• SAZAN SARMALI
    Osman Başıbüyük
    07.03.2019
    OdaTV

    Soğuk Savaş döneminde ABD’nin izlediği stratejinin 3 ana ayağı vardı:

    1) Dünya petrol ticaretini kontrol etmek,

    2) Komünist olmayan ülkelerin silah pazarına hâkim olmak,

    3) Dünya tarımsal üretimi üzerindeegemenlik kurmak[1].

    Aslında bugün de değişen pek bir şey yok. Sadece stratejinin üçüncü ayağı diğerlerine göre daha ön plana çıkmış durumda.

    Mesela, Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi silahla falan diz çöktüremezsiniz; ama midesinden yakalarsanız, burnuna halka takılmış ayı gibi oynatmanız mümkün olur.

    ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” şeklinde bir cümle sarf etmişti. Bu cümlenin ne anlama geldiğini ne yazık ki hâlâ anlayamayan siyasetçilerimiz var. Oysa ki Atatürk; “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. MİLLİ EKONOMİNİN TEMELİ ZİRAATTIR. Köylü milletin efendisidir.” diyerek, çok önceden bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştı. Bizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü anlatabilmek için yaşanmış örneklere bakalım.

    YEŞİL DEVRİM VE AFRİKA

    2’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı, savaşan ülkeleri tarımsal üretimini artırmaya yönlendirdi. Bu konuda başı çeken hiç kuşkusuz ABD idi. Yeşil Devrim olarak adlandırılan 1950-70 yılları arasında ABD, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojileri tarımda kullanmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, ülkede zamanla küçük ölçekli çiftçilik kayboldu, endüstriyel tarıma geçildi. Bu dönemde dünya tarımsal üretimini kontrol etme, ABD kapitalizminin jeopolitik stratejisinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu süreci Avrupada yakından takip etti.

    1970’li yıllarda petrol fiyatları hızla tırmanırken aynı paralelde tahıl fiyatları da 3-4 katına çıkıyordu. Kendi ihtiyacının çok çok üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşan ABD, bu sayede Dünyada tahıl arzını ve fiyatını kontrol eden tek ülke haline geldi[2]. Kissinger’ın istediği şey hayata geçiyordu.

    Gelişmekte olan ülkelerin, geniş topraklar üzerinde, çok büyük üretim kapasitene sahip tarımsal işletmeleri kuracak ekonomik güçleri yoktu. Üstelik buralarda yapılacak üretimi destekleyecek, makine, kimyasal ilaç ve gübre ile ıslah edilmiş tohum teknolojilerinden de yoksundular. Bu sebeple dünyada yaşanan acımasız tarımsal rekabetin giderek gerisinde kalarak, her geçen yıl daha az üretir hale geldiler ve sonunda halklarını doyuramayacak duruma düştüler. Bunun bir sonucu olarak da gıda temini için, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve küresel piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Borçlarını ödeyecek üretim kapasitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarından, zamanla faiz sarmalında tekrar sömürgeleştiler. Zaten planlanan da buydu[3].

    Bahse konu dönemde Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını daha yeni kazanmıştı. Bu ülkeler, 1960’lı yıllarda gıda konusunda sadece kendi kendilerine yetecek üretime sahip değil aynı zamanda net tarımsal ürün ihracatçısıydılar. Fakat Yeşil Devrim’in yaşandığı yıllarda tarımsal üretim teknolojisinin gerisinde kaldıkları için bugün Afrika kıtası yiyeceğinin %25’ini ithal eder hale geldi. Kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamı gıda ithalatçısı. Kıtlık ve açlık ve bu sebeple çıkan politik krizler, Afrika için olağan bir durum halini aldı[4]. Bu durum bir tesadüf değildi.

    Afrika’nın yaşadığı gıda krizinin iç savaşlar ve salgın hastalıklar gibi birçok nedeni var. Ancak asıl neden, devlet kontrolü ve desteğinin tarımdan safha safha çekilmiş olmasıdır. Devleti tarımın dışına iten mekanizma ise hiç kuşkusuz Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu kuruluşlar, dış borçların geri çevrilmesine yardımcı olma görüntüsünde, devletin tarımdan desteğini çekmesini sağlayarak, tam tersi yönde ülkeleri borç sarmalına mahkûm ederek, yeniden yarı sömürge olmalarını sağlamıştır[5].

    TARIMSAL ÜRETİM KÜRESEL ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELDİ

    ABD tarım bakanı John Block, 1986’da Uruguay’da yapılan tarımla ilgili bir toplantıda; “ülkelerin kendi kendini beslemeye yetmesi fikrinin artık çağ dışı kaldığını” söyleyerek katılımcıları, gıda güvenliklerini ABD’den çok daha ucuza ithal edebilecekleri tarım ürünleriyle sağlayabileceklerine inandırmaya çalışıyordu[6]. Bu sözlere inanan Venezüella’nın başına neler geldiğini birazdan anlatacağız. Bu arada John Block, o yıllarda ABD’nin tarım ürünlerini nasıl bu kadar ucuza mal ettiği konusunda hiçbir bilgi vermiyordu. Washington, Dünya Ticaret Örgütü’nün kaldırılmasını dikte ettiği tarımsal destekleri (sübvansiyon), kendi çiftçisi için her sene giderek attırmaktaydı[7] ve aynı zamanda tarım araştırmalarına inanılmaz destekler veriliyordu. Böylece tarımda gen devrimi yaşandı.

    Bugün geldiğimiz noktada, Monsanto, Bayer, Cargil gibi büyük şirketler, neyin yenileceğine, nasıl üretileceğine ve nasıl işleneceğine karar verir hale geldi. Bu şirketler tohumdan tabaktaki yemeğe kadar tüm gıda zincirini kontrol etmeyi amaçlıyor.

    Çiftçilerin binlerce yıl tecrübeyle elde ettikleri tohumlar çalındı. Çiftçi, kimyasal yöntemlerle üretilen, genetiğiyle oynanmış ilaç ve besin bağımlısı, hibrit tohumlara mahkûm edildi. Büyük şirketlerin tekellerinde topladıkları tohum sertifikaları, çiftçiler arasındaki tohum ticaretini neredeyse bitirdi[8]. Bu tohumlar, tek bir seferlik ürün verdiği için, çiftçiler her yıl bu şirketlerini kapısını tekrar çalmak zorunda. Aynı zamanda ülkeler, vaat edilen verimliliği sürdürebilmek için yine bu şirketlerin ürettiği pestisit ve herbisit gibi ilaçlarla, kimyasal gübrelere döviz ödemek zorunda. Bütün bunlara çiftçinin kullandığı tarım makinaları ve onların yaktığı mazotu da eklerseniz, tarım üretiminin ne kadar çok dış girdiye bağımlı olduğunu görürsünüz. Gelişmekte olan ülkeler ara malı girdisi olmadan tarımsal üretim yapamaz hale geldi.

    VENEZUELLA ÖRNEĞİ

    Hugo Chavez, 1998 yılında iktidara gelirken, ülkenin petrol gelirlerini fakir halk ile paylaşacağını ve gıda güvenliğini garanti altına alacağı vaatlerinde bulunmuştu. Sosyalist programını finanse etmek için petrol gelirinden başka kaynağı yoktu. Petrolü devletleştirerek ana gelir kaynağı kontrol altına aldı. Takiben yüzlerce özel şirketi ve yüzbinlerce dönümlük araziyi devletleştirerek ülkedeki servet dağılımını dengelemek istedi. Fakat el konulan varlıklar tecrübesiz ellerde çok kötü yönetildi için yerel tarımsal üretim giderek azalmaya başladı. Bu durum pek önemsenmedi;“paramız var ki, ithal ediyoruz” diyerek ithalata dayalı bir düzen kuruldu. İthal edilen tarım ürünleri üzerinden sübvansiyon yapılarak fakir halkın gıdaya daha ucuza ulaşması sağlandı. Doğal olarak ithalat, ülkedeki tarımsal üretimi daha da baskı altına aldı. 2003 yılında döviz alım satımının devlet tekeline alınmasıyla birlikte birçok şirket üretime devam edebilmek için gerekli olan aramalı ve ekipmanları ithal edemez oldu. Bu durum tarımsal üretimi ciddi ölçüde baltaladı[9].

