• 248 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabın içeriğine geçmeden önce bir anektod ile başlamak istiyorum.

    “İyi bilinmeyen bir ülkede görevli ünlü muhabirlerin, dizelerine kendilerini havaalanından kente götüren taksi şöförünün fikirleri ile başlamayı pek sevdikleri bilinir. 1988 Temmuz’unda Tahran havaalanında bize, İran cumhuriyetinin bir sonraki başkanının kim olacağını soran, bir taksi şoförüydü. Şaşkınlığımız karşısında şunları söyledi: “Canım, siz İngilizsiniz, dolayısıyla bizi kimin yöneteceğini bizden iyi bilirsiniz...” Sonunda şoför, Faransızların İngilizlerden daha az bilgiye sahip olduğunu kabul etti sadece. “


    Olivier Roy yüzyıllardan bu yana süre gelen İslam ve İslamcılık olgusuna değinerek, dünya haritasında önemli bir yer alan Ortadoğu’nun iç sorunlarına ve nedenlerine değiniyor. Mercek altına aldığı bu sorunların kökenine din olan İslam ve kabilelerin oluşturduğu İslamcılığı koyuyor.


    Kitabın adının konuya olan yansımasına bakınca onun din olgusuna inanış ve mahremiyetine değil, siyasi içerik olarak kullanılan din varlığına değindiğini görürüz. Siyasal İslam’ı anlatmanın yanı sıra Roy’un kitabın başlığına yansıttığı “iflas” ile İslamcılığın nedenlerinden olan kavimiyetcililiğin topluma mâl ettiği sonuçlara değinir. Böylelikle İslamcılık yönetimlerine kanaatini verip, z raporu hazırlar ve neden -sonuçlarını günümüz siyasetine yansımasıyla da anlatıldığı detaylı içeriği ile bizi baş başa bırakır. Bu kısma gelinceye kadar kısa bir özetle bakacak olursak;

    Radikal İslamcılar ==> İmam Humeyni (İran)
    Muhafazakar Fundamentalistler ==> Suudi Arabistan( Vahabiler), Pakistan(El Hadisçiler)
    Modern (yeni) Fundamentalistler ==> Cezayir’deki FIS (İslami Kurtuluş Cephesi)
    Mısır️Müslüman Kardeşler
    Patriyomentalizm (kamu ve özel kurumların birbirine karışması, belli bir zümre ya da aile siyaseti) ==> 3. Dünya ülkeleri

    Topluma ve siyasete bakış açılarını ele alacağımız çerçeve İslamı hareketin kendini bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak tanımladığı İslam’da temellenen politik hareket olarak algılanmaktadır. Bunun bir kanıtı İslamcıların, kendi düşünceleriyle öteki dinler arasında değil de, 20. yy büyük ideolojileri Marksizm, faşizim, kapitalizm arasında düzenli olarak bir çatışma bir simetri yaratmasıdır.


    Peki Ortadoğu’da temel kavramlarla neler olduğuna bakalım.

    Selefiler, Fundamentalistler, oryantalistler, Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması), ruhbanlar (şiilerin İran’a yerleşmesi, İran ruhbanlara karşı olsa da 12 imam ve şii kavramı zamanla yer edinmiştir) Şeriat, aile, kabile, toplumun siyasal oluşumu, halifelik, totalizm gibi konulara değinerek madde madde ve yaşanmış siyasal olayların verileri ile anlatılmaktadır. Konuya giriş olarak aile, soy ve kabileden başlamak yerinde olacaktır. Müslümanın talepleri nedir?


    “Müslüman ülkelerde demokrasi talebinin zayıflığını bu şekilde açıklayabiliriz;

    Diktatörlüğe boyun eğmek yoktur, çünkü talep başkadır. Mahremiyette, aile halkının, evin namusunun alanına saygı talebi her şeyden önce gelir, adalet talebi bunu izler.”

    Pratik felsefede insan davranışı ve sonuçları:

    Birey ==> Ahlak
    Aile ==> Ekonomi
    Toplum ==> Siyaset


    Aile Ortadoğu’da Kabil’e sistemi olarak hüküm süren Arabistan ve diğer İslam devletlerinde siyaseti etkileyen en büyük etkendir. Roy hiçbir İslam devletinin bireye seçme hakkı sunup sunmaması konusu hakkında yaptığı incelemeyi çekirdekten almıştır. Sonuç, insanların taleplerinin hükümdarla alakalı olmadığıdır. Diğer bir konu ise bireyden sıyrılıp kavim olarak hüküm süren sistemdir.

    Kavimcilik üzerinden anlatmak İslam’ın kısa bir tarihine değinmeyi gerektirir. İslam’ın Ortadoğu’da şimdiki adı ile Suudi Arabistan’dan (Eskiden bu isimle anılmazdı, sonradan Arap kavramı almıştır) yayılması o zaman şartlarında Mekke’nin konumundan kaynaklıdır. Mekke halkı ve ticaret üzerinde yaptığı seferler önem arz etmenin yanında bir de çevresinde bulunan Lübnan, Cezayir, Mısır... gibi ülkelerin saygınlığını kazanmıştır. Bu ülkeler aralarında sıkıntı yaşadığı zaman Mekke’nin önde gelen ailelerine danışma gibi bir davranış sergilemektedirler. Bunun büyük nedenlerinden biri çöl iklimine insanların çok hakim olmasıdır. Ortadoğu’da hiçbir zaman işgale uğramamış olan ülke Suudi Arabistan’dır. Çöl ve çölde hüküm süren kabileler her şeye hakim olduğu için onlarla başa çıkmak zordur. Kabilecilik sistemiyle hiçkimse başa çıkamayacağını bilmektedir, bu yüzden kimse böyle bir girişimde bulunmamıştır. İbn-i Haldun “umran”ı anlatırken bunlara değinmiş, umran’ın önüne geçen “Mukaddime adlı eseri ile bunun sosyolojik boyutlarını ince ince işlemiştir. Hatta İbn-i Haldun yaptığı siyaset felsefesi yüzünden ferman aldığı zaman 6 yıl kabilecilere sığınmış ve onu burda hiç kimse rahatsız etmemiştir. Kabilelerin güçlülüğü tarihin geçmiş sayfalarında Sultan ve Halife’nin de işlerine karışmamasından anlıyoruz.

