• 1975 Yılı, On Aralık Çarşamba sabahı saat sekiz. Ankara'da, Refet KÖRÜKLÜ Beğ'in Küçükesat'taki evinin önündeyim. Birlikte otomobille İstanbul'a gideceğiz, bekliyorum. Ayrıca Adalet Hanım ve Faruk Çil Beğ de gidecekler. Arabanın aynasındaki arızalı vidayı tornavidayla sıkıştırmağa uğraşıyorum. Ayna birden fırlayarak düştü, kırıldı. Kırılan aynanın parçalarını topladıın. Fakat fena halde bozulmuştum. Bir felaket habercisiydi bu ... O anda bir sürü kara düşünceler kafamı sardı. Bir an İstanbul'a yalnız gitmeği düşündüm. Hava bozuk, yollar karlı ve tuzlu, tehlikeli bir yolculuk olacak. Bana bir hal olabilir! Neden arkadaşlarımı sürüklemiş olayım? Kararsızım .. Refet Beğ'e kıyamıyorum. Götürmesem belki kırılacak!...
    İşte bu kararsızlık içinde kırık aynayı bir beze sararak, torpido gözüne koydum. Allah'ın yüceliğine sığınarak yola çıktık. Ne hazin bir tesadüftür ki, aynanın kırıldığı anda ATSIZ Hoca 'ya da kalp krizi gelmiş!!
    On gün önce Ankara'ya dönerken Hoca'ya uğraınıştıın. Yanımda çocuklar da vardı. Onları arabanın içinde bırakarak, Rahmetli'nin bulunduğu daireye çıktım. Zili çaldımm. Kapıyı kendisi açtı. Karşısında beni görünce sevindi: "Buyur, içeri gir'' dedi. "Girmeyeyim, Ankara'ya gidiyoruz; çocuklar arabadalar, size vedaya geldim" dedim. Birden itiraz etti: "Hayır, sizi ben yolcu edeceğim" dedi. Yeni elbiselerini giyinmiş olarak geldi. Çocuklar O'nu görünce hemen arabadan indiler. Rahmetli, hepimizle ayrı ayrı vedalaştı. Torunum Selenge'yi kucağına alıp okşadı, sevdi. Benim boynuma sarılıp, yanaklarırndan öptü. İlk defa boynuma sarılıp öpüyordu. Hiç adeti değildi! Gayet sıhhatli ve neşeli görünüyordu. Aklıma bir şey gelmedi. Meğer bu hazin vedalaşma, ebedi yolculuğa bir işaretmiş ... Bunu birkaç ay önce yazdığı, "Sona Doğru" isimli şiiriyle de bize bildiriyordu.
    Akşamın saat altısında Bostancı'ya geldik. Hoca'nın evinin elli metre yakınından geçerken herşeyden habersiz, aramızda konuşuyoruz. "Yarın Hoca'yı hep birlikte ziyaret ederiz. Şimdi rahatsız etmeyelim" dedik ve birbirimizden ayrıldık.
    Ertesi günü saat 14.30'da Refet Beğ öğrenmiş Hoca'nın ağır hasta olduğunu; bildirince hemen aynayı hatırladım ve ürperdim. Gelen hastalık haberiyle kırılan ayna arasında bir yakınlık kurmağa çalışıyordum. Yarım saat içinde Sultanahmet'ten, Bostancı'ya vardık. Saat 15.00'de ATSIZ
    Hoca'nın evine geldik. Kapıyı Kamuran açtı. Kaniye postahaneye gitmiş. Hoca'nın durumunun ağır olduğunu, Buğra'dan mektup beklediğini öğrendik. Doktor, Hoca'ya konuşmayı menetmiş .. Biz bu yasağı duymamış görünerek, Refet Beğ'le odasına girdik. Hoca bitkin bir halde yatıyordu. Geçmiş olsun diyerek, bir iskemleye ilişir gibi oturduk. Bizi görünce gülümsedi. Teşekkür etti. İlk sözü: "Çok sancım var, tahammül edemiyorum" dedi. Alçak sesle devam etti: "Doktor Koroner yetmezliği diyor. Keşke enfarktüs olsa" dedi. Mektubunu alıp almadığımı sordu, "Aldım." dedim. Bir gün önce gelen doktor, kalp mütehassısıymış: saat l6.00'da yine gelecekmiş, oksijen verilmesini söylemiş ve gitmiş.