    Halefi Nicolas Maduro döneminde petrol fiyatları düşmeye başlayınca, bütçede ciddi açıklar vermeye başladı. 2014 yılında Amerikan ambargosuyla birlikte petrolden akan para iyice kesilince Maduro döviz yokluğundan gıda ithalatını kesmek zorunda kaldı. Bu sefer de gıda fiyatları yükselmeye başladı. Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, Maduro’nun iktidarını tehdit ediyordu. Maduro, çare olarak fiyatları makul seviyede tutmak adına üretimi sübvanse etmeden, fiyatları düşük tutmak için kanuni düzenlemeler yapma yoluna gitti. Yeni yasalarla gıda ürünlerinin üretimi, dağıtımı (tanzim satış) ve fiyatlandırılması düzenlendi. Hükümetin gıda sorununa çözüm diye geliştirdiği yöntemler tam tersine yerel tarım üretimini daha da azalttı. Bu düzenlemeler birçok şirketi kâr edemez hale getirdi. Sonuç olarak; şirketlerin üretimi durdurmak zorunda kalması, gıda krizine yol açtı[10]. Artık halk ancak tanzim satış merkezlerinden, Maduro taraftarlarının kontrolünde dağıtılan ucuz gıdaya ulaşabiliyor. Maduro karşıtı gösterilere katılırsanız aç kalmak garanti! ....

    Normalde gıda ithalatının durması birçok ülkede çiftçi için büyük fırsattır. Venezüella’da bir çiftçinin ihtiyacı olan, verimli toprak, su, güneş ve dünyanın en ucuz yakıtı var. Ama çiftçi üretemiyor. Niçin? İnsanlar uzun gıda kuyruklarında saatlerce sıra bekliyor; çöpleri karıştırarak beslenmeye çalışanlar var. Acaba neden? Çünkü çiftçinin elinde yerli tohum kalmamış; hibrit tohum ithal edecek para yok; tohum bulsalar kimyasal ilaç ve gübrelere ulaşamıyorlar. Bozulan biçerdöverin parçası bulunamıyor, bulunsa bile parasını ödemek zor. Köylerde çalışacak insan gücü kalmamış. İşin özü tarımsal üretim zinciri kırılmış.

    Ülkede insanlar ortalama 11 kg zayıflamış durumda ve ABD sınıra tırlarla yüzlerce ton gıda yardımını yığmış, köpeğe kemik sallar gibi Venezüella’nın zavallı vatandaşlarına isyan işareti veriyor. Ülkedeki krizin sonucunu hâlâ merak edeniniz var mı? Küresel şirketler Venezüella’nın petrolüne çökecek. Mesele Maduro’yu sevip sevmemek değil düşülen tuzağı görmek...

    TÜRKİYE’DE DURUM NE?

    Gelelim Türkiye’ye. Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye tarım konusunda ilk dayatma 1954 yılında geldi. Başbakan Adnan Menderes, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımı, 300 milyon dolar artırmasını istemişti. ABD, Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan desteklerin azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulayarak isteği geri çevirdi[11].

    Asıl ciddi saldırı 12 Eylül 1980’de oldu. Darbe öncesi ülke ekonomisi batık vaziyetteydi. Borçlarımızı geri çevirecek miktarda borç bulabilmek için neoliberal ekonomi politikalarını yürürlüğe koymak zorunda kaldık. 24 Ocak kararları, temelde tarımda korumacılığın kaldırılması ve desteklemelerin azaltılmasını dayatıyordu. Dışarıdan gıda alımına konulan gümrük tarifelerinin iç piyasayı terbiye etmek maksadıyla düşürülmesi isteniyordu. Konu ile ilgili bazı çevreler, isteklerin ABD ve Avrupa ülkelerinde giderek artan tarım ürünleri stoklarının eritilmesine bağladı. Ama aslında yapılmak istenilen bambaşka bir şeydi.

    1988 tarihinde tohum ithalatına gümrük muafiyetleri getirildi. İlerleyen yıllarda baskının dozu giderek arttı. 5 Nisan 1994 kararları bağlamında IMF’ye verilen taahhütler kapsamında destekleme alımlarına giren ürün sayısı giderek azaltıldı. Daha sonra 10 Ocak 1996 tarihinde devreye giren Gümrük Birliği Antlaşması ile tarım ürünlerinin ithalatına konulan kısıtlamaların bir kısmı daha kaldırıldı. Tarım ürünlerinde fiyat oluşumu serbest piyasaya bırakıldı. Tarımsal kitler özelleştirildi. Tarım Satış Kooperatifleri gibi örgütlerden devlet desteğini çekti[12].

    Bu süreçte yavaş yavaş bireyler değişmeye başladı. Mesela, tarım ürünleri ihracatı 2004 yılında 1980 yılına göre %58 oranında artarken, ithalat %5322 oranında arttı. 2002 yılını fazla ile kapatan tarım ürünleri dış ticaret dengesi, 2003 yılından itibaren açık vermeye başladı[13].

    2001 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte yeni dayatmalar gelmişti. Örneğin, Kemal Derviş’in talimatıyla çıkarılan Şeker Kanunu’yla şeker pancarı üretimi yasaklandı ve mısır glikozu-şeker kamışı ithalatı serbest bırakıldı. Cargill gibi firmalar bu kararın ardından ülkede hızla yatırıma başladı. 2016 yılında da ABD menşeli 80 bin ton şeker ithalatında %50 olan gümrük vergisi %0’a indirilerek şeker pancarı üretimi tamamen bitirildi.

    IMF’ye 9 Aralık 1999 tarihinde verilen niyet mektubu ile Dünya Bankasına verilen 10 Mart 2000 tarihli niyet mektubu esas alınarak 2000 yılından itibaren tarımda “doğrudan gelir desteği” uygulamasına geçilmişti. Bu uygulamayı AKP Hükümetleri de devam ettirdi. Bu yöntem ile teşvikler, üretime göre değil, arazi büyüklüğüne göre verilmeye başlandı. Bu yöntem, niyetin tam tersi yönde küresel kuruluşların planladığı şekilde, üretim azalmasına sebep oldu. Hatta geçtiğimiz günlerde basında “doğrudan gelir desteğinin” yatak odasından dağıtıldığını iddia eden yazılar çıktı. Habere göre konuya hâkim tek bir personel, bakanlığın bilgisayarlarını evine götürmüş, dağıtımı kafaya göre yatak odasından yapıyormuş![14]

    2006 yılında AKP hükümeti “Tohumculuk Kanunu”nu çıkartarak köylülerin sertifikasız tohumları üretmesi, çoğaltması ve satması yasaklandı[15]. Bu yasayla köylüler, küresel tohum şirketlerinin sertifikalı tohumlarına bağımlı kılınırken, binlerce yılda ıslah ederek geliştirdikleri yerli tohumların kaybolmasının önü açıldı. Ülkedeki tohum çeşitliği hızla azalmaya başladı. Her geçen yıl dışarıdan daha fazla tohum ithal eder hale geldik.

    Örneğin 1990’ların başında ABD ve Kanada, Türkiye’den aldıkları mercimek ve nohut tohumları ile üretime başlamıştı. Bugün ülkemizde yetişen ve anavatanı Anadolu olan buğday, mercimek ve nohut gibi ürünlerin üretimi iç tüketimi yetemez hale geldiği için bu ürünleri Kanada ve ABD’den ithal ediyoruz[16].

    Türkiye'de 1986 yılından beri ithal tütünde kg başına 3 dolar, sigarada paket başına 40 cent "Tütün Fonu" uygulanmaktaydı. Bu uygulamanın amacı Türkiye'de üretilen tütününü, Türk tarımını korumak ve ihracat rakamlarını yükseltmekti. 2010 yılından itibaren bu fon kaldırıldı.Tütün Fonu'nun kaldırılması ile Türk tütünü bitirildi[17]. Yerli sigara markası kalmadı.

    AKP’nin 2006’da çıkardığı Tarım Yasası ile Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) %1’inin tarım üreticisine destek olarak verilmesi hükme bağlanmıştı. Ancak bu oran hiçbir zaman yakalanamadı, destek %0,3 ile %0,5 arasında kaldı. Devletin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden verdiği kredi miktarları göreceli olarak artıyormuş gibi gözükse de artan döviz fiyatları ve GSYH’ya orana göre verilen krediler sürekli azalıyor. ABD ve AB’nin denetiminde olan Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yönlendirmesiyle tarıma verilen destekler göstermelik hale getirildi.

    Bu arada ABD ve AB tarıma destek konusunda ne yaptı dersiniz? ABD, tarımsal üretim değerinin %25’ini üreticiye destek olarak vermekte; bu değer AB’de %40’ları bulmaktadır[18]. Bu haksız rekabet zamanla Türk çiftçisini üretemez hale getirdi. Son 16 yılda çiftçi, Belçika büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçti. Hollanda büyüklüğündeki topraklarımız da her yıl nadasa bırakılıyor.

