• SEKİZİNCİ BAP

    26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR

    İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR

    ve İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E

    BAKAN NEFER

    Saat 2.30.

    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

    ne ağaç, ne kuş sesi,

    ne toprak kokusu vardır.

    Gündüz güneşin,

    gece yıldızların altında kayalardır.

    Ve şimdi gece olduğu için

    ve dünya karanlıkta daha bizim,

    daha yakın,

    daha küçük kaldığı için

    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

    evimize, aşkımıza ve kendimize dair

    sesler geldiği için

    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

    okşayarak gülümseyen bıyığını

    seyrediyordu Kocatepe'den

    dünyanın en yıldızlı karanlığını.

    Düşman üç saatlik yerdedir

    ve Hıdırlık-tepesi olmasa

    Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

    Küzeydoğuda Güzelim-dağları

    ve dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyor.

    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :

    Akarçay belki bir akar su,

    belki bir ırmak,

    belki küçücük bir nehirdir.

    Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip

    ve kılçıksız yılan balıklarıyla

    Yedişehitler kayasının gölgesine girip

    çıkar.

    Ve kocaman çiçekleri eflâtun

    kırmızı

    beyaz

    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

    haşhaşların arasından akar.

    Ve Afyon önünde

    Altıgözler Köprüsü'nün altından

    gündoğuya dönerek

    ve Konya tren hattına rastlayıp yolda

    Büyükçobanlar Köyü'nü solda

    ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp

    gider.

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam

    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

    Kim bilir onlar ne kadar büyük,

    ne kadar uzundular?

    Birçoğunun adını bilmiyordu,

    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel

    Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da

    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyordu.

    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

    şayak kalpaklı adam

    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

    güzel, rahat günlere inanıyordu

    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

    birdenbire beş adım sağında onu gördü.

    Paşalar onun arkasındaydılar.

    O, saatı sordu.

    Paşalar : «Üç,» dediler.

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu.

    bıraksalar

    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.



    Saat 3.30.

    Halimur - Ayvalı hattı üzerinde

    manga mevziindedir

    İzmirli Ali Onbaşı

    (kendisi tornacıdır)

    karanlıkta göz yordamıyla

    sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi

    baktı manga efradına birer birer :

    Sağda birinci nefer

    sarışındı.

    İkinci esmer.

    Üçüncü kekemeydi

    fakat bölükte

    yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.

    Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.

    Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı

    tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

    Altıncı,

    inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,

    memlekette toprağını ve tek öküzünü

    ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için

    kardeşleri onu mahkemeye verdiler

    ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için

    ona «Deli Erzurumlu» derdiler.

    Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.

    Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı

    ve gözünü kırpmadan

    daha bir hayli yara alabilir,

    yine de dimdik ayakta kalabilir.

    Sekizinci,

    İbrahim,

    korkmayacaktı bu kadar

    bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp

    birbirine böyle vurmasalar.

    Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :

    tavşan korktuğu için kaçmaz

    kaçtığı için korkar.

    Saat 4.

    ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.

    On ikinci Piyade Fırkası.

    Gözler karanlıkta, uzakta.

    Eller yakında, mekanizmalar üzerinde.

    Herkes yerli yerinde.

    Tabur imamı

    mevzideki biricik silâhsız adam :

    ölülerin adamı,

    kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

    durdu boyun büküp

    el kavuşturup

    sabah namazına.

    İçi rahattır.

    Cennet, ebedî bir istirahattır.

    Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,

    meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir

    Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.



    Saat 4.45.

    Sandıklı civarı.

    Köyler.

    Sarkık, siyah bıyıklı süvari,

    pınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

    Çukurova beygiri

    kuyruğunu karanlığa vuruyordu :

    dizkapaklarında kan,

    kantarmasında köpük...

    İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,

    atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

    Geride, köylerde bir horoz öttü.

    Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari

    ellerinin tersiyle yüzünü örttü.

    Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan

    bir başka horoz vardır :

    baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.

