratır
    ▪ İnsan olmaya geldik



    Metafizik anlayış, gerçekliği, düşünen özne ve üstünde düşünülen nesne olarak ikiye ayırır. Hegel bu ayrımı geliştirdiği özne – nesne diyalektiği ile aştı.

    Hegel geliştirdiği diyalektiği burjuva düzeni aklamak için kullandı. Hegel aile, sivil toplum ve devlet arasında akla uygun bir ilişki kurmaya çalıştı. Hegel’e göre aileyi sevgi bir arada tutardı. Ancak birey, ailenin geçimini temin etmek için sivil toplumun içine girince sevgi kaybolurdu. Çünkü sivil toplum, bireysel çıkarların birbirleriyle çatıştığı bir alandı. Bu kurtlar sofrasında artık sevgiye yer yoktu.

    Hegel’e göre sivil toplum ve onun temeli olan pazar ekonomisi, ilk bakışta, bireyin önüne yabancı bir dünya olarak çıkardı. Bireyler bu yabancı dünyada birbirleriyle kıyasıya rekabet ederlerdi. Kimsenin gözü kendi çıkarından başkasını görmezdi. O hâlde özel mülkiyetin, mübadelenin, rekabetin hukuksal çerçevesini çizmek, çıkar çatışmasının toplumu yıkıma götürmesini engellemek için devlete ihtiyaç vardı. Yani sivil toplum, onu güvenceye alacak olan akılcı devletle tamamlanmalıydı.

    Devlet toplumun bütünselliğini temsil ederdi. Devlet bireylerin eşitliğini, özgürlüğünü ve karşılıklı haklarını korurdu. Birey, kendi haklarının öteki bireylerin de aynı haklara sahip oluşuyla garanti altına alındığını idrak edince, kendisini devletin bir yurttaşı olarak görürdü. Böylece birey devletle uzlaşırdı. O zaman bireyin ilk bakıştaki yabancılaşmış hâli, bu sürecin sonunda, devletin bütünselliği içinde inkâr edilmiş olurdu.

    Hegel’e göre insanlık tarihi modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte hedefine ulaşmıştır. Artık bundan sonra insanlığın gidebileceği başka bir merhale kalmamıştır. Hegel’deki tarihin sonu tezi ile ekonomi politikteki sermayenin kalıcı olduğu tezi örtüşür. Marks bu nedenle, “Hegel’in bakış açısı, modern ekonomi politiğin bakış açısıdır” der. (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 141.)

    Hegel’in muhteşem keşfi

    “Dia” eski Yunanca bir ön ektir. Eklendiği kelimeye kazandırdığı anlamlardan biri, karşılıklı olma hâlidir. Örneğin “dia-lógos”, yani diyalog, karşılıklı konuşma demektir. “Dia-lektikos”, yani diyalektik ise karşılıklı konuşma mantığını izleyen anlamına gelir.

    Diyalektik, karşılıklı konuşma yoluyla akıl yürütme yöntemi, farklı fikirleri karşılıklı tartıştırarak doğruya ilerleme yöntemi, gerçekliğin çeşitli yönlerini analiz ederek daha derine nüfuz etme yöntemi olarak kavramlaştırılmıştır.

    Marks diyalektik yöntemi, evet, Hegel’den almıştır. Ama bu nasıl bir almaydı, Marks’ın diyalektikten anladığı neydi? Marks’tan okuyalım:

    “Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, fakat onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -ki Hegel bunu ‘Fikir’ adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Gerçek dünya, ‘Fikir’in sadece dışsal ve görüngüsel biçimidir. Bana göre ise durum tersinedir. Fikir, maddi dünyanın insan zihnine yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.

    “Hegel diyalektiğinin mistik yönünü, otuz yıl kadar önce, henüz daha moda olduğu bir sırada eleştirmiştim. … Diyalektiğin Hegel’in elinde mistikleşmiş olması, diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez Hegel’in kapsamlı ve bilinçli bir tarzda sunduğu gerçeğini örtemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuğun içindeki akla uygun özü keşfetmek istiyorsanız, diyalektiğin tekrar ayakları üstünde doğrultulması gerekir.

    “Mistikleştirilmiş biçimi ile diyalektik, şeylerin mevcut durumunu yüceltip göklere çıkarıyor gibi göründüğünden Almanya’da moda olmuştu. Oysa akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ve onun doktriner profesörleri için bir rezalettir ve tiksinti vericidir. Çünkü diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun (tarihsel olarak – YZ) geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirel ve devrimcidir.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, İng., c. 1, s. 29.)