    Talebesi Makine Mühendisi Adnan Besen Beğ, bir yerden oksijen verme cihazı bulmuş, getirmiş. Nasıl takılacağını Reşide Yenge biliyor, onu bekliyoruz. Bu arada Hoca'ya yaklaşarak sordum: "Bu krizin gelmesine sebep ne, üzücü bir şey mi oldu?'' Elini manalı ve sert bir şekilde sallayarak: "Muzaffer; kaç tane. neler neler!."
    Pazartesi günü bir ahbabına gitmiş. Orada birisiyle sert bir münakaşaya tutuşmuş, ona çok sinirlenıniş .. Üzülmüş de ....
    Bu sırada Kaniye, elinde bir sürü mektupla postahaneden geldi. Hoca: ''Buğra'dan, mektup var mı?" diye sordu. "Yok'' cevabını alınca çok üzüldü. Başını duvara çevirdi.
    Bir ay önce Buğra'ya mektup yazmış: doktorun kanserden şüphelendiğini, parça alındığını ve neticenin birkaç güne kadar belli olacağını bildirmiş. Buğra iki gün sonra İstanbul'a geldiğinde, mektubu alıp almadığını sordum. "Almadım" dedi. Halbuki onbeş gün sonra Fethi TEVETOGLU'nu Ankara'da dinlerken, kanser ihtimaline dair haberi Münih'te, ATSIZ'ın Buğra'ya yazdığı mektuptan öğrendiğini ve
    Hoca'ya hemen bir teselli mektubu yazdığını öğrenmiştim. Yazık, Buğra'dan beklediği ilgi, son saatlerinde de yoktu ...
    * * *
    Reşide Yenge geldi. Hoca'ya oksijen veriyor. Ayrıca sancısını dindirınek için Panaljin verilmiş, bir iğneci hanım aranıyor .. Hanımın da enjektörü komşuda kalmış.. O da evinde bulunamıyor .. Hemen eczahaneden bir enjektör aldım, iğne yapıldı. Refet Beğ ve ben, Reşide Yenge ile birlikte, Hoca'yı hastahaneye götürmeyi düşünüyoruz. Doktor, hastanın radyografısini almaya saat 1 6.00'da gelecek. Hastahaneye götürürken ya yolda ağır bir kriz gelirse ne yaparız? En iyisinin doktoru beklemek olduğuna karar veriyoruz. Aksiliklerin sonu gelmiyor; bu sefer de
    doktorun gelmesi gecikti. Rahmetli, doktorun gecikmesine sinirlenerek "Laubalilik" dedi. Doktor saat beşe dogru geldi. Aletini hazırlayarak hastaya bağladı. Ve çalıştırmağa başladı. Hayret! Aletin 40 cmlik bandı kalmış, o da onbeş saniye içinde bitiverdi. Doktor çantasında, ceplerinde bant arıyor, bulamıyor. Yok! Ben acele ediyorum. "Eczahaneden şimdi alıp, gelirim" dedim. "Bulamazsın .. " dedi. Doktor bant almak için evine gitti. Çaresizlik içinde bekleşiyoruz. Hoca sinirli, doktorun bu tedbirsizliğine kızarak, "Böyle doktorluk olur mu?" diye söyleniyor. Kalbi takviye için bir iğne, bir kaşe verilebilir mi bilmiyoruz.
    Avrupa'da enfarktüsten ölen yokmuş. Çok tesirli haplar varmış. Bizim doktorlar uyuyor mu? Yoksa .. yoksa bu işte bir ihanet mi var?! diye aklıma bir soru takılıyor... Hoca yattığı yerden, "Memleketin mukadderatı işte bu gibilerin elinde" dedi. Yüzüme baktı. Doktor yine gecikti. Nihayet 1 7.30'da geldi, bandı taktı, birkaç dakikada yeterli kayıtları aldı. Bandı tetkik etti. Hoca'ya dönüp sordu: "Çarpıntı fazla. Ne zamandanberi devam ediyor?" Hoca'nın cevabı: "Dün öğlenden beri". Doktor tansiyonunu ölçtü. "Dünkü tansiyonunuz kaçtı?" diye sordu. Hoca'nın cevabı: "Dün sabah 16 idi. öğleden sonra 15" Bu sefer Hoca doktora sordu: "Şimdi kaç?" Doktor, "DOKUZ" sonra ''ON" dedi. Hoca gür bir sesle, "ENFARKTÜS", dedi. Doktor, her ani tansiyon düşmesinin enfarktüse delalet etmeyeceği karşılığını verdi. Hoca yanılmadığını ifade ediyor, gtilümsüyor, doktora bir şeyler demek ister gibi bakıyordu. Bu sırada talebesi, Mak. Yük. Müh. Adnan Besen geldi. Başucunda Adnan Beğ'i görünce, "Adnan hoş geldin", dedi. Yüzü yorgun bir hal alıyordu. Doktor hole doğru yürüdü. Biz de arkasından çıktık. Bandı inceleyen doktordan bir ümit ışığı veya bizi sevindirecek bir işaret bekliyoruz. Birden Kaniye'nin çığlığı: "Babam .. Babam fenalaştı".
