• Kavuşamama üzerine bir roman okumak isteyenlerin, “Kavuşamamaları beni kesmez üstüne bir de tansiyon hastası olmak istiyorum.” diyenlerin başvurmaları gereken bir kitap Belki Bir Gün. Yine de her ne hikmetse bir türlü elimden düşüremedim. Kitap, 2002 yılından 2011 yılına kadar uzanan bir süre zarfında geçiyor. Ana kahramanlarımız Tess ve George’un başından beri ruh ikizi olduğunu düşünen, Tess’in dostu ve ev arkadaşı Kirsty, ortak arkadaşları yardımıyla ikiliyi bir araya getirmek için senelerce çabalıyor. Bu sırada Tess’in zaten karizmatik ve başarılı kahramanımız Dominic ile yıllardır süregelen bir ilişkisi var. Yine de Tess, içten içe George’un nasıl biri olduğunu merak edip arkadaşlarının anlatımıyla karakterini kafasında oturtmaya çalışıyor. “Belki de haklılar. George benim ruh ikizimdir.” diye düşünerek tanışmalarını ümit ediyor. Gel zaman git zaman bir türlü denk gelip de tanışamayan Tess ve George’un yolları, George’un Stephanie denen bir mahlukla evlenmesi üzerine iyice bir ayrılıyor. Tabii unutmadan George ve Stephanie’nin bir kızları oluyor.

    Asıl hikâye buradan sonra başlıyor işte. Zaten buraya gelene kadar da baya ecel terleri döktürüyor yazar. Yıllardan sonra Kirsty’nin doğum günü partisinde adamakıllı ilk kez karşı karşıya gelen Tess ve George senelerdir birbirlerini tanıyormuşçasına bir hisse kapılıyorlar ve aralarında fark edilir bir elektrik oluyor. Fakat ikisi de bu tanışamama evresinde başka insanlarla bambaşka birer hayat kurduklarından ne yapacaklarını bilemiyorlar.

    Kitabın okuyucuyu içine alan dünyası çok hoş. Ayrıca George’un harika babalığı ve yan karakterlerin apayrı hayatları kesinlikle hikayeye tat katan unsurlar. George piyanist olduğundan bolca caz müzik göndermesi yapılması ve Tess’in vintage sevdası, bu konuların meraklılarının bayılacakları detaylar. En sonunda diyeceğim şu ki, çelik gibi bir sabrınız varsa ve başta söylediğim şeyleri düşünüyorsanız Belki Bir Gün tam size göre.
  • Renkli devrim sponsoru George Soros, 2002'de,
    Sabancı Üniversitesi'ndeki konferansında "Türkiye'nin en iyi ihracat ürünü, ordusudur" dedi.
  • Bir Türk gazetecijin washington'daki günleri arasinda 2002 güne karşılik gelen Obama ile Erdoğan'ın ikişkileri üzerinden buniki ülkenin ilişkilerini anlatan harila bir kitap. Birçok üst düzey yönetici görüşmelerinile desteklenmiş. Politikanın hiç bilmediğimiz koridorlarını bizlere açan bir eser.
  • Muğlak bir kavram olan post-politika siyasetin içini boşaltmanın siyasi bir yoluna işaret eder ve bu bakımdan ilginç bir biçimde Althusser'ın ideoloji kavramını andırır. Post-politika toplumdaki temel antagonizmaları gizleyen depolitize olmuş bir siyasettir. Esasen iki biçimde karşımıza çıkar: Ya zorlama bir tercihi, örneğin fundamentalizm ile güvenlik politikaları arasında bir tercihi dayatan ideolojik bir şantaj biçimindedir (ayrıca bkz. Zizek 2002: 3) ya da "eleştiriyle açıklık" ile yakından ilişkilidir. Eleştiri
    kabul edilir ancak sonucu olmayan, yalnızca pragmatik müzakerelere ve stratejik uzlaşmalara varan bir şeye indirgenir. Her iki durumda da toplumsalın radikal biçimde sorgulanması anlamında siyaset ortadan kaybolur.
  • Acıların Efendisi

