• Sunuş
    * Dünyada kişi başına düşen gıda tüketiminin en yüksek olduğu ABD'de insanlar zayıflama rejimleri ve reçeteleri için yılda 35 milyar dolar harcıyorlar. Böyle bir düzende yanlış bir şeyler olmadığını kim iddia edebilir? Kuşkusuz çözümü bir Ortaçağ düzenine dönüşte aramayacağız. Günümüzün teknolojisinden yararlanarak ve doğru politikalarla nüfus artış hızını düşürerek bir miktar düzelme sağlayabiliriz. –Hayrettin Karaca

    Teşekkür
    * Korkarım, Amerikan halkı olarak bizler artık birbirimize en fazla satış taktikleri, ulusal markalar ve yetkili satıcılardan oluşan bir ticari kültürle bağlıyız. Alışveriş merkezleri, toplumsal hayatımızın da merkezleri haline geldi ve tüketim, hem kendimizi tanımlamanın en önemli yolu, hem de başlıca eğlence kaynağımız oldu. Elbette bu eğilim yalnızca Amerika'ya özgü değil. Avrupalılar ve Japonlar, kendini kurtarmak için mallarını feda eden halkımızın rehberliğini, hayatlarının örgütsel ilkesi olarak özel tüketimden yana izliyorlar ve yoksul ülkelerin zengin vatandaşları bizim tüketim yöntemlerimizi ellerinden geldiğince taklit ediyorlar.

    Önsöz
    * Dünyanın beşte birlik en zengin bölümünün, daha fazla şeye sahip olmanın daha iyi olduğuna ilişkin yaygın görüşe meydan okumak adına kendi yaşam tarzlarını sorgulaması gerekir. Son 40 yıldır daha fazla eşya satın almak ve daha fazla "şey" elde etmek, endüstriye dayalı olan Batılı ülkelerde insanların başlıca amacı olmuştur. Aynı zamanda, dünyanın en yoksul olan beşte birlik bölümü için de başka bir amaç söz konusudur; bir sonraki günü kurtarmak, bir parça yiyecek, yakıt olarak kullanmak üzere biraz odun, çocukları için barınak ve giyecek bulmak. Dünyanın beşte ikisinin -yaklaşık 2,2 milyar kişinin- bu çok farklı amaçlar için çalışmasının dünyaya zarar verdiği ve işlerimizi her zamanki gibi sürdüremeyeceğimiz gerçeği artık daha açık hale gelmektedir. (…) Schor, yüzyılın ortalarından beri, bir seçim yapmamız gerektiğinde, her zaman daha fazla parayı, eğlenceye ve aileye ayrılacak daha fazla zamana tercih ettiğimize dikkat çekmektedir. Pekiyi bu, Amerikalıları daha mı fazla mutlu etmiştir? Anketler bu sorunun cevabının olumsuz olduğunu ortaya koymaktadır. Bizler daha fazla çalışma, daha fazla tüketim maddesi ve dolayısıyla dünyanın daha fazla harap edilmesinden oluşan bir monotonluğa tutsak olmuş durumdayız. (…) Tüm ebeveynler çocuklarına daha iyi bir yaşam vermek ister; fakat artık bu iyi yaşamın daha fazla araba, daha fazla havalandırma cihazı, daha fazla paketli dondurulmuş gıda ve daha fazla alışveriş merkezinden oluşmayacağını anlamamız gerekir. -Linda Starke

    1.Bölüm
    * Ekolojik çöküşün sebepleri arasında yalnızca nüfus artışı yüksek tüketimle rekabet etmektedir ve dünyanın çoğu hükümeti ve vatandaşı tarafından nüfus artık bir sorun olarak kabul edilmektedir. Bunun aksine tüketim, neredeyse evrensel çapta iyi olarak görülmektedir; aslında tüketimi artırmak, ulusal ekonomi politikasının birinci hedefidir. Sid Quarrier'in incelediği yirmi yılda örneklenen tüketim düzeyleri, insanlık tarihindeki tüm uygarlıklar arasında gerçekleştirilen en yüksek düzeylerdir. Bunlar, yeni bir toplum biçiminin tam olarak olgunlaşmasını açıkça göstermektedir: Bu tüketim toplumudur.

