• Tıpkı Romanlardaki gibi İşçiler ekmeklerini biraz daha büyütebilmek için sendikalaşıyor ve "klasik " şerefsiz patron " tavrı işten atılıyor ama işçiler yılmıyor pes etmiyor tıpkı okudugumuz romanlardaki gibi yazı-röportaj biraz uzun ama ...


    Röportaj | TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri Direnişlerini sürdürüyor
    in Featured, GÜNCEL / on 7 Eylül 2018 at 11:28 /


    Muğla, Marmaris, Fethiye, Bodrum, Milas ve mobil istasyonlarında çalışan işçiler çalışma koşulları kötülüğü ve ekonomik sıkıntılarının bir türlü çözümlenmemesi sonucu Nakliyat-İş Sendikası’na üye olur. Sendikanın üye yaptığının ve çoğunluğu sağladığını öğrenen sendika düşmanı işveren, önce işçileri tehdit ve rüşvet ile istifaya zorlar. İşçiler geri adım atmayınca çoğunluğu Muğla İstasyonu’ndan olmak üzere içlerinde çalışma süreleri bir ay ile on yılı bulan on sekiz işçiyi çıkarır.

    İşçiler sendikanın öncülüğünde istasyon önünde direnişe başlarlar. Halkın Kurtuluşu Yolu Gazetesi olarak TÜVTÜRK Muğla Araç Muayene İstasyonu işçileri ve Nakliyat-İş Eskişehir-Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik ile görüştük.

    Anıl Yetimoğlu: Ben yirmi sekiz yaşındayım. On yıldır araç muayene istasyonunda çalışıyorum. TÜVTÜRK isim hakkını satarak bu işi taşerona havale etmiştir.

    Bu bölgede önceleri Mehmet Ağar’ın şirketi vardı. Sonra onlar gitti, başka işverenler geldi, gitti. Biz hep çalıştık. Bu şirket Muğla bölgesi dışında Kırıkkale, Maraş, Urfa bölgelerinin de araç muayene işini almış durumda. Muğla merkez, Marmaris, Fethiye, Milas ve mobil olmak üzere beş şubeyiz.

    İş her zaman yoğun olmakla beraber personel sayımız hep yetersizdir. Günde on, on iki saat çalışmak durumundayız. Fazla mesai ücretini hiç görmedim. Benim 45 günlük senelik iznim duruyor. Kullanamadım. Burası Muğla’ya 10 kilometrelik yol. Yol paramız yok. Yemek çıkmıyor. Sodexo şirketinin kartını veriyorlar. Burası şehir dışı yiyecek, kullanacak yer yok. Mecbur bakkala markete zararına kırdırıyoruz. Sıkıntılarımızı dile getirdiğimizde; idare edin, zor durumdayız, gibi sözler duyarken, ısrarlarımız artınca; dışarısı işsiz dolu, isteyen çalışır, gibi cevaplarla karşılaşır olduk.

    Bunun böyle gitmeyeceğini gören bazı arkadaşlar işi bırakıp gitti. Bizler bu sıkıntıları ancak sendikalı olursak çözebileceğimizi aramızda zaten konuşuyorduk. Sonunda medyadan, diğer şubelerden soruşturarak Nakliyat-İş Sendikası’nda örgütlenmeye karar verdik.

    Üyelik safhasında patronun kulağına gidiyor. Birkaç kere bizimle toplantı yaptı. Sendikaya karşı olduğunu, sendikaya üye olanı atacağını açıkça ifade etti. Şimdi sendika bizim anayasal hakkımız. Böyle konuşamaması dahi gerekiyor. Biz sendikayla irtibatlı olarak üyelik işlemlerimizi tamamladık. Bakanlıktan yazı geliyor. Sendika yetkiyi almış. Patron önce biz üç arkadaşı çağırdı. Sendikalı olup olmadığımızı sordu. Biz de; bu yasal hakkımız. Olup olmadığımızı sorma hakkınız yok, deyince e-devlet şifrelerimizi istedi, oradan üye olup olmadığımızı görmek istedi. İstifa etmemizi istedi. Vaatlerde bulundu. Artık biz sendikalı olmuşuz, tabiî reddettik. Çıkışımızı yaptılar. Daha sonra diğer arkadaşlarımızın da çıkışları yapıldı. Hatta üç arkadaşımızın çıkışı bayram öncesine denk geliyor. Bu kadar insafsızlar.

    Ali Rıza Başkan, Ali Başkan geldiler. Avukatlar geldiler. Karar verdik Direnişe başladık. On beş gün önce burada bir basın açıklaması yaptık. Siyasi partilere gittik, diğer sendikalara gittik. Muğla vekillerimiz ilgi gösterdiler. Tabiî hiç ilgilenmeyenler de var. İşçi, emekçi dostu olan herkesin, her kurumun desteğini bekliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi 3 Eylül günü de Muğla’da bir basın açıklaması yapacağız.

    Burcu Karaova: 28 yaşında, üç çocuk annesiyim. Buranın on yıllık çalışanıyım. Arkadaşım sorunların büyük kısmını anlattı. Ben bir anne olarak mesela iş yoğunluğundan doğum iznine vaktinde çıkamadım. Kullanamadığım dört yıllık yani 70 günlük senelik iznim var (15-15-20-20). Örneğin yemeğe oturuyoruz. Yarısında kalkıyorsunuz veya on-on beş dakikada yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani iş çok para az…

    Sendikalı olduk. Patron öğrenince burası hep yetkililerle doldu. Avukatı, muhasebecisi bir sürü insan. Odaya çağırdılar. Baktım masanın üstünde bir tabanca, bana sendikalı olup olmadığımı soruyorlar. Benden e-devletimi açmamı istediler. Sendikadan istifa etmem istendi. Tehdit edildim. Açmayınca şifremi bu sefer çıkışımı verdiler. Hakkımı kimseye yedirmem. Direnişe başladık. Kazanana kadar buradayız.

    Sultan Türk: Ben 43 yaşındayım. On yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hizmetli olarak buradayım. Benden iş isteniyor, iyi güzel de iş aletle olur. Malzeme yok. Personelle araç sahipleri aynı lavaboları kullanıyorlar. Malzeme olmayınca hijyen de olmuyor. Af edersiniz tuvalet kâğıdı yok. Patron yaprak kullansınlar bile dedi. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Sendikalı oldum çünkü artık bizim de sözümüz dinlensin istiyorum. İnsanca yaşamak, bunun için de uygun ücreti almak istiyorum. Sendika gelince patron benden de e-devlet şifremi istedi. Vermedim. İşten çıkardı. Hakkımızı almak için direnişe başladık. Kazanana kadar da buradayım.

