• Hucurat Suresi, Medine´den nazil olmuştur ve on sekiz âyettir.

    Bu seri-e celile, âyet sayısı bakımından kısa fakat ihtiva ettiği hükümler ve koyduğu esaslar bakımından büyük hususiyetler taşıyan bir suredir.

    İnançta, ferdi ve içtimai hayatta, İslamin eseslarının neler olduğu ve o esaslara nasıl sarılmamız gerektiği beyan edilmekte ve İslam cemiyetinin çatısı ve hayat biçimi ortaya konmaktadır.

    Surenin başında bulunan âyet-i kerimenin beyanına göre müminler,dinlerinin hükümlerinden başka hiçbir hükmü, hiçbir çözüm tarzını kabullenemezler. Onların dışına asla çıkamazlar. Müminler için bu temel esas, kabulü ve uyulma­sı zorunlu bir esastır. Bu hususta buyurulmaktadır ki: "Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah herşeyi hak­kıyla işiten ve bilendir.[1] Demek ki mümin, Allah ve Resulünün hükmü orta­dayken artık onların Önüne geçip onlan yok sayarak başka hükümler, başka çö­züm şekilleri arayamaz. Hayatını, Allah ve Resulünün hükümlerine göre şekil­lendirmek zorundadır.

    Sure-i celüede müminlerin, Resulullah efendimize karşı nasıl davrana­cakları, ona karşı nasıl saygılı olacakları çok açık bir biçimde beyan edilmekte­dir. Tabi ki bu âyetler, onun zamanındaki ashabına hitabettiği gibi günümüzdeki müminlere de hitab etmektedir. Müminler, Peygamberlerinin gıyabında da ona saygı duyacaklardır.

    Sure-i celilede, birbirleriyle çatışan iki müslüman topluluğun arasındaki ihtilafın nasıl halledileceği beyan ediliyor, müminlerin, aynı imanı taşımaları sebebiyle kardeş oldukları bildirilerek onların birbirleriyle alay etmeyip birbir­lerine lakap takmamaları emrediliyor.

    Yine müminlerin birbirleri hakkında tecessüs içinde olmamaları ve zatı­nın bir çoğundan kaçınmaları emrediliyor.

    İnsanlığın hayati için elzem olan birçok hüküm ve emirleri beyan eden sure~i celile, her mümin tarafından lafız ve manasıyla birlikte ezbere bilinmeli ve hükümleri mutlaka yerine getirilmelidir.[2]



    Rahman ve Rahim olan Alkilim adıyla.



    1- Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün ününe geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, herşeyi hakkıyla işitendir, bilendir.

    Ey, Allahın birliğine ve Muhammed´in peygamberliğine iman edenler, gerek dini gerek dünyevî işlerinizde Allahın ve Resulünün hükümlerine başvur­madan önce karar vermeyin. Aksi takdirde Allahın ve Resulünün hükümlerine ters karar venniş olabilirsiniz. Allahın ve Resulünün izin vermediği bir hususta herhangi bir söz söylemek veya bir iş yapmaktan çekinin ve Allahtan korkun. Zira Allah, söylediklerinizi çok iyi işiten ve yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

    Ayet-i kerimede, müminlerin, Allahın ve Resulünün önüne geçmemeleri emredilmektedir. Abdullah b. Abbas´a göre bu ifadeden makat, Allahın kitabına ve Resulullahın sünnetine muhalif olan bir şey söylememektir. Allahın kelamı yanında herhangi bir şey konuşmamaktır.

    Mücahid´e göre ise, Allahın ve Resulünün önüne geçmemekten maksat, Allah tealanın bir mesele hakkında peygamberinin lisanıyla hüküm vermesinden önce fetva vermemektir.

    Katade ise diyor ki: "Bir kısım insanlar, "Keşke benim hakkımda şöyle şöyle hükümler inse." "Keşke şunlar ve şunlar meşru olsa." diyorlardı. Allah teala bunu hoş görmedi, kendisinin ve peygamberinin önüne geçmelerini yasakla­dı.

    Hasan-i Basrî ise bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: "Bir kısım in­sanlar, kurban bayramında, Resulullah bayram namazını kıldırmadan önce kur­ban kesmişler Resulullah da onlara.tekrar kurban kesmelerini emretmiştir. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret etmektedir.

    Dehhak ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Âyet- ikerime, müminlerin gerek savaşlarında gerekse diğer işlerinde Allanın ve Resulünün emri olmadan karar vermemelerini emretmektedir. [3]



    2- Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleriniz boşa gider de, farkında bile ol­mazsınız.

    Allah teala, bu âyet-i kerime ile, müminlere peygamberle konuşma âdabını öğretmekte ve onun huzurunda konuşurken selerini kısarak konuşmala­rını emretmektedir. Bu âyet inmeden önce müminler.ResuluUahın huzurunda yüksek sesle konuşuyorlar ve Resulullaha, birbirlerine konuştukları gibi konu­şuyorlardı. Allah teala bu âyetle müminlerin, peygambere karşı edepli ve saygılı olmalarını emretti. 

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında İbn-i Ebi Müleyke şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir:

    "Resulullaha, Temim oğullarının heyeti geldiğinde Ebubekir ve Ömer, Resulutlahın yanında konuşurken seslerini yükselttiler. Birisi, (Ömer) Resulul-lahtan, Temim oğullarına Akra b. Hâbis´i emir tayin etmesini istedi. Bunun üze­rine Ebubekir Ömer´e "Sen, bana karşı gelmekten başka birşey istemiyorsun." dedi. Ömer ise, "Ben sana muhalefet etmek istemedim." dedi. Böyle konuşurlar­ken sesleri yükseldi. Şunun üzerine Allah teala: "Ey iman edenler, seslerinizi, peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleri­niz boşa gider de farkında bile olamazsınız." âyetini indirdi.

    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Bu âyet indikten sonra Ömer, Resulullahi dinlemeden önce ona bir şey konuşmazdı. [4]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) bir ara Sabit b. Kays´ı göremez oldu. Sahabilerden bi­ri: "Ey AH ahin Resulü, ben ondan sana malumat getiririm." dedi. Gidip Sabit´i buldu. Onu evinde oturup, başını yeri eğmiş bir halde gördü. Ve ona: "Sana ne oldu " diye sordu. Sabit: "Çok kötü bir şey oldu." diye cevap verdi. Zira o, Re-sulullahin yanında sesini yükselterek konuşuyordu. Bu yüzden amelinin boşa (Metin Buhuri´den alınmıştır.)

    gittiğini ve kendisinin cehennemlik olduğunu sanıyordu. Bu kişi Resulullaha geldi ve Sâbit´in söylediklerini ona bildirdi.

    Enes´in oğlu Musa diyor ki: "O adam, tekrar Sabit´e büyük bir müjde ile döndü. Zira Resulullah o adama demişti ki: "Git Sâbit´e de ki: "Sen cehennem ehli değilsin. Sen cennet ehlisin. [5]

    Enes (r.a.) diyor ki:

    "Biz, onun, aramızda gezdiğini görüyorduk ve onun cennetlik olduğunu biliyorduk. Yemame savaşında (Resulullahın vefatından sonra Hz. Ebubekir´in halifeliği zamanında, zekat vennek istemeyenlerle yapılan savaşta) bizde bazı bozgunlar oldu. Bu sırada Sabit b. Kays geldi. O, kefenini giymiş buhur koku­sunu sürmüştü. Bize şöyle demişti. "Arkadaşlarınızı ne kötü huylara alıştırıyor­sunuz." Sabit, daha sonra savaştı ve öldürüldü. Allah ondan razı olsun. [6]



    3- Peygamberin huzurunda seslerini kısanlar, işte onlar, Allanın, kalblcrini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için affedilme ve bü­yük nıükafaat vardır.

    Allah teala bu âyet-i kerimede, bundan önceki âyetin emrine uyarak Re­sulullahın yanında seslerini kısanların imtihanı başardıklarını, takvaya eriştikle­rini, böylece geçmişteki günahlarının bağışlandığını ve kendilerine, büyük bir mükafaat olan cennetin verileceğini beyan etmiştir. [7]



    4- Ey Muhammed, sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akıl­ları ermeyen kimselerdir.-

    Allah teala bu âyet-i kerimede, Resulullahın hanımlarının bulunduğu odaların arkasından "Ey Muhammed11, diye ona seslenen Bedevileri kınamakta­dır, bu âyet-i kerimenin, yukarıda zikredilen Akra b. Habis et-Teymî hakkında nazil otluğu rivayet edilmektedir. Akra diyor ki:

    "Hücrelerin (otluların) arkasından Resulullahı çağırdı. "Ey Allahın Resu­lü." dedim. Resulullah cevap vermedi. Bunun üzerine dedim ki: "Ey Allahın Resulü, iyi bil ki, bana hamdetmek iyi beni kınamak ise kötü bir şeydir." Bunun üzerine Resululluh: "Senin o dediğin Allahtır." diye cevap verdi. [8] Ve işte bu­nun üzerine bu âyet nazil oldu. [9]



    5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabrctsclcrdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Şüphesiz Allah, çok affeden ve çok ba­ğışlayandır.

    Ey Muhammed, seni odaların arkasından çağıran bu insanlar, senin, ken­di yanlarına çıkmana katlar sabretmiş olsalardı, Allah katında onlar için daha hayırlı olurdu. Zira Allah onlara, sana saygı göstermelerini emretti. Onlar, seni odaların arkasından çağırmumakla bu emre uymuş olurlardı. Allah, böyle yapan insanların, bu davranışlarından vazgeçmeleri halinde onları affedendir ve bu suçlarına karşılık onları cezalandırmayarak onlara merhamet edendir. [10]



    6- Ey iman edenler, eğer yoldan çıkmış bir kimse size haber getirirse, onun doğruluk derecesini araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme eziyet edersiniz de yaptığınıza pişm,an olursunuz.