    Hemen koştuk. Hoca baygın! Doktor sun'i tenefftis yaptırıyor, bir yandan da oksijen verilmeye çalışılıyordu. Doktor nabzına bakarak, "Çok zayıf," dedi. "Ümit var mı?" Sorum cevapsız kaldı. Holden hıçkırık sesleri geliyordu. Reşide Yenge, Kaniye boğulurcasına ağlıyorlardı. Kendilerini teselli etmeğe çalışıyorduın. "Atsız Hoca sakinleşti, ağlamayın" diyordum. Yine Hoca'nın yanına döndüm. Sun'i teneffüse
    devam ediyordu. Refet Beğ'le birlikte doktorun gözünün içine bakıyoruz. Birşeyler yapmasını bekliyoruz. Fakat nafile ... Bir ara doktor, Atsız'ın gözkapaklarını kaldırıp baktı: "Göz bebeği büyüyor." Ümit yok demek istiyordu. Tam bu sırada Rahmetli Hoca, üç defa derin derin nefes aldı VE HAYATA EBEDiYEN VEDA etti.
    Kendimi tutamayarak ağlamağa başladım. Salona geçip, bir koltuğa yığılır gibi kendimi bıraktım. Gözlerimden sessiz yaşlar dökülüyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tekrar Hoca'nın yanına döndüm. Başını avuçlarıının içine aldım. Bir tülbentle çenesini bağlamağa çalışan Refet Beğ'e yardım ediyordum. Doktor, Hoca'nın gözlerini kapadı. Körüklü ile birlikte Hoca'nın başucunda, bildiğimiz ayetleri okuyoruz. KOCA ATSIZ TANRISl'NA KAVUŞTU, diye düşünüyorum. 1975, ON BİR ARALIK PERŞEMBE, SAAT; 18.10.
    Acı haberi arkadaşlara duyurmak için salona döndüm. Reşide Yenge buna itiraz etti: "Olmaz!" dedi. "Vasiyeti var, bana söyledi. Kimseye haber verilmeyecek. Muzaffer'e, Refet'e ve Zeki'ye haber vermeyin diye tasrih etti." Reşide Yenge'ye, - BİRKAÇ KiŞiYLE BENi KALDIRTIRSIN- demiş ... Biz bunu dinlemedik. Ve Refet Beğ'le karar verdik: "Bütün günahlar bizim olsun, biz bu vasiyeti yerine getirmeyeceğiz." dedik.
    Telefonun başına geçtim. ATSlZ Hoca'nın dostlarının telefon numaralarını önüme koydum. Başladım numaraları çevirmeğe...
    Kara haberi duyanlar tafsilat istiyorlardı. Hemen telefonu kapatıyordum. Bende takat yok! İçim kan ağlıyor .. Yarım saat içinde haberi duymayan kalmamıştı. Herkes duymuştu ...
    13 Aralık Cumartesi günü, Kurban Bayramı'nın ilk günü, çok sevdiğimiz ATSIZ Hoca'yı Karacaahmet'deki yerine; kardeşi, kendi tabiriyle Ülkü Arkadaşı Sançar'ın yanına bıraktık.
    HOCAM RAHAT UYU, MEKANIN CENNET OLSUN! ...
    "Mâziyi unutsak bile
    Mâzi bizim kökümüzdür;
    Bize en tatlı gülen yüz
    Mâzinin yüzüdür."
  • 208 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    ORTA ASYA’DAN GÜNÜMÜZE
    BİR AHLAT POLİSİYESİ
    Okumakta olduğunuz kitaba dair incelemeyi, birazdan belirteceğim başlıklar altında yazdım,inceleme okumayı seven okurlara kitap hakkında bir fikir vermekle beraber,kitap da yer verilmemiş ama bana düşündürmüş olduğu konular hakkında da fazla detaya girmeden bilgilendirme ve farkındalık yaratma hedefiyle titizlikle ve kaynak göstererek yaptım.