    Yalçın Acar: Ben 38 yaşındayım. On yıllık çalışanım. Bu iş için evimi taşıdım. Başlangıçta şartlar daha iyiydi. Şirket değişince şartlar kötüleşti. Kullanılan ekipmandan iş kıyafetlerine kadar bozulma içinde. Kışın ortasında kış kıyafetleri, yazın ortasında yazlıklar geliyor. O vakte kadar kâh donuyoruz, kâh yanıyoruz. İş için ayakkabıyı kaç kere kendi cebimden aldım.

    Arkadaşlarımın da belirttiği gibi şartlarımızı düzeltmek için anayasal hakkımızı kullandık. Patron yasa tanımıyor. Sendika için bakanlık yazısı gelince rüşvet teklifi yaptı. Para teklif etti. Kimlerin sendikalı olduklarını sordu. İstediği cevabı alamayınca işten çıkardı. Şu anda eksik elemanla çalışıyorlar. Hatta il dışındaki istasyonlardan takviye getirdiler. Yine yetemiyorlar. Hatta işten çıkardıktan sonra iki gün yine çalışmaya devam ettim. İşten çıkarılmışım, çalışıyorum. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Çalışma şartlarından, sorunlardan bunalmıştık. Şimdi biz rahatız. Artık onlar düşünecek. Yanımızda sendikamız var, avukatlarımız var. Adaletsizlik bitecek. Sendikamızla beraber işimize geri döneceğiz. Haklıyız, kazanacağımıza inancım tam. Biz buradayız, tehditler bize sökmez.

    Zeki Çerçi: Ben de buranın on yıllık çalışanıyım. Buraya öyle sokaktan adam toplayıp çalıştıramazsınız. Ben yüksek okul mezunuyum. Teknikerlerin en az meslek lisesi çıkışlı olması gerekiyor. Ayrıca bir de sınav var. İstanbul yapıyor sınavı, geçerseniz kursa görüp başlıyorsunuz.

    Şimdi nitelikli işçiye, bir de on yıllık kıdemi varsa verdiğiniz 1800 lira para. Ayıptır.

    Bazı arkadaşlar mobil istasyonda çalışıyoruz. Sabah sekizde çalışma bölgesinde olmanız lazım. Sabah dört-beş gibi yola çıktığımız oluyor. Geri dönüşü de var. Çalıştığımız yer yazın yanıyor, kışın yağmur çamur. Verdikleri fazladan otuz lira bunun yarısı yemek parası. Gecenin bir vakti eve dönüyorsun. Yorgunluk, açlık bir yandan…

    Sendikalı olduk, işten çıkardılar. Biz de işe iade davamızı açtık. Patron bu yükün altına giremez. İşimize döneceğiz. Sendikamız yanımızda. Eşimiz dostumuz hep bizi destekliyor. Muğlalı hemşerilerimiz de olaydan haberdar. Duymayanlara da duyuracağız. Görüyorsunuz kuyruğu. Biz kamu hizmeti yapıyoruz. Dışarıdan getirme adamlarla bu iş ona göre olur. Biz burada her gün en az yüz elli araç muayene ediyorduk. Biz direneceğiz ve kazanacağız.

    Nakliyat-İş Eskişehir Anadolu Şube Başkanı Ali Özçelik: DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası olarak, en başından beri İşçi Sınıfı mücadelesini gerçekten hakkıyla veriyoruz. DİSK’in adını, tarihini, mücadele geleneğini yaşatıyoruz. İşkolu ayrımı olmadan, üyelik ayrımı yapmadan, nerede haklı bir sınıf mücadelesi varsa orada varız. Sendikalaşmanın gerilediği, işçi haklarının törpülendiği bu dönemde başta Parababaları olmak üzere sarı sendikacılığa karşı da devrimci sınıf sendikacılığının bayrağını yükseltmeye devam edeceğiz.

    TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu 15 numaralı taşımacılık işkolunda. Ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Muğla Taşıt Muayene İstasyonunda da örgütlenme çalışması başlattık. Yaptıkları iş bakımından can ve yol güvenliğini sağlayan teknik personeller bu kadar önemli bir iş yaptıkları halde, bunun karşılığını sosyal ve ekonomik anlamda alamamaktaydılar. İnsanca çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücrete sahip olabilmek için bu örgütlenmeye karar verdiler. İşçi arkadaşların bu kararı almasında sendikamızın ülke çapındaki TÜVTÜRK örgütlenmeleri, mücadeleleri, toplusözleşmelerle birlikte şu an yürütülmekte olan Real Market/Uyum Market/Migros Direnişleri de etkili oldu. Nakliyat-İş Sendikası’nın sarı sendikacılığa karşı verdiği mücadele de önemli etkenlerden biridir.

    Çok kısa sürede gerekli yasal çoğunluk sağlanarak bakanlık tespitini aldık. Bunun karşısında işveren silah tehdidi ve baskı ile üyeleri sendikadan istifaya zorladı. Buna karşı direnerek istifa etmeyen on sekiz üyemizi işten atarak sendikadan kurtulabileceğini düşünen işveren bir kez daha yanıldığını gördü.

    Sendika olarak işçilerle beraber gerekli kanuni işlemlerin yanı sıra işyeri önünde Direniş başlattık. Direnişin on beşinci günündeyiz. İşveren bir-iki günlük süreyle Kırıkkale, Maraş ve Urfa’dan adam taşıyarak kamu hizmeti vermeye çalışmaktadır. Halkımızın bununla ilgili güzel bir sözü vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez”. Şu an kamu hizmeti yarım yamalak ve sağlıksız olarak verilmektedir. Haklı olduğumuz davadan kazanıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

    İşçiyiz Haklıyız, Kazanacağız!
  • "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir." diyerek başlayalım.

    Daha önce etkinlik düzenlememiştim ama sevgili (Sezen B.) ve (Elif) teşvikleriyle böyle bir girişimde bulunmak istedim. Umarım Kierkegaard'la tanışıklığı bulunmayan kişiler için teşvik edici olur ve Kierkegaard'a pek sıcak bakmayan okuyucular için ilham olur.

    Neden 11 Kasım'ı kapanış tarihi olarak belirlediğime gelirsek, 11 Kasım 2018 tarihi, Kierkegaard'ın ölümünün 163.yıl dönümü olacak. Etkinliğimize Semiha (https://1000kitap.com/semiha_t16) ve Ferda Çalışır (Ferda Çalışır) özel olarak davetlidir. Onlar haricinde herkese açık olan etkinliği duyurduktan sonra üstad ile ilgili bilgilere geçelim.