    Düşmanlar herhal onu çoktan kesip

    çorbasını yapmışlardır...

    Saat beşe on var.

    kırk dakka sonra şafak

    sökecek.

    «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

    Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,

    On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti

    ve onların genci, uzunu,

    Darülmuallimin mezunu

    Nurettin Eşfak,

    mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak

    konuşuyor :

    -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,

    bilmem ki, nasıl anlatsam,

    Âkif, inanmış adam,

    fakat onun, ben,

    inandıklarının hepsine inanmıyorum.

    Meselâ, bakın :

    «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize.

    Bir şarkı istiyorum

    zaferden sonrasına dair.

    «Kim bilir belki yarın...»

    Saat beşe beş var.

    Dağlar aydınlanıyor.

    Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

    Gün ağardı ağaracak.

    Kokusu tütmeğe başladı :

    Anadolu toprağı uyanıyor.

    Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp

    ve pırıltılar görüp

    ve çok uzak

    çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

    bir müthiş ve mukaddes mâcereda,

    ön safta, en ön sırada,

    şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

    Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın

    yaşı yirmi birdi.

    Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

    kalktı ayağa.

    Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

    Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

    öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

    bütün ömrünü ve hâtırasını

    ve yedi buçukluk bataryasını

    ağlanacak kadar küçük buluyordu.

    Yüzbaşı sordu :

    - Saat kaç?

    - Beş.

    - Yarım saat sonra demek...

    98956 tüfek

    ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden

    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,

    bütün âletleriyle

    ve vatan uğrunda,

    yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

    Birinci ve İkinci ordular

    baskına hazırdılar.

    Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,

    beygirinin yanında duran

    sarkık, siyah bıyıklı süvari

    kısa çizmeleriyle atladı atına.

    Nurettin Eşfak

    baktı saatına :

    - Beş otuz...

    Ve başladı topçu ateşiyle

    ve fecirle birlikte büyük taarruz...

    Sonra.

    Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

    Bunlar :

    Karahisar güneyinde 50

    ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

    Sonra.

    Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik

    Aslıhanlar civarında

    30 Ağustosa kadar.

    Sonra.

    Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.

    Esirler arasında General Trikopis :

    Alaturka sopa yemiş bir temiz

    ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.

    Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»

    Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,

    buraya gönderenler öldürdü seni...»

    Sonra.

    Sonra, 31 Ağustos günü

    ordularımız İzmir'e doğru yürürken

    serseri bir kurşunla vurulan

    Deli Erzurumluydu.

    Devrildi.

    Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

    Baktı yukarı,

    baktı karşıya.

    Gözler hayretle yandılar :

    önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları

    her seferkinden kocamandılar.

    Ve bu postallar daha bir hayli zaman

    üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

    seyredip güneşli gökyüzünü

    ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

    Sonra...

    Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden

    ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden

    yüzlerini toprağa döndüler...

    Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.

    Kan içindeydi yüzü gözü.

    Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

    Kaçanı kovalamıyordu yalnız

    ulaşmak da istiyordu bir yerlere

    ve sadece kahretmiyor

    yaratıyordu da.

    Ve kılıçların,

    nalların,

    ellerin

    ve gözlerin pırıltısı

    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

    Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

    ve şu türküyü duydu :

    «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

    ve ipek bir halıya benziyen toprak,

    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

    yok edin insanın insana kulluğunu,

    bu dâvet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

    ve bir orman gibi kardeşçesine,

    bu hasret bizim...»>

    Sonra.

    Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik

    ve Kayserili bir nefer

    yanan şehrin kızıltısı içinden gelip

    öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,

    Güneyden Kuzeye,

    Doğudan Batıya,

    Türk halkıyla beraber

    seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.

    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,

    Türk halkı bağışlasın bizi,

    onlar ki toprakta karınca,

    suda balık,

    havada kuş kadar

    çokturlar;

    korkak,

    cesur,

    câhil,

    hakîm

    ve çocukturlar

    ve kahreden

    yaratan ki onlardır,

    kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...
  • .