    Hegel’e kadar tarih üstüne kafa yoranlar, tarihin akışını insanın dışındaki doğa olaylarına, doğa üstü güçlere, takdir-i ilâhiye, liderlerin aklına esene, savaş talihine vb. bağlıyorlardı. Hegel’e kadar tarih, kopuk kopuk olaylar dizisi olarak anlatılıyordu. Ama Hegel, geliştirdiği diyalektikle tarihe bütünsellik içinde bakılabileceğini gösterdi.

    Hegel’e göre insanın özü “Fikir” ya da “Mutlak Fikir” idi. Hegel, fikirlerin tarihsel gelişim hareketini bütünsel bir çerçeveye oturttu. Hegel’e göre tarihte ortaya çıkan her fikir, Mutlak Fikir’e doğru giden yolda bir aşamaydı. Yani her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım gerçekleyen bütünsel sürecin bir parçasıydı.

    Hegel, bu tespitten hareketle, eleştiri kavramına şöyle bir yorum getirdi: Her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım hayata geçiren bütünsel sürecin bir aşamasını ifade ettiğine göre, göreceli olarak doğrudur. O hâlde, eleştirilen her argümandaki göreceli doğruyu yakalamak ve buradan hareketle Mutlak Fikir’e doğru ilerlemek gerekir.

    Hegel’e göre insan, kendi zihinsel yaratıcı gücünü faaliyette bulunarak “dışarıya çıkarır”, yani nesnelleştirirdi. İnsan fikrini nesnelleştirdikçe, yani hayata geçirdikçe maddi yaşamı dönüştürmekte, böylece toplum ve doğayı gitgide insanın bir yapıtı hâline getirmekteydi. Bu muhteşem bir keşifti. Ancak Hegel, keşfinin mantıksal sonuçlarına doğru ilerleyemedi. Çünkü Hegel’in geliştirdiği diyalektik, “şeylerin mevcut durumunu”na, yani tarihsel gelişmenin ulaştığı mevcut aşama olan sermaye düzenine takılıp kalmıştı. Hegel diyalektiği, şeylerin mevcut durumunu, yani sermaye düzenini inkâr eden bir unsur içermediği için muhafazakârdı.

    Hegel, insan faaliyetini Mutlak Fikir dediği gerçek üstü bir gücün türevi olarak görüyordu. Bu mistik anlayışa göre, insan faaliyeti üzerinden maddi dünyayı yaratmakta olan aslında Mutlak Fikir idi.

    Marks, insanı gerçek üstü bir gücün, yani Mutlak Fikir’in vesilesi derekesine düşüren bu mistik kurguyu reddetti. Marks’a göre fikir, maddi gerçekliğin insan zihnine yansıyarak düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildi.

    Hegel’in mistik anlatımı ayıklanınca, mistik kabuğun içindeki akla uygun öz mantıksal sonuçlarıyla birlikte şöyle özetlenebilir:

    İnsan tarihsel süreç içinde kendi faaliyetiyle hem kendisini hem de parçası olduğu nesnel dünyayı yaratagelmektedir. İnsan faaliyeti tarihsel bir akış içinde kendi kendini açımlamakta olduğuna göre, faaliyetin mevcut hâli kalıcı olamaz. Yani Hegel’in ve ekonomi politikçilerin dediği gibi, insanlık nihai durumuna gelmiş değildir. O hâlde insan, şimdiye kadar nasıl kendi faaliyetiyle kendi tarihini yaratagelmiş ise, bundan sonra da yine kendi faaliyetiyle mevcut durumu değiştirebilir ve yeni bir dünya kurabilir. Çünkü insan, kendi öznel faaliyetiyle hem kendi insan doğasını hem de nesnel doğayı dönüştürebilen muhteşem bir öznelliktir.

    Feuerbach’ta insan faaliyeti yok

    Feuerbach’a göre, nesnel dünya insandan önce ve insandan bağımsız olarak vardır. Düşünen özne nesnel dünyanın bir parçası olarak sonradan doğmuştur. Düşünen özne ile içinden yükseldiği nesnel dünya artık birbirlerinden ebediyen ayrılmış alanlarda hareket ederler.

    Marks’a göre, insan ile doğa, insanın emek faaaliyeti sayesinde karşılıklı etkileşim içindedir. İnsanın binlerce yıldır süregelen faaliyeti, insanın kendisini ve içinde bulunduğu nesnel dünyayı dönüştürmektedir. Bugünkü insan ve bugünkü nesnel doğa, bundan yüz yıl önceki insan ve yüz yıl önceki doğa değildir.