    Uyku kaybı nedeniyle, Jack hiçbir şeyin gerçek olmadığını hisseder. Her şey "bir kopyanın kopyasının kopyası" gibidir. Jack gerçeklikle temas kuramaz. Bir kariyerin peşinden gitmesi ve işe yaramayan metaların peşinde koşması, onun "gerçek" deneyimden yoksun olduğunun işaretleridir. Ortada olup biten pek çok şey vardır, ancak asla gerçek bir edim söz konusu değildir. Hayat akıp gider. "Hepimiz bakireyiz. Hiçbirimiz bir kere bile yumruk yemedik," der Jack. Dövüş Kulübünün sağladığı da budur: yumruk yemek ve gerçeklikle temas kurmak. Dövüş Kulübü yalnızca fiziksel acıyla ilgili bir şey değildir, fiziksel acıdan olumlayıcı bir keyif elde edilir. Burada amaç acıya karşı bir duyarsızlık geliştirmek değil, acıyla başa çıkmayı öğrenmektir. Yumruk yemek ve acı hissetmek hayatı yeniden fethetmenin, yaşadığını hissetmenin bir yoludur. Jack tam da bu nedenle "tek bir yara izi bile olmadan ölüp gitmek" istemez. Bu bakımdan, Dövüş Kulübü üyelerinin eylemleri saldırganlık ve özyıkım edimleri değil, gerçekliğin içinde tutunacak bir yer bulma ve bir tür normallik tesis etme çabalarıdır (bkz. Zizek 2002: 19). Dövüşmek, gerçek bir deneyime imkân tanımayan bir toplum karşısında bir tür savunma edimidir.

    Çünkü modern insanın sıradan bir gününde deneyime dönüşebilecek hiçbir şey yoktur. Ne yaşamıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sürü haberle dolu gazetesini okumak, ne de sıkışık trafikte direksiyon başında dakikalarca oturmak. Ne metro cehennemindeki yolculuk, ne de aniden yolu tıkayan gösteri yürüyüşü. Ne şehir merkezindeki binalar arasında yavaşça dağılan göz yaşartıcı gaz bulutu, ne arka arkaya patlayan kaynağı belirsiz silah sesleri, ne kuyruğa girmek, ne süpermarkette Bolluk Ülkesi'ni* ziyaret etmek, ne de birbirini tanımayan insanların asansörlerde ve otobüslerde önüne gelenle cinsel ilişkiye girdiği sessiz ve sonsuz anlar. Modern insan akşamları karmakarışık bir sürü olay karşısında bitkin düşmüş bir halde evinin yolunu tutar; ancak ne kadar eğlenceli ya da usandırıcı, olağandışı ya da sıradan, asap bozucu ya da zevkli olsalar da, bu olayların hiçbiri deneyime dönüşmeyecektir. (Agamben 1993: 13-4)

    * Her türlü lüks ve zevkle dolu, sıradan insanların yaşadıkları güçlüklerin hiçbirinin bulunmadığı bir hayal ülkesi, bir ortaçağ miti olan Bolluk Ülkesi (Land of Cockayne) dönemin sanatında sıklıkla işlenen bir unsurdu
  • Ne var ki Jack'in işaret ateşini artık hiçbir şekilde umursamayan topluluğu onlara vahşice saldırır. Domuzcuk tekrar ağlamaya başlar ve denizkabuğuna sarılıp var gücüyle sesini duyurmaya çalışır: "Hangisi daha iyi - kurallar koyup anlaşmak mı yoksa avlanıp öldürmek mi?... Hangisi daha iyi, yasa ve kurtuluş mu yoksa avlanmak ve her şeyi yerle bir etmek mi?" (Golding 1954: 200). Tam bu noktada, filmdeki en sadist karakter olan Roger'ın tepeden aşağı yuvarladığı büyük bir kaya, hikâyenin en rasyonel karakterini, Domuzcuk’u öldürür. Denizkabuğunu da paramparça eder. Demokrasinin son izleri de böylece yok olur ve Ralph ormana sığınır. Jack'in grubundakiler onu tıpkı domuzları avladıkları gibi avlarlar. Artık "ormanda", homo sacer'e uygun bir yerde saklanan/yaşayan Ralph bütün ümidini kaybeder. Jack'in takımı ortalığı dumana boğarak onu dışarı çıkarmak için bütün ormanı ateşe verir. Başlangıçta umudun, dış dünyayla temasın sembolü olan ateş, ümitsizliğin ve paranoid kapanımın bir sembolüne dönüşür. Ateş ve kitle arasında bir örtüşme söz konusudur:
    Bütün yok etme araçlarının en etkileyicisi ateştir. Çok uzaktan görülebilir ve daha da çok insanı kendine çeker. Geri dönüşsüz bir biçimde yok eder; ateşten sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Bir şeyi ateşe veren kitle kendisini karşı konulamaz hisseder; ateş yayıldığı sürece herkes kitleye katılacaktır ve ona düşman olan her şey yok edilecektir. İleride de anlatılacağı üzere, kitle sembollerinin en güçlüsü ateştir. Yıkım sona erdikten sonra, ateş de kitle gibi sönecektir. Kitleyle mücadele eden bir insan için, kitlenin, yangın niteliklerini ne denli güçlü bir biçimde edindiğini gözlemlemek çok tuhaftır... Yangının yayılıp giderek, bir insanı tamamen sarıp sarmalayana kadar ilerlemesi o insanı her yönden tehdit eden kitleye çok benzer.*
    * Kitle ve İktidar, s. 21 ve 27.