    Para kazanılmayan yerde insanları tutamazsınız. Geçim sıkıntısı çeken çiftçiler özellikle genç olanları köyleri terk etmeye başladı. Bu arada büyükşehir yasasıyla bazı köyler mahalle oldu. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Görevleri, İl Özel İdarelerine devredildi. Sonra onlar da kapatıldı. Arkasından köy okulları da kapatılıp taşımalı eğitim sistemine geçilince, köyler tamamen boşaldı.

    2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı, %34,9 iken 2017 yılında bu oran %19,4’e geriledi[19]. Tarımda istihdam rakamlarını yüksek olduğu dönemlerde önceki hükümetler oy kaygısıyla tarımdan desteği tamamen çekemiyordu ancak tarımdan ekmek yiyen insan sayısının azalması AKP Hükümetlerinin daha pervasız davranmasına müsaade etti. Bu pervasızlık, göreve geldikleri yılda %9,98 olan GSYH içindeki tarımın payının, 2017 yılı itibariyle %4,35’e düşmesine sebep oldu. Tarımsal üretimde hiç artış olmazken, Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyordu. Plansız bir şekilde Suriye ve diğer ülkelerden gelen 5 mülteci gıda ihtiyacını daha da artırdı. Bütün bunlara bir de de tatillerini Türkiye’de geçirmeyi tercih eden yıllık 40 milyondan fazla turist eklenince, gıda üretimi tüketimin çok çok gerisinde kaldı. Bütün bu sürecin sonunda tarım ülkesi Türkiye, gıda ithal etmeden karnını doyuramaz hale geldi. 2017 yılı verilerine göre 8 milyar 895 milyon dolarlık gıda ithalatı yapmak zorunda kaldık.

    Bütün bunlar olurken AKP’li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Mehmet Mehdi Eker'e, Fransa Hükümeti “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” verdi! Bakan Eker, “ortak idealler ve hedeflere sahip iki ülkenin rekabet etmek yerine işbirliği içinde olması gerekir” diyordu[20].

    Atatürk’ün “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” sözünü hayatında hiç duymamış olan AKP’li Faruk Çelik, bakanlığı döneminde, “Tarım Teknolojisi ve Kapasite Geliştirme” görevini İngiltere’ye havale etmişti! Kozmik odadakiler kadar mahrem bilgilerimiz, plan, öngörü ve hedeflerimiz İngilizlerin elinde ve insafındaydı![21]

    Tarımla ilgili hiçbir eğitimi olmayan çiçeği burnunda son bakanımız Bekir Pakdemirli ise göreve gelmeden önce dünyanın en büyük dondurulmuş patates üreticisi Kanada merkezli küresel McCain Food şirketinin Ortadoğu danışmanı idi. Endüstriyel hazır gıdalar Türkiye pazarına Pakdemirli'nin “başarısı" ile girmişti![22] Bu sene hastalık tehlikesiyle 25 ilde toplam 141 bin dekarda patates ekimi yasaklandı[23]. Ne yazık ki bu hastalığın dışarıdan donmuş patates ithalatını artırma ihtimali var. Zaten sevgili bakanımız da “Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum; Türkiye'de para var ki ithalat yapabiliyor” diye cevap veriyor[24]!

    Bütün bu beceriksiz siyasetçiler Türkiye’yi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yerel seçimler öncesi Cumhur İttifakının meydanlarda halkı ikna etmek için kullandığı en önemli argüman “beka tehlikesi”. Evet Türkiye’nin gerçekten de beka tehlikesi var. Ancak bu tehlike ne Kuzey Irak’tan ne Suriye’den ne FETÖ’den ne de PKK teröründen kaynaklanıyor. Beka tehlikesi, SAZAN SARMALI tezgahına düşmek üzere olduğumuzdan kaynaklanıyor.

    SAZAN SARMALI

    Bu SAZAN SARMALI da ne diyeceksiniz? Anlatalım.

    AKP iktidarında, son 17 yılda acımasızca uygulanan neoliberal ekonomi politikalarıyla her şey haraç mezat satılarak devlet ekonominin dışına itildi. Devlet koruması ve güvencesinin olmadığı bu dönemde, şehirlerin çevresindeki asgari ücret ile köleliğe mahkûm edilen insan sayısında büyük artış oldu. Tarımdan devlet desteğinin çekilmesiyle birlikte köyden kente göç daha da hızlandı. Nüfusun %15,5'i daha gettolarda yaşamaya başladı. Köyünde başına buyruk çalışarak, çok çeşitli olmasa da doğal gıdalarla para harcamadan karnını doyurabilecek bu insanlar da gettolardaki asgari ücretli köleler ordusuna katıldı. Bu geniş kitleler, ucuz gıda satan marketlere ve devlet yardımlarına mahkûm hale geldi. İşin ilginç yanı, AKP hükümetlerinin izlediği yanlış politikalar sebebiyle bu zor hayata mecbur edilen dar gelirli bu geniş kitleler, inanç sömürüsü üzerinden oluşturulan algı sebebiyle AKP’nin oy deposunu oluşturuyor.

    Demirel’in söylediği; “tencerenin düşüremeyeceği hükümet yoktur” sözü doğrudur. Ekonomik krizin derinleşmesiyle, gıda enflasyonu iyice artarsa, bu geniş kalabalıklar eve ekmek götürmekte daha fazla zorlanmaya başlarsa hatta daha da ilerisi, işsiz kalır ve asgari ücretle bile iş bulamazlarsa veya bankamatikler gün gelir para vermezse, yani devlet maaş ödeyemezse ne olur? Hükümetin devrilmesini bir tarafa bırakın, yaşanması kaçınılmaz olan sosyal patlamalar sonu belli olmayan bir istikrarsızlık sürecini başlatır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bugüne kadar Türkiye'yi istedikleri gibi eğip bükemediler. Baktılar kurla faizle olmuyor, bu defa ülkemizi soğan, patates, biber, patlıcan, salatalık üzerinden ters köşe yapmaya çalışıyorlar. Aldığımız tedbirlerle bu hamleyi de boşa çıkardık. Çadırlar kuruldu. Bütün bunlarla birlikte tanzim satış yerlerini kurduk; fiyatlar yarıya indi daha da inecek. Temizlik ürünlerinden tutun marketlerde ne varsa onların da belli bir kısmını buralarda satmaya başlayacağız. Bunlar terör estirdiler terör. Gıdada teröre estirenlere gereken dersi veriyoruz, vereceğiz”[25].

    Aslına bakarsanız Erdoğan doğru söylüyor. Ama adamlar saldırıyı bugün başlatmadılar ki. 50 yıldır bu ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Peki biz ne yaptık? Gıda fiyatlarındaki enflasyon hızla tırmanmaya başlayınca ilk aldığımız tedbir, fiyatı artan tarım ürünlerinin gümrük vergisini sıfırlamak ve ithalat kotasını kaldırmak oldu. Arkasından marketlere zabıta gönderdik. Sonrasında belediyeler tanzim satış çadırları kurdu. Şimdi de Rekabet Kurulu, perakende gıda ticareti alanında faaliyet gösteren 23 zincir market hakkında soruşturma başlattı. Yani fiyat kontrol sistemine geçtik.

    Piyasada bir mal ziyadesiyle varsa stokçuluk yoluyla vurgun yapma ihtimali yoktur. Stokçuluk ancak ve ancak mal darlığında olur. Mal darlığı sorununu çözmek ise ithalatı artırmakla değil üretimi artırmakla olur. Bir ürünün fiyatını, maliyet artı kâr belirler. Eğer siz maliyetleri düşürecek tedbirler almadan, kâr oranlarını düşürecek şeklinde tedbir almaya çalışırsanız, üretimi daha da baltalarsınız. Üreticiler üretimden, tüccarlar ticaretten vazgeçerler. Emir komuta ile serbest pazar ekonomisi olmaz. Tarım alalında üretim zinciri kırılır, bu süreç ciddi devalüasyon ve ekonomik yıkım getirir[26].

    Gıda fiyatlarını düşürmek için yapılması gereken, üretimi artırmaktır. Peki Hükümet, gıda krizi yaşadığımız son 4-5 ayda üretimi artırmak için tek bir önlem almış mıdır? Almadı, alamaz. Peki niçin?

    Hükümet, maaşları ödeyebilmek için küresel piyasalardan borçlanmak zorunda. Üretimi artıracak yönde tedbirler almaya kalkışırsa 1 kuruş para vermezler. İşte çeşitli baskı araçları kullanılarak bir ülkeyi üretimi artıracak tedbirler almaktan alıkoyarken, ithalata yönlendirmeye, bunun bir sonucu olarak fiyat kontrolü rejiminin doğmasına neden olmaya, bu süreçte borç vermeye devam ederek krizi daha da derinleştirmeye ve sonunda hedef ülkeyi iç ve dış politikada kendi kararlarını alamaz hale getirerek esir alma tezgahına SAZAN SARMALI diyoruz. Maalesef Türkiye bu sazan sarmalı tezgahına düşmüş bulunuyor.

