• “Müslümanlar Yahudilerden neden geri kaldı?”

    Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika’da yedi milyon, Asya’da beş milyon, Avrupa’da iki milyon ve Afrika’da 100,000 kişi.

    Tek bir Yahudiye 100 tane Müslüman düşmektedir. Buna rağmen Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler.

    Nedenini hiç merak ettiniz mi?

    Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time dergisi tarafından ” Yüzyıl’ın Adamı ” seçilen Albert Einstein bir Yahudiydi. Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudiydi. Karl Marx, Paul Samuelson ve Milton Friedman da öyle.

    İşte size ürettikleriyle tüm insanlığa zenginlik katmış olan Yahudilerden bazıları:

    Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini verdi.
    Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
    Albert Sabin çocuk felci aşısını daha da geliştirdi.
    Gertrude Elion lösemiye karşı ilacı verdi.
    Baruch Blumberg Hepatit B aşısını geliştirdi.
    Paul Ehrlich frengiye karşı bir tedavi buldu. (cinsel temasla bulaşan bir hastalık).
    Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandı.
    Bernard Katz nöromüsküler iletişim ( kas -sinir sistemi arası iletişim ) alanında Nobel ödülü kazandı.
    Andrew Schally endokrinoloji ( metabolik sistem rahatsızlıkları, diabet, hipertiroid ).
    Aaaron Beck Cognitive Terapi (akli bozuklukları depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemi) geliştirdi.
    Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
    Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
    Stanley Cohen embriyoloji ( embriyon ve gelişimi çalışmaları ) dalında Nobel aldı.
    Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yarattı.

    Müslümanlar da dahil tüm hastalar Yahudilerin bu buluşlarından yararlanıyor, sağlığına kavuşuyor.

    Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını, Benno Strauss pazlanmaz çeliği, Isador Kisse sesli filmleri, Emile Berliner telefon mikrofonunu ve Charles Ginsburg videotape kayıt makinesini, Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi, Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icad etti.

    Son 105 yılda 14 milyon Yahudi bilim dalında 100’ün üzerinde Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman yalnızca üç Nobel kazandı. Neden Yahudiler bu kadar güçlü ?

    Yahudi inancına bağlı ünlü yatırımcılar:

    Ralph Lauren ( Polo ), Levi Strauss ( Levi’s Jeans ), Howard Schultz ( Starbuck’s ), Sergei Brin ( Google ), Michael Dell ( Dell Bilgisayar), Larry Ellison (Oracle ), Donna Karan ( DKNY), Irv Robbins ( Baskins & Robbins ) ve Bill Rosenberg ( Dunkin Dougnuts ).

    Yale Üniversitesi’nin Başkanı Richard Levin bir Yahudidir.

    Harrison Ford, George Burns, Tony Curtis, Charles Bronson, Sandra Bullock, Billy Crystal, Woody Allen, Paul Newman, Peter Sellers, Dustin Hoffman, Michael Douglas, Goldie Hawn, Cary Grant, William Shatner, Jerry Lewis ve Peter Falk’ın da Yahudi olduklarını biliyor muydunuz ?

    Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler: Steven Spielberg, Mel Brooks, Oliver Stone, Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210 ), Neil Simon ( The Odd Couple ), Andrew Vaina ( Rambo 1 /2 / 3 ), Michael Mann (Starzky and Hutch ), Milos Forman ( One Flew Over The Cuckoo’s Nest, Amadeus ), Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat ), Ivan Reitman ( Ghostbusters ),
    Kohen Kardeşler, William Wyler.

    William James Sidis, 250-300 lük I.Q derecesiyle dünyanın gördüğü en parlak insandır. Bilin bakalım hangi dine mensuptur?

    Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?
    Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

    Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?
    Cevap: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)

    Gezegenimizde yaklaşık 1 476 233 470 Müslüman yaşamaktadır. Asya’da 1 milyar, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da, ve 6 milyon Amerika kıtasında.

    Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri müslümandır. Her bir Hindu’ya iki müslüman
    düşmektedir, her bir Budist’e karşılık iki müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.

    Neden Müslümanların bu kadar kalabalığa rağmen neden güçsüz olduklarını hiç merak ettiniz mi ?

    Nedeni şudur :

    İslam Konferansı Örgütü’nün ( OIC ) 57 üyesi ülkelerin tümünde 500 adet üniversite bulunmaktadır ve üniversite başına üç milyon Müslüman düşmektedir.

    Sadece ABD’de 5758 üniversite vardır.

    2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi ” Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi” hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.

    UNDP tarafından toplanan verilere göre Hristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı neredeyse % 90 ve bunlardan 15 Hristiyan çoğunluğa sahip ülkede okuma-yazma oranı % 100 dür.

    Müslüman dünyasında buna çok zıt bir durum olarak bir ülkenin okuma-yazma oranı oranı yaklaşık % 40 olup, % 100 okur-yazar oranına sahip bir Müslüman ülke yoktur.