    Biyografi kısmına geçelim. 5 Mayıs 1813 tarihinde dünyaya gelen Søren'in aile yapısı, onun felsefesini geliştirmesinde de çok etkili olmuştur. Babası Michael Pedersen, ilk eşini kaybettikten sonra evin hizmetçisi ile ilişki yaşamıştır ve hamile kaldığı için belki istemeden de olsa evlenmek zorunda kalmıştır. Søren daha üniversiteye başlamadan önce iki ablasını, annesini ve büyük abisini kaybetmiştir, bu da büyük yaralar açmıştır. Babası Michael Pedersen, bu kayıpların gençliğinde "Tanrı'ya lanet etmesi"nden dolayı olduğuna inanmaktadır. Søren ise bir gün mezarlık ziyaretinden sonra şöyle bir not almıştır: "aramızdan ayrılan sevdiğim birkaç kişi önümdeki mezarda dirildi; daha doğrusu, hiç ölmemiş gibiydiler. Onların arasında kendimi çok huzurlu hissettim, kucaklarında dinlendim, sanki bedenimin dışına çıkmış, onlarla birlikte süzülerek semaya yükseliyormuşum gibi hissettim kendimi."

    Bir komşusunun ifadesine göre "Dünyada hiç kimse, Søren'in annesinin ölümüne üzüldüğü kadar acı çekmemiştir." ama Søren, Günlük'te annesinden hiç bahsetmemiştir. Tam olarak nasıl bir ilişkiye sahip olduklarını bilemiyoruz. Ailesindeki kayıplarla birlikte Hz.İsa'nın hayatı ve ölümü de onun için çok önemlidir. Hepsinin etkisiyle, kendisinin de 33 yaşında öleceğine ikna olmuştur ve bu yaştan önce eserlerini tamamlamayı kendisine görev edinmiştir. Bunu da başarıyla yapmıştır, büyük eserlerinden sadece "Ölümcül Hastalık Umutsuzluk" 33 yaşından sonra yayımlanmıştır.

    Eğitim hayatına dönersek, babası kendi başına gelenler üzerine çocuklarının dinî bir eğitim almalarını istemiştir. Søren de bu yolda ilerlemiştir ama sonuç olarak bambaşka bir düşünce sistemi oluşturmuştur. Alastair Hannay dev eserinde şöyle bahseder:

    "Tarih 28 Kasım 1835, yer Kopenhag Üniversitesinde Öğrenci Birliği toplantısıdır. Bu olaydaki konuşmacı ufak tefek bir gençti, açık kumral gür saçları başının tepesinde oldukça gülünç taranmıştı. Enerjik ama biraz da iğneleyici tavrı Birlik'e de, izleyicilerine de hiç yabancı değildi. Kıvrak zekalı, hazırcevap, nüktedan, ince espriler yapan, böyle konuşmalara alışık olmayan bir gençti. Ama şimdi kalabalığın önüne tek başına çıkmak üzereydi. Bu genç Søren Aabye Kierkegaard'dı."

    Kierkegaard'ın 'iğneleyici, kıvrak zekâlı, esprili tavrı" tüm eserlerinde de görülür, yaşamının son döneminde başını ağrıttı ve kendi vatandaşları tarafından yaşamı boyunca pek sevilmedi, dini tarafından da dışlanmış olmasa bile öyle önemli bir değer verilmedi kendisine.

    Felsefesinden bahsedecek olursak, Kierkegaard'ın haliyle her okuyucuya hitap etmediğini söyleyebiliriz. Ancak diğer taraftan bakılırsa, çağdaşı Hegel veya diğer Alman filozoflar gibi okunmasının zor olduğunu söyleyemeyiz, aksine onlardan çok daha rahattır okuması. Felsefesinde sürekli geçen iki önemli öğe vardır: Birincisi, dinsel karakteri, Tanrı ve ebediyet ile ilgili düşünceleri, ikincisi ise ayrıldığı nişanlısı Regine Olsen. Bunu Regine'den ayrıldıktan bir yıl sonra yazdığı, 'dünyanın en uzun aşk mektubu' diyebileceğimiz "Ya/Yada" isimli eserinde sıkça tekrarlar. Bu eser bir bütün olarak dilimize çevrilmedi. Bunun yerine "Baştan Çıkarıcının Günlüğü", "Kişiliğin Gelişiminde Etik Estetik Dengesi" ve "Evliliğin Estetik Geçerliliği" isimleriyle bazı bölümleri dilimize kazandırıldı.

    KİTAPLAR

    Kitapları sıralamak yerine kendi görüşlerimle birlikte yazayım.

    1- Çağdaş araştırmacıların kaleme aldığı, Kierkegaard ile ilk kez tanışacak olan okuyucular için ideal kitaplar:

    A)Susan Anderson, Kierkegaard Üzerine (Kierkegaard Üzerine)

    B) Yasemin Akış, Søren Kierkegaard'da Kaygı Kavramı (Soren Kiekegaar'da Kaygı Kavramı)

    C) Robert Ferguson, Kierkegaard'dan Hayat Dersleri (Kierkegaard'dan Hayat Dersleri)

    D) Alastair Hannay, Kierkegaard (Kierkegaard)

    2- Kierkegaard'ın kendi kaleme aldığı, okuması kolay ve keyifli sayılabilecek, hatta bir çırpıda okunabilecek metinler

    A) Kahkaha Benden Yana (Kahkaha Benden Yana)

    B) Meseller (Meseller)

    C) Kendinizi Sevmeyi Unutmayın (Kendinizi Sevmeyi Unutmayın)

    D) Aforizmalar (Aforizmalar)

    3- Felsefe okumaları konusunda temel olarak bilgiye sahip ve Kierkegaard'ın tarzına alışan okurlar için;

    A) Kişiliğin Gelişiminde Etik Estetik Dengesi (Etik-Estetik Dengesi)

    B) Evliliğin Estetik Geçerliliği (Evliliğin Estetik Geçerliliği)

    C) Baştan Çıkarıcının Günlüğü (Baştan Çıkarıcının Günlüğü)

    D) Tekerrür (Tekerrür)

    4- Dinsel atıflarla dolu olan, felsefi zenginliğinin en üst noktada parladığı eserler

    A) Korku ve Titreme (Korku ve Titreme)

    B) Kaygı Kavramı (Kaygı Kavramı)

    C) Ölümcül Hastalık Umutsuzluk (Ölümcül Hastalık Umutsuzluk)

    5- Diğerleri

    A) Günlüklerden ve Makalelerden Seçmeler (Günlüklerden ve Makalelerden Seçmeler)

    B) Hakikat Şaraptadır (Hakikat Şaraptadır)

    C) Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe (Felsefe Parçaları Ya Da Bir Parça Felsefe)

    D) Müzikal Erotik (Müzikal Erotik)

    E) Şimdiki Çağ- Başkaldırının Ölümü Üzerine (Şimdiki Çağ-Başkaldırının Ölümü Üzerine)

    F) İroni Kavramı (İroni Kavramı)

    G) Tanrı'ya İhtiyaç Duymak (Tanrı'ya İhtiyaç Duymak)

    Son olarak da Mukadder Yakupoğlu'ndan bir cümleyle kapatayım:
    "Kierkegaard bir dinin çerçevesi içinde yapıtlar vermesine rağmen aynı zamanda insanoğlunun en temel sorunlarını ortaya koymuştur. Kierkegaard birden ve doğrudan varoluş gizeminin içine girmiştir."
  • 13 Eylül 2018, Günlerden Perşembe.
    Adnan Yücel Okuma Etkinliği hayırlı olsun.