    Kendinize göre bölümleri okur geri kalanları da daha ilgili ve meraklı okurlara bırakırsınız(illa bir okuyanımız vardır ️)

    İNCELEME İÇİNDEKİLER

    1-Romanın Dış Tenkidi
    2-Romanın İç Tenkidi
    3-Ahlat Selçuklu Mezarları Hakkında Bilgi
    4-Sanatta Hayvan(Bozkır)Üslubu
    5-Rumi motifleri
    6-Ahlat Taşları
    7-Ahlat’ta Günümüzde Taş İşçiliği
    8-UNESCO ve Ahlat Selçuklu Mezarlığı
    9-Tarihi Eserler Kaçakçılığı
    10-Bu Kitap Neden Okunmalıdır?

    1-DIŞ TENKİT
    Kitabın adı: Anadolu’nun Şifreleri
    Kitabın Yazarı:Gürcan Yaman
    I.Baskı,Kasım 2018
    Altiva Yayıncılık
    Ayrıntı Basımevi

    2-İÇ TENKİT

    Akademisyen Uğur Hoca’nın gizli görev ile seçtiği arşiv ve eski türkçe uzmanı Sibel ile Göktürkçe uzmanı Hakan’ın Van Gölü kenarında bir otelde buluşmaları ile başlayan,sahada buldukları bir taşın üzerindeki üç çizgiden yola çıkarak yaşayan taşları adım adım bulmaya çalıştıkları bir tarihi roman..

    Basit ,yalın ve günlük bir türkçe kullanılarak ,kısa cümleler eşliğinde okuyucu kitlesinin tarihe vasat seviyede ilgisi olan insanları hedeflediğini düşündüğüm bir çırpıda okunan bir roman oldu.

    Kitabın başlarda karakterleri okuyucuya tanıttığı bölümlerde uyandırdığı merakın özellikle Sibel’in iç dünyasındaki karmaşanın Ahlattaki polisiye tadındaki koşuşturmaca içinde yeterince işlenmediğini ve romanın sonuna kadar bu arayış içerisinde beklentime kavuşamadığımı söyleyebilirim.

    Kitabı okurken fantastik bir hikaye duygusuna kapıldım yer yer ,hatta Jach Chan’in Efsane adında filmindeki gibi kayıp bir şehir filan bulunucak beklentisi içine girmişte olabilirim,nihayetinde deriler ve taşlar üzerinde okunduğunda sonraki nesiller üzerinde efsunlu sözler duygusu yaratan dizelerin aslında bir çeşit navigasyon olduğunu öğrendiğimde fantastik bir tarihi roman okumadığımı anladım.

    Yazar Gürcan Yaman ‘ın romanını Ahlat’ta saha çalışması yaparak yazmış olduğunu, taşlar üzerindeki yosunları neredeyse okuyucuya göstermiş ve hissettirmiş gibi betimlemesinden anlıyorsunuz..

    Yazar hakkında yeterince bilgiye vakıf olmamakla birlikte Türk Tarihine meraklı ve araştırmacı ,gezgin ruhlu bir kamu görevlisi olduğunu söyleyebiliriz.

    Elimdeki kitabı yazarın imzası ile okumuş bir okur olarak imza ve kurulan cümledeki yazı görünümünden dikkate değer ve yazın dünyasında ilerde yer edinebileceğini düşündüğüm bir yazar oldu.

    Yazar bu romanı ile Anadolu’da kadim zamanlardan beri Türklerin varolduğunu,mantar gibi bir gecede yerden bitmediğimizi,soyumuzun Orta Asya’ya dayandığını,Ahlat ve Orta Asya arasında Oğuz Kağan Destanı ve Orhun Abideleri ile bağ kurmaya çalışmasından özümüzün sahip olduğumuz en önemli hazinemiz olduğunu okuyucuya hissettirmeye çalışmış.İslamiyetten önce Türklerde Atalar Kültürü çok önemlidir,islamın kabulünden sonra da mezar kültürümüzün hâla önemini kaybetmediğini ve yazarımızın Atalara olan hayranlığını buldukları taşlarda Bilge Kağan’a ait sözlerin Hakan ,Sibel ve Uğur Hoca üzerinde efsunlanmışlar gibi bir etki bırakan cümleler kurmasından anlıyorsunuz.

    Yazar ,kadim Anadolu’nun paylaşılamayan hazinelerine romanında tarih kaçakçılığına dokundurma yaparak bu konuda da bir farkındalık oluşturmaya çalışmış.