    Hristiyan dünyasındaki “okur-yazar” ın % 98 i ilkokulu bitirmişken, Müslüman dünyasında bu oran % 50 dir. Hristiyan dünyadaki okur-yazar ların % 40 ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında % 2 ‘yi geçememektedir.

    Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı 230 olup her bilim adamına düşen Müslüman sayısı 1 milyon kişidir. ABD her 1 milyon Amerikalıya karşılık yaklaşık 4000 bilim adamına, Japonya 5000 bilim adamına sahiptir.

    Tüm Arap dünyasındaki tam zamanlı çalışan araştırmacı sayısı 35 000 kişidir ve her bir milyon Arap nüfusa 50 teknisyen düşmektedir. ( Bu sayı Hristiyan dünyasında bir milyon kişiye 1000 teknisyendir. ) Ek olarak İslam dünyası gayrı safi milli hasılasının yalnızca % 0.2 sini araştırma- geliştirme bütçesi olarak ayırmaktayken Hristiyan dünyası % 5 oranında araştırma-geliştirme fonu ayırmaktadır.

    Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.

    1000 kişiye düşen günlük gazete sayısı ve bir milyon kişiye düşen kitap çeşidi bilginin toplum içine yayılıp yayılmadığının iki önemli göstergesidir.

    Pakistan’da 1000 kişiye 23 günlük gazete düşerken bu sayı Singapur’da 360 dır. İngiltere’de her 1000 stand için 2000 çeşit kitap bulunurken, Mısır’da kitap çeşidi 20 dir.

    Sonuç: İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır.

    Bilgi uygulamasının önemli göstergelerinden biri ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki
    oranıdır.

    Pakistan’ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran % 1, Suudi Arabistan’ın % 0.3,
    Kuveyt, Fas, ve Cezayir’in aynı şekilde % 0.3 tür. Singapur’da bu oran % 58 ‘dir.

    Sonuç: İslam Dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir

    Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
    Çünkü bilgi üretmiyoruz.

    Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
    Çünkü bilgiyi yayamıyoruz.

    Neden Müslümanlar güçsüzdür ?
    Çünkü bilgiyi uygulamıyoruz.

    Ve gelecek bilgi temelli toplumlara aittir.

    İlginçtir, OIC üyesi 57 ülkenin gayrı safi milli hasılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır.

    ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte, Çin 8 trilyon dolar, Japonya 3.8 trilyon dolar ve Almanya 2.4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. ( Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır. )

    Petrol zengini Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar hep birlikte 500 milyar
    dolarlık mal ve hizmet üretmektedirler ve bunların çoğu petroldür.

    Mal ve hizmet üretimi İspanya’da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık
    mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır.

    İslam Dünyasının gayrı safi milli hasılasının tüm dünya gayrı safi milli hasılası içindeki oranı hızla
    azalmaktadır.

    O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür ?
    Cevap: Eğitim Yoksunluğu

    Tam anlamıyla söylersek kaliteli eğitim yoksunluğu.

    Çok kesin biçimde söylersek akılcı olmayan, din eksenli ve çağdışı eğitim.
  • 1)KESİNLİKLE İSİM VERMEMİZ YASAKTIR
    2) YAZIŞMALAR KAYIT ALTINA ALINIP HAKKINIZDA HERHANGİ BİR YASAL İŞLEM AÇILABİLİR
    3) BOŞ YERE RAHATSIZ ETMİYELİM
    ADMİN:ERKEK VE KIZ OLMAK ÜZERE 4 KİŞİYİZ
    BAŞKA HESAP YOKTUR
  • Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • 736 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    "Gerçekten iyi bir kitaptı ve ciddi manada beğendim. Onu bir aradan çıkarayım.

    Kitabın konusuna değinmek gerekirse, hmm. Kvothe'nin maceraları? Bir yerlere gidiyor, başına bir şeyler geliyor. O başına gelenler hakknda uzun uzun okuyoruz. Sanıyoruz ki kitabın konusu o. Ama yok, sonra başka şeyler daha oluyor. Uzun uzun onları okuyoruz. Evet diyoruz, kitabın konusu bu olmalı. Buradan devam edecek herhalde. Yok. Başka bir şey daha oluyor... Ve bu durum, şimdi kafamdan hatırlayıp hesap yapmaya çalışıyorum, yanlış hatırlamıyorsam benim başıma yedi kez geldi. Bu normal mi? Bence kesinlikle değil. Peki kötü bir şey mi? Bilmiyorum. İyi bir şey mi? Olabilir.