    9 Aralık 1917'de Osmanlı Askerleri Kudüs’ü terkettiği günden beri Filistin ağlıyor.

    11 Aralık günü Kudüs’e giren İngiliz General Allenby: “Haçlı seferleri sona erdi, artık burada Türkler olmayacak" diyordu…

    Peygamber soyundan geldiği iddia edilen, Mekke Emiri Şerifi Hüseyin ve oğulları tarafından 6 Haziran 1916 tarihinde Hicaz, Filistin ve Suriye cephelerinde Arap ayaklanması başlatıldı.

    Arap isyanlarının birçok tarihi sebepleri sayılabilir. En önemli sebep, Yavuz Sultan Selim tarafından 1517’de: Mısır, Suriye ve Hicaz’ın fethedilmesi ile İslâm halifeliğinin Araplardan Osmanlı padişahlarına geçmesi nedeni ile Türklerin hilafeti Araplardan; “zorla” gasp ettiği ve hilafetin “Araplardan başkasına ait olamayacağı” inancıdır…

    Gizli Arap İhtilâl Cemiyetleri kurulur. Bu cemiyetlerin dağıttığı bildirilerden bir örnek: “…Şahit olunuz ki kıyama (ayaklanma) davet günündeyiz… Siz onların (Türklerin) elinde yünü alınır, sütü içilir, eti yenir bir sürüsünüz… Paralarınız İstanbul köşklerinde, içkilere, musikilere sarf ediliyor. Gençleriniz, Arap kardeşlerinizi öldürmek için Yemen’e, Kerak’a ve Huran’a yollanıyor. Türkler emrettiği zaman kardeşlerinizi öldürüyorlar. Ermenilerin yaptığı ve yapmakta olduğu gibi haklarınızı ve halkınızı korumak için kan dökmüyorsunuz… Ey Araplar kalkınız. Kılıçlarınızı kınından çıkarınız. Şahsınıza, cinsinize, lisanınıza düşmanlık gösterenleri memleketinizden temizleyiniz…”

    M. Mekke Şerifi Hüseyin, 14 Temmuz 1915 tarihinde İngiliz temsilcisi McMahon’a yazdığı mektupta: “Mersin-Adana, Birecik-Urfa-Mardin dâhil İran sınırına kadar yerlerin Arap ülkesi olarak bağımsızlığının tanınması halinde Türklere karşı İngilizlerle yan yana savaşabileceğini” bildirir.

    İngilizler; 14 Ekim 1914 tarihinde Osmanlı Devleti egemenliğindeki Akabe’yi bombalar.

    Sultan Mehmet Reşat, Halifelik sıfatını kullanarak 11 Kasım 1914’te “Cihad-ı Mukaddes” (Kutsal Savaş)’i ilan etmek suretiyle, ortak düşmana karşı İslâm âlemini birlikte savaşa katılmaya çağırır… Bu çağrı fayda sağlamaz.

    Kahire’deki İngiliz Genel Valisi Sir Henry McMahon, Temmuz 1915’de yaptığı görüşmede Şerif Hüseyin’e: “Arap devleti sınırlarının; Kuzey’de Mersin, Adana, Birecik-Urfa-Mardin dâhil, İran sınırına kadar, Doğuda, Basra Körfezi, Güneyde, Aden üssü hariç Hint Okyanusu kıyısı, batıda ise Kızıldeniz-Akdeniz (Mersin’e kadar)” sözü verir…

    1916’da İngiliz ajanı Yüzbaşı Lawrence, Şerif Hüseyin ve oğulları ile tanıştırılır, Emir Faysalın kuracağı Arap ordusunda teknik danışman olarak görevlendirilir.

    Haziran 1916’da ilk defa ayaklanan asiler, Suriye ile Medine arasındaki Hicaz demiryolunun Hedye kesiminde demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip eder.