    Allah telala bu âyet-i kerimede, herhangi bir fâsıktn bildirmiş olduğu haberde, ihtiyatlı olmayı, haberin doğru olup olmadığım araştırmayı emretmek­tedir. Böylece, yalan veya yanlış olma ihtimali bulunan haberlerden uzak durul­muş olur ve sağlam haberlere dayanılarak karar verilir.

    Bu âyet-i kerimenin, Resulullahın, Mustalik oğullarının zekatını getinne-ye gönderdiği Velid b. Ukbe b. Ebi Muyat hakkında nazil olduğu rivayet edil­mektedir. Velid, Mustalik oğullarından zekatı getirmeye gidince onlar, Resulul-lahm elçisini karşılamak için hazırlanmışlar Velid de kendisinin Öldürüleceğini sanarak korkup geri dönmüş ve Resulullaha Mustalik oğullarının zekat verme­diklerini, kendisini öldürmek istediklerini söylemiştir. Daha sonra Resulullah da bir müfreze göndermiş ve Velid´in bildirdiği haberin doğru olmadığı anlaşılmış ve bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

    Huzaa oğullarından Haris b. Dırar diyor ki:

    "(Bu kişi, Resulullahın hanımı Meymune´nin babasıdır) Ben Resulullaha geldim. O beni İslama davet etti. Ben onun davetini kabul edip İslama girdim. Beni zekat vermeye davet etti. Ben de kabu! ettim ve dedim ki: "Ey Allanın Re­sulü, kavmime döneyim, onları İslamı kabul etmeye ve zekat vermeye davet edeyim, davetimi kabul edenlerin zekatını toplayayım. Topladığım zekatları sa­na getirmesi için şu zamanlarda bana bir elçi gönder." Haris, davetini kabul edenlerden zekatı toplamış ve Resulullahın, elçi göndererek zekatları aldırma vakti gelmiştir. Fakat Resulullahın elçisi zekatları almak için gelmemiştir. Bu­nun üzerine Haris, Allahi ve Resulünü gazaplandıracak bir şey yaptığını san­mıştır. Haris, kavminin ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle demiştir: "Resu­lullah yanımda bulunan zekatları almak üzere bana elçi göndermek için belli bir vakit tayin etmişti. Resulullah verdiği sözden caymaz. Sanırım ki Resulullahın elçisine engel olan sebep onu, herhangi bir şeyden dolayı kızdirmamızdır.Hep beraber Resulullaha gidelim." Diğer taraftan Resulullah Hâris´in toplamış oldu­ğu zekatı almak üzere ona elçi olarak Velid b. Ukbe´yi göndermişti. Velid, yürü­yüp yolun bir kısmını gittikten sonra korkarak geri dönmüş ve tekrar Resulullaha gelmişti ve ona: "Ey Allanın Resulü, Haris bana zekat verilmesine mani oldu ve beni öldünnek istedi." dedi. Bunun üzerine Resulullah, Hâris´e bir müfreze göndermeye karar verdi. Müfreze, Medine´den ayrılırken Medine´ye gelmekte olan Haris ve arkadaşlarıyla karşılaştı. Müfrezedekiler: "İşte bu Haris." dediler. Haris onlara yaklaşınca: "Siz kime gönderildiniz " dedi. Müfrezedkiler ise: "Sa­na gönderildik." dediler.Hâris: "Niçin " dedi. Onlar: "Resulullah sana, Velid b. Ukbe´yi gönderdi. Velid, senin ona zekat venneye engel okluğunu ve onu öldür­mek istediğini sanmış." dediler. Haris: "Muhammed´i hak peygamber olarak gönderen Allaha yemin olsun ki ben onu ne gördüm ne de o bana geldi." dedi. Haris Resululiahın yanma yarınca Resulullah şöyle buyurdu: "Zekatı vermeye engel oldun, elçimi de öldünnek istedin ha " Haris: "Seni hak peygamber ola­rak gönderen Allaha yemin olsun ki ben, onu ne gördüm ne de o bana geldi. Benim yola çıkmama sebep ise, senin elçinin bana gelmemesi ve Allahı ve Re­sulünü gazaplandiracak bir şey yaptığımdan dolayı elçinin geri kaldığı korkusu­dur." Bunun üzerine bu âyet ve bundan sonra gelen iki âyet nazil oldu. [11]

    Taberi bu olayı çeşitli şekillerde rivayet etmiştir. Fakat Ahmed b. Han-bel´in rivayeti tercih edilerek alınmıştır. [12]



    7-8- Kilin ki Allahm Resulü aranızda bulunmaktadır. Eğer o birçok işlerde size uysaydı mutlaka zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalblerinize nakşetmiş ve size inkarı, yoldan çıkmayı ve gü­nahı çirkin göstermiştir. Allahm lütuf ve nimctiylc doğru yolda olanlar işte bunlardır. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Ey, Allaha ve peygambere iman eden müminler, bilin ki Allanın Resulü, sizin içinizde bulunmaktadır. Asılsız ve yalan sözleri söylemekten kaçının. Zira Allah sizin haberlerinizi ona biidimıekte ve ona doğru yolu göstermektedir. Şayet Resulullah birçok hususta sizin görüşünüzle amel edecek olsa onun size uy­masıyla sıkıntı ve zorluklara düşerdiniz. Zira o da sizin gibi hata ederdi. Mesela, Velid b. Ukbe´nin, Mustalik oğullan hakkındaki görüşü, onu hataya düşürebilir­di. Zira Velid, onların dinden çıktığını söylüyor, onlara karşı savaş yapılmasını istiyordu. Fakat Allah, sizleri, kendisine ve peygambere iman etmeyi sevdirdi. Onu kalbinizde güzel bir şey yaptı. Böylece, Allahm Resulü size değil siz ona uyar oldunuz. O da sizi sıkıntı ve meşakkatlerden kurtardı. Allah sizlere, inkar­cılığı, yalan söyleme gibi yoldan çıkmayı, Allanın yasakladığı şeyleri işleme gi­bi günahları ise size çirkin gösterdi. Böylece iman ve itaatten ayrılmaz oldunuz. İşte hak yolda olanlar, Allahm, kendilerine imanı sevdirdiği, inkarı fısk´ı ve is­yanı kötü gösterdiği kimselerdir. Allanın bukullanna böyle yapması onun sade­ce bir lütfudur. Bu, onun tarafından bir nimettir. Allah, sizlerden kimin iyilikte bulunup kimin kötülükte bulunduğunu ve kimin nimetlerine ve lütfuna layık ol­duğunu çok iyi bilendir. Yarattıklarını sevk ve idare etmekte hikmet sahibidir.

    Katade bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra, kendisini dinleyenlere şöyle demiştir: "Âyet-i kerimenin zikrettiği bu insanlar, Resululiahın sahabileridir. Şayet Resulullah onların görüşlerine göre hareket edecek olsaydı birçok hususta sıkıntı ve zorluklara düşeceklerdi. Sizlerse, Allaha yemin olsun ki, görüşleri da­ha basit, akılları daha şaşkın insanlarsınız. Herkes görüşüne kuşku ile baksın. Allahm kitabına samimi bir şekilde sarılsın. Zira Allahm kitabı, onunla amel eden ve onunla yetinenler için bir güvencedir. Allahm kitabının dışındaki şeyler ise aldatıcı şeylerdir. [13]



    9- Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri, diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf Allanın hükmüne dönünceyc kadar onlarla savaşın. Eğer Al­lanın hükmüne dönerse aralarını adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki Allah âdil olanları sever.

    Ey iman edenler, müminlerden iki gurup birbiriyle savaşacak olursa, on­ları, Allahın kitabındaki hükme çağırarak aralarını bulun. Şayet o guruplardan biri, Allahın kitabındaki hükmü kabul etmeyerek azgınlığa düşerse, Allahın hükmünü kabul etmeyene karşı, onun emrine boyun eğinceye kadar savaşın. Si­zin, o gurupla savaşmanızdan sonra Allahın kitabındaki hükmüne dönüp de bo­yun eğecek olursa siz bu iki gurubun arasında, Allahın kitabındaki hükmü uygu­layarak adaletli davranın. Ve onları barıştırın."

    Abdullah b. Abbas, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Allah, pey­gamberine ve müminlere iman eden iki gurubun birbirleriyle savaşmaları halin­de onları Allahın hiikmüıîe davet etmelerini ve onlara adaletli davranmalarını emretmiştir. Şayet her ikisi de Allahın kitabındaki hükme boyun eğmeye karşı çıkacak olursa işte o, azgın bir guruptur. Müminlerin emirinin, Allahın hükmü­ne boyun eğdirinceye kadar onlarla cihad etmesi ve onlarla savaşması gerekir.