    Bugün Türkiye’nin Batı ile en önemli sorunlarından bir tanesi, Rusya Federasyonu’ndan alacağımız S-400 füzelerinin yarattığı kriz. Bütçede para yok, bu silah sistemini temin etmek için de kredi gerekecek. Mesela “beton” için kredi isteseniz herkes verir. Hatta S-400 alımı için bile küresel piyasalardan kredi bulabilirsiniz. Ama tarımsal üretiminizi artırmak için 1 kuruş kredi vermezler. Çünkü tarım en stratejik sektördür. 21’inci Yüzyılın en önemli silahı nükleer silahlar değil gıdadır.

    Bir ülkede toplumsal yapıyı, gelir ve kişi sayısı açısından bir piramide benzetebiliriz. Tepeye doğru çıktıkça gelir düzeyi artarken, kişilerin sayısı azalır. Aynı şekilde tabana doğru indikçe gelir düzeyi azalırken, kişilerin sayısı artar. Ekonomik kriz dönemlerinde tabandaki çok büyük kitleler gelirlerinin büyük bir kısmını sadece karınlarını doyurmaya ayırmak zorunda kalırlar. Peki bu insanlar ne yer dersiniz? Anadolu insanının en çok yediği; ekmek, hamur işi, makarna ve bulgurdur. Buğdaydan yapılanı yiyecekler. Sonra nohut, fasulye ve mercimek gelir. Biz bu gıdaları nereden ithal ediyoruz? Kanada ve Amerika’dan. Demek ki 1990’larda bizden bu tohumları boşuna almamışlar.

    Yerel seçimlerden sonra Türkiye ciddi bir borçlanma arayışına girecek. Borcu borç ile çevirmekten başka çare yok. Ülkenin çok miktarda dövize ihtiyacı var. Seçim sebebiyle bu tablo şimdilik saklanıyor. Erdoğan haklı olarak yeni yaptırımlardan kaçmak için IMF’den borç almak istemiyor. Peki başkaları verdikleri paranın nereye harcanacağına karışmayacak mı? Mesela Londra (Rothschildlar). Para vermek için seçimlerden AKP’nin güçlü çıkıp çıkmayacağını görmek istiyorlar. Çünkü şimdiye kadar uygulanan hatalı ekonomi ve tarım politikalarının devamını, Erdoğan gibi halkı inandıran güçlü bir liderden başkası sağlayamaz. Seçimden sonra para muslukları açılacak. Ülkede ciddi bir rahatlama olacak. İthalata devam edileceğiz. Bu arada tarımın her geçen gün biraz daha öldüğünü hiç kimse önemsemeyecek.

    Türkiye benzer bir durumu II. Abdülhamit döneminde yaşamıştı. Ulu Hakan(!), 33 yıllık iktidarı döneminde tam 13 defa borç anlaşması imzaladı. Borç alarak iktidarını uzattı. Alınan borç ile iktidarda kalma süresi doğru orantılıydı. Ama aynı zamanda alınan borç ile devletin hayatı ters orantılıydı. Yükümlülük altına giren devlet giderek zayıflıyordu[27]. Sonuç itibariyle Abdülhamit bugünkü Türkiye’nin tam 2 katı büyüklüğünde toprak kaybetti. Sanılanın aksine Abdülhamit yıkılmakta olan Osmanlı’nın ömrünü uzatmamış, tam tersine kendi iktidarını uzatmak için borç alırken yapısal sorunların gizlenmesine sebep olarak devleti yıkıma hazırlamıştır.Abdülhamit’i bugün göklere çıkartan zihniyet uyanmamızı önleyerek aynı numarayı tekrar yememiz için çalışmaktadır. Bütün dünyada her ülkenin din adamları milliyetçiyken bizimkilerin Cumhuriyet düşmanı olması bir tesadüf değildir.

    NE YAPMALI?

    1) Döviz, yurt içinde üretilemeyen mallara ulaşmak için kullanılmalıdır. Gıda ithalatına bağımlılık diğer ürünlerin ithalatını da tetikler. Çünkü alım gücü azalan köylü ve ülkeden çıkan döviz, diğer sektörlerdeki tüketimi azaltarak zamanla onların da batmasına neden olur. Böylece diğer alanlarda da ithalata mecbur kalırız. Gelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı olup, tarım üretimi fazlası vermektedir. Türkiye’nin SAZAN SARMALI’ndan kurtulmak ve sonrasında orta gelir tuzağını yenmesi için en önemli ve ilk yapması gereken şey,tarımsal üretim fazlası vermektir. Aksi takdirde hiçbir alanda gelişme kaydetmek mümkün olmaz.

    2) Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit gıda güvenliğidir. Barzanistan, Membiç, Terör Koridoru, PKK, FETÖ gibi tehditler bu tehdidin yayında solda sıfır kalır. Bu manada önümüzdeki 10 yıl bizim için en önemli bakanlık Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Yerel seçimlerden sonra Bakan dahil, bakanlığın bütün kilit kadroları hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan değiştirilmelidir. Bakanlıktaki akrabalık ve hemşerilik ilişkilerine son verilmeli, liyakat esasına dayalı, küresel şirketlerle ve ithalatla bağlantısı olmayan, mesleğini çok iyi bilen kişiler görev başına getirilmelidir.

    3)Üretimi artırmak için tarım ve hayvancılık mutlaka ciddi oranda desteklenmelidir. Verilen destek, devletin bütçesine yük getirmeyecek, tam tersine katkı sağlayacaktır. Ziraat mühendisi veya iktisatçı değiliz ama konuyu kabaca şöyle anlatmaya çalışalım. 2017 verilerine göre aşağı yukarı 9 milyar dolar tutarında gıda ithalatı yapmışız. Üretimi artırmak ve iç tüketimi karşılamak için devlet, 2 milyar doları çiftçiye çeşitli yollarla teşvik olarak verse; bir sonraki sene üretimimiz yeterli miktarda olursa,9 milyar dolar cebimizde kalır. Devlet 2 milyar dolar kaybetti diyeceksiniz. Kaybetmez. Piyasada yurt dışına çıkmayan bir 9 milyar dolar olacak, buna devletin teşvik olarak verdiği 2 milyar doları ilave edersek, piyasada elden ele dolaşan miktar 11 milyar dolar eder. Devlet,vatandaşının cebine giren bu 11 milyar dolardan, insanlar her alışveriş yaptığında KDV ve ÖTV şeklinde vergi alacak. Devlet, verdiği 2 milyar doların tamamını vergi yoluyla geri alabilir mi bilemem ama verilen teşvik ile yakalanan üretim artışı oranına göre önemli bir miktarın geri döneceği kesindir. Teşvike para harcamak yerine ithalatın önü açılırsa, devletin kasasından hiç para çıkmaz. İthal edilen malları kim alıyorsa, para onların cebinden, yani vatandaşın cebinden çıkar. Burada devlet, cebinden para çıkmadığı için kârlı gibi gözüküyor ama para çıkışı oluğu için zararı ülke etmektedir. Bu noktada önemli olan ülkenin kaybetmemesi dövizin ülke ekonomisinden dışarı kaçmasının önlenmesidir. Dolayısıyla devlet, cebinden biraz feragat ederse,yurt dışına kaçmayan o 9 milyar dolar, ülkeye çok şey kazandıracaktır.

    4) 3 yıl içerisinde temel gıda maddeleri olan tahıl ve bakliyatta ithalata bağımlılığı sıfırlayarak ihracatçı duruma geçmemizi sağlayacak bir plan yapılmalıdır. Aynı paralelde pamuk gibi sanayi bitkilerinde dışa bağımlılık sonlandırılmalıdır. Daha sonra aşama aşama teknoloji gelişimi ile tohum ithalatı azaltılarak en geç 10 yıl içerisinde tamamen yerli tohuma geçilmelidir.

    5) Tarımsal üretimde arzu edilen artış sağlansa bile dışarıdan ithal edilen tohum, gübre ilaç ve katkı maddelerine bağlı kalındığı sürece tarımdan beklenen katma değer sağlanamayacaktır. Katma değeri artırmak için dış girdi mümkünse sıfıra indirilmelidir. Bu maksatla devlet tohum, gübre ve ilaç üretimi gibi alanlarda her türlü desteği vermeli gerekirse kendisi doğrudan yatırım yapmaktan çekinmemelidir.

    6) Yerel seçimlerden sonra tanzim satış uygulamasına son verilmelidir. Üretim maliyetlerini düşürmeden fiyatları kontrol etmeye çalışmak tam tersi sonuç vererek üretim zincirini kırar.