    Bu yeni yaşam tarzı ABD'de doğmuştur ve bunun özünü bir Amerikalı'nın sözleri en iyi şekilde ortaya koymaktadır. 2.Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan ABD refah döneminde satış analizcisi Victor Lebow şunları söylemiştir: "Aşırı derecede üretken olan ekonomimiz, tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi, malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine dönüştürmemizi, tüketimde manevi tatmini, egomuzun tatminini aramamızı istemektedir. Bir şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine, yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine ihtiyacımız var."

    Batılı ülkelerin vatandaşlarının çoğu Lebow'un çağrısına kulak vermiştir ve dünyanın geri kalan kısmı da bu çağrıyı izlemekte gayretli görünmektedir.

    * Gerçekten de "tüketici" ve "kişi" sözcükleri eşanlamlı sözcükler haline gelmiştir.

    * Elbette fazla tüketimin karşıtı -yoksunluk- ne çevre için, ne de insani sorunlar için bir çözümdür. Bu durum, insanlar için çok daha kötüdür ve doğal dünya için de zararlıdır. Hiçbir şeyi olmayan köylüler, Latin Amerika'nın yağmur ormanlarını yakıp yıkarak kendilerine yol açmakta, aç göçebeler sürülerini narin Afrika meralarına doğru sürüp, buraları çöle çevirmekte ve Hindistan ve Filipinlerdeki küçük çiftçiler dik yamaçları ekip, onları yağmurun aşındırıcı güçlerine maruz bırakmaktadırlar. Dünyada sayıları milyarın üzerinde olan gerçek yoksullar, ekolojik ve ekonomik yoksullaşmanın aşağı dönük sarmalına yakalanmışlardır. Ümitsizlik içinde, günü kurtarmak adına geleceği yıpratıp, bile bile toprağa zarar vermektedirler.

    Eğer insanlar çok az ya da çok fazla şeye sahip olduğunda çevre zarar görüyorsa, şu sorular akla gelir: Ne kadarı yeterli? Dünya hangi düzeydeki tüketime dayanabilir? Daha fazlasına sahip olmak ne zaman insanın tatminini büyük oranda artırmaya son verecek? Dünyadaki tüm insanların gezegenin doğal sağlığını çöküntüye uğratmaksızın, rahatça yaşamaları olası mıdır? Yoksulluk ve geçim sıkıntısının üzerinde, fakat tüketici yaşam tarzının altında olan bir yaşam düzeyi -yeterlik düzeyi- var mıdır? Dünyadaki tüm insanlar merkezi ısıtmaya sahip olabilir mi? Ya buzdolabına? Çamaşır kurutma makinesine? Havalandırma cihazına? Isıtılmış yüzme havuzuna? Uçağa? İkinci bir eve?

    2.Bölüm:
    * Tüketim toplumunun doğuşu, çağımıza damgasını vuran havai fişek tüketimiyle belirmektedir.

    * Tüketim toplumu; markaların evlerde kullanılan sözcükler haline geldiği, paketli, işlenmiş gıdaların yaygın şekilde ilk çıkışını yaptığı ve otomobilin Amerikan kültürünün merkezinde varlık kazandığı, yirmili yıllarda, ABD'de doğmuştur. İnsanların beslenme, giyim ve barınmaya olan doğal ihtiyaçları tatmin olduğunda gerçekleştirilen kitlesel üretimin satılmadan elde kalacağından endişe eden iktisatçılar ve şirket yöneticileri, kitlesel tüketimi sürekli ekonomik büyümenin anahtarı olarak öne sürmeye başlamışlardır. "Tüketimin demokratikleştirilmesi", Amerikan ekonomi politikasının açığa vurulmayan hedefi haline gelmiştir. Hatta tüketim, bir yurtseverlik görevi olarak resmedilmiştir. Ulusal Refah Bürosu adındaki bir iş grubu, Sam Amca'nın "Neye ihtiyacınız varsa hemen alın!" diye öğüt veren posterlerini dağıtmıştır.