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şu olay zikredilmiştir: Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki:

    "Resulullaha "Sen, Abdullah b. Übey´[14] gitsen nasıl olur " denildi. Bu­nun üzerine Resulullah, merkebine binip hareket etti. Müslümanlar da onunla hareket edip yürüyemey başladılar. Üzerinde yürüdükleri arazi çorak bir yerdi. Resululah, Abdullah b. Übey´in yanına varınca o, Resulullaha "Benden uzak dur. Allaha yemin olsun ki senin merkebinin pisliği beni rahatsız etti." dedi. Bu­nun üzerine Ensar´dan bir kişi "Allaha yemin olsun ki Resulullahın merkebinin kokusu senin kokundan daha güzeldir." dedi. Abdullah b. Übey´in kavminden bir kişi de bu söze kızdı. Bu iki kişi birbirlerine sövdüler. Bunun üzerine bu iki kişiden herbirinin taraftarları da hiddetlendiler. Birbirlerini hurma dallarıyla, el­leriyle ve takunyalarla dövmeye başladılar. Bize ulaştığına göre "Eğer mümin­lerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın." âyetini işte bunlar hakkında nazil olmuştur[15]

    Süddî bu âyet-i kerimenin, karısıyla geçimsizliğe düşen bir adam ile karı­sının taraftarları arasında çıkan anlaşmazlık üzerine nazil olduğunu söylemiş, Mücahid, Evs ile Hazreç arasındaki bir anlaşmazlık üzerine indiğini söylemiş Katade ise bu âyetin, Ensar´dan, birbirlerinde alacakları ´bulunan ve anlaşmazlı­ğa düşen iki kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Ancak birinci sebep, sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre tercihe şayandır. [16]



    10- Müminler, ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın. Allahtan korkun ki, merhamet cdilesiniz.

    Ey iman edenler, iyi bilin ki müminler ancak din kardeşidirler. Onlar bir­birleriyle savaştıkları zaman, onları Allahın hükmüne davet ederek aralarını bu­lun. Birbirleriyle savaşanların arasını bulma vazifenizi ve diğer yükümlülükleri­nizi yerine getirerek Allahtan korkun ki o da size merhamet etsin ve geçmişte işlediğiniz günahlarınızı affetsin.

    *Âyet-i kerimede, mümilerin ancak kardeş oldukları bildirilmektedir. Peygamber efendimiz bu kardeşliğin nasıl olduğunu ve neler icabettirdiğini çe­şitli hadis-i şeriflerinde beyan etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır.

    Abdullah bin Ömer, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayete di­yor:

    "Müslümna müslümamn kardeşidir. O, kardeşine zulmetmez onu sahipsiz bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacına koşacak olursa Allah da onun ihtiyacını gi­derir. Kim müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderecek olursa Allah da onun kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntısını gidenniş olur. Kim bir müslü­mamn kusurunu örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. [17]

    Ebu Hureyre, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Kim bir müminden, dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderecek olursa Allah tla onun kıyamet günün sıkıntılarından birini giderir. Kim, darda kalana kolaylık gösterecek olursa Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir Kim bir müslümamn ayıbını örtecek olursa Allah da onun ayıplarını dünya ve âhirette örter. Kul, mümin kardeşinin yardımında bulunduğu müddetçe Allah da ona yardım eder. Kim ilim talebi için bir yol tutacak olursa Allah onun bu yolu­nu cennete doğru kolaylaştırır. Herhangi bir kavim, Allanın evlerinden (mescit­lerden) birinde toplanıp Allanın kitabını okur ve birbirlerine öğretirlerse onların üzerine mutlaka huzur iner, onları rahmet kaplar. Onların çevresini melekler ku­şatır. Allah onlan katmdâ-bulünanlara bildirir. Herkimi işlediği amal yavaşlata­cak olursa onun soyu onu hızlandıramaz. (Kim eksik amel işlerse onun soyu onun amelini tamamlayamaz) [18]

    Ebu Musa (r.a.) Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Bir mümin diğer bir mümin için birbirine kaynamış binaya benzerler." Resulullah bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi ve müminlerin birbir-leine nasıl kenetlendiklerini gösterdi. [19]

    Numan b. Beşir, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Mü­minler.birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri rahatsız olduğunda diğer organlar, uykuyu kaybetmede ve acıyı paylaşmada ona ortak olurlar. [20]

    Sehl b. Sa´d es-Sâidî, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Müminlerin içinde bir mümin, bir vücut ile ondaki başa benzer. Vücut, baş ağrısından acı duyduğu gibi mümin de iman ehlinin ızdırabından acı duyar. [21]



    11- Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim alay edenden duba hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilen kadınlar, alay eden kadınlardan daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize lakaplar takmayın. İman et­tikten sonra bir müminin fâsıklıkla anılması ne kötü şeydir. Kim bundan tevbe etmezse işte onîar, zalimlerin ta kendileridir.

    Ey, Allahı ve Resulünü tasdik eden müminler, mümin bir kavim, diğer bir mümin kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim, alay edenlerden daha hayırlıdır. Mümin kadınlar da diğer mümin kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilen kadınlar, alay edenlerden daha hayırlıdır. Ey iman edenler, birbirinizi ayıplamayın, birbirinize dil uzatmayın. Birbirinizi, sevmediğiniz la­kap ve sıfatlarla çağırmayın. Bunları yaptığınız takdirde, Allanın emirlerinden ayrılan fâsıklar olursunuz. İman ettikten sonra "Fâsıklık" sıfatını almak ne kötü bir şeydir kim bunları yaptıktan sonra tevbe etmeyecek olursa, işte onlar, zalim­lerin ta kendileridir.

    Ayet-i kerime, genel bir ifade kullanarak alaya almanın her çeşidini ya­saklamıştır. Bu itibarla, bir müminin başka bir mümini, fakirliğinden veya acizliğinden yahut işlediği bir hatasından dolayı alaya alması caiz değildir.

    Âyet-i kerimede, müminlerin birbirlerini ayıplamaları, birbirlerine dil uzatmaları yasaklandığı gibi birbirlerini, asıl isimlerini bırakıp, sevilmeyen la­kaplarla çağırmaları yasaklanmaktadır. Zira, bu tür şeyleri yapmak, müminler arasında sevgi ve saygıyı zedeler. Ve İslam kardeşliğini sarsmış olur. Bu neden­le bu tür davranışlara düşen müminlerin fa"sık olacakları, fâsıkhğın ise müminle­re yakışmayan bir sıfat olduğu beyan edilmektedir.

    Ebu Cübeyre b. ed-Dehhak diyor ki:

    "Bu âyet, biz Seleme oğullan hakkında nazil olmuştur. Resulullah, bize geldiğinde bizden her birimizin iki veya üç ismi vardı. Resulullah herhangi biri­mizi "Ey falan" diye çağırdığında ona "Dur ya Resulflah, o bu isme kızıyor." di­yorlardı. İşte bunun üzerine bu ûyet-i kerime nazil oldu. Ve müminlerin, birbir­lerini, kızacakları lakaplarla çağırmalarını yasakladı. [22]



    12- Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannin ba­zısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı Ondan tiksinirsiniz. AUahtan korkun. Şüphesiz ki Allah, tevbclcrİ daima kabul edendir, çok merhametlidir.

    Allah teala bu âyet-i kerimede müminlere, kötü zamla bulunmayı, teces­süsü ve gıybet yapmayı yasakamaktadır. Âyet-i kerimede, bütün zanlardan değil bunların birçoğundan kaçınılması emredilmektedir. Bundan da, kötü zanda bu­lunmanın yasak olduğu, müminler için iyi zanda bulunmanın ise hayırlı bir şey olduğu anlaşılmaktadır. İyi zanda bulunmanın hayırlı bir şey olduğu hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır. "İftirayı işittiğiniz zaman, mümin er­keklerin ve mümin kadınların birbirlerine hüsnü zanda bulunup da "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi [23] 

    Âyette, kaçınılması emredilen kötü zandan maksat, kişinin aile efradını veya akrabalarını yahut da herhangi bir insanı itham etmesidir.

    Peygamber efendimiz bu konuyla ilgili olarak bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

    "Zandan kaçının, zira sözlerin en yalanı zandır. Tecessüsde bulunmayın. Konuşulanları dinleme merakına kapılmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Siz, Al­lanın kullan olarak kardeşler olun. Kişi mümin kardeşinin sözlüsünü, kardeşi onunla evleninceye veya onu bırakıncaya kadar istemesin. [24]

    Tecessüste bulunmaktan maksat ise, kişinin, başkalarının kusurlarını araştırması ve onun gizliliklerini öğrenmeye çalışmasıdır.

    Peygamber efendimiz, mü.slümanlann kusurunu örteni övmüş ayıplarını araştıranı ise eleştirmiştir. Bir hadis-i şerifinde:

    "... Kim bir müslümanın bir ayıbını örtecek olursa Allah da kıyamette onun ayıbını örter. [25]´buyurmuştur.

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur:

    "Şayet sen insanların kusurunu araştıracak olursan ya onlan ifsat etmiş olursun veya ifsad etmeye yaklaştırırsın. [26]´

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise:

    "İdareci, insanlar hakkında şüpheci bir tavır takınırsa onlan ifsad eder. [27]´buyumuıştur.

    Âyet-i kerimenin son bölümünde gıybet etmek yasaklanmakta ve gıybet edenler ölü insanın etini yiyenlere benzetilmektedir.