    3-AHLAT SELÇUKLU MEZARLARI HAKKINDA BİLGİ

    Düzensiz şehirleşme sonucu bir kısım mezarlık arsa haline getirilmiş ve buralardaki bazı mezar taşları müzelere yığın halinde atılmıştır. Bu taşların envanterleri de eğer yapılmış ise yanlış olmuş baş ve ayak taşları ile sandukaları birbirine karışmıştır.

    Bu mezarlıkta Orta Asya balballarını hatırlatan insan şekli arkaik şahideler mevcuttur. Bunlar yuvarlak bir baş ile omuzları belirleyen taş blokları halindedir.

    Erken Osmanlı devri yazmalarından Kayı Boyunun ilk durağının Ahlat olduğu kayıtlıdır.

    Evliye çelebinin dediği gibi dillerinin Çağatayca’ya çalması, Doğu Türkistan’dan gelen oymakların kendi geleneklerini ve etkisinde kaldıkları motifleri Anadolu’ya getirdiklerini ortaya koyar.

    Anadolu Selçuklu Sanatı içinde nevi şahsına münhasır birer yapı olarak kalan Divriği ve Tercan’daki mimari anıtların Ahlatlı birer sanatkâr tarafından yapılmış olması Ahlatlı sanatkârlar üzerine dikkati çekmektedir. Biz bugün eserleri Ahlat dışında bulunan beş büyük sanatkârdan başka 23 Ahlatlı sanatkâr daha tanıyoruz. Bunlar mezar taşlarını mezar anıtları haline getiren sanatkârlardı

    Ahlat mezar taşlarında tespit ettiğimiz sanatkârlar şunlardır: Osman b. Hasan, İbrahim b. Kasım, Esed b. Eyyüp, Cuma b. Muhammed, Havend b. Bergi, Esed b. Haved, Asil b. Veys, Muhammed b. Veys, Hacı Yusuf b. Miran, Hacı Mirçe b. Miran, Hacı Miran b. Yusuf, Muhammed b. Miran, Buus b. Şems (Şemdik) ed Darrabi el-Hilâti, Kasım b. Üstad Ali, Kasım b. Muhammed , Ahmed.

    Bunlar hiçbir İslâmi mezar taşında rastlanmayan ölçüleri, kitabelerinin muhtavası ve ejder motifli tezyinatı ile Orhun anıtlarının İslamiyet ten sonraki devamı gibidir.

    Mezar taşı ustaları aynı zamanda mimardırlar. Orta Asya ile Anadolu arasındaki köprüyü de gösteren mezar taşları, bu alandaki çalışmaların ilerlemesi ile yeni boyutlar kazanacak ve Orta Asya ile Anadolu arasına yeni bağlar kuracaktır.

    Prof. Dr. Beyhan KARAMAĞRALI
    Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
    1. Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 208-217

    4-BOZKIR(HAYVAN)ÜSLUBU

    Atalarımız sürek avlarında ve at üstünde ömür tükettiklerinden olsa gerek, yaşam alanları içinde mesela avladıkları geyiklerin boynuzları ve çene kemiklerini bulundurmuşlar, hissediyorlar ki o hayvanları çeksinler bulundukları yerlere.

    Ya da ejderha,kartal gibi yırtıcı olabilecek hayvanları mezar taşlarında motif olarak resmetmişler halılarında,çadırlarında,kılıçlarında işlemişler ,insan olarak hayvana dönüşme merakı olduğunun göstergesi olarak sanat tarihi uzmanları yorumlamışlar..
    5-RUMİ MOTİFLERİ

    Roman içerinde Hakan ,Ahlat Mezar Taşları arasında dolaşırken taşlar üzerinde Rumisu diye adlandırılan bir motifi betimliyor.
    Selçukluların İslamiyetten önce Orta Asya ‘dan getirdikleri hayvan ve bitki şekillerinin içiçe geçtiği bir süsleme motifi.Helezon şeklinde kıvrılan dallar ve o dalların ucunca bir gagalı kuş mesela,bitki ve hayvan motifi içiçe..

    6-AHLAT TAŞLARI

    Ahlat Bitlis ili sınırları içerisinde Van Gölü kıyısında Nemrut ve Süphan volkanik dağları arasında 1700 metre yükseklikte bir Selçuklu Şehri.

    Nemrut Volkanik Dağının püskürmesi ile oluşan kırmızımsı tüfler,Ahlat taşları oluyor.Diğer taşlara nazaran tüf olduğu için daha hafif.