    6 Haziran 1916’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları Ali ve Faysal: Medine etrafındaki Türk karakollarına saldırıya geçer.
    Arap ayaklanması başlamıştır.

    11 Haziran 1916 günü Arap asileri, Mekke’deki 22. inci Tümen’e ait Türk kale ve kışlaları ile önemli tesislerini yoğun ateş altına alır. Sonuçta Mekke Arapların eline geçer, tümene ait erzak depoları da yağmalanır.
    İngiliz destekli Asi Arap kuvvetleri de karadan Cidde’ye saldırır. Cidde, 16 Haziran 1916 tarihinde 45 subay, 140 er, 16 top ve makineli tüfekle birlikte Araplara teslim olur.
    Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal, bir dağ bataryası takviyeli 10 bin kişilik kuvvetiyle 18 Ocak 1917 tarihinde Yanbu’dan kıyı yolu ile Vech’e doğru hareket eder. Vech’te bulunan Türk birlikleri; İngilizlerin bombardımanına ve Emir Faysal kuvvetlerinin saldırılarına daha fazla dayanamayarak geri çekilir.

    Medine ve etrafında 1917 yılı içerisinde meydana gelen muharebelerin ilki, 58. inci Tümen’e ait bir Türk birliğine Asi Arap’ların saldırması ile başlar. Birçok şehit verilir.
    Mart-Nisan 1917 ayları içerisinde Lawrence’ın önderliğinde demiryollarına, istasyonlara girişilen düşman saldırıları sonunda 29 Türk askeri şehit olmuş, 56’sı ise esir edilmiş, 450 civarında ray ve telgraf telleri tahrip edilmiştir.

    Ağustos 1917 başından Aralık 1917 ayı sonuna kadar olan 5 aylık süre içerisinde: Hicaz demiryollarına yapılan saldırılarda 55 şehit, 63 yaralı ve 74 esir verilmiş, ayrıca 15 köprü, 3254 ray, 152 telgraf direği tahrip edilmiştir.

    Lawrence, yanında bulunan Arap birliklerine; “…Savaşçılar! İçinizde en iyisi, en çok Türk öldürecek olandır. Esir almayacaksınız. Teslim olmak isteyeni öldüreceksiniz. Hepsini öldürün! Hepsini öldürün” talimatı vermiştir. Asi Araplar, geri çekilen, çoğu yaralı “su…” diye inleyen Türk askerlerini insafsızca katletmiştir.
    Arap kuvvetleri; Akabe yolu üzerindeki Guveyra, Kethira ve Hufre’yi ele geçirdikten sonra Türk birlikleri, fazla direnme göstermeden Akabe’yi 6 Temmuz 1917 tarihinde düşmana teslim etmiştir…

    General Allenby komutasındaki İngiliz Ordusu; 7 Kasım 1917’de Gazze’ye girerek Filistin kapılarını açmış, 9 Aralık 1917 tarihinde de kutsal Kudüs şehrini ele geçirmiştir.

    25 Ekim 1918 tarihinde İngiliz ve Arap birlikleri Halep’e girer.

    Türk Ordusu, on binlerce ŞEHİT verdiği kutsal topraklardan geri çekilerek 26 Ekim 1918 tarihinde Adana’ya intikal etmiştir.

    Sonuç olarak, 30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda İngilizlerin “Agamemnon” savaş gemisinde imzalanan Mondros Mütarekesi gereğince; Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’ın boşaltılmasına ve bütün garnizonların en yakın müttefik komutanına teslim edilmesine karar verilmiştir.

    13 Ocak 1919 tarihinde Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah kuvvetleri Medine’ye girer.

    Fahreddin Paşa ise Kahire’deki esir kampına gönderilir...

    400 senelik Osmanlı egemenliği 17 Ocak 1919’da son bulur.

    Fahreddin Paşa, daha sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından kurtarılarak tutuklu bulunduğu Malta’dan Anavatana getirilmiştir. Atatürk’ün “...Adını tarihine altın kalemle yazmış dostum...” iltifatı ile karşılanmıştır.