    Nesnel dünya gitgide insan faaliyetinin bir ürünü hâline gelmektedir. Örneğin kiraz ağacı, bir insan faaliyeti olan ticaret marifetiyle Avrupa’ya getirilmiş ve böylece oradaki nesnel doğa değiştirilmiştir. Feuerbach, insan ile nesnel dünyayı birbirinden kopardığı için, nesnel gerçekliğe müdahale edegelen öznel insan faaliyetiyle dünyanın değişmekte olduğunu görmemektedir:

    “Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın ezelden beri hiç değişmeden kalmış olmadığını görmez. Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın, sanayi ve toplumun ürünü olduğunu ve aslında tarihsel bir ürün anlamında, peş peşe gelen kuşakların faaliyetinin sonucu olduğunu görmez. Her kuşak kendinden önceki kuşağın omuzları üstünde yükselir. Her kuşak kendinden önceki kuşağın sanayii ve ilişkisini geliştirir, değişen ihtiyaçlara göre kendinden öncekinin toplumsal sistemini değiştirir. … Herkes bilir ki, kiraz ağacı, hemen hemen bütün meyve ağaçları gibi, bizim coğrafyamıza sadece birkaç yüzyıl önce ticaret tarafından nakledilmiştir. Belirli bir toplumun belirli bir çağdaki bu eylemi sayesindedir ki, kiraz ağacı Feuerbach için ‘duyularla algılanan kesinlik’ hâline gelmiştir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, Marks-Engels Seçme Eserler, İng., c. 1, s. 28.)

    Marks’a göre “şimdiye kadarki” materyalizmin temel kusuru, nesnel dünyaya karşı pasif tutumuydu. Mevcut materyalizm, öznel insan faaliyetinin nesnel dünyayı ve insanı değiştirmekte olduğunu idrak edemiyordu.

    Feuerbach nesnel denince yalnızca duyularla algılanan fizik maddenin nesnelliğini anlıyordu. Oysa öznel insan faaliyeti de nesneldi. Öznel insan faaliyeti doğayı etkileyerek doğayı dönüştürünce nesnel dünyanın içine katılmış, bu anlamda nesne hâline gelmiş oluyordu.

    Dahası, insan faaliyeti yalnızca nesnel doğayı değil, fakat aynı zamanda toplumsal ilişkileri, yani insanın kendisini de değiştirmekteydi. O hâlde şeyler, nesneler, toplumsal ilişkiler, insanın kendisi, zihni, duyguları, düşünceleri, öznel insan faaliyetinin etkisiyle dönüşegelen gerçeklik olarak kavranmalıydı:

    “1. Feuerbach’inki de dâhil olmak üzere şimdiye kadarki bütün materyalizmin baş kusuru şudur: Şimdiye kadarki bütün materyalizm şeyi, gerçekliği, duyularla algılanan dünyayı, somut insan faaliyeti olarak değil, pratik olarak değil, öznel olarak (insanın öznel faaliyeti olarak – YZ) değil, fakat sadece nesne biçiminde ya da sadece seyredurarak düşünceye dalma biçiminde kavramıştır. Bunun içindir ki aktif yan, materyalizmin aksine, idealizm tarafından geliştirildi. Ama yalnızca soyut olarak geliştirildi. Çünkü idealizm reel faaliyeti, somut faaliyeti, bu biçimiyle tabii ki tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor. Ama insan faaliyetinin (öznel insan faaliyetinin – YZ) ta kendisinin nesnel faaliyet olduğunu anlamıyor. Bundan ötürü, Hıristiyanlığın Özü’nde, teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak kabul ediyor, pratik ise pratiğin yalnızca kirli ve Yahudice görünümüyle kavranıp sabitleştiriliyor. O hâlde Feuerbach ‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini kavramıyor.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Feuerbach, idealistler gibi, “düşünce nesneleri” ile uğraşma uçukluğuna düşmüyor, bir materyalist olarak “düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor”du. Ancak Feuerbach, “duyularla algılanabilir nesne”yi sadece mevcut nesnel gerçeklikle sınırladığı için, öznel insan faaliyetinin duyularla algılanabilir dünyayı değiştireduran nesnel bir faaliyet olduğunu anlamıyordu.

    Şimdiye kadarki materyalizm, “aktif yan”ı, yani insanın öznelliğini işlememiştir. O yüzden, şimdiye kadarki materyalizmin eksik bıraktığı bu yönü geliştirmek idealizme kalmıştır. Ancak idealizm, insanın öznel faaliyetini reel, somut faaliyet olarak görmediği için, aktif yanı yalnızca soyut olarak geliştirmiştir.