    Libya -Tunus hâlâ bu şekilde kabilecilikle yönetilir. Ömer Muhtar olayının olumsuz sonuçlanmasın nedeni kabilelerin en son raddede İtalyanlarla anlaşmasının sonucudur. Kaddafi’nin indirilmemesi Berberi kabilelerinin desteğini almasındandır.

    Halifelik kavramı İslami bir kavram olup sadece Kureyş’ten ve Peygamber soyundan olmalıdır diye bir kural yoktur. Yani siyasal yetkinliği geniş olan halifeliğe sultanlık gibi bir saltanat değil bir yönetim şekildir. Bu yönetim şeklinin bir topluluğa bağlı olmadığını Osmanlı’ya geçen Halifelik düzeninden görebiliriz. Peygamberden sonra seçimi başlayan halifeliğe ilk gelen Hz. Ebubekir’den Hz.Ömer’e bu iki dönemde yerleşen siyasal devlet oluşum sürecindeki düzen aşikardır. Halife, Halife yardımcısı, mali işlerden sorumlu birim, kuran ve sünnetin derlenmesinden sorumlu birim ile sadece ilahi bağlılıkla her şeye bakan tek Peygamber dönemi bitmiş ve bir devletleşme sürecine geçmiştir, bu bir ihtiyaçtır. Devlet kendi içinde bir amaç değil, bir araçtır. Bu düzeni oluşturmada en büyük katkı Hz.Ömer’dir. Bu süreçte kabilecilikle en fazla uğraşan ve oluşumunu siyasal anlamda dizginleyen Hz. Ömer’den sonra ki halifeliklerde bu oluşum yerini tutmuş ve günümüze kadar gelmiştir.


    Fundamentalist (kökten dincilik, laiklik karşıtı) düşünceye hakim topluluklara karşı Batı’dan Oryantalist bakışla birbirine zıt gelen toplulukların bütününün dünya siyasetini nasıl etkilediğini değinmiştir, Roy Felsefelere dayalı bakışa sahip daha ılımlı topluluklardan bahsederken, sadece selefi (geçmişten beslenen, önceki nesil, mezhep) bakışa hakim toplulukların görüşlerine yer vermiştir. Geniş bir yelpazeden bakan Roy kitabın konusuna değinirken Kur’an ve hadisleri incelemediğini konunun ayrı bir boyutu olduğunu ve bunun başlıbaşına bir kitap olacağı için İslam ve İslam’ın insanlar arasındaki zamanla oluşan devletleşme kavramı ile geldiği sonuçlara değinmek istediğini belirtmiştir.

    Selefi topluluklar cihadcılıktan beslenir. Bu topluluğun en yakın tarihli örneğine Suriye’de rastlıyoruz.

    Cihadcılık İslam’ın Selefi bir okumasına dayanıyor; bu okuma tanım itibariyle evrenselci, çünkü ilahiyatı, felsefeyi ve kültürü küfür gibi görüp dinin yeniden inşası yararına bütün ulusal ya da kültürel İslam’lara karşı çıkıyor.
    Ama bütün Selefiler cihadcı değil. Cihadcı radikalleşmenin dinî radikalleşmenin bir sonucu olduğunu düp fazla cihadcımız olurdu. Çünkü, “Aziz Cehalet”te görüldüğü gibi, Selefilik, Müslüman dindarlık biçimleri arasında küreselleşmeye ve kültürsüzleşmeye en elverişli biçimdir. Cihadcıları büyüleyen, ilâhiyat veya tasavvuf değil, eyleqm ve şiddettir.
    Siyasî radikalleşme ile İslam arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrama olanağı sağlayan iki veri var. Öncelikle teröristler ve cihadcılar arasındaki yüksek mühtedi oranı (Suriye’ye giden Fransız gençlerinin yüzde 22’si sonradan Müslüman olanlar ve bu oran artıyor). İslam’da onları büyüleyen şeyin dinî ibadet olmadığı, cihadın ve şiddetin cazibesine kapıldıkları iyi görülüyor. Şiddete rağmen değil, şiddetten büyülendikleri için din değiştiriyorlar. Burada karşımıza çıkan; “radikalliğin İslamîleşmesi”dir, dinî bir radikalleşme değil. İkinci unsur ise, Müslüman kökenli olup Daeş/IŞİD’e katılan gençlerde, İslam’a dönüşleri ile (çünkü önceden, gece hayatı, alkol ve kadınların bulunduğu, bütünüyle batılılaşmış bir yaşantı sürdürmüşlerdir) şiddete geçişleri arasındaki süre çok kısa. Bu genç « born-again »ler bir Müslüman ortamında (cami, dernek, hatta siyasî hareket bağlamında) hakikaten hiç sosyalleşmemişler. Tıpkı Fransız toplumu içinde oldukları gibi, bizzat Müslüman cemaati içinde de marjinaller ve dinî bir olgunlaşma yaşamaksızın doğrudan şiddet eylemlerine geçiyorlar.
    Göründüğü kadarıyla motivasyonlarının anahtarı, toplumdan ziyade hayattan intikam alma arzusu: “Sefil” bir konumdan (ufak suçlar işleyen sabıkalı, işsiz…), o zamana kadar müminlerin gerçek cemaatlerine hiç ilgi duymamış da olsalar, Peygamber’in ve sanal müminler cemaatinin öcünün alındığı bir “süper kahraman”lık statüsüne ulaşmaktır.