    7) Herkesin işi gücü bırakıp tarım konuşup tarım yazması gerekir. Dış güçler tarafından baskı altında tutulan hükümeti, oy kaybı endişesi yaşatmadan harekete geçirmek mümkün olmaz.

    İki tespit ve Atatürk’ün bir sözüyle bu uzun makaleyi sonlandıralım:

    1. Erdoğan ya “yiğit düştüğü yerden kalkar” hesabı, bizi bu SAZAN SARMALI’ndan kurtaran ya da anavatanında buğday, nohut ve mercimeği bitiren bir lider olarak tarihe geçecek.

    2. Türkiye, S-400’den vazgeçerse burnuna halka takılmış demektir. Bu kaybedecek hiç zamanımız kalmamış anlamına gelir.

    “Bir ulus, yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun-bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Böyle uluslar başkalarının denetimini de yönetimini de hak etmişlerdir.” (K. Atatürk)

    [1]https://www.globalresearch.ca/...our-food-supply/7735

    [2]A.g.e

    [3]A.g.e

    [4]https://fpif.org/...african_agriculture/

    [5]A.g.e

    [6]A.g.e

    [7]A.g.e

    [8]https://www.globalresearch.ca/...ium=related_articles

    [9]https://www.nytimes.com/...zuela-shortages.html

    [10]A.g.e

    [11]Furkan Arda, 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi 2018, Trakya Üniversitesi

    [12]https://odatv.com/...ildi-0412171200.html

    [13]http://dergipark.gov.tr/.../article-file/289257

    [14]http://www.ngazete.com/...lan-dogrud-4049h.htm

    [15]http://www.resmigazete.gov.tr/...06/11/20061108-1.htm

    [16]http://r-komplex.org/...htac-adnan-cobanoglu

    [17]https://ilerihaber.org/...i-kuruldu-93516.html

    [18]https://www.globalresearch.ca/...o-evangelist/5506414

    [19] Türkiye Nereye Gidiyor, Prof.Dr. Duran Bülbül

    [20]http://www.hurriyet.com.tr/...-ye-verildi-22106769

    [21]http://www.ngazete.com/...-ingiltere-4433h.htm

    [22]https://www.sozcu.com.tr/...ine-notlari-2514583/

    [23]https://yesilgazete.org/...es-ekimi-yasaklandi/

    [24]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/...apiyoruz-217981h.htm

    [25]https://www.tgrthaber.com.tr/...ik-verecegiz-2629179

    [26]https://odatv.com/vid_video.php?id=8FHD0

    [27]https://odatv.com/...enildi-11101822.html

    Osman Başıbüyük
  • 318 syf.
    ·Puan vermedi
    Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)
  • İnternette servis edilen bir video üzerine kadınların mescitte namaz kılmalarının hükmü ve keyfiyeti üzerine yeni bir tartışma başladı. Acaba bu konu nasslarda, fıkıh geleneğimizde ve günümüzde nasıl ele alınmaktadır? Bu konuda ifrat ve tefritten uzak, mutedil yaklaşım nedir? Aşağıda bu soruya cevap bulmaya çalışacağım.

    A. KONU İLE İLGİLİ RİVAYETLER

    Kadınların namaz kılmak üzere mescitlere gitmesi konusu Allah Resûlü’nün (s.a.v.) hadislerinde ve sahabe görüşleri arasında doğrudan ele alınmıştır. Bu konudaki hadislerde iki şey dikkati çekmektedir:

    a) Konu ile ilgili hadislerde doğrudan kadınlara hitap edilmediği, erkeklerin muhatap alındığı görülmektedir.

    b) Hadislerin bir kısmı kadınların mescide gitmesine engel olunmaması ile ilgili iken sahabîlerin kimilerinden gelen şahsî görüş ve değerlendirmeler bunun aksi yönündedir.

    Bu hadisleri şu şekilde zikredebiliriz:

    1. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:

    “Biz mümin kadınlar Allah Resûlü (s.a.v.) ile sabah namazlarına katılırdık. Kadınlar başlarını yün örtüleri ile örter sonra da namazı kıldığında evlerine dönerlerdi. Havanın karanlık olması sebebiyle onların kim olduğu bilinmezdi.”

    (Buharî, Mevâkîtu’s-salat, 26; Müslim, Mesâcid, 230; Ebû Davud, Salat, 8; Tirmizî, Ebvâbu’s-salat, 116; Nesâî, Mevâkît, 24)

    2. İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir:

    Ömerin, sabah ve yatsı namazlarında mescide gidip cemaatle namaz kılan bir hanımı vardı. Bu kadına “Ömer’in bu durumdan hoşnut olmadığını ve kıskandığını bildiğin halde niçin böyle yapıyorsun?” denildiğinde bu kadın “öyleyse niçin beni engellemiyor?” dedi. Kendisine şöyle denildi: Ömer’in bunu yapmasını engelleyen şey Allah Resûlü’nün şu sözüdür: “Allah’ın kulları olan kadınların mescide gitmelerine engel olmayın.” (Buhârî, Cuma, 11).

    3. İbn Ömer, Resûlullah (s.a.v.)’ın “Allah’ın kulları olan kadınların mescitlerde namaz kılmalarını engellemeyin” sözünü nakletti. İbn Ömer’in oğullarından biri “vallahi biz bunu engelleyeceğiz” dedi. Bunun üzerine İbn Ömer çok kızdı ve “Ben sana Allah Resûlü’nün hadisini söylüyorum sen ise tutmuş vallahi biz engel oluruz diyorsun!” (İbn Mâce, Ebvâbü’s-sünne, 2)

    4. Ebu Hureyre’nin (r.a.) naklettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Allah’ın kulları olan kadınların mescitlerde namaz kılmalarına engel olmayın. Ancak onlar da mescide üzerlerine güzel koku sürmeden gitsinler.” (Ebû Davud, Salat, 53)

    5. İbn Ömer, Allah Resûlü’nün şöyle dediğini nakletti:

    “Kadınlarınızın mescitlere gitmelerine engel olmayın. Bununla birlikte evleri onlar için daha hayırlıdır.” (Ebû Davud, Salat, 53)

    6. İbn Ömer, Allah Resûlünden şu hadisi rivayet etmiştir: “Kadınların geceleyin mescide gitmelerine izin verin.” Bunun üzerine bir oğlu şöyle dedi: “Vallahi izin vermeyiz, yoksa bu izni kötüye kullanırlar. Vallahi izin vermeyiz.” Bunun üzerine İbn Ömer ona çok kızdı ve kötü sözler söyledi. Sonra da şöyle dedi: “Allah Resûlü izin verin diyor, sen ise izin vermeyiz diyorsun.” Ebû Davud, Salat, 53)

    7. Hz. Âişe şöyle demiştir:

    Resûlullah (s.a.v.) [kendisinin vefatından sonra] kadınların neler yaptığını görseydi İsrailoğullarının kadınlarının ibadethanelere gitmesi yasaklandığı gibi o da bunu yasaklardı. (Ebû Davud, Salat, 54)

    8. Abdullah bin Ömer şöyle demiştir:

    “Kadının odasındaki namazı, evin açık alanındaki namazından daha faziletlidir. Evin dar yerindeki namazı ise odasındaki namazdan daha faziletlidir.” (Ebû Davud, Salat, 54)

    9. Abdullah bin Ömer’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Kadın avrettir; dışarı çıktığında şeytan ona eşlik eder. Kadının Rabbinin rızasına en yakın olduğu yer evinin en iç bölümüdür.” (İbn Huzeyme, Sahih, III, 93; İbn Hibbân, Sahih, XII, 412;

    10. Abdullah bin Mesud şöyle demiştir:

    “Kadının evindeki namazı, başka ir yerde kıldığı namazdan daha faziletlidir. Kadın dışarı çıktığında şeytan ona eşlik eder.” (Abdürrezzak, Musannef, III, 149)

    Bu rivayetlere sağlamlık açısından bakıldığında kadınların engellenmemesi ile ilgili rivayetlerin sahih kaynaklarda yer aldığı halde kadına şeytanın eşlik ettiğini söyleyen rivayet ise kütüb-i sittedeki kitaplar dışında sağlamlık bakımından daha alt seviyedeki kaynaklarda yer almaktadır.