    Feuerbach’a göre insan ile nesnel doğa arasındaki ilişki, zihinsel uğraş sonucu elde edilen bilgi aracılığıyla kurulur. Feuerbach, onun için, “teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak” kabul eder. Feuerbach’a göre düşünce maddenin ancak pasif bir yansıması olabilir. Nesnel dünyanın doğru bilgisine ulaşmak için, verili gerçekliği seyredurup düşünceye dalarak, onu olduğu gibi zihinde modellemek gerekir. İnsan, böylece elde ettiği doğru bilgi ışığında, kendisini verili gerçeklik içinde konumlandırmalıdır.

    Marks’a göre insan yalnızca düşünen özne değil, fakat aynı zamanda faaliyette bulunan öznedir. İnsan ile doğa arasındaki ilişki bilgi aracılığıyla değil, fakat insan faaliyeti aracılığıyla kurulur. Düşünce, insan faaliyetinin zihne akışı olarak belirir. Bilgi, doğayla fiili etkileşimi sağlayan insan faaliyetinin bir veçhesidir.

    Marks’a göre Feuerbach materyalizmi, pozitif bilimler, sosyolojik yaklaşımlar, hepsi özne – nesne düalizmine dayanır. Özne – nesne düalizmi odur ki, düşünen özne, üstünde düşündüğü nesneye ona bulaşmayacak belli bir mesafeden bakmalıdır. Nesnel duruş, dış gözlem, deney ve ölçüm, bilgi edinmede esastır. Oysa, nesnel olduğunu iddia eden bu bakış, öznelliği dışarıda bırakamaz. Nesnel dünyadan duyularla algılananlar, son tahlilde duyusal ve zihinsel bir işlemden geçirilerek yorumlanır. Yorumlama, kişinin bireysel yaşam hikâyesini, değer yargılarını, duygularını, dünyaya bakışını, kısacası öznelliğini içinde barındırır.

    Marks, insan ile nesnel dünya arasında pasifçe seyredurarak yorumlama ilişkisi olduğu tezini ve bu ilişkiyi esas alan bilimci yaklaşımı reddetti. Çünkü insanın algılama ve düşünmesi, nesneden özneye doğru akışın ima ettiği edilgenlikte oluşmazdı. Algılama ve düşünme, nesneden özneye doğru akışın yanı sıra, özneden nesneye doğru akışı da içerecek şekilde, insanın nesnel dünyayı ve kendisini dönüştürücü faaliyetiyle iç içe gelişirdi. O hâlde insan, gerçekliği, uzaktan seyredurup yorumlayarak değil, fakat onunla fiili etkileşim içine girerek, gerçekliğe ve dolayısıyla kendisine aktif müdahalede bulunarak kavrayabilirdi. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı gerçeklik üstüne bilinci, hem nesnel dünyayı hem de kendi duyusal ve zihinsel dünyasını değiştirici faaliyeti geliştiği ölçüde gelişirdi.

    Feuerbach materyalizmi, öznel insan faaliyetinin dünyayı dönüştürücülüğünü idrak edemediği için, “‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini” kavrayamamıştı.

    İnsanı emek yaratır

    Doğanın dışında insan diye bir varlık yoktur. İnsan doğanın canlı bir parçasıdır. İnsan, yaşayan bir doğa parçası olarak, organik varlığını sürdürme ihtiyacındadır. İnsanın yaşam ihtiyaçlarını karşılamasının araçları nesnel doğanın içindedir. O hâlde insan doğa ile alışverişe girmek zorundadır:

    “İnsan doğa sayesinde yaşar. Bu demektir ki, doğa insanın (inorganik – YZ) bedenidir. İnsanın ölmemek için bu beden ile sürekli bir alışveriş içinde olması gerekir. İnsanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğayla ilişkili olması, sadece, doğanın kendi kendiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 72-73.)

    Canlı bir doğa parçası olmak insan olmaya yetmez. İnsanın dışında hayvanlar gibi başka canlılar da vardır. O hâlde, insanı öteki canlı doğa parçalarından ayıran, insana özgü niteliklerin olması gerekir. İnsanı insan kılan nitelikler, insan denen canlının nesnel doğa ile alışverişinde ortaya çıkıp gelişir.

    İdealist felsefe, insan ile doğa ilişkisini insan – doğa düalizmi olarak görür. Bu yaklaşım insanı doğanın dışına çıkarır. Kaba materyalizme göre, insan ile doğanın dolayımsız birliği vardır. Bu anlayış da insanı doğa içinde eriyip giden herhangi bir canlı varlık derekesine düşürür. O zaman özne ile nesne birbiri içinde kaybolur. İnsan bilinci, insan faaliyeti, sıradan doğa süreçlerine indirgenir.