    7-AHLAT’TA GÜNÜMÜZDE TAŞ İŞÇİLİĞİ

    Taşçılar, Nemrut Dağı civarında çıkartmış oldukları taş bloklarını hızar atölyelerine satarlar. Araştırma yapılan yılda her bir blok taş 3,75 TL karşılığı satılmaktaydı. Ana kayadan ayrılarak üzerinde çalışılan büyük bloktan kopartılan küçük bir blok taşın ağırlığının 70-80 kg olduğu düşünüldüğünde taşçıların ne zor şartlarda çalıştığı görülmektedir. Hızarcılar, taşçılara kış aylarında avans vererek onları bir nevi kendilerine bağlamaktadırlar.

    Ahlat Taşı’nın diğer taşlara nazaran daha hafif olması, bu hafifliğe karşılık basınç dayanımının yüksek olması ve kolay işlenebilir olması nedeniyle Ahlat Taşı ünlenmiş ve Ahlat'ta taş işçiliği oldukça gelişmiştir. Ahlat Taşı, Nemrut dağının eteklerindeki taş ocaklarından küskü, manulye, balyoz, çivi, kazma, kürek ile ilkel yöntemlerle çıkartılmaktır

    Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2015 Cilt 17 Sayı 2 (99-119)

    Yukarıdaki alıntı ciddi bir araştırmanın ürünü olmakla beraber Sanatkarların oyarak süsledikleri ve birbirinden özgün işlemeler ortaya çıkardıkları mezar ve yapı taşlarının arkasında ekmek kavgası olduğunu görüyoruz.Bir diğer dikkat çeken hususta günümüzde bile Ahlat Taş işçiliğinin ilkel şartlarda yapılmaya devam ediyor olması ve o taş blokları şimdi hızarlara götüren alet teknolojisi ,800 yıl evvelde Ahlatta vardı,Türkler demircilikle ün salmış ve demir madenini işleyen ilk kavim olmuşlardır gittikleri yerlere medeniyet götürmüşlerdir bunu Ahlat Taş İşçiliğinden de anlıyorsunuz.

    8-UNESCO VE AHLAT SELÇUKLU MEZARLARI

    Ekim 2013 tarihi itibariyle Somut Olmayan Kültürel Miras Türkiye Ulusal Envanteri’ne kayıtlı 60 unsurumuz bulunmaktadır. Taş İşleme Sanatı, 01.0019 envanter numarasıyla listeye girmiştir (Çoşkun vd., 2013:125-126).

    Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2015 Cilt 17 Sayı 2 (99-119)

    Sadece AHLAT TAŞ MEZARLARI değil taş işçiliğimizde korunması gereken miras listesine eklenmiş ve de eklenmeye hazırlanıyor..

    9-TARİHİ ESERLER KAÇAKÇILIĞI

    Bu konuda Türkiye Tarihi yürek sızlatan bir konumda malesef.Düşünün ki,Almanlar 1800 lerde Ege deki antik kentlerde kazı yapıyor II.Abdülhamitin izniyle.Padişahımız kazı da bulunan parçaları hediye ediyor kazı ekibine ve o kadar tarihi eser parça parça Almanya ya taşınıyor.Anadolu Tarihine sahip çıkmamız,kıymet bilmemiz konusunda tarih bilincimiz üzücü seviyelerde.Daha daha nelerimizi hırsız gibi alenen taşıyarak bugün Paris,Londra,Moskova gibi dünyaca ünlü büyük müzelerde sergilediklerini görerek bilinçlenme adına görmek istiyorsanız buraya bir link bırakıyorum.


    https://www.neredekal.com/...-tarihi-eserlerimiz/

    10-BU ROMAN NEDEN OKUNMALIDIR?

    Kadim Medeniyetler diyarı Anadolu’da yaşam öykümüzün başlangıç hikayesini öğrenmek için,en eski temel felsefik sorular ben kimim,nerden geldim gibi sorulara bir nebze cevap bulma ümidi için,tarih bilinci olmadan hatırı sayılır bir hayat görüşüne sahip olamıyacağımız ve tarih bilinci kazanmamıza hizmet etmesi için özellikle genç dimağların okuması gereken bir roman..

    Kitabı hediye eden yazar Gürcan Yaman’a ,kitabın bana ulaşmasına aracı Janberk Çerkes’e teşekkür eder,keyifli ve bilinçli okumalar dilerim.
  • Diyelim ki karşınızda İslam’ın inanç sistemini sorgulayan, onu benimsememe konusunda ayak direten, ahlaken istenilen kıvamda olmayan, küstah, ukala, vurdumduymaz bir genç var. Siz ise onun bu durumundan şikâyetçisiniz ve bir şeyler yapmak istiyorsunuz. En kestirmeden ne yapabilirsiniz?