    Ancak bu sahnenin önemini anlamak için olaya Jack'in topluluğunun bakış açısından da bakmamız gerekir. Ateşe verdikleri orman onları besleyen orman değil midir? Ralph’e saldırarak aynı zamanda kendilerine de zarar vermiş olmazlar mı? Kin, yani kendine zarar vermek pahasına başkalarını mahvetmeye
    gönüllü olmak kitlenin davranış biçimini anlamak için önemli bir ipucudur. Le Bon'un açık ve kesin biçimde ifade ettiği gibi kişisel menfaatin "kitlelerde güçlü bir harekete geçirici kuvvet olarak işlediği nadiren görülür" (2002: 28). Kitle ister kahramanca ister korkakça hareket etsin, "kendini koruma kaygısı bile ona galip gelmeyecektir" (a.g.y. 11). Kitle kendini seve seve feda eder, kendi ötekisinin ölümü uğruna kendi ölümünü arzular. Sineklerin Tanrısı her şeyden önce bir kin alegorisidir. Yalnızca çevresel felaketler ve diğer insan icadı tehditler değil, aynı zamanda "kötüye karşı savaş" aracılığıyla da kendini mahvetmeye hazır bir toplumun alegorisidir.
  • Oxford Üniversitesi’nde İnsan Genetiği profesörü olan yazar, genetik konusundaki temel bilgileri ve tarihsel gelişmeleri yeri geldikçe metne yedirerek, mitokondriyal DNA (mtDNA) konusundaki kendi araştırmalarını, elde ettiği bulguları ve bunlara dayanarak yaptığı yorumları derlemiş. Ama ne zaman? 2001 yılında.

    Sykes, Avrupalıların mtDNA’ları üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda, dizilimleri 7 gruba ayırabileceğini görmüş ve her bir grubu birer kabile olarak düşünüp, ortak annelerine yani “kabile anneleri”ne birer ad vermiş: Ursula, Xenia, Helena, Velda, Tara, Katrine, Jasmine.

    Kitap 23 bölümden oluşuyor. 15 ilâ 21.bölümlerde, söz konusu 7 kabile annesinin yaşamlarından BÜTÜNÜYLE KURGUSAL kesitler var. Bilimsel bilgi yüklemesine alışık olmayan okurun, konuya ilgisini pekiştirebilecek olması açısından kabul edilebilir olsa da, ben yüzeysel olarak göz gezdirip geçtim bu kurgusal öyküleri.

    Kitabın 11.bölümünde yazar şöyle diyor: “mtDNA’nın, insanlığın geçmiş tarihinin derinliklerine inebilmemize yardımcı olan özelliklerinden biri, rekombinasyon sürecinden geçmediği için taşıdığı bilginin yıllar boyu aynı kalmasıdır. Benim mitokondrim ile ninelerimin mitokondrileri arasındaki tek fark, geçen binlerce yıl boyu oluşan mutasyonlardır. mtDNA da rekombinasyon sürecinden geçseydi, hepimizin bir sürü soyağacı olurdu. O zaman, mitokondriyal genetiğin içerdiği tüm varsayımlar anlamsızlaşırdı.”