    Marks’a göre, özne ile nesne birbirinden farklıdır ama diyalektik bir birlik içindedir. İnsan ile doğanın diyalektik birliğini emek dolayımı sağlar. İnsan ile doğa arasındaki alışveriş, insanın doğayla karşılıklı etkileşimi, emek dolayımı sayesinde gerçekleşir.

    Dolayım, bir olgu ile öteki olgular arasındaki aracı süreç demektir. Bir olgunun nitelikleri, öteki olgularla karşılıklı etkileşiminde kendini gösterir. İnsan emeği, insan ile doğa alışverişine aracılık eden süreçtir. İnsanın nitelikleri, yani insani öz, insanın doğayla etkileşimini sağlayan emek süreci içinde gelişir.

    Hayvanın biyolojik yaşam faaliyetinin dışında başka bir yaşam faaliyeti yoktur. Hayvanın yaşam faaliyeti ile biyolojik yaşam süreçleri örtüşür. Bu anlamda hayvan, yalnızca kendi biyolojik yaşam faaliyetinden ibarettir. Hayvan doğanın bilinçsiz canlı parçasıdır.

    İnsanın yaşam faaliyeti ise insanın biyolojik yaşam faaliyetinden ibaret değildir. İnsanın yaşam faaliyeti, insanın biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra, o temelde yükselen bilinçli yaşam faaliyetini de içerir. Eğer biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra bilinçli yaşam faaliyeti olmasaydı, hayvanlar âleminin dışında insan diye bir canlı türü olmazdı. İnsan türünü hayvanlar âleminden ayıran, insanın bilinçli bir canlı varlık oluşudur.

    İnsan, tıpkı hayvanlar gibi, yaşamını sürdürmek için doğayla boğuşur. Emek harcayarak doğadan geçim araçları temin eder. İnsan emeğini hayvan emeğinden ayıran esas unsur, insan emeğinin bilinçli oluşudur. İnsan, yapmakta olduğu işin gelişimiyle devamlı alışveriş içinde, devamlı değerlendirme, karar alma ve yeniden değerlendirme süreci içindedir.

    İnsan, hayvandan farklı olarak, önce zihninde ne yapacağını ve nasıl yapacağını plânlar. Daha sonra, zihninde tasarladığını hayata geçirir. Yani zihninde öznel olarak geliştirdiği tasarımı, emek süreci içinde nesnel hâle getirir. İnsan, zihnindeki öznel tasarımı nesnelleştirirken, ortaya çıkmakta olan ürün ile zihnindeki tasarımı sürekli karşılaştırır. Bu süreç içinde ihtiyacının yeni yönlerini keşfeder, zihnindeki modeli geliştirir. İnsan, emek süreci içinde dış dünyayı değiştirirken, aynı zamanda dış dünyayı değiştirme yeteneklerini, yani kendisini de geliştirir:

    “Emek, her şeyden önce, hem insanın hem de doğanın katıldığı bir süreçtir. Bu süreçte insan, kendisi ile doğa arasındaki maddi reaksiyonları kendi iradesiyle başlatır, düzenler ve denetler. İnsan, kendi ihtiyaçlarına uyarlanmış biçimdeki doğa ürünlerini kendine mal etmek için kollarını, bacaklarını, kafasını ve ellerini, yani vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek, doğa güçlerinden birisi olarak doğanın karşısına geçer. Dış dünya üzerinde bu şekilde etki yapıp onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir. Uyuklamakta olan güçlerini geliştirir ve bunları dilediği gibi hareket etmeye zorlar. … Örümcek dokumacıya benzer bir şekilde işini görür. Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 173-174.)

    İnsan doğanın bir parçası olarak doğanın içindedir. Ama doğa içinde erimiş ve ondan farksız bir doğa parçası değildir. İnsan düşünen, yani öznel bir varlıktır. İnsan bilinçli faaliyetiyle bir yandan doğayı insanileştirerek doğayla birleşirken, öte yandan da kendi insani özünü adım adım geliştirerek doğadan farklılaşır.

    İnsanın nesnel doğa üstünde emek harcayarak doğayı kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dönüştürmesi, doğayı insanileştirmesi demektir. İnsan nesnel doğayı dönüştürürken, aynı zamanda kendi insani niteliklerini, yani insani özünü geliştirir. İnsan ihtiyaçları gelişip çeşitlendikçe, emeğin yaratıcı yetenekleri arttıkça, insani nitelikler de gelişir. İnsanın insani niteliklerinin artması, insanın doğadan farklılaşması demektir.