    Ali Şeriati toplumsal olayları ciddi araştırma verilerle ele alarak, dünyanın Batı ve Doğu ruhunun elinde olduğunu söyler. Bunu yaparken Doğu ruhu Hindistan ve Çin, Batı ruhu ise Yahudilerden kaynaklıdır, der. İranlı olmasına karşın bu ruha İran’ı katmaz. İnsanın olduğu her yerde inanma eğilimi ve bir güç arayışı vardır. Totemçilik ve animizim(ruh) bakımından bu ülkeler oldukça zengindir. Roy ise İslamcılığı tek başına ele aldığı için bunu İslamcılık üzerinden ayırır.

    “İslamcılığın üç coğrafi ve kültürel kutbu vardır: Sünni Arap Ortadoğu, Sünni Hint altkıtası ve İran- Arap şii alanı; Arap dünyasından kopuk Türkiye kendi özel örgütlenmesine sahiptir. Coğrafi birlik olmadığı gibi siyasal birlikte yoktur.”


    Totalitarizm (kurumsal ve kavramsal kapalılığının yoksun olma durumu) ön belirtileri burda kendini gösterir. Kültür yıkma süreci başlar. Ruhbanlık olmayan bir şeyken varlık göstermeye başlar. Aynı şekil kültür yıkma girişimleri Irak’ta karşımıza çıkar.Totaliter İslam’a sığınıp, aynı zamanda şeriata karşı çıkılmayacak bir durumdur.


    İran’ın Ortadoğu’da şiiler tarafından yerleşik toplum oluşturduğu tek ülke olmasından kaynaklı inanış, davranış ve şekilcilikte değişime açık bir ülke olduğunu gösterir. Aynı zamanda gaşist bir şii varlığının da elinde olması da bir tür ikilemde kalma şeklini yansıtır. Fundamentalistler Şeriat, kadın konusunda sık sık konuşurlar. Cihadcılık ellerinde olsada ikiye ayrılan fundamentalist toplulukları modern olan kısımla kadına haklar verirken de onun belli başlı özelliklerindendir değinerek (fiziksel gibi) ikincil konumunda olma nedenini hatırlatır.

    Peki kadın nedir Ortadoğu’da?

    İslamcılar sık sık kadınlar arasında üye topladılar, özellikle İran’da. Daha önce görmüş olduğumuz gibi kadın sorunu, İslamcılık ile fundamentalizm arasındaki kopma noktalarından biridir. İslamcılar, eğitim ve toplumda kadının rolünü esas olarak görüyorlar. Kadından yalnızca bir zevk ya da üreme aracı değil, bir kişilik görüyorlar. Aşırı başlık paralarına ve kolay boşanmaya karşı çıkıyorlar. Bütün İslamcı örgütlerin bir kadınlar, “bacılar” bölümü vardır. Bunlardan ilki Mısır’da 1994’te yaratılmış (el akhayat el müslimat, “Müslüman Kızkardeşler”); 1933’te El Benna, “müminlerin anneleri” için okul açmıştır. İslamcı hareketlerde kadınların varlığı ve etkileri, bütün gözlemcilerin dikkatini çekmektedir; İran’da olduğu gibi Mısır’da da İslamcı kadın aydınlardan oluşan bir seçkin kesim bir yazma ve yayınlama faaliyeti sürdürmektedir.

    İslamcı kadın militanlık yapmakta ve okumaktadır; belli istisnalar dışında (yargıç, devlet başkanı) siyasal arenaya da girmektedir. İslamcıların camilerde ve kamu alanlarında kadınlar için özel yerler istemektedirler. Yeni bir giyim kuşam biçiminin icadı (başörtüsü, pardösü, eldivenler; sözün kısası “iyi bir bacı” kıyafeti) birbiriyle çelişen iki hedefi gerçekleştirmelerini sağlamaktadır: dünyadan elini ayağını çekmeye son vermek (İran -Hint dünyasında purdah) ve edebini korumak (hicap); dolayısıyla hicap geleneksel çarşafın modern uyarlaması değildir, kadının toplumsal düzene yeni bir biçimle dahil oluşunu belirtmektedir. Oysa Batı modeli geleneksel değerlerin tümünü terke zorlamaktadır. Kuşkusuz kadının konumu her zaman ikincildir: İslamcılar her zaman kadının doğasından gelen güçsüzlüğünden söz ederler (“duyguları aklına ağır basar, fiziki olarak güçsüzdür”); aynı şekilde ailenin ve anneliğin kadının doğal hali olduğunu ısrarla belirtirler. Ancak gerçek tabu, karışık yaşamdır (ihtilat). İran’da kadının oy hakkına sahip olduğunu ve araba kullandığını hatırlatalım; böylesi bir şey Suudi tipi gelenekçi bir Fundamentalizmde düşünülmeyecek bir şeydi fakat son yıllarda değişen kral sistemi ile kadınlara farklı haklar tanınmaya başladı. Ehliyet hakkını verdikten sonra kadınlara oy kullanma hakkınıda yakın bir tarihte verilmiştir. Ilımlı olma yolunda gitmesi ABD tarafından kaynaklıdır. Yoksa zevk, Sefa odaklı ve sadece kendinin hüküm sürdüğünü gördüğü çöllerde askeri birlik oluşturma çabaları çok olmamıştır. Zaten herhangi bir işgal girişimi yaşamamıştır. Radikalleşme yolunda gittiğine dair sinyaller vermektedir. Siyasette en radikaller, genellikle en az eşitlik karşıtı olanlardır.

    Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması) günümüz devletlerde iktidar probleminin temel nedenidir. Bir grup ya da bir aile devleti gelir kaynağı olarak kullanır. Bu bir asabiyedir, köken ve ortak çıkarları birbirine bağlı olduklarını düşünen ve bu dayanışmadan başka bir ereği olmayan kişiler arasındaki her türden dayanışma grubudur. Bu durum üçüncü dünya devletlerinin bunalım sebeplerini oluşturmaktadır. İran 3. Dünya devleti olarak iç çatışmaları ile sıkça gündeme gelmektedir. Kendi içinde

    İRAN ️Şii getto
    ️Suudi toplum modeline geri dönüş devrimi ile bunalım yaşamaktadır. Bu bunalımın belirtileri;

    “Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş halk kitlelerinin yükselişidir.”


    “Binbir güçlükle elde edilen diplomalar, iş alanlarının azlığı nedeniyle değerlerini yitiriyorlardı.”

    “Ekonominin liberalleşmesi, gerçekten de özel sektörü gözetir; ücretler enflasyon tarafından kemirilir ve yeni zenginlere kıyasla düşer. Memur ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundadır.”

    “Günümüzdeki müslüman ayaklanmaları kent ayaklanmalarıdır.”

    Bu tür bunalımların artması dünya genelinde enflasyonu etkilemekte hayat dahada zorlaşmaktadır. Bu tür sorunların 3. Dünya ülkelerinde olması gözleri siyaset felsefelerine ve inanışlarına çekmektedir. Bu yüzden stratejik olarak bu ülkeler kilit noktalar olmaktadır.

    Bu ülkelerin siyasette baş gösterdiği rol şu şekildedir;

    “Zenginler için İslami model Suudi Arabistan
    Rant + Şeriat

    Yoksullar için ise Pakistan, Sudan ve yarınki Cezayir’dir:

    İşsizlik+ Şeriat”


    “Zenginler, fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar.

    Nietzsche


    Çıkarcı kimlikleri petrol ve doğal kaynaklardan alınan kazançla baş gösterirken, kaynağı olmayan ülkeleri ezme yolunda rant yapmışlardır. Filistin’in içinde bulunan duruma göz yuman çevre ülkeler Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan bunun çıkar örneklerdir. Başkalarına zarar vermeden seçkinleri mutlu etmek mümkün değilken, halk için başkalarına zarar vermeden mutlu edebilirsiniz.


    Siyasi liderler İslam’da ulema olarak eğitim almaz. Kentlilerden de değildir. Daha çok kırsallıktan kentleşme sürecinde olan bireylerden çıkar siyasi adamlar. Bunlar eğitimlerini batı tarzında alırlar. Çoğu edebiyat fakültesi değil, mühendislik fakültesinden mezun olmuştur. Oryantalist bakış ile bağları burdan kuvvetlidir.

    Oryantalist üç görüş vardır.

    1)Nostalji söylemi (Batı’ya uygarlığı getiren İslamdır.)
    2)İslam’ın savunma, haklı gösterme söylemi (Kuran’da ve Sünnet’te her şey mevcuttur, İslam en iyi dindir).
    3)Kanıt kabul etmeme (Batı’nın değerleri hangi bakımdan üstündür?)

    Bu düşüncelerle oryantalist düşünce ve karşıt düşünceyi anlatılır.

    Bunlar tabi ki kitapta yer alan kavram, olay ve başlıklar. Kitapta bu kavramların yaşanmış siyasal süreçleri ayrıntılı anlatılmaktadır. Kavramlar dışında olayları kronolojik ve analitik verirsek kitabı yazmak zorunda kalacağımız için kitap hakkında bilgi edinmek isteyenler için öncelikle kavram tanımı yapmayı uygun gördüm. Kitapta Türkiye ile ilgili yer yer anlatımlar bulunmaktadır. Coğrafyada, dilde ve kültürde bir olmayan bir ülke olduğu vurgulanmakta. Yine Türk oryantalistlerin diğer Ortadoğu ülkelerinden daha ılımlı bir yapıya sahip olduklarına değinilmektedir.

    Kitabın girişi kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Bu kısımda aslında giriş olarak adlandırsa da ağır bir giriş olduğunu söylemeliyim. Çokça terim ve olaylar vardır. Ve insan hafızasına bir gönderme yapar. Olayları tek tek anlatır ve bunlar yaşanmadı mı? der. Modern İslamcılığın kalıplaşması artık eski düzenden çok farklı olmasına değinirken sosyal hayattaki tercihlerimiz konusunda jeandan, coca colaya....kadar Batı etkisi ve birey talebine değinir.

    Özetle Fransız Roy bizim kadar bize Fransız kalmamış ve her şeyi aile yapımıza kadar inceleyip hayatımızda çok az duyduğumuz rejimlerin kavramlarıyla bir rapor tutmuş ve önümüze sermiştir. Kanaat notu ise İFLAStır. Delillerle dolu anlatıma ne denebilir ki.

    Coğrafya kaderdir, dememiş İbn-i Haldun böyle geçmez Mukaddime’de ama en güzelde özet bu cümledir. Ortadoğu insanları kendinzi tanıyın! İnsan en çok bilmediğine düşmandır. Ve en tehlikeli şey bilmeyen topluluğun dayanaksız amaçlarıdır.