    Eveeeeeettt,

    Adnan Yücel ağabeyi tanımanın zamanı geldi de geçiyor da. Bilindiği üzere bir etkinliğe başlayacağımızı duyurmuştuk. Her ne kadar bu  iletiye (#33775517)  gereğinden fazla ilgi gelmese de bu konuda oldukça mutlu edici mesajlar aldık. Biz, bu Mezopotamya'nın bağrı yanık evladını okutmakta ısrarcıyız. Kitaplarının temini konusunda sorun yaşıyorsanız eğer, hiç sorun etmeyin; PDF dosyaları mevcut durumda. Etkinliğin herhangi bir süresi bulunmuyor. Ne kadar çok kişiye Adnan Yücel dizelerini okutabilirsek o kadar iyidir. Bir elin parmağını geçemezsek de bir şekilde bu güzel etkinliğe başlayalım artık.

    Değerli okuyucular,

    Adnan Yücel, "kimdir; nedir, ne değildir",  diye uzun uzadıya yazıp laf kalabalığı oluşturmayacağım. Sitede kısada olsa biyografisi mevcut. Merak eden dostlarımız göz gezdirebilirler. Şiir kitaplarında ustalık var; ilim var, tarih var. Mezopotamya'nın haykıramadığı acısının sesidir Adnan Yücel. Okumadan önce önyargılarımızı kıralım güzellikle. Sonrasında  empatiyi kurduğunuzda şiirlerinden o olağanüstü tadı alacaksınızdır. İnanıyorum ki sizlerde Esra gibi, bir kitabına; "benim hayatım bir kitap olsaydı, bu olurdu" tanımını yakıştaracaksınız. Bir insanın görüp görebileceği ne kadar şey varsa, Adnan Yücel hepsini görüp, ustalıkla kaleme almış. Fazla okuyucusunun bulunamamasını geçerli nedenlere bağlamak istiyoruz. -kitaplarının teminatıyla ilgili sorunlara, mesela-

    Bu coğrafyasının, acının, umudun, mor ülkelerin şairini, kalemiyle ilmek ilmek dokuduğu dizelerini sizlere bırakıyorum. Umuyorum ki PDF desteğiyle de bütün kitaplarını okuyabilir, ve objektif bir şekilde yorum getirebilirsiniz. Bismillah deyip, başlatıyoruz etkinliği.

    Katılım sağlamak isteyen arkadaşlar yorum bırakabilirler. Kitaplarının Pdf'ini aşağıya bırakıyorum, saygılar herkese.

    Katılımcılar;

    1   - Esra
    2   - https://1000kitap.com/hc31
    3   - Fırat Mişe (Cyrano)
    4   - https://1000kitap.com/_Monachopsis
    5   - inci
    6   - Mehmet Kervancı
    7 - https://1000kitap.com/Rolan
    8   - Habibe
    9   - https://1000kitap.com/aslixan
    10 - Arteria circumflexa
    11 - Kader Yıldız
    12 - Roquentin
    13 - DUA
    14 - İrisin Ölümü
    15 - https://1000kitap.com/Tenya
    16 - https://1000kitap.com/franzkafkalove
    17 - Büş
    18 - Gül
    19 - Arzunalbant
    20 - https://1000kitap.com/Ferda_Betul_ciftci
    21 - Fecir
    22 - Liliyar
    23 - Gül Kılınç
    24 - EndoplazmikGaripbirKulum
    25 - Metin Özdemir
    26 - Büşra A.
    27 - Dewrann
    28 - Nurten kadaş
    29 - Mehmet Admış
    30 - Geograpy Teacher23-65
    31 - Esmerxan
    32 - Muhtesim Yiğit
    33 - Samet
    34 - Nausicaä

    Acıya Kurşun İşlemez

    https://yadi.sk/...Yayınları.pdf

    Ateşin Ve Güneşin Çocukları

    https://yadi.sk/...ayınları.pdf

    Bir Özlem Bir Türkü

    https://yadi.sk/...0Yayınları.pdf

    Rüzgarla Bir

    https://yadi.sk/...%20Yayınları.pdf

    Soframda Kaval Sesi

    https://yadi.sk/...t%20Yayınları.pdf

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

    https://yadi.sk/...yınları.pdf

    Çukurova Çeşitlemesi

    https://yadi.sk/...0Yayınları.pdf

    Sular Tanıktır Aşkımıza

    https://drive.google.com/...K5/view?usp=drivesdk
  • Sevgili Sedat Laçiner, bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanız dileğiyle..
    Sayın Hasan Cemal,
    Kıymetli üstadım,

    Bu satırları 20 aydır tutuklu olduğum Çanakkale Cezaevinden yazıyorum… 20 aydır, yani 577 gündür, 13 bin 848 saattir bir zindanda bu çılgınlığın geçmesini bekliyorum…

    Dışarıdayken (yani çook uzun  zaman önce) sizin yazılarınızı okumak vazgeçemediğim günlük rutinlerimdendi. Konu ne olursa olsun hakkaniyetli olma çabanızı ve serbestiyetçi duruşunuzu, hürriyet ve haklardan yana tavrınızı unutamıyorum. Maalesef hapishanede internet yok, bilgisayar yok… Yasak… Dolayısıyla mahrum olduğum pek çok hak ve olanaklardan biri de Siz ve Sizin gibi az sayıda namuslu münevverlerin yazıları…

     