    Örümcek ya da arının yaptığı iş, sürekli olarak kendini tekrarlayan basit bir döngüsel hareketten ibarettir. Bu nedenle, hayvanlar âleminin bir tarihi yoktur ama insan faaliyetinin bir tarihi vardır. İnsanın üretici güçlerini sürekli geliştirmesi, aynı zamanda toplumsal ilişkilerini de sürekli değiştirmesi demektir. İnsan – doğa alışverişinin ve bu temelde insan – insan ilişkilerinin, yani insan faaliyetinin sürekli gelişme hâlinde olmasından ötürü, insan toplumu tarihsel bir hareket hâlinde görünür.

    İnsan olmaya geldik

    İnsan olmak ne demektir? Tarihin herhangi bir noktasında insani öz mükemmelen tanımlanabilir mi?

    İnsanın ne olduğu, insan ile doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinde ortaya çıkar. İnsan emek faaliyeti içinde yaratıcı kudretini geliştirerek kendisini inşa eder. Bu anlamda, insani öz, yerden aldığı taşı bir dal parçasına bağlayarak ilk baltayı yapmayı akleden, böylece doğayla alışverişin dar sınırlarına meydan okuyan prehistorik insanda mayalanmaya başlamıştır.

    İnsan emek süreci içinde bir yandan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürerek doğayı insanileştirir, bir yandan da yeni yeni insani nitelikler edinerek, yani insani özünü adım adım geliştirerek kendisini yaratır. Tarih insanın kendi kendini yaratma ve doğayı dönüştürme faaliyetidir:

    “Dünya tarihi denen şeyin tamamı, insanın insan emeği tarafından yaratılmasından, doğanın insana göre oluşturulmasından başka bir şey değildir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 107.)

    İnsan faaliyeti insana ait nitelikleri, yani bilinci, aklı, zekâyı, yaratıcılığı, amaçlılığı içinde barındırır. İnsan öznelliğinin insan faaliyetinde dışa vurması, insanı doğadaki öteki canlılardan ayırır:

    “Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.”

    İnsan faaliyeti binlerce yıldır kendini biteviye tekrarlayan arının faaliyetinden farklıdır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyet içinde, verili doğada bulunmayan yeni yeni nesneler yaratır. İnsanın yeni bir şey yaratmadan önce onu zihninde tasarlaması, insan faaliyetini yaratıcı, bilinçli, amaçlı kılar. İnsanın öznel faaliyetiyle değiştirilmekte olan doğa, böylece gitgide insanın yapıtı, yani insan doğasının nesnelleşmesi olarak görünür.

    İnsanın bilinçli faaliyetinin amacı insana ait nitelikleri nesnelleştirmektir. İnsan, insana ait nitelikleri nesnelleştirdikçe, kendi yarattığı dünyada kendisini görür. Eğer insan zihni mevcut gerçekliği pasifçe algılamakla yetinseydi, insana ait niteliklerin gelişmesi, gelişen insani niteliklerin nesnelleşmesi, böylece insanın ve doğanın dönüşegelmesi, yani insanlık tarihi olmazdı.

    İlk insanların genetik kara kutusunda, gelecek her bir kuşağın ne yönde faaliyet göstereceği kaydedilmiş değildi. İlk insanların genetik şifrelerinde, önceden belirlenmiş bir ilâhi tetiklenme silsilesini takiben, kendini aşama aşama ortaya koyacak bir insani öz tasarımı yoktu. Eğer insan önceden belirlenmiş bir metafizik özü kendi bağrında geliştirmeye programlanmış olsaydı, bilincin, yani bilinçli insan faaliyetinin hiçbir rolü olmazdı.

    İnsan, tarih boyunca içine hapsolduğu insana aykırı toplumsal ilişkilerle boğuşa boğuşa kendisini aramaktadır. İnsan, mücadele tarihi içinde kendisinden çağlayarak kendi özgür doğasını yaratmaktadır. Tarihin derinliklerinden süzülüp günümüze ulaşan sezisel akıl, “insan olmaya geldik” diye bu gerçeği haykırmaktadır.

    İnsan zihni, yani insanın duygu ve düşünceleri, tarihsel hareket içinde insan faaliyeti tarafından yaratılmaktadır. Kurulu düzeni sürdürmeye yönelik faaliyetler muhafazakâr fikirleri, mevcut durumu değiştirmeye yönelik mücadeleler de yaratıcı, devrimci fikirleri üretmektedir.

    Büyük insanlığın spekülatif fikirleri, tarih boyunca ezoterik-batıni bilgiler olarak, “sapkın” dinsel yorumlar olarak, ütopik sosyalist teoriler olarak sürek sürdürmüştür. Tarih boyunca ortaya çıkan bütün ezoterik-bâtıni akımlar, insana aykırı dünyaya karşı, içsel yolculuk ritüelleri ve toplumsal dayanışma pratikleriyle direnişi örgütlemişlerdir.