    Keyifli okumalar!
  • Avrupa, özellikle de Fransız modern edebiyatı ne durumda bugünlerde diye soracak olursanız, size şu şekilde anlatabilirim:

    Öncelikle kendi ailemin, yaklaşık 1500 kitaplık kütüphanesinden bahsederek başlayayım. Bakalım neler var raflarda: Nora Roberts (polisiye, cinayet, macera ve aşk romanları), Stefan King (korku, macera, gerilim, bilim kurgu romanları), Suzan Collins (Açlık Oyunları vb. diğer romanları), Laurell K. Hamilton (polisiye, aşk, vampir, fantastik romanlar), E.L. James (Grinin 50 Tonu – 3 Cilt), sürüsüne bereket İngiliz ve Amerikalı yazarın bilumum aşk-cinayet-polisiye-tarihi-vampir/büyü vs. tarzında romanları, bu liste uzayıp gidiyor. Elbette köşelerde, arka sıralarda kalmış birkaç Gogol-Tolstoy-Dostoyevski-Balzac-Zola vb. klasik dönemin romanları da yok değil, ama dediğim gibi çok az sayıdalar. Bana göre net görüntü şudur: Dünya üzerinde baskın ekonomi ve politika kimin? Cevap: İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD). Bu durumda baskın kültür de yine İngilizler ve Amerikalılardır. ”Best Sellers” dediğimiz en çok satılan kitapların, şu an dünyada %80′i bu iki kültüre ait mi? Evet ait. Çok aşikâr ki, ister emperyalist deyin ister kan emici deyin, ama dünyadaki toplumların beğenilerine ilaç olmuş, kendilerini okunur kılmış olan bu iki baskın kültürdür, her eve ulaşıp kitaplıklarda yer edinebilen. Geçmişte yapılan sanayi devrimi savaşlarının (örneğin 1. ve 2. Dünya savaşları) yerlerini şimdilerde; kitaplar, filmler, tiyatrolar, müzik, giyim-kuşam ve elektronik tüketim malzemeleri (tablet, mobile telefon, pc vs.) ”Rekabet Savaşları” almış durumdadır.

    Kendi kütüphaneme gelince, yaklaşık 900 adet kitabımın içinde çeşitlilik biraz daha iyi durumda. 1950 öncesi ve sonrası yazını anlamında hemen her ülkeden ürün yani kitabım var. Ama saptamamı daha da keskinleştirmek için, internet ortamında bu konuyu Google’ layarak (to google), 1950 sonrası Fransız romancılığında durum nedir, hangi yazarlar hangi ürünleri veriyor bakmak istedim. Wikipedia’yı ne kadar referans alırsınız bilemiyorum ama bu site üzerinde ilgili maddede 30-40 kadar Fransız yazar görebildim. Bundan ben mi utanmalıyım bilemiyorum ama listede kimseyi tanımıyorum ve tek kitaplarını dahi okumuş değilim. Düşündürücü bir durum olduğu kanaatindeyim. Tekrardan kitaplığımda, biraz göz gezdirdiğimde, dikkatimi çeken 1950 sonrası ürün vermiş ve yakın zamanda aramızdan ayrılmış ya da hala yaşayan yazarlar arasında fark ettiklerim ise:

    Jean Baudrillard’un (1929-2007) – ”Sanat Komplosu” kitabı var. Çok değerli bir söyleşinin metne dökülmüş halidir bu kitap. Alman dili ve edebiyatı ile sosyoloji eğitimi almış bir Fransız aydınıydı Baudrillard. 1986′da yazdığı ”Amerika” isimli eserinde ”Hipergerçeklik” kavramını anlatmıştı. ABD için: ”Gerçek ile gerçekdışının iç içe geçtiği bir çöl” demişti sağlığında. Marx’ın ”Meta Fetişizm” inin günümüzde ”Grup Kimliği Edinmek” için alışveriş yapma düzenine evirildiğini aktarmıştı biz okuyucularına.

    Amin Maalouf’un (D.1949, Lübnan) hemen tüm eserleri vardır kütüphanemde. Özellikle 1998′de yayımladığı ”Les Identités meurtrières” yani ”Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabı, 1986′da yayımladığı ”Afrikalı Leo” ile 1988′de yayımladığı ”Semerkant”ının (şimdilerde İstanbul Bahçelievler’de bir lisede tarih öğretmeninin öğrencilerine bu kitabı okuttuğu ve içinde İslam dinine hakaret ediliyor diye okulda herhangi bir öğrencinin bile velisi olmayan bir zat yüzünden kendisinin Milli Eğitim Müdürlüğüne şikâyet edilip, öğretmen hakkında soruşturma açılmasına neden olan kitap) üzerimde tarifi zor, iyi yönde etkiler bırakmıştır. Maalouf, ekonomi ve sosyoloji eğitimi almış Lübnan asıllı, Hristiyan dinine mensup, Fransız vatandaşı olmuş değerli bir aydındır, 1976 yılından bu yana da Paris’te yaşamaktadır.

    Marguerite Duras’ın (1914-1996) ”L’Amant” yani ”Sevgili” romanı da var kütüphanemde. Eksiltmeli sanatının bu büyük üstadı, kadın yazar, 1984′de, bu romanıyla, Fransa’da ”Goncourt Roman Ödülü” nü alma başarısını göstermiştir.