    B. FIKIH MEZHEPLERİNİN KONUYA BAKIŞI

    Fıkıh mezhepleri kadınların namaz kılmak üzere mescitlere gitmesi ve kadının kocası ya da velisinin buna izin vermesi konusunda mutlak bir hüküm vermek yerine kadınların yaşı, fiziksel görünümü, mescide gittiği namaz vakti konusunda çeşitli ayrımlar yapmışlardır. Bunu şöyle belirtebiliriz:

    a) Ebu Hanife’ye göre genç kadınların mescide gitmeleri mutlak olarak mekruhtur. Bunların kocaları ve velilerinin buna izin vermesi de mekruhtur. Yaşlı kadınlar ise bayram namazları ile sabah ve yatsı namazlarına gidebilir. Cuma, öğle, ikindi ve akşam namazlarına gidemez.

    Ebu Hanife’nin bu görüşü tercih etmesinin altında Hz. Âişe ve Abdullah bin Mesud gibi bazı sahabîlerden gelen görüşler etkili olmuştur.

    Yaşlı kadınların sabah ve yatsı gibi namazlara gitmesinin mekruh olmamasının sebebi, bu vakitlerde fâsıkların ya uyuma ya da eğlence ile meşgul olduklarından kadınlara rahatsızlık vermelerinin söz konusu olmamasıdır.

    b) Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfii’ye göre bir kadın namaz kılmak üzere mescide gitmek istediğinde bakılır: Genç ise veya yaşlı olduğu halde şehvet duyulabilecek bir durumda ise onun mescide gitmesi mekruh olur. Kocası ve velisinin de ona izin vermesi mekruh olur. Kadın yaşlı olup da şehvet duyulabilecek bir durumda değilse kocasının izni ile bütün namazlara gidebilir, mekruhluk söz konusu olmaz.

    c) Hanbelîlere göre kadınların mescitlere gitmeleri mutlak olarak mubahtır. Bunun sebebi, Hz. Peygamber’in kadınların mescide gitmelerine engel olmayı yasaklayan ifadeleridir.

    DEĞERLENDİRME

    Kadınların mescide gitmelerine ilişkin hüküm konusunda nasslar ve sahabî görüşleri yanında özellikle sedd-i zerîa [harama giden yolları tıkama], örf ve maslahat anlayışının ön planda olduğu görülmektedir.

    Müctehid âlimlerimizin yukarıdaki hadisleri yorumlama biçimlerinde onların içinde yaşadığı toplum örfünün etkisi ve katkısı asla göz ardı edilemez. Kadının sosyal hayata ancak zaruret hallerinde dahil olduğu tarım toplumları ile günümüzde kadının çalışma, eğitim vb. sebeplerle toplumun içinde bulunduğu toplumları aynı kapsamda değerlendirmek kuşkusuz doğru değildir.

    Gerek konu ile ilgili hadisler ve sahabî görüşleri, gerek günümüzde toplumsal yaşama dair mevcut örf dikkate alındığında kadınların mescitlere gitmelerinin engellenmesinin doğru olmadığı, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) belirttiği üzere bunun yasaklanmaması gerektiği görüşü en uygun görüştür. Bu görüşün tercih edilmesi aynı zamanda şartların buna uygun oluşturulması noktasında da gerek diyanete gerekse erkek ve kadınıyla toplumumuza bir takım sorumluluklar yüklemektedir.

    Başta camilerimiz, gerek lavabo ve abdesthaneleri, gerekse namaz kılma mekânlarıyla kadınların da gelmesine elverişli hale getirilmelidir. Günümüzde pek çok camide kadınların ibadet etmesine elverişli mekânlar olmadığı gibi, bunun olduğu camilerde de izbe, köhne, karanlık, dar mekânlar bayanlara tahsis edilmektedir. Bu, doğru bir uygulama değildir.

    Hz. Peygamber'in bayanların evlerde kıldığı namazların mescide göre daha faziletli olduğunu belirtmesi konunun tesettür açısından değerlendirilmesi ile ilgilidir. Bununla birlikte başka bir maslahat sebebiyle kadının mescitlerde namaz kılması evde kılmasından daha faziletli olabilir. Mesela mescitlere gittiğinde Kur'an okumayı öğrenme, dinî konularda bilgilenme, ibadetlerini daha şevkle yapma, başka mümin bayanlarla görüş alışverişinde bulunma bu kapsamda zikredilebilir.

    Durum böyle olmakla birlikte dinimizde kadınlar ile erkeklerin aynı mekânda ibadet etmelerinin fıkıh açısından bir takım olmazsa olmazları, kırmızı çizgileri vardır. Buna da dikkat etmek gerekir. Bu kapsamda şu hususları göz önünde bulundurmak gerekir:

    a) Bayan ve erkeklerin mescide giriş-çıkış bölümlerinin farklı yönlerden olması.

    b) Bayan ve erkeklerin mescitten çıkış zamanlarının farklı olması. Zira Hz. Peygamber zamanında kadınlar erkeklerden daha önce çıkardı. Böylece iki cinsin birbirine karışması engellenmiş olur.

    c) Bayan ve erkeklerin mescide giderken tesettür, parfüm vb. noktalarda karşı cinsi etkileme anlamına gelecek hareketlerden uzak durmaları gerekir.

    d) Bayanların safları erkeklerin saflarının arkasında yer almalıdır. Bu, Hz. Peygamber’in bir talimatıdır. Dahası Hanefî mezhebine göre aynı namazda kadın ve erkeğin yan yana namaza durması erkeğin namazının bozulmasına yol açar.

    Bayan ve erkek olarak her bir mümin şu âyeti kendilerine şiar edinmelidir:

    “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.

    Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tevbe, 71-72)

    (Soner Duman/21.Receb.1439/08.Nisan.2018/Pazar)
  • 399 syf.
    ·24 günde·Beğendi·10/10
    Bu Hayatta bir Anam var, bir diğeri Zübeyde Hanımdır!
    Bu Hayatta bir Babam var, bir diğeri Ali Rıza Efendi’dir!
    Bu Hayatta bir tek ATATÜRK’üm var!
    O da; Başkomutan!
    Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu,
    Anafartalar Kumandanı! Gazi! Mareşal! Başbuğ!
    Mustafa Kemal ATATÜRK’tür….!!!

    1908’de ki Mustafa Kemal düşmanları kim ise; 1915’te ki de onlardır. 1919’da ki düşman kim ise, 1921'de ki de onlardır... 1923'te ki Mustafa Kemal Atatürk düşmanları kim ve kimler ise, 2018'de ki Atatürk düşmanları da onlardır.

    “Bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık önce akla ve bilime düşmanlıktır. Sonra bağımsızlığa, milli egemenliğe, çağdaşlığa ve barışa düşmanlıktır. Yani bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık, aslında bu toprağın insanına düşmanlıktır” sy.381

    Bugünü anlamadan, dünü anlamanın bir mantığı yoktur. Sevr’i bilmeden, Lozan’ı anlamak mümkün değildir. İstanbul’un Vahdettin döneminde ki işgalini anlamadan, Atatürk’ün İstanbul’u düşman işgalinden kurtarmasını anlamak mümkün değildir. Damat Ferit’i tanımadan, Kara Kemal’i bilmeden, İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı anlamak imkansızdır.

    Tarihi anlayarak okumadıktan sonra, çeşitlendirmedikten, kaynak yaratmadıktan sonra, sadece insanları kandırmak için yazılan kitapları-yazıları okuduktan sonra, okumanın hiçbir akıl ve mantığı yoktur.
    Sinan Meydan, günümüzün Falih Rıfkı Atay’ıdır. Mustafa Kemal’in kalemidir. Keskindir, bilmeden konuşmaz, laf olsun diye yazmaz, araştırmadan, görmeden o öyle, bu böyle demez. Sinan Meydan okuduğunuzda bilirsiniz ki, araştırmış, belgeleri görmüş ve karşınıza çıkmıştır.

    Kitap içeriğinde, Düne, Bugüne ve Yarına ait her şey bulunmaktadır! Dünü anlamadıktan sonra, Bugünü. Bugünü anlamadıktan sonra da Yarını anlayamayacak ve bu mirası yitireceğiz! O yüzden, ihanetleri unutma! Ne dün olanı, ne bugün olanı ne de yarın olacak olanı unutma, izin verme!! Gelecek bizimdir! Cumhuriyetindir!

    Yapamazsın, dediler yaptı! Neler mi yaptı?

    Ülkeyi; İngiliz’e, Yunan’a, İtalyan’a, Fransız’a bırakan Damat Ferit Hükümetini ve Vahdettin’i defalarca uyardı. Bakanlıklar ve komutanlarla iletişime geçip, birlik olmak için çaba sarf etti. Her yerden geri çevrildi.! Vatan elden gidiyor dedi, sen sus biliyoruz dendi! Sen sus diyenler, İngilizlerle para pazarlığına girdiğinde, yavaş yavaş Anadolu’da başlayan isyana BAŞ olmaya gitti. Verebileceği bir canı vardı, onu vermeye gitti. Vatan’ın namusunu kurtarmak için, gecesinden, gündüzünden fedakarlıklar yaptı. Annesi 1923’de vefat ettiğinde, vatan uğruna cenazesine bile gidemedi!