    Fakat, "emekli" bir kahraman olan Kvothe'nin, "yaa işte, önce böyle olmuştu da sonra da şöyle olmuştu." şeklinde anlatmaya başladığı hayat hikayesi diyebiliriz. Bunları boşa anlatmıyor ama, onun hayatını dinlemek ve kayıt almak üzere yanına gelen tarihçi arkadaşa anlatıyor. Yoğunlukla anlattığı hikayeleri okuyoruz, arada da kitabın kapağında da yazan, tarihçinin Kvothe'nin anlattıklarını not ettiği 1. güne (yani kitaptaki günümüze) dönüyoruz. Kitap da, bugünlük bu kadar yeter, kalanını yarın sağlam kafayla anlatırım tadında bitiyor. Bu kulağa kötü bir fikir gibi gelebilir ama, ben kitabın bitiş şeklini sevdim. Müthiş derecede merak uyandırdı. Kötü bir fikrin, şaşırtıcı derecede başarılı bir uygulaması olmuş diyebilirim, kitabın sonuyla ilgili :)

    Ah, kitapta "gizemli güç" araştırması söz konusu. Yerdeniz serisinde olduğu gibi isimlerin önemi büyük. Fakat tek konu da o değil. Örnek vermek gerekirse, bazı güçlerle ilgili sempati adı ile özetleyebileceğimiz bağlar mevcut. Ne kadar benzetebilirsek, o kadar etkili oluyor gibi. Bazen spoiler vermemekte çok zorlanıyorum ama benim için önemli, sevmiyorum spoiler vermeyi. Napayım?

    Kitabı çok beğendiğimi hatırlatarak, üç sıkıntısından bahsedeceğim.

    1. Kvothe sürekli kendisini övüyor. Gerekli gereksiz hem de.

    2. Kvothe bazı konularda inandırıcı olmayacak şekilde yetenekli. 3 4 yıl ara verdiği "uzmanlıkları" sanki dün bırakmış gibi koruyor. Hani 40 senelik uzman olduğu bir konuya 3 yıl ara verse anlayacağım (ki eminim o insanlar bile tekler) ama bu Kvothe'nin yaşı kaç ki, 3 sene ara verdiği şeyi yine hemen yapabiliyor? Ömrünün çeyreği 3 yıl çocuğum, ne anlatıyorsun? Bu durumun göze batmasının sebebi ise 3. maddede.

    3. Kvothe sürekli referans veriyor. Sahne geçmişim olduğu için çok rahat yalan söyleyebildim. Neredeyse gelecektim ama sahne geçmişim olduğu için kendimi tutabildim. Müzisyen olmayanlarınız anlamaz, ama şöyle şöyle oldu. Zamanında çok iyi müzisyendim o yüzden şimdi hemen kavradım ve yine süper çalıyorum. Sokaklarda büyüdüğüm için böyle böyle yapabildim. Sokakta büyümeyeniniz anlamaz. O konu mu? Onu hiç yalnız kalmayanınız anlamaz. Diğeri mi? Hiç aç kalmayan anlamaz. Öteki mi? Onu gerçek korku nedir tatmayan anlamaz. Özetle, liseliler bilmez ama ben de ergenliği henüz atlatmadım. Bir de düşün liseli olmadığımı, üf!

    Bu üç madde birbirleriyle bağlı sanırım.

    Yer yer yukarıda bahsettiğim konular sinirimi bozsa da, kitabı okumayanlarınız anlamaz, okurken gerçekten keyif aldım. Daha önce bahsettiğim odaksızlık durumu da, sanki bilerek yapılmış ve kitabın sonu itibarıyla toparlanmış gibi hissettim. 2. kitapta ise bu hissiyatın gerçeğe döneceği hem umut hem de tahmin ediyorum. Kitabı bitirirken bende bıraktığı bu hisler sebebiyle, odaksızlığı kitabı bitirmem neticesinde bir sorun olarak görmedim. Ama okurken bu konuda büyük kararsızlıklar yaşamıştım. Siz de benzer bir duruma düşerseniz, tavsiyem çok takılmayıp devam etmeniz yönünde olacak. Çünkü çoğu okura, kitabın sonu itibarıyla benzer hissi vereceğini düşünüyorum. Aslında elle tutulur şekilde olmayan, ama duygu olarak toparlanmış gibi sanki. Devam kitabını da bayağı merak eder hâlde. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.

    Ama anlatamadıysam da; bazen sözcükler diğer sözcükleri anlatmaya yetmeyebilir. Tıpkı bir kalemi başka bir kalem ile onun üzerine kalem çizerek tanımlamaya çalışmak gibi. Saçma mı geldi söylediklerim? Ah tabii, Kvothe ile Rüzgarın Adı'nı keşfetmeyenler anlamaz. O sebeple, siz kitabı okuduktan sonra bunu tekrar konuşalım."

    Bu yazdıklarım oldu mu? Olmadıysa bu notları da atıyorum. Baştan alalım.

    "Benim adım Erdem. Rüzgarın Adı diye bir kitap okudum. Belki duymuşsunuzdur..."