    Kitaplığımda olan ve yukarıda saydığım üç yazar, 1950 sonrası ürünler veren Fransız yazarlardır. Liste belki biraz daha uzar. Ona daha sonra değineceğim. Ama 15.-16.-17.-18.-19. yüzyıllarda yazan ve kitaplığımda bulunan, çok sayıda ve oldukça değerli Fransız yazarlar ve şairler de var:

    Montesquieu (1689-1755; Acem Mektupları, Kanunların Ruhu), Stendhal (1783-1842; Kırmızı ve Siyah), Honoré de Balzac (1799-1850; Goriot Baba, Vadideki Zambak, İnsanlık Komedisi) Gustave Flaubert (Duygusal Eğitim, Madam Bovary, Salambo, Üç Hikâye), Emile Zola (Meyhane, Germinal, Dreyfus Savunması, Nana, Therese Raquin), Gérard Nerval, Diderot, Descartes, Alexandre Dumas (Monte Kristo Kontu), Victor Hugo (Sefiller, Notre-Dame’ın Kamburu), François Rabelais (Gargantua), Montaigne (Denemeler), Voltaire, J.J. Rousseau (İtiraflar Cilt 1-2, Toplumsal Sözleşme), Baudelaire (Le Spleen de Paris – Paris Kasveti), Arthur Rimbaud, Paul Verlaine vs. Peki bu keskin fark neden? Eskiden bu derece çok Fransız yazar ve bu kadar çok ürün varken şimdilerde neden yok?

    Bununla beraber, 1950′ler sonrası modern ya da diğer adıyla ”Yeni Roman” sürecinde ürün veren, günümüzde hayatta olmayan ama 20. yy. Fransız romancılarına bakalım:

    Marcel Aymé (1902-1967; Duvargeçen, Poldev Söylencesi vb. esprili öyküler yanında birçok çocuk kitabı ve tiyatro eseri de vardır), André Breton (sürrealist yani gerçeküstücülerden), Boris Vian (1920-1959; maden mühendisliği eğitimi almış olmasına rağmen romanları ve şiirleri var, ‘Günlerin Köpüğü’, ‘Mezarlarınıza Tüküreceğim’ kitaplarının yazarıdır; aynı zamanda trompet çalan ve beste yapan bir müzisyendir; kitaplarının biçemi için patafiziği felsefe yoluyla anlatmaya çalışır derler), Romain Garry ya da mahlasıyla (takma adı) Emile Ajar (1914-1980; Goncourt Roman Ödülü alan kitabı ‘La vie devant soi’ yani ‘Onca yoksulluk varken’), Théophile Gautier (‘Paris et les parisiens’ – ‘Paris ve Parisliler’), Guillaume Apollinaire (1880-1918; ‘Le flâneur des deux rives’ – ‘İki kıyının avaresi’)…Liste uzayıp gidiyor. Lakin varsa, günümüzde yazan, okunan, bilinen, insanlığı derinden etkileyen Fransız yazın adamlarının isimlerini veremiyorum. Bilimsel alanlarda yazan Fransızlar ise; zaten konumuz dâhilinde değil.

    İçinize biraz olsun su serpmek isterim. Avrupa kıtasından, günümüzde de, çok iyi yazarlar ve onların ürünleri çıkıyor, telaşlanmayınız. Avrupa’da; Hollanda, İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya, İzlanda, Norveç, İsveç, Belçika ve Türkiye’den; hatta 3. dünya ülkelerinden; Afrika, Asya, Güney Amerika ve Arap Yarımadasından da çok kaliteli eserler, yazarları sayesinde o büyük ‘MASS’ in yani yığının içinden sıyrılıp kitaplıklarımızdaki yerlerini alıyorlar kuşkusuz.

    Gelelim kuramsal yaklaşıma. Macar Georg Lukács’ı tanırsınız (1885-1971; Marksist filozof ve edebiyat bilimcisi). 1916′da ”La theorie du roman” adlı eserini (Roman Teorisi) yazdı. Bir kuramcı olan Lukács, kitabın ilk basımından neredeyse 50 yıl sonra ikinci baskısını (1962) yeni bir önsöz ve birçok kendi düzeltmeleriyle tekrar yayınladı. Kitabında, 1960′lar sonrası, üçüncü dünya ülkelerinde yazılan kitapların Avrupa dillerine çevrilerek Avrupa’da yayınlanmaya başladığını belirtir. ”Yeni Roman” modelinin, eski Yunan toplum yapısı olan ‘Bütünlük’ deneyiminden, modern dünyanın ‘Parçalanmış’ deneyimine geçiş olduğunu aktarır. Yeni roman için: ”Boşluklar ve eksikliklerle tanımlanan, amaçların ve yolların önceden verilmiş olmadığı bir dünyadır” der. Romanın kahramanını ‘Sorunsal Birey’ olarak niteler. Romanın, dünyayı ve insan deneyimini öylece yansıtmasının imkânsız olduğunu; herhangi bir deneyimle bu deneyimin öznel yorumu arasında her zaman bir mesafe olacağını, romanın başarısının da bu mesafe olduğunu ve bu mesafenin yok sayılmadan, ustaca-hesaplı-zevkli bir biçimde işletilmesine bağlı olduğunu söyler Lukács. Ampirik yani belirli yöntemlere dayanan romanı kabullenir. Mesela Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ romanını zaman açısından incelerken, romanın içinde zamanın akışını aktarmanın, organik gelişim duygusunu canlandırdığını belirtir (Flaubert bu romanı 25 senede yazmıştır ve romanın kahramanı da kitap içinde 25 yıllık bir süreç geçirerek olgunlaşmıştır; Flaubert otobiyografik olarak aslında kendini anlatmıştır romanında). Kuramcı Lukács, Flaubert’in dehasının bitmemiş zaman kipinde saklı olduğunu belirtmiştir…