    Mustafa Kemal Atatürk ne yaptı?

    Balkan savaşları ile başlayan dağılma, I. Dünya Harbi ile devam etti.. Abdülhamit Döneminde kaybedilen 2 milyon metre kare toprak, Vahdettin başa geçtiğin de daha da azalıyordu. Birinci Dünya Harbi Avrupalı Emperyalist devletlerin, Osmanlıyı bitirme savaşıydı. Bu Savaşa Türk Komutanlar yerine Alman komutanlarla giren Osmanlı, daha en başından kaybetmeye başlamıştı. Mustafa Kemal 7 . Ordu’nun başındayken, bu duruma isyan etmiş, rapor hazırlamış fakat çok bilenler tarafından dikkate alınmamış, cevap dahi verilmemiştir. Beceriksiz bir Alman komutan’ın emrinde olmayı hakaret saymış ve istifa etmiştir. İstifası daha sonra, farklı bir atamaya, sonra da izne çevrilmişitir. Bu evreden sonra artık durmayacaktır Mustafa Kemal!

    21 Temmuz’da Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Ordusu ile, I. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirne’yi geri aldı. Daha sonra Askeri Ateşe Olarak Sofya’ya atandı. 1915 Yılında Artık Osmanlı iyice çöküyor, Çanakkale geçiliyordu.. Az bir zaman vardı. Mustafa Kemal ateşelik görevini bırakarak, Çanakkale’ye gitmek için gerekli izinleri aldı. 19. Tümen Komutanlığına atanarak, Çanakkale’yi savunmaya geldi. Geldiğinde ise durum içler acısıydı…

    "Bir tümen komutanının (Mustafa Kemal) üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir." diyecekti İngiliz Aspinall Oglander

    Atatürk, Conkbayırı yakınında komutanlara, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz Ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” diyerek 57. Alay’ı düşman üzerine sürdü. Düşman çıkarması sonuçsuz kaldı ve düşman püskürtüldü.

    Mustafa Kemal Liman Paşa’dan Komutayı devralmış ve Bir Ülke’nin yazgısını değiştirme yolundaki en büyük adımlarından birini atmıştır. Bu savaşta her 3 dakika da bir şehit verilmekteydi. Bu zafer, kanlı bir zaferdir. Mustafa Kemal’e düşmanlık Çanakkale’de ölen her bir şehide düşmanlıktır, her bir gaziye düşmanlıktır.!!

    Çanakkale kaybedilmedi ama Osmanlı Birinci Dünya Harbi’ni kaybetmişti. Kaybetmesinde ki en büyük nedenlerden biri Orduyu Alman komutanların himayesine vermek ve Orduyu kullanamamaktı. Devlet eriyordu. Sorumsuz kişiler, idareyi ellerinde tutuyor ve tutumlarından vazgeçmiyorlardı.

    Daha yeni başlıyordu… Tekrardan 7.Ordu başına geçecek, İngilizlere dur diyecekti. Katma Zaferi kazanılacaktı. Misak-ı Milli sınırını çizecekti Mustafa Kemal… Dünya Harbi kaybedildi ve Mondros imzalanmıştı… Artık İtilaf Devletleri Osmanlı’ya son darbeyi Sevr ile vurmaya hazırlanıyordu…

    İstanbul İşgal ediliyordu.. Fransız Komutan Beyoğlu’nda askerler tarafından bir kral gibi karşılanıyordu.. Fatih’in girdiği yerden, Şimdi İtilaf devletleri geliyordu. İstanbul işgal altındaydı…

    Bu sırada Deniz üzerinden İstanbul’a ulaşmaya çalışan Mustafa Kemal gördüğü manzara karşısında korkmamış, “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” demişti…. Padişah öyle düşünmüyordu ama, elinde ordu olmayan Mustafa Kemal Vatanını nasıl savunacağını biliyordu. Artık İstanbul Hükümeti İngilizlerin elindeydi. Vahdetttin kukla olmuş, ne denirse yapıyordu. İzmir’e çıkan İngiliz ve Yunan askerlerine müdahele edilmemesi bile istenmişti…

    1919 da Samsun'a çıkarken ona;
    "Ordu" yok dediler "Kurulur" dedi
    "Para" yok dediler "Bulunur" dedi
    "Düşman" çok dediler "Yenilir" dedi
    Ve gün geldi, bütün bu dedikleri oldu.

    Mustafa Kemal Samsuna çıktıktan sonra; Milli Mücadele artık Vücut bulmuştu. Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşa’sı gelmişti! Millet artık zulme dur diyecek liderine kavuşmuştu.

    Sırasıyla, Amasya Genelgesi yayınladı, Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı, Millet Meclisi Açıldı, Artık Ülkeyi Temsil eden bir Meclis vardı, Oda Mustafa Kemal’in Başkanlığında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Artık her karar, milletin vekilleri tarafından verilecekti.

    Bu esnada, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevçi Çakmak, alçak Damat Ferit hükümeti tarafından vatan haini ilan edilerek, idama mahkum edildi. Aynı hızla Mustafa Kemal İstiklal Mahkemeleri ile Damat Ferit’i idama mahkum etti.

    Vahdettin ve Damat Ferit Başkanlığında İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu. Milli Mücadele aleyhinde propaganda başlatıldı. Yurdun her yerinde isyanlar çıkartıldı. İngiliz Uçaklarından bildiriler yayınlandı. Mustafa Kemal ve onunla birlikte olanlar Vatan Haini ilan edildi. 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Artık Emperyalist güçler bahane arıyordu. Ülkenin her bir yanı düşman işgali altındaydı. Vahdettin ve kabinesi, İngilizler ile birlik olmuş, Kuvay-ı Milliye’ye savaş açmıştı.

    Mustafa Kemal, Hem yurt içi isyanlarla boğuşuyor hem de emperyalist güçlerle savaşıyordu. Bu tabloya insanın yüreği dayanmıyor? Dışarıda ki düşman tamamda, içeride ki düşman tüm gücüyle saldırıyordu. Gazetelerde boy boy ilanlar veriliyor, Damat Ferit her yerde İsyanları teşvik ediyor, Din’i bu işe alet ederek, masum halkı kandırıyorlardı. Ancak istediklerine kavuşamadan, tüm gücü ve milleti ile Mustafa Kemal bu soysuzlarla baş etti. Aynı zamanda Meclisin içinde de vardı bunlardan.. Zamanı değildi, şimdilik idare ediyordu.

    Sırasıyla,6-10 Ocak 1921’de I. İnönü Muharebesi Kazanıldı, 20 Ocakta İlk Anayasa, Teşkilat-ı Esasiye TBMM’de kabul edildi, 12 Nisan’da Mustafa Kemal Anadolu’daki Yunan zulmünü eleştiren “İnsanlık Alemine” adında bir beyanname yayınladı,

    Mustafa Kemal; “Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir” diyecekti. 23 Mart 1921’de I. İnönü zaferini kaybeden Yunanlılar saldırıya geçti… Aşırı üstünlüğü bulunan Yunanlılar hezimete uğratıldı. Mustafa Kemal İsmet İnönü’yü tebrik etti.

    “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (161) talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.Adınızı tarihin şeref âbidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gazâ ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek isterim.”
    Büyük Millet Meclisi Başkanı, Mustafa Kemal

    Türk Ordusu’nun morali yükselmiş, inanç artık daha da artmıştı. 23 Nisan 1921’de, 23 Nisan tartışmalarla Bayram ilan edildi. 13 Haziran 1921’de Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi verildi. Bu süre her üç ay’da uzatıldı. Daha sonra süresiz olarak verildi. Öyle kolay verilmedi tabi ki. Mecliste ki tartışmalar çok çirkin bir hal almıştı… Mustafa Kemal ise ne yaptığını bildiği için, bütün muhalifleri susturmayı bildi.

    22 Gün 22 Gece süren Sakarya Meydan Muharebesi 13 Eylül 1921’de kazanıldı. Bu muharebe Dünya’da ilktir…
    Başkomutan Mustafa Kemal, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O sathı bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve direnmeye mecburdur.” Diyecek ve bir cephe savaşı değil, bir direnişe timsal olmuştur. Her yer vatan toprağıdır ve her yer savunulacaktır..! Öyle de olmuştur! Yunanlılar bir kez daha yenilgiye uğratılmıştır.