    Sonsöz: Kudüs'te bugün yaşananlar… Arap ihanetinin sonucudur.

    Ali BİLİR

    .
  • 1* Atatürk'ün hayatındaki en zoru günü 26 Ağustos 1922'dir çünkü bu tarih Türklerin Anadolu'daki son bağımsız günü olabilirdi. Atatürk de bunun bilincindeydi. Devlet 1911'den beri tam 11 yıldır savaştadır. Tükenmek üzeredir. Atımlık tek barutu kalmıştır.

    2* Atatürk 1921'de Sakarya Savaşı'nı kazandı fakat ordunun önemli bir kısmı firar etti. Üstelik mevcut subayların çoğu şehit oldu. Yunan ordusu ise Ankara önlerinden çekilip Afyon-Eskişehir eksenine İngiliz destekli "muazzam" bir savunma hattı kurmuştu.

    3* İngilizler bu savunma hattı için "Türkler 6 ayda geçerse 6 günde geçmiş sayabilirler" diyordu. Savunma hattı o kadar sağlamdı. Atatürk de bunun bilincindeydi. Uzun süre vuruşamazlardı. Savaş uzarsa cephane, erzak, para vs yetmezdi. Batı Anadolu Yunan toprağı olurdu.

    4* Bu nedenle düşmanı tek vuruşla imha etmek ve Anadolu'dan atmak gerekiyordu. Atatürk bu iş için riskli bir plan oluşturdu. Ya büyük bir bozgun ya da büyük bir zafer olacaktı. Bu planı sadece üç Mustafa biliyordu:

    Mustafa Kemal,
    Mustafa İsmet,
    Mustafa Fevzi...

    5* Yunan ordusu Ertuğrul Bey, Osman Bey, Orhan Gazi gibi tarihi şahsiyetlerin mezarlarını çiğniyor, üç Osmanlı başkentinde Türkleri aşağılıyordu. Meclis savaşmak için Atatürk'e baskı yapıyor fakat 27 Temmuz'da futbol maçı düzenliyor, Ağustos ortalarında Çay partisi veriyordu.

    6* Türk'ün savaşı hileli olur. Attila'dan Kılıçarslan'a, Selçuk Bey'den Fatih'e, Timur'a ve Mustafa Kemal'e... Türk tarihi savaşta hileyi sanatçı gibi kullanan mareşallerle doluydu.

    Futbol maçı ve çay partisi işin hilesiydi. Mustafa Kemal savaşın son hazırlıklarını yapıyordu.

    7* Meclis'te Atatürk öyle eleştiriliyordu ki... Bu eleştirileri duyan Yunan ordusu, Türklerin içine düştüğü durumdan keyif alıyor, rahat bir şekilde olan biteni izliyordu. Atatürk'ün istediği de buydu. O, muhaliflerini de hilenin bir parçası haline getirmişti.

    8* Savaştan birkaç gün önce, Çay partisi verildiği esnada hızlıca Konya'ya geçti. Telgraf ve posta teşkilatı basıldı. Kontrol altına alındı. Geldiğini duyurmak mümkün değildi. Oradan cepheye geçti. Savaş planı masaya kondu. Paşalardan itiraz eden oldu.

    9* Harbiye'nin eski stratejisti Yakup Şevki Paşa itiraz etti. Paşa'ya göre bu delilikti. Kaybetme riski yüksekti. Başarısızlık halinde Ankara düşer, Milli Mücadele kaybeder, Anadolu tamamen işgal edilirdi.

    10* Plana göre cephanenin ikmali mümkün olmayacaktı. Yani kurşun biterse işimiz kılıçlara kalacaktı. Makineli tüfeğe karşı kılıç... Yakup Paşa buna onay veremiyordu. Haksız sayılmazdı.