    Yani Sykes, mtDNA’nın insanda kesin olarak sadece anneden geçtiğini, hücrelerde hepsi birbirinin aynı olan mtDNA’ların birbirleri ile bir şekilde parça alışverişi yapsalar bile sonuçta özdeş olduklarından “rekombinasyon” diye bir durumun söz konusu olmadığını vurguluyor ve ekliyor: Şayet öyle bir şey olsaydı, mtDNA aracılığıyla yapılan çalışmaların tümü asılsızlaşırdı.

    Kitap ülkemizde 2007 yılında basılmış olmasına karşın, doludizgin ilerleyen ve her gün onlarca yeni keşfin yapıldığı genetik alanındaki son duruma dayalı hiçbir güncelleme notu eklenmemiş. Ben 2018 yılı itibariyle Google’a durumu sorduğumda, ilk olarak 2002 yılında Kopenhag’da bulunan Rigshospitalet Üniversite Hastanesi’nden Marianne Schwartz ve John Vissing tarafından yapılan bir çalışma dikkatimi çekti: 28 yaşındaki bir hastanın kaslarında bulunan mtDNA dizilimlerinin çoğunun babasının ve amcasının dizilimleri ile uyumlu olduğu, öte yandan kan, saç kökü ve fibroblast dokularında bulunan mtDNA dizilimlerinin annesininki ile uyumlu olduğu belirlenmişti. Bilimciler, çok ender de olsa, babadan mtDNA geçişinin gerçekleşebildiği sonucuna varmıştı.

    Sonra Wikipedia’nın “Paternal mtDNA transmission” başlıklı makalesini inceledim. Son 17 yılda, anlaşılan literatür epey zenginleşmiş ve babadan mtDNA geçişi, dolayısıyla rekombinasyon yolu ile mtDNA değişimi artık olanaksız görülmekten çıkmış. Yine de bunun enderliğinden ötürü, mtDNA’ya dayalı çalışmaların pek çoğunun büsbütün geçersizleşmediği de belirtilmiş. Yani rekombinasyonun olabilirliğinin olması, Sykes için korktuğu kadar vahim bir durum oluşturmayabilir, anladığım kadarıyla. Zaten sanıyorum biyoloji söz konusu olduğunda, istisnası olmayan kaide çok az (yaşam bir yolunu buluyor); fiziğin tam tersine.

    Kitabın 46. sayfasında geçen, Watson ile Crick’in DNA’nın yapısını çözmek için x-ışınları ile bazı deneyler yaptıklarının doğru olmadığına dikkat çeken bir eleştiri okudum ayrıca. Kitabı okurken bunu irdelememişim ama belleğimi harekete geçirdiğimde, ben de eleştiride söz edildiği gibi, Watson&Crick’in Rosalind Franklin’in deneysel sonuçlarından yararlandığını okuduğumu anımsadım.

    Ayrıca, kitapta Sykes’ın çeşitli anlaşmazlıklar yaşadığını belirttiği meslektaşı Erika Hagelberg, kitap hakkında bir inceleme yazmış. Önemli bilimsel gelişmeleri anlaşılabilir bir dille anlatmakla birlikte, müşteri hedefli olduğu belli olan bir kitap olduğunu, Sykes’ın ticari DNA analiz şirketi Oxford Ancestors için iyi bir reklam aracı görevi göreceğini söylemiş. Şuradan okunabilir:
    https://www.researchgate.net/...ven_Daughters_of_Eve

    Sonuç olarak, bizim ülkemizde şu anda en çok gereksinim duyulan şeylerden birinin “bilime ilgiyi artırmak” olduğunu düşündüğüm için kitabın okunmasını önerebilirim. Çünkü akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış; okurun konuya ilgi duymasını sağlayabilir. Biz toplumun geneli olarak belli bir bilimsel ilgi, sonrasında bilimsel okuma ve dolayısıyla bilimsel altyapı edindikten sonradır ki, popüler bilim kitaplarını gerçekten eleştirebilmeye ve aralarında adamakıllı eleme yapmaya başlayabileceğiz. Ancak ondan sonradır ki, yayınevleri de seneler önce çıkmış kitapları ülkemizde basarken nelere dikkat etmeleri gerektiğini keşfedecektir.