    Hallac-ı Mansur’un dinsel karanlığı yırtan “Ene’l-Hak” haykırışı, Alamut Kalesi, Babai isyanları, Hacı Bektaş’lar, Dede Sultan’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Fransa’da engizisyonun ateşinde yakılan Kathar’lar, Almanya’da papaz Münzer’in ayaklandırdığı köylüler… Bugünkü mücadelenin arkasındaki bu koskoca tarihi bilmek, hissetmek gerekiyor. Bugün Marksizm dediğimiz teori, işte bu koskoca tarihin biriktiregeldiği eleştirel bilgiye dayanıyor.

    Aydınlanmanın sosyolojik teorileri, ekonomi politik, Hegel diyalektiği, Feuerbach materyalizmi, bütün bunlar mevcut insana aykırı gerçekliğin zihinsel uzantılarıdır.

    Ekonomi politik, içinde bulunduğumuz sapkınlık hâlini hiç sorgulamadan, olduğu gibi zihne yansıtır. Mevcut akıl dışı düzeni akla uygunmuş gibi gösteren açıklamalar yapmaya çalışır. “Şeylerin mevcut durumunu” yücelten Hegel diyalektiği de aynısını yapar, tersine dönmüş dünyayı insanlara düz gösterecek argümanlar bulmaya çalışır. Feuerbach materyalizmi de mevcut sapkın faaliyeti pasifçe seyredurarak yorumlamakla yetinir.

    Marks’ın geliştirdiği eleştirel teori ise insana aykırı gerçekliği insana yaraşır bir gerçekliğe dönüştürme mücadelesinin zihne akışı olarak doğmuştur. Marks’ın eleştirel teorisi, mevcut lanetli gerçeklik içinde kayboluşu reddeden mücadelenin yaratıcılıkla okunmasından doğmuştur.

    Marksist eleştiri, bugünkü tersine dönmüş dünyanın eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle dönüştürülerek insana layık bir dünya yaratılabileceğini iddia eder. Mücadelenin giderek dünya-tarihselleşmesiyle insani özün giderek gelişeceği ve böylece komünal insanlığın kurulabileceği iddiası spekülatiftir, denebilir.

    Şüphesiz ki, komünal doğa tanrısal bir güç tarafından hazır gelişmiş olarak insanlara verilmiş değildir. İnsanların komünal doğası, insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri içinde ve o biçimlerin bastırıcı-çarpıtıcı etkileri altında, bizzat insanların eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleleriyle yaratılmakta olan doğadır.

    Komünal insanlık düşüncesinin safiyane bir hayal mi, yoksa bu dünyaya ait gerçekleştirilebilir bir hedef mi olduğu, ancak her cephede verilen insan olma mücadeleleriyle toplumsal pratik dönüştürüldüğü ölçüde kanıtlanabilir:

    “2. İnsan düşüncesinin nesnel gerçekliği yansıtıp yansıtamayacağı sorunu, teorik değil, fakat pratik bir sorundur. İnsan, gerçeği, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği üzerine tartışma, tamamen skolâstik bir tartışmadır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Filozoflar, insan ve insanın geleceği üstüne çeşitli düşünceler üretmektedirler. Felsefe, bu düşüncelerin doğruluğunu, yine teori dünyasının içinde argümanların soyut gücüyle kanıtlamaya çalışmaktadır.

    Oysa bir düşüncenin doğru olup olmadığı, yani kendi kendini açımlamakta olan tarihsel hareketi düzgün yansıtıp yansıtmadığı, fikirler dünyasındaki tartışmalarla kanıtlanamaz. Düşüncelerin test edileceği alan, toplumsal pratik alanıdır. İnsan faaliyeti gelişip toplumsal pratiği, maddi yaşamı dönüştürdükçe, insan, “düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlama” imkânına kavuşur.

    Marks felsefeye getirdiği eleştirileri şöyle özetler:

    “11. Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde yalnızca yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

    İçinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünya, paramparça, yanar döner, kırık kırıktır. Sahnede akıl-sır ermez bir kargaşa hüküm sürmektedir. Sahne mistik tüller arkasında durmadan değişmekte, birbirlerine hasım yalıtık bireyler, birbirlerine düşman sınıflar birbirleriyle boğuşmakta, ucube toplumsal yapılar, tuhaf tuhaf şifre-ilişkiler bir görünüp bir kaybolmaktadır.

    “Filozoflar dünyayı”, bu yüzden, “değişik biçimlerde … yorumlamışlardır”. Yorumlayanın sahneye nereden baktığına göre, kırık kırık an’ların hangisinde belirdiğine göre, hangi sınıfsal-kesimsel çıkarı temsil ettiğine göre dünya değişik biçimlerde yorumlanmıştır.