    * 1953'de Başkan Eisenhover'ın Ekonomi Danışmanları Konseyi'nin başkanı yeni ekonomik müjdeyi ("İncil" anlamına da gelir) takdis etmiş ve Amerikan ekonomisinin "esas amacı"nın "daha fazla tüketim malı üretmek" olduğunu ilan etmiştir. Bundan sonra gelen nesiller bu amaca sadakatle hizmet etmişlerdir.

    * Tüketici yaşam tarzının tüm dünyada durdurulamaz biçimde yayılması, geleceği düşünmeksizin yaşayan insan türünün bugüne kadar karşılaştığı en hızlı ve önemli değişikliktir. Birkaç kısa nesilde araba sürücüleri, televizyon izleyicileri, alışveriş merkezi müşterileri ve tek kullanımlık malzeme alıcıları haline geldik. Bu önemli geçişin trajik ironisi, tüketim toplumunun tarihi yükselişinin, çevreye zarar vermek konusunda oldukça etkili olurken, insanlara tatminkar bir yaşam sağlamak konusunda etkisiz kalmasıdır.

    3.Bölüm:
    * “Yılda 15 bin dolar alan birisi, acısını yılda yalnızca 30 bin doları olsa hafifletebileceğinden emin; yılda 1 milyon dolar kazanan ise, yılda 2 milyon doları olsa her şeyin yolunda gideceğini biliyor..." Lepham sözlerini şöyle tamamlıyor: "Hiç kimse, hiçbir zaman yeterli paraya sahip değil."

    * Gelir ile mutluluk arasındaki ilişki mutlak değil, görecelidir. İnsanların tüketimden duydukları mutluluk, komşularının tükettiğinden ya da kendilerinin geçmişte tükettiklerinden daha fazla tüketip tüketmediklerine bağlıdır. Bu yüzden ABD, Birleşik Krallık, İsrail, Brezilya ve Hindistan gibi çeşitli toplumlardan derlenen veriler en üst gelir düzeyinde bulunan tabakanın orta tabakadan biraz daha mutlu olduğunu ve tabandaki grubun da daha az mutlu olduğanu göstermektedir. Herhangi bir toplumdaki üst sınıf, hayatından, alt sınıfa oranla daha fazla memnundur; fakat çok daha yoksul ülkelerin üst sınıflarından -ya da daha az zengin olan geçmişteki üst sınıflardan- daha fazla memnun değildir. Bu yüzden tüketim, herkesin kendi statüsünü kimin önde ve kimin geride olduğuna göre belirlediği sıkıcı bir iştir.

    * Tüketim toplumunda başkaları tarafından değer verilme ve saygı duyulmaya olan bu gereksinim, tüketim aracılığıyla dışa vurulmaktadır.

    * Bir şeyler satın almak hem kendini beğenmenin bir kanıtı (bir şampuan reklamında "Ben buna değerim" sözleri geçmektedir), hem de toplum tarafından kabul görmenin bir yoludur. Bu yüzyılın başındaki iktisatçılardan Thornstein Veblen'in "maddi görgü" diye tanımladığı şeyin bir işaretidir. Fazla tüketim, bu kabul görme arzusuyla güdülenmektedir: Doğru giysileri giymek, doğru arabayı kullanmak ve doğru semtlerde yaşamak, kısaca "Ben iyiyim ve gruba dahilim" demenin yollarıdır.

    * İnsanlar mevcut maddi konforlarını çocukluklarında kurulan standartla ölçmektedirler. Böylece her nesil, tatmin olmak için bir önceki neslin sahip olduklarından daha fazlasına gereksinim duymaktadır. Bu süreçte, refah birkaç nesil sonra yoksulluk olarak nitelendirebilir. ABD'deki ve Avrupa'daki varoşlarda, yüzyıllar öncesinin mahallelerinde yaşayanları hayrete düşürecek televizyon gibi şeyler vardır; fakat bu, ne tüketici sınıfının kenar mahallelerde yaşayanlara yönelttiği küçümsemeyi azaltmakta, ne de modernize olmuş yoksulların duyduğu acıyı hafifletmektedir.