    Resululahtan, gıybetin ne olduğu sorulmuş o da:

    "Kardeşini, sevmediği bir şey ile anmandır." buyunnuştur. Bunun üzeri­ne: "Şayet söylediklerim o kardeşimde varsa " diye sorulmuş Resulullah da şu cevabı vermiştin "Eğer söylediklerin, kardeşinde varsa işte sen onun gıybetini yapmış olursun. Şayet, söylediklerin onda yoksa sen ona iftirada bulunmuş olursun. [28]´

    Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

    "Ben ResuluIIaha "Safiye´nin şöyle şöyle olması yeter." dedim. (Hz. Aişe bu sözüyle Hz. Safiye´nin kısa boylu olduğunu söylemek istemiştir) Bunun üze­rine Resulullah şöyle buyurdu: "Öyle bir söz söyledin kî denizin suyuna karışsa orayı bulundınrdı. [29]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben, Miraç için yukarı çıkarıldığım da, bakırdım tırnaklan bulunan ve o tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırma layan bir kavmin yanından geçtim." Ey Cebrail, bunlar kimdir " diye sordum Cebrail "Bunlar, insanların etlerini yiyen ve ırzlarına dil uzatanlardır." dedi. [30]

    Ebu Berze el-Eslemî diyor ki:

    "Resulullah şöyle buyurdu: "Ey, dilleriyle iman eden fakat kalblerine iman girmeyen topluluk, müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurları­nı araştırmayın. Zira onların kusurlannı kim araştınrsa Allah da onun kusurunu araştırır. Allah da kimin kusurunu araştınrsa onu evinin ortasında rezil eder. [31]

    Cabirb. Abdullah diyor ki:

    "Bir gün biz, Resulullah ile biraber idik. Kokmuş bir leşten kokular geldi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Bu koku nedir biliyor musunuz Bu, müminlerin gıybetini yapan kimselerin kokusudur. [32]



    13- Ey insanlar muhakkak ki sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sîzi milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah ne/dinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanmızdır. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir, her şeyden haberdardır.

    Ey insanlar, şüphesiz ki biz sizi, atanız Âdem ve anneniz Havva´dan mey­dana getirdik. Onlardan sonra da erkek ve kadının suyundan diğer bütün insan­ları meydana getirdik. Sizleri aynı soydan yarattık. Bir kısmınızın soyu diğerine uzaktır. Bunlar milletlerdir. Diğer bir kısmınızın soyu ise başka bir kısmınıza yakındır. Bunlar da kabilelerdir. Bizim, sizleri milletlere ve kabilelere ayırma­mızın hikmeti, birbirinizle kolayca tanışmanızı sağlamak isteyişimizdendir. Bir­birinize üstünlük taslamanız ve birbirinizi ezmeniz için değildir. Zira sizin, Allan katında en üstün olanınız, ondan en çok karkanınızdır, şu veya bu soydan ol­manı , yahut da mal mülk ve sayıca çok olmanız değildir.

    *Bu âyet-i kerime, insanlığın, tek anne ve babadan meydana gelen soy kardeşler olduğunu bildirmekte ve hiçbir milletin diğerine karşı soyca üstünlük taslamasına hakkı olmadığını beyan etmekte ve insanların üstünlüklerinin, an­cak kendilerini yaratan rablerinin emir ve yasaklarına uyarak ondan korkmala-nyla gerçekleştiğini bildimıektedir. İşte bu itibarla İslam ırkçılığı, kavmiyetçili­ği reddetmektedir.

    Bu hususta peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde ş.öyel buyurmakta­dır:

    "Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, sizlerin cahiliye kibirlenmelerinizi ve atalarınızla övünmenizi gidermiştir. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya isyankar bir fâcirdir. Sizler, Âdem´in oğullarısınız, Âdem ise topraktandır. Artık bir kısım adamlar, kavimleriyle övünmeyi bıraksınlar. Zira onlar cehennemin kömürlerinden başka bir şey değildirler. Yoksa onlar Allah katında, burnu ile pislikleri yuvarlayan pislik böceklerinden daha âdi olurlar." [33]

    Haksızlıkta kavmine destek olan kişi hakkında şöyle Duyurulmuştur:

    "Kim.haksız yere kavmine yardım edecek olursa o kimse kuyuya düşüp Ölen bir deveye benzer ki onu kuyruğundan tutarak çıkarmak isterler. [34]

    Vasile b. el-Eska, peygamber efendimize:

    "Ey Allanın Resulü, ırkçılık nedir " diye sorduğunda Resulullah: "Hak­sızlıkta kavmine yardımcı olmandır." cevabını venniştir. [35]

    Peygamber efendimiz, ırkçılık uğrunda savaşan veya o uğurda ölen kimse hakkında şöyle buyumıuştur:

    "Kim, emre itaatten çıkar, cemaattan ayrılır ve Ölecek olursa o kimse ca­hiliye ölümü ile Ölmüş olur. Kim, kavmi için gazaplanarak veya kavmiyetçiliğe davet ederek yahut kavmiyetçiliğe yardımda bulunarak kör sancak altında sava­şır da öldürülecek olursa o kimse cahiliye ölümüyle öldürülmüş olur. [36]

    Peygamber efendimiz diğe bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

    "Soylarınız, sizden birinize sövmek için sebep değildir. Şüphesiz ki siz­ler, Âdem´in çocuklarısınız. Ölçek eksik kaldı onu dol duramadınız. (Herkesin bir kusuru vardır, eksiksiz insan yoktur) Bir kimsenin diğerine üstünlüğü ancak dindarlıkla veya salih amel işlemesiyledir. Kişinin, hayasız, âdi, cimri ve korkak olması, aşağılık olarak ona yeter. [37]



    14- Ey Muhammcd, Bedeviler "İman ettik" derler. Sen onlara şöyle de: "Hayır, iman etmediniz. Si/, ancak "Müslüman olduk." deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir. Eğer Allah ve Resulüne itaat ederseniz, Allah, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok affdendir, çok merhamet edendir.

    Bedeviler: "Biz, Allahı ve Resulünü tasdik ettik. Bizler müminiz." dedi­ler. Ey Muhammed, sen onlara de ki: "Sizler iman etmediniz. Sizler mümin de­ğilsiniz. Bu itibarla "İman ettik" demeyin. "Teslim olduk" deyin, zira iman ger­çekten kalbinize girmemiştir. Henüz onun ne demek olduğunu kavramış değilsi­niz. Sizler, AHahın ve Resulünün emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak Alla-ha ve Resulüne itaat edecek olursanız, Allah, amellerinizin mükafaatmdan hiç­bir şey eksiltmez. Zira Allah, yaptıklarından vazgeçip kendisine itaat edeni af­fedendir ve ona merhametli davranandır. O halde ona tevbe ediniz ki sizi affe­dip size merhametli olsun."

    *Bu âyet-i kerimenin, Esedoğullan Bedevileri hakkında nazil olduğu ri­vayet edilmektedir. Bu Bedeviler hakkında: "Huyır, iman etmediniz. Siz ancak "Müslüman olduk." deyin bu vurulmasının sebebi, Zührî ve ibn-i Zeyd´e göre, Bedevilerin, dilleriyle "İman ettik" demelerine rağmen amelleriyle iman etme­diklerini göstermeleridir." Bu izaha göre imandan maksat, kişinin, inandığını diile söylemesi, İslamdan maksat ise yaptığı amellerle iman ettiğini ispat etmesi­dir. Bedeviler bu tür amelleri yapmadıklarından dolayı âyet-i kerimenin muha­tabı olmuşlardır.

    Katade ve Said b. Cübeyr´e göre ise Bedevilere böyle söylenmesinin se­bebi, onların, iman etmelerini Resulullahın başına kakmalarıdır.

    Katade diyor ki: "Yemin olsun ki bu âyet bütün Bedevileri kapsamakta­dır. Zira Bedevilerden, Allaha ve âhiret gününe iman edenler de vardır. Fakat bu âyet-i kerime, Bedevilerden bir kabile hakkında nazil olmuştur. O kabile, müs-lüman oluşlarını Resulullahın başına kakıyor ve şöyle diyorlardı: "Biz, savaşsız müslüman olduk. Falan ve.falan oğullan gibi savaşmadık." Bunun üzerine Allah teala buyurdu ki: "Siz, iman ettik" demeyin. Korkudan "Teslim olduk." deyin. [38]



    15- Müminler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iman eder­ler sonra imanlarında şüpheye düşmzler, Allah yolunda mallarıyla, canla­rıyla cihad ederler. İşte hakkıyla iman edenler bunlardır.

    Ey, dilleriyle "İman ettik" diyen fakat kalblerine imanın gerçeği girme­yen Bedeviler, müminler ancak o kimselerdir ki Allahı ve Resulünü tasdik eder­ler. Sonra AHahın birliği ve Resulünün peygamberliği hakkında asla şüpheye düşmezler. Allahı ve Resulünü razı edecek ameller işlerler. Müşriklere karşı, mallarını harcayarak ve canlarını feda ederek cihad ederler. Allahin sözü yücel-sin, kâfirlerin sözü ise alçalsin. İşte bunları yapanlar "Biz müminleriz." diyen sözlerinde doğru olanlardır. Kılıç korkusuyla "İman ettik" diyenler değil. [39]



    16- Ey Muhammcd, de ki: "Allaha dininizi siz mi öğreteceksiniz " Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunanı bilir. Allah, herşeyi bilendir.

    Ey Muhammed de ki: "Ey Bedeviler, Alİaha nasıl itaat edeceğinizi ona siz mi öğreteceksiniz Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunan herşeyi bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O halde siz Allaha, dinin ve itaatin ne olduğunu nasıl öğreteceksiniz Allah, geçmiş ve gelecek olan herşeyi bilendir. O halde kalbinizde bulunanların 

    aksini Allaha karşı söylemekten kaçının. Aksi takdirde gazabına ve cezasına uğratılırsınız. [40]



    17- Ey Muhammcd, onlar, m uslu man olmalarını senin başına kakı­yorlar. De ki: "Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer imanınızda sadık kimselerseniz, imana kavuşturduğu için, asıl sizi Allah minnet altında bıra­kır.

    Ey Muhammed, o Bedeviler, müslüman olmalarını senin başına kakarlar. "Biz seninle savaşmadan iman ettik. Başkaları gibi savaştıktan sonra iman et­medik." derler. Sen onlara de ki: "Müslüman oluşunuzu benim başıma kakma­yın. Eğer "İman ettik." sözünüzde samimi iseniz bilin ki sizi Allah hidayete er­dirdiği için mümin oluşunuzdan dolayı o sizi minnet altında bırakır.