    ***

    Sayın Cemal,

    20 Temmuz 2016 günü evimde, çalışma odamda gözaltına alındım… Polisler geldiğinde yine bilgisayarımın başındaydım ve internetteki köşe yazımı yazmakla meşguldüm. Evimi didik didik aradılar, bilgisayarlarıma cep telefonuma el koydular. Üç gün sonra da tutuklandım. Suçumun “Anayasayı ihlal' yani “darbe yapmak' olduğu söylendiğinde inanamadım. Polisler “biz bilmeyiz savcı açıklar' deyince savcı sorgusunu bekledim. Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… Sonra hâkim karşısına çıktım. Akşam 20:00’de başlayan celse sabah saat 08:30’da bitti. Bir ara salonda bulunan avukatlar ve sanıklar bile uyuyordu. İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile… Ne savcı ne de hâkim, anlattıklarımla ilgili değildi. 15 Temmuz günü nerede olduğumu bile sormadılar…

    Tutuklandığım gün Adliye’deki savcı ve hâkim odalarının yarıdan fazlası boşaltılmış, isimlikler sökülmüştü… Beni tutuklayan hâkim, beni tutuklamasaydı belki kendisi de tutuklanacaktı. Beni gözaltına aldıran savcının sağındaki, solundaki ve karşısındaki savcı odaları bir gün önce boşaltılmış, o odalardaki savcılar çoktan zindanlara atılmıştı. İşte böyle bir ortamda tutuklandım.

    Sonradan öğrendiğime göre, 16 Temmuz 2016 sabahı Ankara’dan, Bakanlıktan Adliye’ye tutuklamalar için liste gelmiş ve o isimler arasında benim de ismim varmış.

    Gözaltına alındığım günden 2 ay sonrasına kadar avukatım başına bir şey gelmesinden korktu, ziyarete dahi gelemedi. Baronun, yasal zorunluluk nedeniyle atadığı avukat ise birkaç gün sonra avukatlığımdan çekildi. Uzun süre avukat bile bulamadım. Piyasada dolaşan havalı bazı avukatlar, “Sedat hocanın suçsuz olduğuna inanıyoruz ama bu davayı alamayız, yoksa biz de tehlikeye gireriz' dediler. Suçlamalar akıl almazdı, hukuki yardım kanalları ise kapalıydı.

    İddianame çıkıncaya kadar, yani neredeyse 8 ay boyunca hakkımdaki suçlamanın nedenini, dayanağını, delileri vs. öğrenemedim. Gerçi iddianame yazılınca da bunu öğrenmek mümkün olmadı, çünkü iddianamede darbeye katıldığıma veya darbeyi desteklediğime dair bir tek cümle dahi yoktu. Hatta iddianamede Çanakkale ilinde darbe olduğuna dair bile cümle geçmiyordu. En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında “eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır' denmesiydi. Oysaki Türk Ceza Kanununun 309.maddesinde “cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak…' suçtur. Yani TCK 309.maddede cebir ve şiddet suçun asli, olmazsa olmaz unsurudur. Yani iddianame, eylemlerimde cebir ve şiddet olmadığını kabul ederek ortada suç olmadığını, benim de suçlu olmadığımı kabul ediyor. Buna karşın cezalandırılmamın kamu yararına olacağını söylüyor. Yani açıkça deniyor ki; “Sedat Laçiner’in suçu yoktur ama cezalandırılmalıdır'. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?!

    Bir diğer ilginç nokta ise, ikamet ettiğim Çanakkale’de darbe girişimi olmaması. 15-16 Temmuz gecesi, yaşadığım şehirde hiçbir askeri veya sivil kalkışma faaliyeti olmadı, darbe ile ilgili hiçbir gelişme de yaşanmadı.  Darbeyi tesadüfen geceye doğru televizyondan öğrendim. Balkonda oturuyordum ve haberde duyduklarımın gerçek olduğuna bile inanamadım. Oturduğum yer işlek yollar üzerinde olmasına rağmen olağandışı hiçbir gelişme olmadı… Nitekim dönemin Çanakkale Valisi 16 Temmuz günü Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı ve “ilimizle gurur duyuyoruz çünkü Çanakkale’den bir tek darbeci çıkmadı. İlimizden darbeci çıkmadı' dedi. Hatta Çanakkale’de hiçbir darbe kalkışması olmadığını da ekledi.

    Darbeyi öğrenir öğrenmez (23:30-00:00 civarı olmalı) sosyal medyadan darbe karşıtı mesajlar atmaya başladım. Darbelerin ve şiddetin hiçbir soruna çare olamayacağını, halkın demokrasiye ve hukuka sahip çıkması gerektiğini ifade ettim. Ben, darbe karşıtı bu mesajları yayımlarken Ankara ve İstanbul’da çatışmalar hala devam ediyordu… Benim darbe girişimine karşı çıkan ilk mesajımla Cumhurbaşkanı’nın CNNTürk’teki ilk mesajının hemen hemen aynı dakikalara denk gelmesi de ilginç bir tesadüftür. Yani darbeyi öğrendiğim ilk andan itibaren darbeye açıktan karşı çıktım, büyük bir risk aldım. Herhalde darbe girişimi başarılı olsaydı içeri alınacak kişilerden biri yine bendim.

    Şaşıracaksınız ama sosyal medyadaki darbe karşıtı mesajlarımın hiçbiri iddianameye girmemiş. Aylarca savcılığa yazdım, bu mesajların delil olarak dosyaya konulmasını istedim. Defalarca mahkemede dile getirdim. Tutukluluğumdan 1,5 yıl sonra nihayet mahkeme sosyal medyada darbe konusundaki mesajlarımın incelenmesi kararını lütfen aldı…

    Bu davada sanki görünmez bir güç, lehime olan delillerin toplanmasına özel olarak engel oluyor ya da hâkimler ve savcı bu davanın delillerle, kanıtlarla bir ilgisi olmadığını fark ederek bir şeylerden korktular. Bilemiyorum…

    Gözaltına alındığım gün de ilginç bir gelişme yaşanmıştı; evimi didik didik arayan polis memurlarından biri kitaplığımda “Kim Bu Fethullah Gülen' adlı kitabı buldu. Faik Bulut’un bu kitabı baştan sona Gülen’e ve hareketine ağır eleştiriler getiren, hatta hakarete varan sözler içeren eleştirel-karşıt bir kitaptır. Polis memuru, bu kitabı suçluluğuma büyük bir delil bulmuş gibi sevinerek başlarındaki amirine götürdü. Amiri kitabı 5-10 dakika inceledi ve sonra polis memuruna “Bu olmaz. Bu kitap lehe delil sayılır, sakın almayın' dedi. Oysaki yasa lehe ve aleyhe delillerin alınmasını emrediyor. Daha o zaman anladım ki bu davada lehime ne varsa yok sayılıyor, aleyhime bir şey yoksa da aranıyor…

    Aylarca araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum “delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle' denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.