    Merhum Emekli Orgeneral Kâzım Özalp; “Düşmanın kaybı bizden çok fazla idi. Sayısız insan ve hayvan ölüleri birbiri üzerine yığılmış ve bu cesetlerden akan kan, geçtiğimiz yol üzerinde derin ve kırmızı lekeler meydana getirmişti. “Sakarya Muharebesi’nde milletimizin katlandığı fedakârlık ve gösterdiği gayret beşer gücünün üzerindedir. Ancak vatan ve bağımsızlık sevgisi, bu zorluklara karşı koymak kudretini ve cesaretini bize bahşetti…” demiştir.
    20 Ekim 1921’de TBMM Hükümeti ile Fransa arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ilk resmi antlaşmaydı.

    Ve Büyük Taarruz!

    “26 Ağustos 1922, Cumartesi… Başkomutan Atatürk sabah saat 04:00 civarlarında uyandı. Emir erini uyandırıp kahve istedi. Yaver Muzaffer uyanıp giyinmeye başladığı sırada Atatürk’ün çadırının önünde “Allah’ım! Sen Türk Milletini ve ordusunu muzaffer eyle! dediğini duydu. Kahvesini içti. Gün doğmasına bir saat kala, atıyla Kocatepe’nin zirvesine doğru ilerledi. Birkaç er fenerle yolu aydınlatıyordu. Atatürk konuşmuyor, sadece ufka bakıyordu. Fevzi Paşa İsmet Paşa ve Nurettin Paşa da Kocatepe’deydi.”

    Ve başkomutan tüm komutanlara emri verdi! Türk topçusu, saat 04:30’da ateşe başladı.. Saat 06:30’da Tınaztepe, 07:00’de Toklutepe ve Kaleciksivri alındı. Saat 09:00’da Belentepe zapt edildi. 27 Ağustos Pazar sabahı 04:00 Kurtkayatepesi, 08:00 Erkentepe düştü. Çiğli tepeyi almakla görevli komutan Albay Reşit tepeyi zamanında alamadığı ve Mustafa Kemal’in verdiği emri yerine getiremediği için, utancından intihar etmişti. 17:30’da Çiğlitepe, 20:30’da afyon ele geçirilmişti.

    30 Ağustos’ta ise son darbe vuruldu.

    Atatürk; “ Karşıdaki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bırakılmış toplarla, otomobillerle, sayısız donanım ve gereçlerle, bu kalıntıların arasında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplatılıp karargahımıza sevk edilen sürü sürü esir kafileleriyle hakikaten bir kıyamet gününü hatırlatıyordu.” diye anlatacaktı..

    1 Eylül 1922’de Atatürk Türk Ordularına şu emri verdi:

    Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir! İleri….!

    Daha sonra ne mi oldu? Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti’nin yapamadığını yaptı Atatürk! Milli Mücadeleyi başlattı, milletin unutulmuş milli vasfını ortaya çıkardı, yok olmuş bir toplumdan direniş yarattı, düzenli ordu ile düşmanı denize döktü…

    Sevr Baskıları devam ederken, uzun süreler ve görüşmelerle Lozan imzalandı… Lozan ne bir zafer ne bir hezimettir. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş Osmanlı’nın imza ettiği Sevr’in alt edildiği bir uzlaşmadır!

    Mustafa Kemal Barışçıl yollarla kurduğu bu Cumhuriyeti bizlere armağan etmiştir. Bizlere bırakmıştır. Tek bir düşman bile bırakmadan bu devleti kurmuştur. Birçok barış antlaşması imzalamış, Dünya’ya örnek olmuştur.

    Yaptığı inkılaplar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin refahını sağlamış, modern bir toplum yaratmıştır.

    Sanatın her dalını desteklemiş, örnek projeler ile kalkınma planları yapmıştır. Eğitim'e büyük destek vermiştir. Çalışan ve üreten köylüsünü baş tacı etmiş, "Çalışan ve Üreten Köylü Milletin Efendisidir" demiştir. Tarım ile ilgili kanunlar çıkarttırmış, tüm bölgelere yardım sağlanarak, tarım geliştirilmiş, köylü üretmeye başlamıştır. Fabrikalar kurulmuş, atılımlar hız kazanmış, madenler millileştirilmiş, demiryolları millleştirilmiş ve ülke'nin dört bir yanı DEMİR AĞLARLA örülmüştür.

    Devletin her bir köşesinde gelişmiş bir ülke için insanlar çalışmaya başlamıştır. Atatürk her zaman Halkı’nın yanında olmuş. Halkıda onu asla yalnız bırakmamıştır.

    Uzun bir inceleme oldu farkındayım. Yalnız bunun gibi bir inceleme yazsam bile kitabın hakkını vereceğimi sanmıyorum.

    Bu kitapta bulacağınız bilgilerin sınırsız bir hükmü var. Sizi araştırmaya, yetinmemeye sevk ediyor. Vefatından sonra neler oldu, şuan neler oluyor hepsini rahat rahat anlayabileceğiniz bilgilerle dolu bir eser.

    Ey Türk Evladı…. Damarlarında ki kan asildir…! Emperyalizme yenilmemiş, onu dize getirmiş bir Başkomutana sahipsin! Unutma, Geçmişi iyi öğren! Tarihin yalanlarına kanma! Araştır, yılma! Her yerde savun! Vazgeçme!

    Mustafa Kemal biziz, bunu unutma!

    Kitabı şiddetle öneriyor ve acilen okumanızı tavsiye ediyorum…!

    Dün ihanet edenler, Bugün de edeceklerdir! Biz var olduğumuz sürece Mustafa Kemal'ler Yaşayacaktır!!!!

    Yaşa Mustafa Kemal Paşa!! Yaşa!

    Yüzyılın Lideri Kitabı'nı okuduğunuz da,
    Karşınıza Yüzyılın Lideri;
    Mustafa Kemal Atatürk çıkacaktır.!!

    İyi okumalar dilerim..!
  • “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7)

    *

    Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

    “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504)

    *

    “Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314)

    *

    “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

    “Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59)

    *

    “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31)

    “…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30)

    *

    Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

    “–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”

    Orada bulunanlardan biri:

    “–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu.

    “–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular.

    “–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi.

    “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297)

    *

    Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105)

    Bana şu cevabı verdi:

    “Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki:

    “Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

    “-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.”

    “-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi:

    “-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56)

    *

    Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik.

    “-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206)

    *

    Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

    “-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz:

    “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik.

    “-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235)

    *

    Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir.

    Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu:

    “Ey Muhacirler cemâati!

    Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır:

    1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır.

    2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar.

    3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz.

    4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır.

    5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22)

    *

    Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu:

    “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25)

    Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26)

    *

    “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54)

    *

    Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

    “-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”

    “-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.

    “-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

    “Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

    “-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle):

    “-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler.

    “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti:

    “-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:)

    “-Yani bu olacak mı?” dediler.

    “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler:

    “-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek):

    “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler.

    “-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler:

    “-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:)

    “-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular.

    “-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281)

    *

    Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209)

    *

    Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek:

    “-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:

    “-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam:

    “-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-:

    “-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam:

    “-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz:

    “-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35)

    *

    Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

    “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:)

    “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı:

    -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,

    -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,

    -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.

    -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;

    -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;

    -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.

    -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;

    -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği;

    -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;

    -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;

    -Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;

    -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210)

    *

    Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona:

    “-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da:

    “­-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum:

    “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133)

    *

    “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462)

    *

    Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

    “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu.

    “-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda:

    “-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463)


    Dr. Murat Kaya
    Altınoluk dergisi 2005 - Nisan, Sayı: 230, Sayfa: 006
  • "Yemek yedim, yattım, kalktım, arada bir de kitap okudum. (Kitaptan not: İlgi, sorumluluk, saygı ve bilgi birbirleriyle karşılıklı olarak bağlıdırlar.)"
  • 25 Nisan Pazar

    Bir şarapnel dirseğimi sıyırdı. Arkadaşlarımız ağır kayıplar veriyor.

    26 Nisan Pazartesi

    Düşmanla bütün gün çatıştık. Topları korkunç hasar veriyor. Adamlarımızın büyük çoğunluğu öldürülmüş gibi görünüyor.

    5 Mayıs Çarşamba

    Türklerin iyi bir atış menzili var. Gece yarısı saat ikide siperlere gittik. Hep orada kaldık. Siper dışındaki cesetler kokmaya başladı.

    17 Mayıs Pazartesi

    Düşman yoğun top ateşini sürdürüyor ve atışları çok isabetli.

    18 Mayıs Salı

    Türkler bizi mahvetti. Tonlarca toprak üstümüze yıkıldı. Korkunç görüntüler. Yanı başımda adamlar parçalanarak havaya uçtu. Askerlerin morali üzerinde büyük etki yaratıyor.