    *Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerimenin, Esedoğullarından olan Bedeviler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Zira onlar, Resulullaha gelerek "Biz sa­vaşmadan iman ettik." diyorlar ve böylece müslüman oluşlarını onun başına ka­kıyorlardı. [41]



    18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yap­tıklarınız ı çok iyi görendir.

    Ey Bedeviler, sizlerden kimin doğru kimin yalancı olduğu, kimin İslama isteyerek girip kimin de Peygamberin korkusuyla müslüman loduğu Allaha gizli değildir. Zira Allah, göklerin ve yerin gaybım bilir. O, gizli ve aşikâr, itaat veya isyan olan bütün amallerinizi görendir. O, sizleri, amellerinize göre cezalandıra­cak ve mükafaatlandıracaktır. [42]



    [1] Hucurat Suresi, âyet: 1

    [2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/495-496.

    [3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/497-498.

    [4] Buhari, K.Tufsir el-Kur´an, Sure: 49, bab: 1 /Tinnizî, K.Tefsir cl-Kur´an, Sure: 49, bab: 1, Ha­dis no: 3266

    [5] Bııhari, K.Tefsir el-Kıır´an, Sure: 49, bub: I

    [6] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/498-500.

    [7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/500.

    [8] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    [9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [11] Ahinctl b. HunM, Müsncd, C.4, S.279

    [12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/502-504.

    [13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/504-505.

    [14] Abdullah h. Übey, Medine´de münafıkların reisi durumundaydı.

    [15] Bulıari,K.es-Sulh,bab: 1 /Müslim, K.el-Cihad, bab: 117, Hadis no: 1799

    [16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/505-507.

    [17] Buharı, K.e[-Mcza!İm,bab: 3 /Müslim, K.el-Jîirr, balı: 58, Hadis no: 2580.

    [18] Müslim, K.ez-Zikr, bab: 38, Hadis no: 2699.

    [19] Buhnri, K.el-Mezaliin, bab: 5.

    [20] Müslim, K.ül-Birr, hah: 66, Hadis no: 2586 / uhmol b. Ilanhcl, Müsned. C.4, S.26S.

    [21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/507-509.

    [22] Ebu Duvud, K.el-Edeb, bab: 71, Hadis n«: 4962 / Tımıizî, K.Tefsir ^I-Kur´an, Sure: 49, Hadis no; 3268

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/510-511.

    [23] Nur Suresi, âyet: 12.

    [24] Bulıaıi, K.en-Nikah, bab: 45 /Müslim, K.ol-Birr, bab: 28, Hadis no: 2563.

    [25] Buharı, K.el-Mezalim, hab: 3 / Müslim, K.el-Birr, bab: 58, Hadis no: 2580

    [26] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4888.

    [27] ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4889.

    [28] Müslim, K.el-Birr, bab: 70, Hadis no: 2589 / Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 2874.

    [29] Ehu Davud, K.e)-Edeh, bab: 35, Hadis no: 4875 /Tirmizî, K. .el-Kıya met, h:ılv 51, Hadis no: 2502

    [30] Ebu Davud, K.el Kdeb, bab: 35, Hadis no: 4878

    [31] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 4810.

    [32] Ahine*! b. Hanbcl, Milsned, c.3, S.351.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/511515.

    [33] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 110, Hadis no: 5116 /Tirmizî, K.el-Menakıb, bab: 75, Hadis no: 3955, 3956 / Ahıned b. Hanbel, Müsned, C.2, S.361.

    [34] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 112, Hadis no: 5117.

    [35] Ebıi Davud, K-d-Eıbb, bab: 112, Hadis no: 5119 /İbn-i Mâıv,K.el-Fiten,bab: 7,Hadisno: 3949.

    [36] Müslim, K.el-lnıara, bab: 53, Hadis no: 1848.

    [37] Ahıned b. Hantal, C.4, S.I45, 158.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/515-518.

    [38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/518-519.

    [39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/519.

    [40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/521.
  • 1917 yılında Allahabad’ta doğan Indira, daha sonra bağımsızlığını kazanacak Hindistan’ın ilk başbakanı olacak Nehru’nun kızıydı. Ya aktif politik mücadelesinde veya hapiste olduğu için eve nadiren uğrayan bir politik liderin tek çocuğuydu. İyi okullarda okudu, Oxford Üniversitesinde tarih eğitimi aldı. Allahabad’taki çocukluk günlerinden beri tanıdığı İran kökenli Feroze Gandhi (Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı yok) ile yakınlığı da İngiltere’deki yıllarında artıp evlilikle sonuçlanınca adı da artık Indira Gandhi oldu. Indira Gandhi, Hindistan’ın 1948’deki bağımsızlığından sonra ilk başbakanı olan babası Nehru’nun özel asistanı olarak sürekli yanında bulunmaya başladı.

    Nehru, Hindistan’da herkesin sevip saydığı bir isimdi. Tek adam rejimi kurma imkanı vardı ama o böylesi keyfi bir rejim yerine her inançtan Hintliyi eşit şekilde kucaklayan laik, demokratik ve kurumsal bir sisteme öncülük etmeyi tercih etti. Başında olduğu kurucu Kongre Partisi de merkez sol bir politik çizgide kaldı. Indira karizmatik bir lider olan babasının yanında tanındı, saygı gördü. Babası 1964 yılında öldüğünde Kongre Partisinin liderleri, Lal Bahadur Shastri’ye başbakanlık yolunu açtı. Indira Gandhi de Shastri’nin kabinesinde Enformasyon ve Yayıncılık Bakanı olarak girdi. Shastri, 1966 yılında kalp krizinden ölünce Kongre Partisinin liderliği için Indira Gandhi ve ülkenin bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Morarji Desai yarıştılar.

    Bu yarışı kazanan Indira Gandhi, başbakan olduktan sonra ise herkesi şaşırtan farklı bir kişilik sergilemeye başladı. Babasının aksine partide ve ülkede bütün ipleri elinde tutan, her konuda son sözü söyleyen kişi olmak istiyordu. Diğer seçilmişlere güvenmiyordu ve kendisine sadık bir dar daire ile hem partiyi hem de devleti yönetmeye başladı. Parti içinde itiraz edenlere farklı düşüncede olanlara karşı acımasızlığı, Hindistan’ı kuran Kongre Partisinin 1969’da bölünmesine yol açtı. Indira Gandhi’nin yeni Kongre Partisi, siyasi teamüllere, parti içi demokrasiye ve kurumsallığa büyük değer veren eski Kongre Partisinden çok farklıydı. Parti hızla siyasal bir hareket omaktan çıktı Indira Gandhi’nin kişisel iktidar aracına dönüştü.

    Indira’nın Yeni Kongre Partisinde yükselmenin, konum kazanmanın tek bir kriteri vardı artık; Indira Gandhi’ye ve ailesine mutlak sadakat ve itaat. Kongre Partisinin, sosyal programları sayesinde seçimlerde parlamentonun büyük bölümünü elinde tutmaya devam etmesi ve Nehru’nun kızı olmasının sağladığı karizma en azından ilk yıllarda Indira’nın işini kolaylaştırıyordu. 1971 seçimlerinde yoksullukla savaş temalı kampanyası ile 518 sandalyenin 352’sini kazandı ve mutlak çoğunluk elde etti. Bu seçim zaferi, ülkesini baş düşman Pakistan ile savaşma cüreti verdi. Aynı yılın Aralık ayında başlayan savaş, Doğu Pakistan’ın Pakistan’dan kopup Bangladeş adıyla yeni bir devlete dönüşmesi ile sonuçlandı. Bu zafer, onu daha da tartışmasız bir figure dönüştürdü. O da bu krediyi iktidarını daha da mutlaklaştırma yolunda kullandı. Önünde artık son bir engel vardı: hukuk.

    Parlamentodan, Anayasa ile güvence altına alınmış temel haklarda da değişiklik yapılabileceğine dair bir anayasa değişikliği geçirdi. Ancak 1973 yılında Hindistan Yüksek Mahkemesi, 6’ya karşı 7 oyla parlamentonun, temel hakları koruyan ilkelerinde değişiklik yapılamayacağına hükmetti. Indira Gandhi, kendisine destek veren 6 yargıçtan biri olan A.N. Ray’ı, kıdem teamüllerine aykırı olarak Hindistan’ın başyargıcı yaptı. Gandhi’nin bağımsız hukuku kendi kontrolüne alarak yok etme çabaları sonraki yıllarda yaşanacakların da habercisiydi. 1973 – 1975 yılları arasında ülkede politik ve sosyal gerilimler hızla arttı.

    Gandhi ve çetesinin gerilim ve sertlik stratejisi engelsiz sonuca ilerlerken, Gandhi’nin milletvekili seçildiği bölgede 1971 seçiminin sonucuna karşı açılmış küçük bir dava bütün hesapları alt üst edecekti. Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin kahramanlarından sosyalist politikacı Raj Narain, 1971 seçiminde Indira Gandhi ile aynı seçim bölgesindeki milletvekili koltuğu için mücadeleye girmiş ve kaybetmişti. Narain, Gandhi’nin, bölgeden aday olabilmek için milletvekili kanunun gerektirdiği şartları yerine getirmediği, Anayasanın ‘’eşit şartlarda seçim’’ ilkelerini çiğnediği, kamu kaynaklarını kullandığı ve seçime usulsüzlük karıştırarak haksız şekilde kazandığı gerekçesiyle dava açmıştı. Seçim bölgesinden aday olabilmek için yasal şartları yerine getirmediği açık olan güçlü başbakan Indira Gandhi için, kariyerist bir yargıcın çok rahatlıkla bertaraf edebileceği bir sıkıntı olarak kalabilirdi. Ama çok önemli bir sorun vardı; Davanın yargıcı, ‘şu kararı verirsem sonucu ne olur’ diye en ufak bir hesap yapmayan, hukuka ve adalete tavizsiz bağlılığıyla ünlü Jagmohan Lal Sinha’ydı.