    Buna dair onlarca –hatta belki yüzlerce- madde sıralanabilir, ama kanaatimce en kestirmeden yapılması gereken şey onu yaratılıştaki saf, temiz, berrak fıtratına döndürmek, fıtratın üzerinde biriken tortuları, pislikleri temizlemektir. Peki bunun için ne yapılabilir? Onu derin düşünceye sevk edecek bir şeyler yapmak gerek!

    İyi ama nasıl?

    Bir insanı derinden sarsacak, onu kendine getirecek olan şey öncelikle elindekilerin kıymetini ona öğretmektir. Bunun için de onun elindekilere sahip olmayanlarla yüzleştirmektir. Bu kapsamda şunlar yapılabilir:

    1. Hayatın anlamını sorgulamasını sağlamak.

    Hayatın anlamını çözmek ancak ölümü bilmekle mümkün. İnsan, ölümü aklından sildiğinde kendisini sanki dünyada hep yaşayacakmış gibi düşünüyor. Sağda ve solda ölüm haberleri duysa da, haberlerde ve internette ölüme ilişkin bir şeyler seyretse de, modern zamanın her şeyi sanallaştıran yapısı onun gözünde ölümü de sanallaştırıyor. Zannediyor ki ölüm, bir internet oyununda yanmaktan ibaret. Özellikle büyükşehirde yaşayan bir gencin ölüm düşüncesiyle yüzleşmesi mümkün değil. Koca koca binalar, asfalt yollar, trafik, kavga-gürültü derken hayat geçip gidiyor.

    Öyleyse ne yapmalı?

    Bir mezarlığa gitmek, hayatın dağdağasından uzakta, sessiz sakin birkaç dakika oturmak, mezarlıktakilerin sessiz çığlıklarını hissetmek insanın ruh dünyası üzerine biriken tortuları alıp götürür. Allah Resûlü (s.a.v.) ne buyuruyor: “Kabirleri ziyaret edin, çünkü kabirleri ziyaret etmek size ölümü hatırlatır.” (Ebû Davud, “Cenâiz”, 81)

    Bir genç, kabristanda özellikle de kendisi gibi genç yaşta ölmüş kimselerin kabirlerini gördüğünde farklı duygular hisseder. Hele de yeni vefat etmiş kimselerin kabirlerini gördüğünde... Daha düne kadar kendisi gibi konuşan, gülen, espri yapan, sınav stresi içinde olan bir gencin kabrini gördüğünde hayatın ne kadar da pamuk ipliğine bağlı olduğunu yakînen görmüş olur.

    Bu, insanın psikolojisini bozmak için değil, yalnızca günlük hayatın rutin koşuşturmacasından bir an sıyrılmak içindir. Zira ölüm düşüncesiyle yüzleştiğimizde dünyada var oluşumuzun anlamını sorgulamaya başlarız. Dünyada günlük hayatta dert ettiğimiz şeylerin ne kadar da basit, sıradan, dert etmeye değmez şeyler olduğunu anlarız.

    2. Sağlığın değerini öğretmek:

    Gençlere sağlığın ne kadar önemli olduğunu göstermek üzere hastanelerin özellikle de âcil servislerine götürmek, orada yarım saatliğine bir gözlem yapmalarını sağlamak iyi olabilir. Böylece çocuk, genç, yaşlı insanların nasıl sağlık sorunları içinde olduğunu bizzat görmeleri onlara kendisinin durumuna şükretme, sağlığın ne büyük bir nimet olduğunu anlama fırsatı verecektir. Üstelik sağlığın insanın tapulu malı olmadığını, her an bir kaza, hastalık vb. sonucu hastane köşesine düşebileceğini göstermek anlamlı olabilir.

    3. Gençliğin geçiciliğini göstermek.

    Gençlere gençliğin kalıcı bir şey olmadığını göstermek üzere onları huzurevlerine götürmek iyi olabilir. Orada eli yüzü buruşmuş, beli bükülmüş, kimsesi olmayan, olsa da gelmeyen yaşlılarla görüştürmek, konuşturmak bambaşka bir noktaya götürebilir. Gençliğin bedenimizde misafir olduğunu, misafirin bir gün gideceğini bizzat canlı örnekler üzerinden görmeleri onların fıtratlarını sarsabilir.

    4. Sanal âlemden tabiata döndürmek.

    Gençleri ağaçla, çiçekle, toprakla, hayvanlarla buluşturmak, sanal âlemin boğucu havasından kurtarmak onları fıtratlarına döndürmek için yapılabilecek en güzel şeylerdendir. Böylece yeşili yalnızca bilgisayar ekranında değil bizzat tabiatta görürler. Allah’ın muhteşem sanatını doğrudan doğruya izleyebilirler.

    Yukarıda saydıklarım, gençlerin fıtratları üzerine biriken tortuları silip temizlemek için atılabilecek en kestirme adımlar. Mesele elbette yalnızca bununla bitmiyor, ancak fıtratı üzerindeki tortuları atabilen bir genç hayata daha başka bakmaya başlayacaktır. Allah’ın yarattığı fıtratta asla değişme olmaz. Fıtrat ölümden etkilenir. Fıtrat tabiatta dolaşmayı sever. Fıtrat yaşlı ve hastaları gördüğünde onlara acır, merhamet eder ve empati yapar. Böyle olan genç, artık Allah’ın şu hitabına layık bir hal alır:

    “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

    Evet yüzünü dine çevirmek fıtrata çevirmektir. Yüzünü fıtrata çevirmek de dine çevirmektir.

    Rabbimiz fıtratlarımız üzerinde biriken tortulardan kurtulmayı, benliğimize dönmeyi cümlemize nasip eylesin.

    (Soner Duman/14.Rebîülâhir.1441/11.Aralık.2019/Çarşamba)
  • [İsmet Tümtürk], “Nurculuk Meselesi,” Millî Yol, I/43 (23 Kasım 1962), s. 8-9. Nurcular hakkında bu derece
    müsamahakâr olan Tümtürk, yaklaşık on sene önce benzer bir durumda Komünistlere karşı uygulanacak tedbirlerde daha katı hareket edilmesi gerektiğini savunuyordu: “Komünizm hususunda beslenen yanlış düşüncelerden birisi: Fikre karşı cebir fayda etmez, ona yalnız fikirle karşı durulur. Bir diğeri: Eksik mücadele faydadan çok zarar yapar. Bu düşünceler ya hislere kapılışın, ya gafletin, yahut ta maskeli bir koruma arzusunun mahsulüdür. Elbette ki, Komünizme karşı yalnız polis mücadelesi yetmez, millî duygu ve düşünce de lâzımdır, fakat bu sonuncusu ister olsun, ister olmasın, hiç bir polis ve kanun cephesinin de bulunmaması, kızıl ajanların ellerini kollarını sallıya sallıya memlekete girip çıkmaları daha kötüdür ya!” bkz. İsmet Tümtürk, “Komünizm Tehlikesi,” Orkun (1950-1952), II/62
    (7 Aralık 1951), s. 3.
  • Görüldüğü üzere Atsız’ın
    Yahudilerden pek de hazzetmediği aşikâr. Bununla beraber, Atsız’ın dergisi Orhun
    (1933-1934)’un Trakya’da meydana gelen olayları kışkırtacak kadar etkili bir nüfuz
    alanına ve okunma oranına sahip olduğunu söylemek ne kadar mümkündür?
    Öncelikle bakmamız gereken şey Atsız’ın, Rıfat N. Bali tarafından iddia edilen,
    “başarılı kışkırtma” faaliyetini sürdürdüğü zamanın ne kadar olduğudur. Atsız,
    Edirne’de 11 Eylül ile 28 Aralık 1933 tarihleri arasında sadece 3 ay 18 gün görev
    yapmıştır Kapsamlı bir pogrom faaliyetini kışkırtmak için bir öğretmene ne kadar süre gerekeceği bilinmemekle beraber, demek ki Bali’nin nazarında Atsız’ın koca bir
    Trakya’yı “galeyana getirerek” Yahudilere karşı saldırmaları yönünde teşvik etmesi için
    bu kadar süre yetmiştir. Çanakkale’ye Yürüyüş hakkında da birkaç kelâm etmek
    gerekiyor. Kitap, Atsız ve beraberindeki 8 kişinin 3-11 Ağustos 1933 tarihleri arasında
    Çanakkale’de yaptıkları bir gezinin notlarından meydana gelmiştir. Kitabın
    tamamlandığı tarihin ise 2 Eylül 1933’ten önce olduğu anlaşılıyorBu durumda
    kitabın Edirne halkına “hitaben” veya onları “kışkırtmak” maksadıyla yazıldığına
    hükmetmek için pek bir sebep görünmüyor.