    İnsanı parçalayan işbölümü yüzünden, faaliyetin teorik yanı ile pratik yanı birbirinden ayrıdır. Toplumsal faaliyetin zihinsel yanı, üretim örgütlenmesinden devlet idaresine, sanata, dine, bilime, felsefeye kadar geniş bir alanı kapsar.

    İnsanı parçalayan işbölümünde zihinsel uğraşlar, münferit durumlar hariç, mülk sahibi sınıfların ya da onların geçimini temin ettiği kişilerin işi olmuştur. Felsefe, yığınların değiştirici pratiğinin dışında ve mülk sahipleri çevresinde üretildiği için, mülk sahiplerinin iktidarını olumlayan yabancılaşmış faaliyet yanlısı bir tutum almıştır. Felsefe, içinde üretildiği sınıfsal koşullar gereği, dünyayı değiştirmenin zihinsel argümanlarını sağlamak yerine, mevcut insana aykırı olguları akla uydurmaya çalışmış, yani tersine dönmüş dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiştir. Bu anlamda, “filozoflar dünyayı … yalnızca yorumlamışlardır”.

    Oysa, tersine dönmüş dünya akla aykırı olduğu için, tersine dönmüş dünyanın akla uygun bir yorumu yapılamaz. Yapılması gereken, tersine dönmüş dünyayı eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle değiştirerek akla uygun hâle getirmektir. Bu anlamda, mesele dünyayı değiştirmektir.

    Marksistelestiri.net
  • 500 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Aşk nefrete dönüşürse!
    Emily Bronte imzalı #uğultulutepeler kitabının bütününü anlatan harikulade bir cümle. Bitireli uzun bir süre olan bu kitabı okumaya doyamadım desem belki de ne demek istediğimi anlarsınız.
    19.yy İngilteresinde geçen kitapta zengin Earnshaw ailesinin kızı Catherine ile ailenin evlatlığı Heatcliff arasındaki aşk anlatılıyor. Ama ne anlatış! Catherine'in babası, Heatcliff'i öz çocuğundan ayırmıyor. Hatta aralarındaki ilişkiye bakılırsa onlardan daha fazla koruyup kolladığını bile görüyoruz. Bay Earnshaw'ın bu tavrı ile geldiği ilk günden beri Heatcliff kabullenemeyen oğlu Hindley, babasının ölümü ile Heatcliff'i sıradan bir uşak olarak görüp her fırsatta aşağılıyor ve bu durum Catherine'in de Heatcliff ile olan davranışlarında dengesizliğe sebep oluyor ve Heatcliff'in kendisine layık olmadığını düşünerek varlıklı Edgar Linton ile evlenmeye karar veriyor. İşte bu saatten sonra Heatcliff için intikamın tohumları atılmış oluyor. Sonrası ise tam bir trajedi! Heatcliff'in hiç bitmeyen nefreti, Catherine'in dengesiz tavırları, Hindley 'in perişan ve zavallı bir adama dönüşü, Edgar Linton' un herşeye rağmen naif kişiliği!Kızkardeşi İsabel 'in alınan bir anlık kararla Heatcliff'in gerçek yüzünü görememesi ve kötü adamımızın kendisinden bir sonraki kuşağa kadar uzanan bitmek bilmeyen nefreti! Heatcliff'in nefreti o kadar canlı ve gerçekçi yansıtılmış ki kitap boyunca ağzınız açık okuyorsunuz. Ama bu sizin Heatcliff' ten yine de tam anlamıyla nefret etmenizi sağlamıyor. Kitap Emily Bronte 'ın ilk ve tek romanı. İlk kez 1847'de Ellis Bells mahlası ile yayınlanan kitap yazarın 30 yaşında vefat etmesinin ardından 2 yıl sonra Kızkardeşi Charlotte Bronte tarafından tekrar düzenlenerek Emily Bronte adıyla yeniden yayımlanıyor. Bu son derece çarpıcı, nefret ve aşkın hiç eksilmediği roman öyle güzel, canlı ve olağanüstü anlatıma sahip ki insanda tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor.
  • 1. Klasikler, haklarında asla “okuyorum” sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum” sözünü işittiğimiz kitaplardır.
    ...
    2. Okumuş ve sevmiş olanlar için zenginlik anlamına gelen, ama zevkine varabileceği daha iyi koşullarda ilk kez okuma şansını bulanlar için de o denli zenginlik demek olan kitaplara klasik denir.
    ...
    3. Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında, gerek kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasında gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır.
    Italo Calvino
    Sayfa 12 - Yapı Kredi Yayınları