    28 Mayıs 1975 günü, taraflar son savunmalarını yaptı ve yargıç Sinha, hükmünü açıklamak üzere davayı erteledi. Dava süresince bütün duruşmalarda her iddiayı not etmiş ve titizlikle iddiaların doğruluğunu araştırmış, delilleri ve tanıkları dikkatle incelemişti. Böylesi bir davanın karar sürecinde başına gelebilecekleri tahmin edebiliyordu. Vicdanı ile karar verebilmek için 28 Mayıs ile 7 Haziran arasında ailesi ve birkaç yakın meslektaşı dışında herkesle irtibatını kesti. Hiçbir telefona veya hiçbir görüşme talebine cevap vermedi. Bu da Kongre Partisinin milletvekilleri ve Gandhi’nin endişelerini artırıyordu. Ona ulaşmak için her yolu denediler. 7 Haziran günü başkentten gelen baş yargıç D.S. Mathur ile konuşmak zorunda kaldı. Aynı zamanda Gandhi’nin özel doktorunun da kardeşi olan baş yargıç bu görüşmede, Delhi’de Sinha’nın adının Yüksek Mahkeme üyeliği için geçtiğini duyduğunu ve kararını açıklamasının hemen ardından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanmasının gerçekleştirilmesinin planlandığını iletti. Yargıç Sinha, bu ‘terfi’ imasının bir tür rüşvet olduğunu anladı. ‘Öylesi yüksek bir makam için küçük bir yargıcım ben’ yanıtı verdi meslek büyüğüne.

    Aynı gün ilerleyen saatlerde bu kez Allahabad başyargıcı Dehradun aradı onu. Sicil amiri olduğu için telefona yanıt vermek zorunda kaldı. Başyargıç, İçişleri Bakanı ve diğer birkaç yetkilinin kendisini ziyaret ettiğini ve bazı toplumsal olaylara neden olabileceği gerekçesini ilettiklerini belirterek, hükmün açıklanmasını Temmuz ayına kadar ertelemesini rica etti. Bu politik müdahalelerden son derece rahatsız olan Sinha, mahkeme sekreterini arayarak, mahkeme kararının 12 Haziran günü açıklanacağını derhal basına ve taraflara duyurmasını istedi.

    Gandhi hükümeti, yargının kararını durdurmak için Allahabad’a adeta yığınak yaptı. Yargıç Sinha’ya hükmün yazımında yardımcı olan katibin evine 11 haziran akşamı Özel Kuvvetlere bağlı bir birlik baskın yaparak, hükmün içeriğini öğrenmeye çalıştı. Katip Manna Lal, bilmediğini söyledi ki, gerçekten de kararın en önemli kısmını yargıç Sinha son dakikalara kadar metne eklemeyecekti. Özel Kuvvetler görevlileri, Lal’a yarım saat sonra eve yine geleceklerini, bu sürede kararı bulup çıkarmasının kendisi için iyi olacağı tehdidinde bulunarak gittiler. Lal, karısını bir akrabalarının evine bırakıp Yargıç Sinha’nın evine sığındı. Sabah, mahkemeye gitmeden önce üzerini değişmek üzere evine gitti. Çok geçmeden Özel Kuvvetler Birliği evi bir daha basarak tacize devam etti. Bir telefon bağlantısı kurarak Katip Lal’a, hattın diğer ucunda Hindistan Başbakanı Gandhi’nin olduğunu söylediler. Lal, yargıcına sadık kalarak görüşmeyi reddetti ve mahkemeye gitti. Lal’a yönelik baskı kararın açıklanmasından sonra da haftalarca sürecekti. Özel Kuvvetler, yargıç Sinha hakkında, kara propaganda olarak kullanabilecekleri kişisel ve özel bilgiler edinmek için katibini sürekli taciz ettiler. Dava süresince hükümetten baskı gören bir diğer isim ise Rajnarain’in avukatı Şanti Buşan’dı. Bir sosyal etkinlikte kendisi ile görüşen Adalet Bakanı, ona bakanlıkta üst düzey bir görev bile teklif etti. Ancak o da reddetti.

    12 Haziran sabahı, Allahabad Adliye binasının önü ana baba gününe dönmüştü. Yargıç Sinha, bütün kariyeri boyunca olduğu gibi o sabah da saat tam 10:00’da mahkeme salonuna girdi. Salona kısaca göz gezdirdikten sonra hükmünü okumaya başladı. Birçok yasal ve anayasal maddeye atıfta bulunduktan sonra, seçimde milletvekili seçim kanununun açıkça çiğnendiğini gösteren mevcut deliller ışığında bu yasal gerekçelere göre Rae Bareli seçim bölgesindeki seçimin geçersiz olduğuna ve bayan Indira Nehru Gandhi’nin milletvekilliğinin iptaline karar verildiğini duyurdu. Kararın geri kalanı salonda kopan uğultuda duyulmadı bile. Başbakanın avukatları ve bütün Hindistan şok yaşıyordu. 258 sayfalık gerekçeli kararında yargıç, Başbakan Gandhi’nin seçmene rüşvet dağıttığı ve inek, buzağı gibi dini motifleri seçim kampanyasında kullandığı suçlamalarından beraatine karar verirken, anayasaya aykırı olarak seçim çalışmalarında kamu kaynaklarını kullandığını, kamu görevlilerini seçim kampanyasında görevlendirdiğini ve usülsüz olarak seçimi kazandığının anlaşıldığına hükmederek, Başbakan Gandhi’yi 6 yıl boyunca seçimlere katılmaktan da men etti. Kongre Partisine de Indira Gandhi’nin yerine yeni bir aday belirlemeleri için 20 gün süre verdi.

    Indira Gandhi, kararı, Hindistan Yüksek Mahkemesine taşıdı. Ancak ilk derece mahkemenin kararına temel olan delil çok açıktı. Indira Gandhi yasada belirtilen şartları yerine getirmemişti. Yüksek Mahkeme, 24 Haziran günü, nihai kararını verinceye kadar Allahabad mahkemesinin kararının kısmen uygulanmasına ve Gandhi’nin bu sürede milletvekili ayrıcalıkları ve oy hakkından yararlanamayacağına hükmetti. Üst mahkemenin bu ara kararı, Gandhi’nin, Hindistan’ı artık yasalar çerçevesinde ve meşru zeminde elinde tutamayacağını farkettiği an oldu. Ve Indira Gandhi Hindistan demokrasisinin en kara dönemi için düğmeye bastı. O gece yarısı kendi etkisi altındaki cumhurbaşkanı Fakhruddin Ali Ahmed’e olağanüstü hal ilan ettirdi. Yaklaşık iki yıl sürecek hukuka ve demokrasiye darbe dönemini başlattı.

    The Times of India gazetesi bir sonraki gün ‘demokrasi’ için şu şekilde bir taziye yayınladı:

    ‘Ger Çek’in sevgili kocası, Özgür Lük’ün biricik babası, Güven, Umut ve Adalet’in ağabeyi D.M. Okrasi 26 Haziran günü hayatını kaybetmiştir.’

    Bu manşeti nedeni ile Time of India ilk sansüre uğrayan gazetelerden biri oldu. Indian Express, 28 Haziran’da boş bir başyazı ile çıkarak tepkisini gösterdi.

    Financial Express ise aynı gün Tagore’un ‘Fikrin Korkusuz Olduğu Yer’ başlıklı aşağıdaki ünlü şiirini tam sayfa basarak çıktı:

    “Duam budur; Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde
    Bilginin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar bölmelere ayrılmadığı yerde
    Sözcüklerin, doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde
    Berrak aklın nehrinin, ölmüş törelerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde
    Zekânın sürekli olarak genişleyen fikir ve eylemle senin tarafından sevk edildiği yerde
    Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu özgürlük cennetinde uyandır.
    Benim sana duam budur.
    Allah’ım, bana sevinçlerimi ve üzüntülerimi kolayca kaldırabilecek gücü ver
    Bana fikre saygısızlık etmeyecek ve küstah kudretin önünde diz çökmeyecek gücü ver
    Bana başımı her günkü değersiz şeylerin üzerinde tutacak gücü ver.
    (Çeviri: Bülent Ecevit)

    Bu gazetelerin hepsine sansür uygulandı. Başbakan Gandhi’nin darbe rejimi ile temel hak ve özgürlükler askıya alındı. Muhalif liderler, muhalif partililer, muhalif gazeteciler, dernek ve sivil örgütlenmelerin binlerce üyesi kitlesel şekilde tutuklandı. Seçimler ertelendi. Politik partiler kapatıldı.

    Ülke genelinde en az 9 eyalet yüksek mahkemesi, bu olağanüstü hal uygulamaların hukuksuzluğuna hükmetti. Ancak Indira Gandhi’nin adamı başyargıç A. N. Ray ile kısmen kontrolü altına aldığı Ulusal Yüksek Mahkeme bütün bu kararları iptal etti. Keyfilik ve yetki istismarı artık en üst düzeydeydi. Örneğin Gandhi’nin oğlu Sanjay Gandhi, ülkenin en popüler şarkıcısı olan Kishore Kumar’dan Kongre Partisinin Bombay’daki mitinginde şarkı söylemesini istedi. Kumar bu isteği reddedince, Kumar’ın şarkılarının çalınmasına yasak getirildi.