    * Onlara göre bolluk, bir zamanlar maddi sıkıntıların geliştirdiği karşılıklı dayanışma bağlarını koparmıştır. Sonuç olarak her biri günlerini kendi oturma odalarında televizyonlarını izleyerek geçirmektedirler. Günlük geçimi sağlamak üzere kurulan karşılıklı bağımlılık ilişkisi -tüketici sınıfına ulaşmamış olanlar için yaşamın temel özelliklerinden biri- insanları kişisel yakınlığın asla sağlayamayacağı şekilde birbirine bağlamaktadır. Daha önceleri aile üyelerinin ve yerel girişimin hakim olduğu bölgelere ticari toptan eşya pazarının kapsamlı biçimde girmesiyle birlikte bu tür bağlar da kopmuştur. Tüketici sınıfının üyeleri, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir kişisel bağımsızlık yaşamaktadırlar. Birbirimize olan bağlılığımız da bununla birlikte azalmaktadır.

    * Tüketim toplumundaki ideal ev idaresinde bizler kendimiz için pek az şey yapmaktayız: Yemeğimizi baştan sona kendimiz pişirmiyoruz (Amerika'nın tüketici gıda bütçesinin % 55'i lokanta yemeklerine ve yenmeye hazır kolay besinlere harcanmaktadır). Giysilerimizi kendimiz ne dikiyor, ne ütülüyor, ne de onarıyoruz. Kendimiz için ne yemek pişiriyor, ne bir şeyler inşa ediyor, ne de onarım yapıyoruz. Çocuk dışında pek az şey üretiyoruz ve onu da bir defa yaptıktan sonra üstlenmemiz gereken rol giderek azalıyor. Çocuklarla ilgilenmek için günlük bakım şirketleri, eski moda ve şimdi dağılmış olan geniş aileden daha uygun. Tek kullanımlık çocuk bezleri (ilk yılda genellikle 570 dolara 3 bin tane), kumaştan yapılmış olanların yerini almış durumda.

    Ev idaresinin, üretici olmaktan tüketici olmaya doğru geçirdiği evrim, zengin ülkelerdeki ev tasarımlarında açıkça görülmektedir. Eski evlerde bulaşık odaları, atölyeler, dikiş odaları, sabit giyecek sandıkları ve çamaşır kanalları vardı. Yeni evlerde ise hazır besinleri ısıtmak için gereken donanımdan pek fazlasına sahip olmayan ve çok az yer kaplayan mutfaklar vardır. Çamaşır odaları ile tavan kilerleri yerlerini sıcak küvetlere ve ev içi eğlence merkezlerine bırakmışlardır. Bodrumdaki atölyeler, bilardo masalarına ve büyük ekranlı televizyonlara yer açmak için alet dolaplarına sıkıştırılmıştır. Tüketici sınıfı arasında hala popüler durumdaki evde üretimin geride kalan biçimlerinden birisi olan bahçevanlık bile, satın alınan ürünler arka bahçede yetişen kaynakların yerini aldıkça, giderek bir tüketim biçimine dönüşmektedir. Örneğin İngilizler bahçeleri ve çimleri için on yıl önce 1 milyar dolar harcarken, bu rakam 1991'de 3 milyara ulaşmıştır.