    ***

    Ömrüm boyunca şiddete karşı oldum, darbenin her çeşidine karşı çıktım… Yazdıklarım, konuşmalarım ortada… Ben, tüm hayatını cam bir fanusta yaşamış bir insanım. Gizlim yok, saklım yok. Hal böyleyken, şiddetten, darbeden, zorbalıktan nefret eden biriyken darbecilikle suçlanmak gücüme gidiyor. Üzerime atılan mesnetsiz bir çamur, bir iftira da olsa gücüme gidiyor, ağırıma gidiyor…

    Her yazımda erk sahiplerini Anayasa’ya ve hukuka uymaya çağırmış bir yazar olduğum halde Anayasa’yı ihlalle suçlanmam akılla mantıkla alay etmek değildir de nedir?

    En hassas dönemlerde risk alarak sivil idareyi savunan, darbeciliği lanetleyen benim gibi bir bilim insanının darbecilikle suçlanması eşyanın doğasına aykırı değil midir?

    Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok masum insan, Anayasa’yı ihlal’le, yani darbecilikle suçlanırken gerçek darbeciler yargılanan değil, yargılayan olmuşlar. Biliyorsunuz, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve 11 diğer sanık Yassıada’da “Anayasayı ihlal'le suçlanmış ve idama mahkûm edilmişlerdi. Bebek davası, köpek davası, Cımbız davası gibi gülünç ithamlarla yargılanan Başbakan ve iki bakanı darbecilerin talimatıyla, tiyatro gibi bir yargılamayla idam edildiler. Şimdi onların durduğu yerde olmak içimi ürpertiyor. Bu arada belirtmeliyim ki yargılandığım salonun girişinde “Tiyatro Salonu' yazıyor (yer olmadığından duruşmalar Açık Cezaevi Tiyatro Salonu’nda yapılıyor).

    Yassıada davaları Türk tarihine kara bir leke olarak geçti. 57 yıl sonra Türk hukuku ve siyaseti hala aynı yerde midir?

    Sayın Hasan Cemal,

    İnanın benim yargılandığım davalar rahmetli Menderes’in aleyhine açılan Köpek davasından da, Bebek davasından da daha boş. Çünkü o davalarda asılsız da olsa Adnan Menderes’e itham edilen eylemler vardı. Üstelik ben, Bayar veya Menderes gibi 10 yıl boyunca bir ülkeyi yönetmiş bir muktedir de değilim. Kalemi dışında elinde hiçbir gücü olmayan, ömrü boyunca hiç silahı olmamış, hiçbir şiddet olayına karışmamış benim gibi bir yazara, bilim insanına ve gazeteciye darbecilik ve teröristlik ve hainlik isnat etmek hayal gücünü fazla zorlamak olmuyor mu?

    Bu soruları mahkeme heyetine de sordum. Kaç kez, çaresizce salondakilere haykırdım, “bunları sadece ben mi görüyorum, bu iddialar, kanıtsız tutuklanmam, bir terörle mücadele uzmanından terörist çıkarma çabası size garip gelmiyor mu diye sordum, çaresizce haykırdım. Neredeyse iki yıl olacak. Artık yoruldum. Hukukun en temel ilkeleri çiğnenirken onu koruması gereken sözde hukuk insanlarının her türlü hak ihlalini normal, hatta rutin hale getirmesi akıl sağlığımı olumsuz etkiliyor… Sanki herkes ama herkes çıldırmış da bir benim bilincim açıkmış gibi geliyor… Böylesine bir kâbusta en kötüsü akıl sağlığınızı hala koruyor olmak olmalı…

    Sayın Hasan Cemal,

    Üstadım,

    Hakkımda açtıkları tek dava Anayasayı ihlal’den de değil. Dava ve soruşturmalar hergün yağıyor. 1 Eylül’de meslekten ihraç ettikleri halde sürekli soruşturma açıyorlar. Daha geçen hafta Çanakkale Üniversitesi Rektörlüğü’nden yeni bir sarı zarf geldi, 2 yıl önce yazdığım köşe yazılarından birini bulmuşlar, “sen bu yazınla devletimizi aciz göstermeye mi çalışıyorsun?' diye soruyorlar, benden savunma istiyorlar. Günlerim böyle geçiyor, bazen köşe yazılarımı savunmak zorunda kalıyorum, bazense konuşmalarımı.

    Hakkımda açılan bir dava da TCK 301’den. Türkiye’nin terör politikasını eleştirmemi beğenmeyen Üniversite Rektörü Yücel Acer’in emriyle suç duyurusu yapılmış, Savcılık dava açmış… Bu davada da 2 yıl önce yazılmış köşe yazımı savunmak zorunda kalıyorum. Okurlarım bilir, ben yurtsever bir insanım. Liberal olduğum kadar, milli çıkarları savunan bir çizgide oldum hep. Terörle mücadele konusunda eğer Türkiye devleti benim eleştirilerimi dahi kaldıramıyorsa, yeni Türkiye bana dahi tahammül edemiyorsa orada demokrasi ve adalet için ve ifade özgürlüğü için ve insan hakları için paniklenmesi normaldir. Yaşadıklarım sadece Sedat Laçiner adlı bir akademisyenin yargı eliyle linç edilmesi, yok edilmesi meselesi değildir. Benim üzerimden sadece adalet ve fikir özgürlüğü değil, makuliyet de yok ediliyor. Biraz insaf lütfen… Benim gibi milliyetçi ve vatansever duruşu olan, her vesileyle bu ülkenin çıkarlarını savunan ve doğruyu yaptığında mevcut iktidarı sonuna kadar savunmuş, eleştirileri her zaman seviyeli, yapıcı ve teknik çizgide olan benim gibi bir yazar ve bilim insanından bir terörist, bir hain, bir darbeci çıkartılamaz. Artık hukuku geçtim, en azından makul olsun. Madem linç ediliyorum, bari insaflı olsunlar… Yalanda bile bir mantık vardır. Uçuk yalan söylendiğinde “bari doğru yalan söyle' derler. Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun… Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım…

    ***

    Hakkımdaki davalarda bugüne kadar 300’den fazla (belki 500) tanık, sanık ve müşteki dinlendi. Dinlenen bu yüzlerce kişiden bir tanesi bile hakkımda görgüye dayalı bir suçlamada bulunmadı. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Onu Fetö’den, cemaatten biriyle gördüm' diyemedi. Ne cemaat abisi tanırım ne de imamı. Bir tek toplantılarına dahi gitmedim. Çanakkale’de Türkçe olimpiyatlarını Valilik organize ettiğinde ve 40 binden fazla insan stadı doldurduğunda dahi orada ben yoktum. Ne bylock var ne de Bank Asya’ya bir kuruş yatırmışlığım. Hiçbir tanık veya Savcılık hakkımda “şurada şunu yaptı' diyemiyor. Diyemez de, çünkü ne cemaat abisi tanırım, ne de herhangi bir dini gurubun herhangi bir toplantısına katıldım. Ben Kuran kursuna dahi gitmemiş bir insanım. Kuran kursuna gitmedim diye övünüyor değilim ama benim hayatım böyle. Annem-babam sosyal demokrat çizgide insanlardı ve eğitim hayatım hep laik ve pozitivist kurumlarda geçti. İlkokuldan doktora eğitimime kadar hep seküler, hatta laikçi hocalarım oldu.