    İlk dalgadaki binlerce tutuklamadan kurtulan muhalifler neredeyse tamamı ile sindi. Bu süre boyunca Gandhi, parlamentodaki fiili çoğunluğunu kullanarak, mahkum olmasına neden olan anayasa maddelerini değiştirdi. İstediği her yasayı çıkardı. Yasaların çıkma hızından memnun olmadığı için, parlamento içtüzüğünü değiştirerek yasama faaliyetini olağanüstü hızlandırdı. Bir süre sonra bununla bile uğraşmak istemeyince ülkeyi kararnamelerle yönetmesine imkan veren yasal değişikliğe gitti. Ancak bütün bunların hiçbiri Hindistan’ı kendisine bütünüyle boyun eğmeye ikna edemedi.

    İki muhalif hareket öne çıktı; Bunlardan ilki kısaca RSS denen Ulusal Gönüllü Organizasyonuydu. Daha sonra içinden milliyetçi Bharatiya Janata Partisini çıkaracak olan organizasyon 1925’ten beri faaldı. RSS, Olağanüstü Hal yasaklarını tanımadığını ilan etti ve sivil itaatsizlik başlattı. Mahatma Gandhi’nin şiddetsiz direniş kültürü olan ‘satyagraha’ya dayalı bir direniş örgütledi. Sansürlenen, yasaklanan kitaplar ve gazeteler yeraltında basılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Liderleri hapse giren diğer politik hareketlerin üyeleri de bu sivil direnişe katıldı. Farklı çizgilerden muhalifler ortak direnişe tek bir ortak hedef belirledi: Hindistan’ı yeniden demokrasi rotasına geri döndürmek. Lokal RSS direniş birimi olan ‘şakha’ların üye sayısı milyonlara ulaştı.

    Gandhi’nin darbe rejimini en fazla zorlayan bir diğer güç ise Sih azınlığın muhalefeti oldu. Bir anda bütün muhalif liderlerin tutuklanması, binlerce kişinin gözaltına alınması ülkeyi şok etmişti. Bu şaşkınlık anında ilk tepki bu dini azınlık grubundan geldi. Sih liderleri Amritsar’da toplanarak, Kongrenin girdiği faşizm eğilimine direnme kararı aldılar. Nitekim ülkede olağanüstü hale karşı ilk kitlesel protesto da Sihlerce, 9 Temmuz günü, ‘Demokrasiyi Koruma Kampanyası’ adıyla Amristar’da gerçekleştirildi. Basın açıklanmasında, ‘ülkenin yüzyüze kaldığı can alıcı soru, Indira Gandhi’nin başbakanlığının devam edip etmeyeceği değil, Hindistan’ın bir demokrasi olarak devam edip etmeyeceğidir’ denildi. Polis gösteriyi zor kullanarak dağıttı ve birçok Sih lideri tutukladı. Uluslararası Af Örgütüne göre, Gandhi’nin 20 aylık darbe rejimi döneminde 140 bin kişi tutuklandı. Bunların 40 bini, ülke nüfusunun sadece yüzde 2’sini oluşturan Sih azınlıktandı.

    Başbakan Gandhi, zor kullanarak Hindistan’ı avucunun içine alamayacağını gün geçtikçe farketmeye başladı. Mevcut dizginlenmiş haliyle bile hukuk bir engeldi. Ve darbesinin en cüretkar eylemine soyundu. Yüksek Mahkemenin ve yargının, yürütme ve yasama faaliyetleri üzerindeki anayasal denetim faaliyetini büyük ölçüde yok eden 1976 tarihli 42’nci Anayasa değişikliğini emrindeki parlamentodan geçirdi. Bu sırada Yüksek Mahkeme’nin ‘olağanüstü hal kararnameleri ile tutuklananların derhal yargı karşısına çıkarılması’ talebini, Gandhi’den gelen talimatla oy çokluğuyla reddetmesi kararına katılmayan, mahkemenin en kıdemli yargıcı Raj Khanna’nın muhalefet şerhi de ikinci bir hukuk şoku yaşattı. Çoğunluk görüşünü yazan kıdemsiz yargıç M. H. Beg, ‘’süresiz tutuklamaların olağanüstü hal koşullarına ve mevzuatına uygun olduğunu, tutuklulara iyi bakıldığını, her hangi bir kötü muamele yapılmadığını, iyi beslendiklerini’’ savunarak, habeas corpus (en kısa sürede mahkemeye çıkarılma hakkı) talebinin reddine karar verdiklerini açıklıyordu. Hindistan’ın yargı teamüllerine göre kısa süre sonra boşalacak Yüksek Mahkeme başkanlığına gelecek olan yargıç Raj Khanna ise, ‘’Hindistan anayasası, hayat ve özgürlük hakkını, yürütmenin mutlak gücünün merhametine bırakmıyor. Burada söz konusu olan artık bir kişinin mahkemeye çıkarılması hakkı değil Hindistan’ın bir hukuk devleti olup olmadığıdır. Yasaların, mahkemelerin otoritesi aracılığı konuşmasının engellenerek susturulup susturulmayacağı sorunudur. Birilerini mahkeme karşısına çıkarmadan tutuklu halde içeride tutmak, kişisel özgürlüklere değer veren herkes için kara bir lanettir.’’ diye yazdı. Yargıç Khanna, duruşmaya girmeden önce kız kardeşine, ‘’bugün vereceğim karar büyük olasılıkla benim mahkeme başkanı olmamı engelleyecek’’ kehanetinde bulunmuştu. Öyle oldu. Bir kaç ay sonra Hindistan Yüksek Mahkeme başkanlığına, Khanna yerine M. H. Beg atandı. Bu karar Hindistan’daki bütün baroları, yargı dünyasını ayağa kaldırdı. Yargıç Khanna, yargıya bu siyasi müdaheleyi protesto etmek için aynı gün istifa etti.

    Bu cüretkar hamleler, kamuoyunda Gandhi’nin popülaritesini aşındırdı. Gandhi, devlet içindeki müttefiklerini de hızla kaybetmeye başladı. İplerin hızla elinden çıkmak üzere olduğunu anladığı anda son bir çare olarak seçime gitmek zorunda kaldı. Olağanüstü Hal, bütün yasaklama ve tutuklama kararlarıyla 23 Mart 1977’de kaldırıldı.

    1977 baharında, ilk defa derli toplu bir muhalefetle, kamu kaynaklarını kullanamadığı eşit şartlarda bir seçimde rakipleriyle karşı karşıya gelen Kongre Partisi, tarihinin ilk seçim yenilgisini tattı. Indira Gandhi ve olağanüstü hal ilanının arkasındaki beyin olduğuna inanılan oğlu Sanjay Gandhi milletvekili bile seçilemediler. Kongre Partisi, kendi kalesi Uttar Pradesh eyaletinde bile milletvekilliği kazanamadı. Ve ülkenin bağımsızlığından beri ilk kez Kongre Partisi içinde yer almadığı bir hükümet kuruldu.

    Gandhi’nin gerçekleştirdiği darbe, Hindistan demokrasisinin, güçlü liderlerin manipülasyonlarına açık olduğunu ve hegemonik parlamento çoğunluğu karşısında korunaksız olduğunu farkettiği yıllar oldu. Kararlarını, kişisel kariyer hedeflerine veya halkın çoğunluğunun görüşlerine göre değil, anayasaya, yasalara ve hukukun temel ilkelerine bağlı kalarak alan bir kaç yargıcın bile varlığının, bir devletin devlet olarak varlığını sürdürebilmesi için ne kadar hayati olduğunu anladığı yıllar oldu. Nitekim, Yüksek Mahkeme üyesi yargıç Raj Khanna’nın gerçek boyutlardaki bir portresi, 1978 yılı Aralık ayında Yüksek Mahkeme binasına asıldı. Hindistan tarihinde daha hayattayken portresi mahkeme binasına asılan tek kişi olarak kalmaya devam ediyor. Yine 1999 yılında Hindistan hükümeti yargıç Khanna’yı en yüksek sivil nişan ile onurlandıracaktı.

    Üretken bir hukuk yazarı olan Khanna, 1981 tarihli ‘Hindistan Anayasasının Yapılışı’ kitabının sonunda şöyle yazacaktı:

    “Eğer Hindistan Anayasası, ülkemizin kurucu babalarından bize kalan bir miras ise, eksiksiz hepimiz, Hindistan halkı olarak, maddelerine sinen değerlerin koruyucusu olmakla mükellefiz. Anayasa bir kağıt parçası değil, herkesin uyması gereken bir yaşam tarzıdır. Daima uyanık kalmak, özgürlük için ödememiz gereken bir bedeldir. Çünkü, tarihin bize öğrettiği şu ki, insan soyunun ahmaklığı, her zaman gücün cüretkarlığına davetiye çıkarmaktadır.”

    Yargıç Raj Khanna’ın da, yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın da hukuk tarihi hakkında ciddi bilgi sahibi oldukları anlaşılıyordu. Nitekim Indira Gandhi’nin yargılandığı davada yargıç Sinha, ‘ülkenin başbakanının verdiği kararların sorgulanamayacağı’ imaları karşısında hukuk tarihinin en önemli tablolarından biri olan yargıç Edward Coke ile İngiliz Kralı Birinci James arasındaki diyaloga atıfta bulunacaktı. Kral James’ın yasalara aykırı talebine direnen mahkemeye Kral’ın danışmanı, kralın ‘’legibus solutus (yasaların üstünde) olduğunu savunurken, bir başka danışmanı ise, kralın, ‘’rex est lex loquens (Kral yasanın kendisidir)’’ olduğunu ilan ediyordu. 10 Kasım 1607 sabahı yargıç Coke ile Kral James karşı karşıya gelecekti. Coke, yüzüne karşı, kralın yargısal kararlar alamayacağını söyledi. Kral da, ‘’yasaların akıl üzerine kurulu olduğunu, kralın da yargıçlar gibi bir aklı olduğunu ve dolayısıyla yargılama yapabileceğini’ savundu. Kral, eğer bunu yapamıyorsa bunun kendisini de yasalarla bağlı hale getireceğini söyledi. Yargıç Coke, ‘common law’un tam da bunu gerektirdiğini savundu. Yargıç Coke, Kral James’in keyfilik talebine karşı direnerek, sivil hakların İngiliz hukuk sisteminde kökleşmesine tarihi bir katkı yapacaktı.

