“İnsan, olmak zorunda olduğu hiçbir kalıba sahip değildir; bu yüzden de özgürlük kaçınılmazdır. Kendi seçimini yapmamak bile bir seçimdir. Özgürlük insanın üzerine çöken bir armağan değil, sırtına yüklenen bir sorumluluktur. İnsan, her an kendini yeniden kurarak var olur; kaçış imkânsızdır.”
Distopya deyince çoğumuzun aklına Orwell’in 1984’ü ya da Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gelir. Ama aslında onların öncüsü, hatta ilham kaynağı sayılabilecek, biraz gölgede kalmış bir eser var: “Biz”.
Hayal et:
Camdan duvarlarla çevrili bir şehir… İnsanların adı yok, sadece numaraları var… Özel hayat diye bir şey yok, çünkü her an herkesin gözü önündesin. Düşünmek, hissetmek, hayal kurmak bile sakıncalı. Ve bütün bunlar “mutluluk” adına yapılıyor.
İşte “Biz” tam da böyle bir dünyayı anlatıyor. Başkahraman D-503, bu düzenin en sadık insanlarından biri. Ama bir gün, hayatına giren bir yabancı sayesinde zihninde küçücük bir çatlak oluşuyor. O küçücük çatlak, koca bir duvarı yıkmaya yeter mi?
Kitabı okurken en çok şunu hissettim: yazıldığı dönem neredeyse yüz yıl önce olmasına rağmen, anlattığı şeyler bugün bile ürkütücü derecede tanıdık. Tek tip yaşam, sürekli gözetim, bireyin yok sayılması… Sanki bugünü anlatıyor gibi.
“Biz”, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir soru:
Gerçekten özgür müyüz, yoksa sadece bize verilen özgürlük kadarını mı yaşıyoruz?