    Atatürk "İkmali düşmandan yaparız" demişti. Yani düşman ele geçmezse imha riski olacaktı.
    11* Tartışma uzayınca Atatürk "Uğraşa uğraşa, ancak 1 yılda düşmanla az çok denk bir hale gelebildik. Bir daha bu gücü yaratamayız. Bu sefer kesin sonuç almak, savaşı bitirmek zorundayız. Bunun için de, tehlikesine rağmen, bu planın uygulanmasından başka çare göremiyorum" dedi.

    12* Yakup Paşa "Bu planla kaybedersek bize vatan haini derler. Bu meclis bizi asar" diye itirazını sürdürünce Atatürk net konuştu:

    "Korkmayın paşam. Sorumluluk bana aittir. Kaybedersek beni hemen asarsınız!"

    13* Peki ne yapılacaktı? Plan neydi? Esasen Yakup Paşa haklıydı. Atatürk'ün planı ters cepheydi. Taarruzdan bir gece önce ordunun neredeyse tamamı mevzileri terk ederek yer değiştirecekti. Bu durum fark edilirse koca ordu hareketli halde yakalanır ve bir gecede imha olabilirdi.

    14* Taarruzdan bir gece önce, 25 Ağustos günü, hava karardıktan sonra ordu harekete geçti. Cepheyi terk ederek, Şuhut dağları arasından, bir patika vasıtasıyla Yunan hattının güneyine sızdı. Kimse fark etmedi.

    15* Koca milletin kaderini değiştirecek ordu, koca toplar, silahlar, onca yük... Sessiz sedasız şekilde varması gereken yere vardı. Sabahın ilk ışıklarından biraz önce bombardıman başlayacaktı. Dakikalar geçmek bilmiyordu.

    16* Tan ağarmaya başladığında İsmet Paşa bombardımanı başlatacaktı. Fakat hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Etrafı sis bastı. Toplar kör olmuştu. Bu şekilde bombardıman başlamazdı. Herkes şaşkındı.

    17* Hava gittikçe aydınlanmaya ve fark edilme riski yükselmeye başlamıştı. Sis dağılmıyordu. Mustafa Kemal tepedeki karargahından çıktı. Canı çok sıkılmıştı. sis dağılmıyordu. Yapacağı hiç bir şey yoktu.

    18* Oldukça stresli görünüyordu. Vakit akıp gidiyordu. Bir ara yerinden ayrıldı. Bölgedeki kayalıkların bulunduğu yere gitti. Yalnız başına kayaların arasına girdi. Etraftakiler şaşkındı. Kayalıktan çıkıp yürüdüğü esnada ekipten biri makinesini aldı ve o tarihi anı fotoğrafladı.

    19* Havanın iyice aydınlanmaya başladığı saniyelerde sis bir anda dağılmaya başladı. Düşman mevzileri görünür hale geliyordu. Vakti gelmişti. Derhal bombardıman için İsmet Paşa'ya talimat verildi.

    26 Ağustos 1922 günü, saat 05:30'da Türk topları sessizliği bıçak gibi yırttı.
    20* Cephane kısıtlıyıdı. Topların mevziyi yok edene dek bitmemesi gerekiyordu. Aksi halde taarruz yapılamazdı. Üstelik ordu dağlık arazide çok ters bir halde kalacaktı.

    Toplar birbirini ardına ateşlenirken, Mustafa Kemal'in stresi arttıkça artıyordu!

    21* Yaveri ve koruması Yarbaz Muzaffer Kılıç onunla birilikte bombardımanı izlerken, Mustafa Kemal'in fısıldadığı cümleleri işitti:

    Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et! Türklüğün ve Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!"

    2* İsmet Paşa'nın bombardımanı bir sanat tablosu gibiydi. Yunan mevzileri tam isabet vuruluyordu. Yunan karargahı bu baskını "gerçek taarruzu gölgelemek isteyen kandırmaca" olarak algılamıştı. Asıl hamle doğudan bekleniyordu. Oysa ordu güneydeydi. Hile adım adım işliyordu.