    Gandhi’nin davasında gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise Earl of Mansfield olarak bilinen İngiliz yargıçtı. Ülkenin kudretlerinin ve toplumun çoğunun karşı çıktığı kararlarıyla, örneğin İngiliz hukukunun köleliğe izin vermediğini ilan ederek bir gecede Londra’da binlerce kölenin serbest kalmasına yol açan kararı ile ünlü Lord Mansfield, devletin, radikal gazeteci, aktivist, politikacı John Wilkes’ı ‘kanun kaçağı’ ilan etmesini de yasal olarak hükümsüz hale getirecekti. Lord Mansfield, verdiği kararların toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmeyeceğinin farkındaydı:

    “Yasalar, hükümetin, yargısal hükümlerimize etki etmesine izin vermiyor. Vereceğimiz kararların politik sonuçları ne kadar ürkünç olursa olsun önemi yok. Vereceğimiz kararın sonucu isyan olacaksa bile, bizler, ‘Fiat justitia, ruat coelom’ demekle yükümlüyüz. Vicdanımın yanlış dediği şeyi, sırf yığınlar ve medya beni alkışlasın diye yapacak değilim. Doğru olduğuna inandığım kararı almaktan kaçınmayacağım. Üzerime yafta ve hakaret yağsa da…”

    ‘Fiat justitia, ruat coelom‘ Latince bir söz ve ”adalet tecelli etsin de isterse bu karar dünyanın yıkılmasına neden olsun” anlamında kullanılıyor. 16’ncı yüzyıldan beri, yargıçların önlerindeki bir dosya hakkında kararlarını alırken, bu kararın politik, toplumsal sonuçlarına bakamayacağını, hukuk ve yasalar neyi gerektiriyorsa cesurca dosyaya uygulaması gerektiği öğüdü olarak hukuk metinlerinde yer alıyor.

    Davada gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise, Bombay Yüksek Mahkemesinin 1800’lerdeki baş yargıcıydı. Bu yargıç, Bombay Yüksek Mahkemesinin aldığı kararın hükümetçe uygulanmaması üzerine 1 Nisan 1829 günü mahkemeyi kapattıklarını açıklayarak, yargısal faaliyet yapıyormuş tiyatrosuna girmeyeceklerini duyuracaktı.

    Hindistan’ın Başbakan Gandhi’ye karşı Yargıç Coke ile İngiliz Kral James arasındaki diyalogu konuştuğu yıllarda, ABD’de de aynı diyalog politik gündemin merkezine yerleşmişti. Watergate skandalı ile ortalığa saçılan bilgi ve belgeler, ABD başkanı Richard Nixon’ın yasaları defalarca çiğnediğini gösteriyordu. Ancak hem Nixon hem de bazı danışmanları, “ABD başkanı bir şey yapıyorsa bunun otomatik olarak yasal olduğu” teorisini savunuyorlardı. Ancak ABD Yüksek Mahkemesinin ikisi Nixon tarafından atanmış 8 üyesi oy birliği ile, başkan da olsa herkesin yasalara uymakla yükümlü olduğunu, aksinin ABD başkanına sınırsız ve keyfi bir yetki açmak olduğuna bunun da anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek bu görüşü reddetti.

    Hindistan’da yaşananların, ABD’de bugünlerde bir kez daha gündeme gelmesi de yine tesadüf değil. ABD’nin başında yine kendisinin yasalarla ve anayasa ile bağlı olduğuna inanmayan, yasaları çiğnemekte çekince yaşamayan cüretkar bir başkan var. Adalet bakanına, gelir vergisi dairesine ve FBI’a, muhaliflerini soruşturmaları veya istemediği soruşturmaları kapatmak için baskı yapan bir başkan var. ABD Anayasası ve yasaları lehinde kararlar verdikleri için yargıçlara karşı halkı kışkırtarak açıkça meydan okuyor. Hakkında açılan bir soruşturmaya, ırkçı fay hatlarını kaşıyarak yanıt veriyor ve başınızı ağrıtırım mesajı veriyor. ‘Fiat justitia, ruat coelom’ sözünün bu aylarda sık sık Amerikan medyasında ve Amerikan Kongresinin kürsüsünde boy göstermesi bundan. Soruşturma makamlarının, yargıçların ve mahkemelerin duruşu, Amerikan demokrasisinin geleceğinde en belirleyici faktör olacak.

    Yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın, vereceği kararın sonuçlarına hiç aldırış etmeden hukukun yanında sabit duruşu, Hindistan demokrasisini kısa süre gölgelense de tamamen yok olmaktan kurtardı. Çok dinli, çok kültürlü dev bir yoksul nüfusa sahip ülkenin altından kalkamayacağı iç çalkantılara sürüklenmesine engel oldu. Hindistan’ın, bir gün arayla benzeri şartlarda kurulduğu Pakistan’dan farklı olarak demokrasisini işletmesinde ve askeri darbeler yaşamamasında, yargının ve seçim kurulunun bu görece bağımsızlığının rolü çok büyük oldu.

    1975’te genç bir avukat olarak, Gandhi hakkındaki davayı izleyen Allahabad Yüksek Mahkemesinin emekli üyesi R. B. Mehrotra, yargıç Sinha’nın davayı nasıl ağırbaşlılık ve hukuka saygınlığına gölge düşürmeden yürüttüğüne dikkat çekiyor. Örneğin, başbakan Indira Gandhi’nin duruşmaya katıldığı günü anlatıyor. Yargıç Sinha, hiçbir koruma görevlisi veya polisin mahkeme salonuna, binasına ve hatta avlusuna giremeyeceği talimatı vermişti. Mübaşirlerden, başbakana da diğer bütün yurttaşlara uygulanan prosedürün, mahkeme teamüllerinin aynen uygulanması talimatı vermişti. Sadece yüksek olmamak şartıyla, başbakan için özel bir sandalye koydurtmuştu salona. Yine yargıcın talimatıyla avukatlar ve davayı izleyenler, başbakan mahkeme salonuna girdiğinde ayağa kalkmamaları konusunda sıkı sıkıya uyarılmıştı. Çünkü yargılama hukukunun evrensel teamülüne göre bir mahkeme salonunda kendisi için ayağa kalkılacak tek kişi, adaleti temsil eden yargıçtır.

    Yargıç Sinha’nın gelini Vibha da, kayınpederinin bu kadar önemli bir davayı bile, diğer davalarından hiç farklı görmediğini hatırlıyor. 12 Haziran 1975 günü Hindistan Başbakanının dört yıllık milletvekilliğinin geçersiz olduğuna karar verdikten sonra akşam evine geldiğinde diğer günlerdekinden farklı hiçbir duygu belirtisi ve davranış sergilememiş Sinha… Birçok meslektaşı da yargıcın apolitik, teknik hukuk kişiliğine dikkat çekiyor. Her davaya sadece hukuksal açıdan bakıyor, kararın ne tür sonuçlar doğuracağıyla ilgilenmiyor ve adaleti en üst düzeyde uygulamaya çalışıyordu.

    Gandhi’nin olağanüstü hal rejimi döneminde yoğun baskıya maruz kalan, defalarca saldırılara uğrayan Yargıç Sinha 1982 yılında emekli oldu. Ömrünün geri kalanını kitap okuyup küçük bahçesiyle meşgul olarak geçirdi. Hiçbir tartışmaya katılmadı. Konuşmadı. Sessizliğini sadece bir kez 2000 yılında, verdiği karardan nemalanan sonraki politik hareketleri kınamak için Hindustan Times’a yaptığı kısa bir açıklama ile bozdu:

    ”Gelecek nesiller, Olağanüstü Hal rejiminde yapılanlar için bir mazaret kabul etmeyecek. Ama peki ya sonraki iktidar dönemleri? Hayat ve özgürlük gibi temel haklardaki ihlaller büyük oranda sürüyor. Bir rapora göre sadece Uttar Pradesh eyaletinde 75 bin hak ihlali vakası var. Barışçıl gösteriler hala orantısız şiddetle karşılık görüyor. Göz altında ölümler rutin haber muamelesi görüyor. 1975’te bu cürümler Olağanüstü Hal mazareti ile yapılıyordu. Bugün resmen Olağanüstü Hal yok ama hala bu hukuksuzluklar var. Öyle görünüyor ki hiç ders alamadık. Bunlar çok tehlikeli işaretler. Bu şeytani kötülükleri bugün ciddiye alıp gerektiği gibi taşlamazsak, yeni ve çok daha sinsi Olağanüstü rejimler, hem de maskeli formda ortaya çıkar.”

    Jagmohan Lal Sinha, 2008 yılında öldüğünde bütün Hindistan arkasından göz yaşı döktü.

    Meslektaşları, gazeteye verdikleri ölüm ilanında, bir yargıcın arkasından söylenebilecek en güzel sözle uğurladılar onu;

    ‘Kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın her türlü adaletsizliğe karşı çıktı’.

    CEMAL TUNÇDEMİR