    Ayrıca eleştirel, sorgulayıcı, şüpheci, doğrucu ve dikbaşlı karakterim nedeniyle bırakınız dini gurupları, benim siyasi bir partide veya bir sivil toplum kuruluşunda dahi üye olmam çok zordur… Tanıyanlar bilir; asi bir yapım var. Bu karakterimle liderin her sözünü emir sayan cemaat gibi yapılarda yer alabilmem mümkün değildir. Bugüne kadar yazdıklarım ve konuşmalarım sadece benim zihnimin ürünüdür. Hiçbir zaman beynimden ve/veya midemden birilerine veya bir guruba bağlı olmadım.

    Neredeyse 2 yıldır devam etmekte olan davalarda Cemaat’in ağabeyleri, ablaları, imamları, bölgecileri, sorumluları, sempatizanları, esnafları, öğrencileri, işadamları ve üyeleri dinlendi. Tüm bunlar benim için çok öğreticiydi. Zaman zaman duyduklarıma çok şaşırdım. Adeta zoraki bir kurs gibi geldi bana bu duruşmalar. Bu yapıyı ilk defa bu mahkemeler sayesinde bu kadar detaylı öğrenme olanağım oldu. Herhalde bu davalar bittiğinde bu yapı üzerine sayılı uzmanlardan biri olacağım(!) Fakat şu anda akıl yakan bir iddia ile, cemaatçi olmakla, terörist olmakla ve darbeci olmakla suçlanıyorum. Bunları düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

    Dediğim gibi; hakkımda herhangi bir delil bulunamadı ama hala arıyorlar. Mahkemede dinlenen yüzlerce kişi beni sadece medyadan tanıdığını, bunun dışında bir tanıklığı olmadığını söyledi. Bylock kaydım bile çıkmadı. Bunun üzerine mahkeme şöyle bir karar aldı: “sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine'. Düşünebiliyor musunuz? 6,5 yıl boyunca beni arayan veya benim aradığım binlerce, belki onbinlerce telefon numarasından bylock yüklemiş olan biri var mı, yok mu bunu tespit edeceklermiş, böyle birileri varsa bu benim suçlu olmama kanıt olacakmış.

    Benzeri bir durumu da Üniversitedeki işimden atılırken yaşadım: Yargılanıyorum diye işten attılar, sonra işten atılmamı dönüp kanıt diye mahkemedeki dosyama eklediler.

    ***

    Sayın Cemal,

    Ben bu ülkeye inandığım için, bu ülke insanlık için bir ümit olabilir mi düşüncesiyle bu ülkede kaldım… Yoksa Yüksek Lisans ve Doktoramı İngiltere’de tamamladım ve Türkiye’ye dönmeyip, mesleğimi orada da sürdürebilirdim. Doktoramı bitirince King’s College’daki danışman hocam Profesör Karsh, Londra’da kalmam için ısrar ettiğinde teklifini nazikçe reddedip “benim Türkiye’ye ülkeme dönmem lazım. Türkiye sayesinde bu noktaya geldim, şimdi ülkeme borcumu ödemeliyim' demiştim. O gün ülkemin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum… Ben böyle söyleyince güngörmüş geçirmiş hocam şöyle dedi: “Bak Sedat, kararına saygı duyuyorum. Ancak şunu da unutma, döneceğin yer İran gibi, Suriye gibi, Mısır gibi bir Ortadoğu ülkesi. Seni anlamayabilirler, hayal kırıklığına uğrayabilirsin.'

    Ne yazık ki danışman hocam haklı çıktı, bense böylesine önemli bir hayat dersini zindanlara düşerek ağır bir bedelle ödedim. O gün hocam Profesör Karsh’ı dinleyip Londra’da kalsaydım bilgime, çalışmalarıma saygı duyulurdu, araştırmalarım desteklenirdi; en azından hapishanelere atılmaz, mahkeme mahkeme dolaştırılmazdım… Bugün buradan bakınca gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini, gelişmeyenlerin ise neden arkalarda kaldıklarını daha iyi anlıyorum… Bilim insanlarına, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara hürmet ilerlemenin anahtarıymış, bunu çok daha iyi anlıyorum.

    ***

    Sayın Hasan Cemal,

    Yazacak daha çok şey var. Her kelimesi acı verse de yazacak çok ama çok şey var. Ancak zamanınızı almak, sizi de yormak istemiyorum. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşadıklarım şahsi bir hikâye değil, bir ülkenin trajedisi… Yaşadıklarım, yaşanmış, bitmiş ya da benimle bitecek bir dram da değil, bu korkunç sessizlik devam eder ise milyonların yaşayacağı, gelecek nesillerin de yaşayacağı bir dram… Çanakkale zindanlarında unutulan sadece ben değilim, unutulan en temel insan hakları; basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük… Demir parmaklıklar arkasında yarınından ümitsiz yatan sadece ben değilim, Türkiye’nin yarınları da burada yatıyor…

    Derler ki “bir masum hapiste yatacağına bin suçlu sokakta gezsin', çünkü bir masum hapiste yatarsa orada adalet hapishaneye atılmış demektir. Benim görebildiğim kadarıyla bir değil pek çok masum var hapishanelerde…

    İstibdat dönemleri; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat vb. deneyimler kanıtladı ki adaletsizlik sadece mağdurlarına değil, ülkemizin tamamına kaybettiriyor. Geri kalmışlığımızın bir nedeni de adalet eksikliğimiz. Bu nedenle bu mektubumu 20 aydır tutuklu bir gazetecinin ve bir bilim insanının şahsi ve istisnai bir çığlığı olarak değil de, demir parmaklıklar arkasına düşmüş adaletin ve ifade özgürlüğünün dışarıya bir çağrısı olarak görün…

    Evimi, çocuklarımı, eşimi, arkadaşlarımı, öğrencilerimi ve kitaplarımı çok özledim… Hepsi burnumda tütüyor… Eski hayatımı geri istiyorum. Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı… Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum… Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum.

    Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın…

    Çok şey istemiyorum; biraz makuliyet, biraz adalet… Biz, bu ülkenin insanları ülkemizin evlatlarıyız, düşmanları değil… Düşman hukukunu bir yana bırakalım, artık kardeş hukukuna geçelim. Lütfen…

    Saygılarımla.

    Prof.Dr. Sedat Laçiner

    (5 Mart 2018, Çanakkale Kapalı Cezaevi)    

     
  • Bu yazı aynı zamanda BİMER aracılığıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına da gönderilmiştir.



    KİTAP İNCELEME YAZISI



    Kitap Adı : Kişilerarası iletişim

    Yazarı : Prof.Dr.Demet Gürüz

    Doç.Dr. Ayşen Temel Eğinli

    Yayıncı : Nobel Yayın

    Baskı : Eylül 2017 6.Baskı / 334 Sayfa





    Bu kitabın ben Kasım 2008’de yapılmış, 245 sayfa 1. baskısını sahaftan alarak okudum. 6.baskısı yapılmış ve 334 sayfadır.

    Önce toplumsal tespitlerimi sunayım, sonra da kitap hakkındaki görüşlerimi aktaracağım.

    Biyolojik rahatsızlıkların dışında birçok uyumsuzluk, olumsuzluk ve doyumsuzluğun nedeni, iletişim arızalarıdır. Kaldı ki, iletişim eksikliği ayrıca bireylerin psikolojik dengesini bozmakta bu da dolaylı olarak biyolojik ve fizyolojik durumu da etkilemektedir. (Kalp çarpıntısı, mide ağrısı, burun kanaması gibi.)

    Demek ki iletişim becerileri birey ve toplum yaşamında, peynir, ekmek, su, hava kadar önemli. Öyleyse öncelikle bu alanda devlet politikasına önerilerimi sunayım.

    Bu kitap dil ve içerik olarak harika. Doğru anlaşılıp uygulandığında; komple vücudu temizleyen bir serum gibi.

    İlave olarak, bir aile içi iletişim kitabı da belirleyerek lise 3. Sınıflarda ders kitabı olarak okutulmalıdır. 4. Sınıfta üniversiteye hazırlanacak olan genç vakit ayıramayabilir.

    Üniversitelerin istisnasız tüm bölümlerinde, ana dal durumuna göre en az bir dönem okutulmalıdır.

    Sosyal yaşamdaki karşılığına gelince; otobüse binen, aracı kullanan, pazarda satış yapan, sınıfta ders anlatan, markette alışveriş yapan, telefonla destek sunan, epostaları okuyan, bürosunda, masasında, makamında hizmet sunmak için yurttaş bekleyen.... Kısacası en az iki bireyin birlikte olduğu kurum, mevki, mekân ve makamda görev yapan ve bu göreve talip olanların kesinlikle okuması gereken bir eser.

    Kanı temizlemek, hijyenik beslenmek, güzel giyinmek ve en hoş kokulu parfümlerle temizlenemiyor insan.

    Bireylerarası iletişim ağının da en az gürültülü hale getirilmesi gerekiyor.

    Bundan 25 yıl önce, yılda ortalama 28 bin aile boşanarak dağılıyordu. Bunun öncü ve artçı sarsıntılarını da hesaba katarsanız, olağanüstü bir vaka. Bugün ise yılda ortalama 250 bin aile boşanıyor, dile kolay.

    Peki bu sayıyı nasıl en aza çekebiliriz. Kaynakta önlemleri artırıp, planlı eğitim sunarak.

    Toplumun ilk hücresi aile kurumunun kuruluş niyeti, söz kesme ile başlıyor. Sonra bu nişan töreni ile pekiştiriliyor. Nikâh ile de resmen tescilleniyor.

    Benim önerim; nikah memurluklarında ayrıca nişan masası da kurulmasıdır.

    Önceleri zorunlu değil gönüllü olarak pilot uygulama ile işleyebilir bu masa.

    Nişanlanan gençler bir forum doldurarak, nişanlandıklarını ve tahmini evlenme sürelerini de beyan ederler. Böylece devlet, evlenmeden önce, kaç ailenin daha kurulmakta olduğunu istatistik verisini görür, planlamalarında dikkate alır. Fakat hepsinden önemlisi, bu nişan döneminin başarılı ve mutlu bir evlilikle noktalanması için eş adaylarını bilgi, moral ve motivasyon olarak hayata hazırlar.

    Adaylara duygudurum testi de uygulayarak ileride çıkabilecek sorunlara odaklanır.

    Evlilik okulunda en az 50 saat ders görmelerini zorunlu tutar.

    Önermiş olduğum bu kitapla birlikte, aile içi iletişim, aileye genel sağlık bilgileri, hayatın anlam arayışı, aile ekonomisiyle ilgili kitapları ücretsiz veya maliyeti bedelinde eş adaylarına sunar.

    Ayrıca kendi imkânları ile temin edebilecekleri 50 kitaplık bir liste de hazırlayabiliriz.

    Eşlerin birbirlerini daha iyi tanımasına, kaynaşmasına yardımcı olur.

    Tüm bu zaman sürecinde eş adayları, her şeye rağmen evliliğe karar verememişlerse, nişan masasına giderek iki imza ile nişanı iptal ettirirler.

    Sonuçta taraflar da kazanır toplum da, adalet mekanizması da bu tür sorunlarla kilitlenmemiş olur.

    " yanlış anlaşıldım, vurgum o değildi, cümlemi cımbızlayarak bağlamından koparıyorsunuz, mecazi anlatımlarımı sözlük karşılığı ile tartıyorsunuz, içinde bulunduğunuz duygudurum hali ortak bir nokta bulmamıza engel, beş kez arıyorum bir kez geri dönüyorsunuz, tren kaçtıktan sonra biletimi göndermenin ne faydası var....” gibi cümleler kuruyor veya bunlara cevap vermek zorunda kalıyorsanız bu kitap size ve çevrenize kalıcı bir yol haritası belirleyecektir.

    Bilimsel alıntı ve anlatımlar ilk etapta sıkıcı gelebilir. Fakat çok yönlü ve birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünerek okuduğunuzda akıcı hale geliyor.

    Bir kitapla elbette iletişim sorunları anlatılamaz ve çözümlenemez.

    Takviye olarak sosyoloji ve psikoloji temalı diğer kitapların da okunması önerilir.



    Başka bir kitap inceleme yazısında buluşmak dileğiyle



    Ali Rıza Malkoç

    25.03.2018

    #armozdeyis

    http://www.arm.web.tr