    23* İsmet Paşa'nın topları kısa sürede Yunan mevzilerini parçaladı. Sıra Türk askerindeydi. Tepeler birer birer sarılıp ele geçirilmeye başlandı. Bu sırada Yunan karargahı, İzmir'de bulunan Yunan başkomutana erişemiyordu. Çünkü telgraf hatları kesilmişti.

    24* Gelen haberler nedeniyle karargahın kafası karışıktı. Güneydeki baskın gerçek bir taarruz muydu yoksa şaşırtmaca mıydı karar verilemiyordu. Komutan Trikupis her ihtimale karşı birlik kaydırmaya başladığı sırada Yunan başkomutandan telgraf geldi.

    25* Başkomutan Hagi Anesti, baskının bir şaşırtmaca olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle birlik kaydırma hamlesi durduruldu. Bu esnada Türk ordusu bölgeyi iyice ele geçirmeye başladı.

    Yunan başkomutan İzmir'deydi. Ama Türk başkomutan bizzat cephedeydi!

    26* Ertesi gün, hava ağarırken ikinci bir taarruz gerçekleşti. Türk askeri Afyon'a girdi. Mustafa Kemal, karargahını derhal Afyon'a aldırdı. Savaşın içinde olmak istiyordu. Taarruzun adı Kurt Kapanı'ydı! Fevzi Paşa'nın planı sayesinde git gide Yunan ordusu çevreleniyordu.

    27* Yunan ordusu gittikçe çekilmeye başladı. Yunan karargahı hileyi geç de olsa tamamen sezmiş ve tüm ağırlığı güneye kaydırmaya başlamıştı. Bu defa Yakup Şevki Paşa kuzeyden taarruza kalkmış ve Yunan ordusunu şaşkına çevirmişti.

    28* Ağutos'un 29. günü Türk ordusu Yunanı Dumlupınar'da çevreledi. Düşman kurt kapanına girmişti. Türk askeri süngü hücumuna kalktığı esnada Atatürk adeta sinir boşalması yaşadı. Ateş hattına gitti. Siperlerin üzerine çıktı. "Hagi Anesti! Gel de ordularını kurtar!" diye haykırdı!

    29* Ağustos'un 30. günü Yunan ordusu imha edildi ve kaçmaya başladı. Fakat ordunun geri çekilip mesafeyi yeniden mevzilenmemesi gerekiyordu. Bu nedenle Atatürk o tarihi emrini verdi:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!

    30* Ağustos'un 30. günü kovalamaca başladı. İzmir'e 400 km vardı. Asker yorgundu ama emir kesindi. Önce Uşak'a girildi. Akabinde Yunan ordu komutanı Trikupis, 2 Eylül'de esir alındı. Mustafa Kemal de orduyu takip ediyordu.

    31* Türk ordusu 400 km'lik hattı 9 günde geçerek harp tarihi açısından emsali görülmemiş bir iş yaptı. 2 Eylül'de Eskişehir'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül'de Aydın'ı, 8 Eylül'de Manisa'yı geri aldı ve 9 Eylül'de İzmir'e girdi.
  • 1526'nın 29 Ağustos'undaki Mohaç Zaferi Avrupa tarihinin değiştiği bir olay, Türklerin imparatorluğunun zirve noktası olarak kabul edilebilir. Hemen hemen 400 yıl sonra 30 Ağustos 1922’deki Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Muharabesi'nde kazanılan zaferse, Türklerin Küçük Asya'daki anavatanlarını savunmalarının zaferidir ve beklenen bir zaferdir. En başta Başkumandanımız ve subaylarımız bunu bekliyordu. Aslında İkinci Dünya Savaşı yıllarında Mussolini'ye karşı başarılı şekilde Yunanistan'ı savunan, Yunan ordusunun seçkin ve ünlü komutanı Loannis Metaksas “Oraya çıkmayın, iki günde Türk ordusu karşınıza çıkar, sizi mahveder.” demişti, dediği gibi oldu.