    * İktisatçı E. F. Schumacher , 1978'de bu gözlemi doğrulayan bir iktisat yasası önermiştir: "Bir toplumdaki gerçek boş zaman miktarı, genellikle bu toplumda kullanılan işgücünden tasarruf ettiren araçların miktarı ile ters orantılıdır." İnsanlar zamana ne kadar değer verirlerse ve dolayısıyla zamandan tasarruf etmek için ne kadar çaba sarf ederlerse rahatlarına bakıp, zamanın tadını çıkarmaktan o kadar aciz kalırlar. Boş zaman aylaklıkla "harcanmayacak" kadar değerli hale gelmekte ve fiziksel egzersiz bile bir tüketim biçimine dönüşmektedir. 1989'da Amerikalılar, 1 milyar çalışma saatinden elde edilen geliri vücut geliştirme giysileri, rüzgar tüneli testinden geçmiş bisiklet ayakkabıları, uzay çağı polimerlerinden dokunmuş yağmurluklar ve tasarımcı elinden çıkmış şortlar gibi spor giysileri almaya ayırmışlardır. Bu arada Japonya'da bir rej a bumu (boş zaman patlaması) doğaya yönelik artan bir ilgiyle birleşerek, İngiltere'den ithal edilen dört çekerli Range Rover’ların ve Amerika'dan ithal edilen kütüklerden yapılan kulübelerin satışını yükseltmiştir. Endüstri ülkelerindeki çalışma saatleri, sendikacıların geçtiğimiz yüzyıl içinde gösterdikleri çabalar sayesinde azaltılmış olmasına rağmen, hala endüstri devriminden önceki alışılmış düzeyini aşmaktadır.

    4.Bölüm:
    * İktisatçılar tüketmek sözcüğünü "iktisadi mallardan yararlanmak" anlamında kullanmaktadırlar, fakat Shorter Oxford Dictionary'nin tanımı ekologlara daha uygundur: "Yok etmek ya da ortadan kaldırmak; harcamak ya da israf etmek; bitirmek." Dünya tüketim toplumuna katkıda bulunan ekonomiler, tüm insanların ortak olduğu dünya kaynaklarına verdikleri zararın en büyük bölümünden sorumludurlar.

    * Ne yazık ki yoğun baskı altında bulunan gelişmekte olan ülkeler ekolojik ruhlarını genellikle iki yakalarını bir araya getirmek uğruna satmaktadırlar. Üretim endüstrileri, çıkarları uğruna bir ülkeyi bir diğerine karşı oynayarak, üretim hatlarını düşük ücret, ucuz kaynak ve gevşek düzenlemelerin arayışı içinde düzinelerce ülkeye bölmüşlerdir. Pek çoğundan daha açık sözlü olan Filipinler hükümeti, pek fazla düzenlemesi olmayan Baatan ihraç işlem bölgesi için 1975 yılında Fortune'da şöyle bir ilan yayımlamıştır: "Sizinki gibi... firmaların ilgisini çekmek için... dağları yıktık, ağaçları kestik, bataklıkları doldurduk, ırmakları taşıdık, kasabaların yerini değiştirdik... tüm bunları sizin ve ticaretinizin burada iş yapmasını kolaylaştırmak için yaptık."

    * Tüketim, dünya-çevre denklemindeki ihmal edilmiş değişkendir. Daha basit bir ifadeyle, bir ekonominin ekolojik sistemleri alttan destekleyen toplam yükü üç değişkenli bir fonksiyondur; nüfusun büyüklüğü, ortalama tüketim ve ekonominin mal ve hizmetleri sağlamakta kullandığı geniş teknolojiler kümesi, yani yemek tabaklarından haberleşme uydularına kadar her şey.