    1950-60′lar sonrası yazılan romanlarda, yazarların daha fazla ‘iç ses’ kullandığını görmekteyiz. Zaman kavramı kökten değişerek, daha dominant-baskın hale gelmiştir. Albert Camus ile (1913-1960; Veba, Yabancı, Düşüş), ‘iletişimsizlik’ ve ‘kadercilik’ kavramlarını işlenmiştir yeni romanda. James Joyce (1882-1941; Finnegans Wake, Ulysses) ile düşsel-hayal âlemleri romanlara konu olur. Alman Gunther Grass (D.1927; Teneke Trompet) ile ”la pensée toute faite” yani ‘zihne sokulan-giydirilen düşünce’ irdelenir romanlarda. Fransız Marcel Proust (1871-1922) ile doruğa ulaşan psikolojik analiz ve bilinçaltı irdeleme yöntemleri gelişerek devam eder yeni romanda. Nesneler yardımıyla, romanda geriye doğru ‘flashback’ler yapılır (mesela Marguerite Duras romanları). Modern yani yeni romanda zaman ve mekân anlayışında radikal anlamda değişiklikler yaşanır (cronologie linéer).

    18. ve 19. yüzyıl romanında, zaman faktörü ya yoktur ya da farkında değilizdir. 20.yy.da ise; zaman, olmazsa olmazıdır yeni romanın. Romandaki tüm olaylar, metafizik sezdirişlerle anlatılır. Daha doğrusu, yeni romanda: ”O an yaşananlar” anlatılmaktadır artık. Sübjektivite yani öznellik, yerini objektiviteye yani nesnelciliğe bırakır.

    1940 sonrası, çok farklı yazın türleri roman alanına giriş yapmıştır. André Malreaux gibi yazarlar, bireysel olaylardan esinlenerek toplumsal olayları romanlarında konu ederek: ‘Politik Roman’ kavramını yaratırlar. George Orwell, A. Huxley, Jules Vernes gibi yazarlar ise; fütüristtik roman alanında eserler verirler. Toplum, hedef kitledir artık ve ‘provoke edilmeleri’ gerekmektedir (mesela Emile Zola – Germinal). Boris Pasternak (Doktor Jivago), Alexandre Soljenitsyne (Samizdats, diğer adıyla pulp-fiction), Sovyet romanı başlığı altında, sembolist ve fütüristtik eserler verirler. Duras gibi yazarlar otobiyografik romanlar kaleme almaya başlarlar. Heinrich Böll (1917-1985; ‘Ve o Hiçbir Şey Söylemedi’, ‘Cüce ile Bebek’, ‘İlk Yılların Ekmeği’) ve George Orwell (1903-1950; ‘Hayvan Çiftliği’, ’1984′) karşıtlıkları, romanlarında anlatmaya başlarlar. Anlatıcı, artık hikâyenin içinde, tam ortasındadır. Roman okuyucusu da, yeni romanla beraber ‘Aktif Okur’ haline getirilmiştir. Roman artık, okura da, yazara da ayna olma vazifesi üstlenmiştir.

    Toparlarsak; tüm bu olumlu gelişmeler ışığında, ‘yeni roman’ artık dünyanın en ücra köşelerinde bile yazılmakta ve yine dünyanın tüm insanları tarafından okunabilmektedir. Günümüz romancılığını, artık, tarihsel birikimlerinin yanı sıra, günü yakalayabilen, baskın kültürün de ötesinde, ‘Anlatacak Hikâyesi Olan’ yazarlar belirlemektedir.

    Süha Demirel, 14 Mart 2013.
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16
  • 464 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Yirmi gün süren, gerçekten ''keyifli'' bir okuma sonrasında sizleri bu kitabı okumaya yönlendirmek için ne yazacağımı bilemiyorum. Mesele felsefe, hatta siyaset felsefesi olunca birçoğumuzun günlük hayatın hayhuyu ya da memleketin iç karartan siyasi gündemleri yüzünden bu meseleleri ne kadar yorucu bulduğunun farkındayım. Farkındayım çünkü kitap alındığından beri bir yıldır kitaplığımın dehlizlerinde usul usul yatmaktaydı. Alıp okumak, üzerine düşünmek beni düşüncesiyle bile yoruyor ve ürkütüyordu. Nihayet tatili ve uzun zamandır beyin fırtınası yapmayışımı fırsat bilerek bir hışımla ve tüm zırhlarımı kuşanarak okumaya başladım. Sonuç: Pişman değilim, kafasının üstünde bir sürü düşünce balonu oluşmuş bir mutlu!
    2018'in Mart ayında katıldığım ve üç ay süren Siyaset Felsefesi Tartışma Atölyesi'nin kitaplığıma bahşettiği kitaplardan biri ''Minerva'nın Baykuşu''. Ne yazık ki atölyemiz, dehşet verici sıcakların başlaması ile dağılmış, bizler de kitabı okuma ve üzerine tartışma olanağı bulamamıştık. Yazın epriyen ve popülerleşen bünyem de kitabı okumayı başka bir mevsime bırakmıştı. Bu açıdan, geçtiğimiz yıl felsefe atölyesinde yaptığımız feyz verici sohbetlerin zihnimde yeniden canlanması ile aldığım keyif bir kat daha arttı benim için.
    Yazarın kendi deyimiyle, ''siyaset kuramının rahatlıkla anlaşılmasını ve sevilmesini sağlamak'' için yazdığı Batı Siyasi Düşünce Tarihi'ni kapsayıcı bu kitap sırasıyla Platon, Aristoteles, Augustinus, Machiavelli, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, John Stuart Mill, Hegel, Marx gibi siyasi düşünce tarihinin geleneğini oluşturan ve bu geleneğin yıkılması gerektiğini söyleyen ( Marx) filozofların yanında, 20. ve 21. yy. filozoflarından ve akademisyenlerinden John Rawls, Sandel, Nozick, Walzer, Strauss, Susan Moller Okin gibi isimlerin siyaset kuramlarını anlatıyor. Aslında sadece ''anlatıyor'' demek eksik kalacaktır, çünkü yazar bu siyasi kuramları olabilecek en basit şekilde anlatırken ve açıklarken, kuramların gediklerine ''cuk'' diye oturan sorular soruyor. Bu sorular, siz tam bir siyaset kuramına ''Evet ya, aslında bu mantıklı gibi.'' derken zihninizin birden karışmasına ve her yeni satırda meselelere daha ''eleştirel'' bir bakışla bakmanızı sağlıyor. Bu yönüyle - bu yazarın oluşturduğu ve bence çok önemli olan bir tarafıdır kitabın- her daim ''ayık'' olmanızı gerektirecek bir okuma sürecine hazır olmanız gerekiyor.
    Bahsi geçen filozofları direkt olarak kendi eserlerinden okumak her zaman daha zordur. Minerva'nın Baykuşu, filozofları asıl kitaplarından okumaya hazırlık açısından bence çok güzel bir başlangıç. Kavram kargaşasına boğulmadan, üstelik gerekli kavramları açıklayarak anlatan bu kitap, siyaset felsefesine giriş açısından ve ilk yüzyıllardan günümüze kadar olan siyasi perspektifteki gelişmeleri ve kırılmaları anlatması ile bir bütünlük ve kolaylık bahşediyor okura.
    Minerva'nın Baykuşu ile siyaset felsefesine giriş yaptıktan sonra, tarih sırasına göre filozofların ''Devlet'' üzerine geliştirdikleri argümanları okumanız yerinde bir karar olacaktır. ''Arayan bulur, inleyen ölür.'' diyerek ve ''arayıp bulmaya'' inanarak neleri okumanız gerektiği ile ilgili çokbilmişlik yapmayacak ve sizi merak duygunuzun rüzgârına teslim edeceğim.
    Yukarıda bahsettiğim gibi gündelik hayatın hayhuyu ya da ülke siyasi gündeminin iç karartıcılığı hasebiyle kitabı okumaktan kaçınırsanız aslında tam olarak bu sebeplerle, ''hayatımızın kuşatılmışlığını'' ve ''karanlık mağaralarımızı'' idrak edebilmek ve Marx'ın bahsettiği gibi ''hoşumuza gitse de gitmese de bir bilince sahip olmak'' adına, bu kitabı okumalısınız, şu sorulara yanıt bulmak için:
    İnsan doğası itibariyle adil, özgür ve iyi midir; öz-çıkarcı, bağımlı ve kavgacı mıdır?
    İyi ve doğru olan nedir?
    Ahlakın görecesi nedir, nereye kadardır?
    Adalet nedir? Var mıdır? Hiç olmuş mudur? Olacak mıdır?
    Hak nedir?
    Özgürlük nedir? Özgürlüğün sınırları nelerdir? Sınırları olan bir özgürlük özgürlük müdür?
    Mülkiyet nedir? Başımıza nasıl bela olmuştur? Mülkiyette eşitlik mümkün müdür?
    Devlet nasıl oluşmuştur? Devlete gerek var mıdır?
    Devletler haklarımızı korumak için mi yoksa gasp etmek için mi kurulmuştur?
    İdeal devlet şekli hangisidir?
    ...
    Sorular alabildiğine çoğaltılabilir. Tüm sosyal ve iktisadi hayatımızın devlet politikaları ile şekillendiği bir dünyada, nerede konumlanacağımızı bilmenin ve konumlandığımız yerden uzaklaşarak kendimize bakmamızın, var oluşumuzu anlamamız açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bunu anlamak için de sanırım sığdan derine yüzmek gerekiyor. Tüm bu kargaşayı - cinayetleri, tecavüzleri, kavgaları, yalanları, ekonomik güçlükleri, gelenek ve görenekleri- çözmek, hayatımızı şekillendiren politikalar üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İşte bu yüzden, sığdan derine doğru vira!
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Uğur Gülsün çevirisi ve İlgi Kültür Sanat tarafından yayımlanan bu versiyonunda, Mark Twain'in "İnsan Nedir" isimli, felsefi diyaloğunun yanı sıra, Mark Twain'in farklı konularda felsefesini ortaya koyan çok sayıda makalesi de yer alıyor. Özellikle 19.yy.-20.yy. arasındaki geçiş noktasında dünyadaki birçok sosyal, siyasi, kültürel olaya tanık olmuş, güçlü ve esprili anlatım tarzıyla bunları değerlendiren Mark Twain'in içten anlatımını beğeneceksiniz. Wagner, Shakespeare, Bisikletler, Avrupa, Terörizm, Hanedanlar gibi konularda başka hiçbir kaynakta bulamayacağınız çok yakın analizler var...
  • 20. yy. da Kürt ulusalcılığının en büyük simalarından ünlü Kürt şairi Cegerxwin, Şeyh Said kıyamını, Kürt milliyetçiliği ile ilgisi olmadığını alaylı bir şekilde ifade eder;

    "İsyan da Harput' u ele geçirip vali olan Şeyh Şerif, dini bilginin dışında bir şeyden anlamazdı. Farkin(silvan) kaymakamı olan Mele Huseyne Kıçık da aynı şekilde 'Kürtlük' nedir bilmiyordu... İsyan dini ağırlıklıydı."