    * Dünya Bankası'ndan Herman Daly, büyümenin dünya nüfusu, ekolojik yıpranma ve yaşam alanlarının yok edilmesi ölçülerinde, açıkça gerekli olduğu üzere, yalnızca azaltılması değil durdurulması için mevcut teknolojinin çevreye uygulanmasında kırk yıl içinde yirmi kat gelişme kaydedilmesi gereğine işaret etmektedir. (…) Tarımda, ulaşımda, şehir planlamasında, enerjide ve benzerlerinde kullanılan teknolojinin ve yöntemlerin değiştirilmesi, mevcut sistemlerin çevrede neden olduğu zararı önemli derecede azaltabilir, fakat yirmi katlık bir ilerleme olması mümkün değildir. Bir depo yakıtla şimdikinden üç ya da dört kat daha uzağa gidebilen otomobiller yapılabilir; 20 kat daha uzağa gidebilenler ise termodinamik yasalarına karşı gelir. Bu kadar fazla seyahat etmenin çevreye zararlarını azaltabilecek taşıtlar yalnızca bisikletler, otobüsler ve trenlerdir ve tüketici sınıfındakilerin çoğuna göre bunlar, düşük bir yaşam standardını temsil etmektedir. Çamaşır kurutucuları da şu anda kullanılan en yeterli modellerin yarısı kadar eneıji ile çalışabilir; fakat şimdikinin yirmide biri kadar enerji ile çamaşır kurutmanın tek yolu çamaşır ipidir ki bu da tüketim toplumunun gözünde bir geri adımdır. Bu yüzden, teknolojik değişim ve nüfus istikrarı, maddi isteklerin azaltılması ile tamamlanmadıkça, gezegenimizi kurtarmak için yeterli olmayacaktır.

    * Dünyanın milyarlarca insanoğlunu besleyebilmesi, bizim tüketimi tatminle dengeleyip dengelemememize bağlıdır. Bu yüzden, teknik değişikliklerle değer yargısı değişikliklerinin nasıl bir bileşiminin, biyosferi tehlikeye atmadan herkes için mümkün olan rahat, hatta tüketici olmayan bir yaşam tarzını oluşturacağı konusunda yol gösterilmesine gereksinim vardır. Tamamen ekolojik bir perspektiften bakıldığında, can alıcı kategoriler enerji, malzemeler ve ekosistemlerdir; fakat bu kategoriler soyuttur. Daha somut bir yaklaşım için kitabın bir sonraki kısmında günlük hayatın üç unsuru üzerinde durulmaktadır; ne yediğimiz ve içtiğimiz, nasıl dolaştığımız ve neyi satın aldığımız ve kullandığımız.
  • Refah devletinin tarihindeki asıl dönüm noktası, II. Dünya Savaşı ve onu izleyen bir gelişme —Batı ile Sovyet bloku arasındaki soğuk savaş rekabeti— oldu. Savaş başlı başına, sosyal dayanışma konusunda sağlam bir ders olmuştu. Londra'da savaş muhabiri olan Amerikalı yazar John Steinbeck, 16 Temmuz 1943'te şöyle yazıyordu:
    Sıradan halk çok şey öğrendi ... Onlar yoksulluğun boyunduruğundan kurtulmak istiyorlar. Bu, küçük çiftliğinin icra tehlikesinde olmaması demek. İş demek ... Okulların olması ... parasız ilaç bulunabilmesi demek ... Ülkede kişisel çıkarlar mı egemen olacak? ... Bu insanlar ayda 50 dolar kazanırken, birileri servet mi biriktiriyor? Pek çok askerle konuştuğunuzda, dışa vurdukları kaygı son derece çarpıcı ... Vatana dönüp kendilerini bir iç savaşın eşiğinde bulmak istemiyorlar.
    Ivan T. Berend
    Sayfa 302 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Yugoslavya'nın Dışişleri Bakanı Vojislav Marinkoviç, müzakereler sırasında başarısızlığın nedenlerini sıraladı. Ona göre, laissez-faire iktisatçıları ekonomik dengenin serbest ticaretle tekrar kurulacağını ummuşlardı. Oysa serbest ticaret yalnızca gelişmiş ülkelere hizmet ediyordu. Yoksul tarım ülkeleri, denizaşırı rakipleriyle nasıl rekabet edebilirdi? Himayeci gümrük tarifelerinin dayatılması irrasyoneldi ve dünya ticareti için tehdit oluşturuyordu. Peki zor durumdaki ülkeler için akla yatkın başka çözümler var mıydı?
    "...Siz onları gelecekteki felaketlerle tehdit ediyorsunuz; oysa onlar felaketi zaten yaşıyor." (Carr, 1964: 58)
    Ivan T. Berend
    Sayfa 78 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları